Loading

Hilelerle Çanakkale

1914 yılının ortalarında, Birinci Dünya Savaşı’nın kıvılcımları dünyayı sarmaya başladığında, Avusturya ile Sırbistan’ın arkasından,

DEVAMI..

Başlar ve Kılıçlar

Hicret’in 8 nci yılında Mekke, Peygamber Efendimiz ve ordusu tarafından fethedilmiştir.

DEVAMI..

Şiirlerle Çanakkale

Çanakkale olayı başlıbaşına muazzam bir şiir.

DEVAMI..

Osmanlı Düşünü Yordu

Padişahların Salih Rüyaları,550 sayfa,Gerçek bir tarih hazinesi.  

DEVAMI..

Cinas Cinasa Şiirler

Yazılış ve okunuşları aynı ya da benzer, fakat anlamları farklı olan kelimeleri veya kelime guruplarını, şiirde bir arada kullanmaya cinas,

DEVAMI..

Şu Boğaz Harbi

Çanakkale savaşları, tarihimizin çok müstesna savaşlarından birisidir. Sebepleri itibarıyla da, seyri itibarıyla da, sonuçları itibarıyla da müstesnadır.

DEVAMI..

Facebook Fan

  

Eski bir siyaset ve mesai arkadaşı olarak Başbakan Sayın Erdoğan’ın 10 yıllık iktidarını bir İmam Hatip’li başbakan olması yönüyle özetin özeti bir yazı ile değerlendirmek istiyorum. Yakışan ve yakışmayan yönlerini acizane dile getireceğim.
İlk cümlem şu olacak:
Bir İmam Hatip’liye başbakanlık gerçekten çok yakıştı. Şerefli bir makam, İmam Hatip’li bir başbakanla daha çok şeref kazandı.
Daha görev almamışken ABD’ye giderek, mağrur başkanın yanında bacak bacak üstüne atarak rahat davranışları bir İmam Hatip’li başbakana yakıştı.
Büyük Ortadoğu (Büyük İsrail) Projesi eşbaşkanlığını kabul etmesi hiç yakışmadı. Keza medeniyetler ittifakı eşbaşkanlığı da öyle. Yakışmadı.
Kendi medeniyetini yenilmiş kabul edip Haçlı Medeniyeti ile birlik olması, ya da ittifak çalışması yapması yakışmadı. Haçlıların geçmişte yaptıkları tüyler ürpertici vahşetleri ibra etme sonucunu taşıyan konuşmaları yakışmadı. Üçbuçuk soysuz Haçlı’nın kendi günah galerilerini unutup, Müslümanlara nizamat vermeye çalışması konusunda kendilerine yardım ve destek vermesi yakışmadı.
Afganistan’daki Müslümanların haksız ve maksatlı bir şekilde terörist olarak damgalanmasına yardım etmesi yakışmadı. Afganistan’ın işgaline fiilen destek vermesi yakışmadı. NATO’nun Afganistan’daki insan, mabed, tarihi eser ve kültür katliamına destek vermesi yakışmadı. Öldürdüğü Müslümanların cesetlerine işemesi, bu cesetleri toplayıp yakması konusunda sessiz kalması yakışmadı.
Irak’ın işgaline bahane olan sözde BM raporlarına itiraz etmemesi, birkaç milyar dolar karşılığı işgale yeşil ışık yakması yakışmadı. İşgalcilere dua etmesi, zalimlere yardım etmesi, hele hele işgalin sözde demokrasi kurallarını yerleştirinceye kadar(!) devam etmesini Başkan Obama’dan ve yetkililerden istemesi hiç yakışmadı.
Irak’ın işgalinden önce Türkiye’nin kırmızı çizgilerini açıklaması yakıştı. İşgal sırasında kırmızı çizgilerin yok edilmesi, Irak’ın en az üçe bölünmesi, Musul Kerkük üzerinde ameliyatlar yapılması, Türkiye’nin güneydoğusunda tehlikeli gelişmelere zemin hazırlanması karşısında sessiz kalması yakışmadı. Milyonlarca Müslüman’ın kanının akıtılması, yüzbinlerce ırz ve namusun lekelenmesi, mabed, eski eser ve kültür katliamı karşısında suskun kalması, üstelik koalisyon ortağıyız diyerek her türlü desteği vermesi hiç yakışmadı.
Enflasyonu düşürmesi, paralardan sıfır atılması, ekonomiyi rayına oturtması için çabalaması yakıştı. Toplumu, ekonomiyi bozan, bölüşümü fakirin aleyhine ifsat eden, işsizliği körükleyen “faiz”le mücadele yerine, onu çağın bir realitesi olarak kabul etmesi yakışmadı. Ülke kaynaklarını iyi değerlendirememesi, varı yoğu satıp faize vermesi, sonunda ülke topraklarını da satıp faiz giderine tahsis etmesi yakışmadı.
Kalkınma için iyi niyetle çaba sarfetmesi yakıştı. Havuz sistemini kurmaması faiz faturasını aşağıya çekememesi, rantiyeciyi beslemeye devam etmesi, gelir bölüşümünün fakirin aleyhine makas açması karşısında seyirci kalması yakışmadı.
Kıbrıs’ta hemen çözüme ulaşmak için kolları sıvaması yakıştı. Lakin kendinden önce başlatılmış müzakereleri “çözümsüzlük çözüm değildir” sloganı ile yerin dibine batırıp, tecrübelileri dinlememesi, Haçlı zihniyetli BM’nin dikte ettirdiği “Annan Planı’nı” müzakere bile etmeksizin oylamaya koydurması, Haçlı’nın istediği neticeyi aldıktan sonra da, “BM ve batılı ülkeler bizi aldattı…” diye sızlanması yakışmadı.
Cidde’de İslam ülkeleri temsilcilerine yaptığı konuşmada, sanki Haçlıların temsilcisiymiş gibi “İslam esaslı anlaşmalar yapmamaları”nı öğütlemesi, böylece D-8 in önünün kesilmesini sağlaması yakışmadı. Avrupa Birliği’nin kendi yetkilileri “Hıristiyan birliği” olduklarını ısrarla söylüyor olmalarına rağmen, papaz heykelinin kucağında gerekli belgeyi imzalaması, hala Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokacağım diye çabalayıp, taviz üstüne taviz vermekte olması yakışmıyor.
“Sıfır sorun”, ya da “kazan kazan” gibi sloganlar yakıştı. Ama yüzyıllardır sorunsuz komşularımızı sorunlu hale getirecek dış politika icraatları yakışmadı.
NATO Genel Sekreterliği’ne İslam düşmanı birinin seçilmesini istemiyoruz, şeklindeki çıkışı yakıştı. Ama alavere dalevere neticesi aynı şahsın o makama getirilmesine destek vermesi yakışmadı.
NATO’nun füze savunma erken uyarı istasyonunu Türkiye’de kurma girişimlerine “bunu kabul edemeyiz, bizim düşmanımız yok ki” diye karşı çıkması yakıştı. Ama kısa süre sonra tam aksi bir tutumla bu sistemlerin Malatya’ya kurulmasına yeşil ışık yakması, komşularımızın bizi bu yüzden tehdit etmesine varan yanlışlıkların işlenmesine vesile olması yakışmadı.
“Libya’da NATO’nun ne işi var yahu!” diyerek işgale ve bombardımana karşı çıkması yakıştı. Ama kısa süre sonra NATO’nun bir üyesi olarak işgale ve bombardımana yardımcı olması yakışmadı. Kaddafi’nin hunharca linç edilmesi karşısında suskun kalması yakışmadı. Şu anda da Libya’nın parçalanmasına karşı tepkisizliği yakışmıyor.
İsrail’in cani yetkililerine karşı Davos’ta “Van Minüt!” çıkışı çok yakıştı. Ama daha Davos’tan ayrılmadan “Benim tepkim moderatöre idi” diye açıklama yapması yakışmadı. İsrail ile ilişkileri asgariye indirmesi çok yakıştı. Kısa süre sonra ilişkiler toplamını yüzde yirmi arttırması yakışmadı.
Dindar bir gençlik yetiştireceğiz demesi yakıştı. Arap ülkelerine “laiklik” ihracına kalkışması yakışmadı.
Türkiye’nin ulaşım ağı olan yollara el atması yakıştı. Yolların öz kaynaklarımızla değil, rantiyeciye borçlanılarak yapılması, borçlarımızın rekor seviyede artmasını sağlaması yakışmadı.
Darbe ve darbeye teşebbüs edenlerin yargılanmasının önünü açması yakıştı. 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin medya, sivil, siyasi ve dış uzantılarına dokunulmaması, bu konuda bir çalışmanın da bulunmaması yakışmadı. Darbecilerin ve cuntacıların asıl hedefe koydukları “kendi kaynakları ile kalkınan Türkiye, mazlum milletlere önder olan Türkiye… İslam Birliği, İslam Güvenlik Kuvvetleri”  benzeri ideallerin gerçekleşmesi için bir tuğla bile koymaması yakışmadı.
Birleşmiş Milletler kürsüsünden; hem Haçlıların hem de BM Güvenlik Konseyi’nin bu kafa ve bu yapıyla dünya barışını sağlamasının mümkün olmadığını açıklaması, zira Haçlı zihniyetinin sömürge emellerini dün olduğu gibi bugün de hala taşıdığını ilan etmesi, özellikle Afrika’nın sömürülmesinde Haçlıların dünkü ve bugünkü günahlarını sayması çok yakıştı.  Bu konuda bir adım atmak şöyle dursun, kısa süre sonra Suriye’de barışın sağlanması için Haçlı mekanizmalarını ve Birleşmiş Milletleri Suriye’ye davet etmesi yakışmadı. Suriye’deki katliamları kınaması yakıştı. Katliamın önlenmesi için İslam Ülkelerinden bir mekanizma oluşturmaya çabalamadan Haçlıları davet etmesi hiç ama hiç yakışmadı.
Daha yüzlercesi hafızalarımızda olan bu tür başlıkları sayarak sözü uzatmak elbette mümkün.  Ama Akif’ten esinlenerek son sözlerimizi manzum olarak ifade edelim:

İMAM HATİPLİ

İyiliği emr, kötülükten men Hatip’in işi,
İmam’lıkla da olmalıdır herkese önder.
 
Ne “zalime yardım” ne onlardan medet umar,
Ne de el açıp zalimlere duacıyım der…

Ne “zulmü alkışlar” ne “zalimi sevebilir” .
Ne de “üç buçuk soysuzun ardından zağarlık” eder;

“Aldırmazlık edemez, aldırır” “Hakk’ı tutup kaldırır”
Gerekirse “çifteyle tekmeyle” bedel öder…

Ekrem Şama
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


Dilden dile dolaşan bir efsane vardır:
Akıllı ve kurnaz bir kumandan, toprakları geniş ve kudretli bir devlete musallat olan bir düşmanı tepelemiş ve göze girmiştir.  Hükümdar “dile benden ne dilersen!” dediğinde, bir sığır derisi kadar toprak bana yeter, diye gülünç denecek kadar az bir mükafat isteği karşısında,  “istediğin yerden alabilirsin” cevabı üzerine harekete geçmiş, ince ince kırparak iplik haline getirdiği derinin çevirebildiği stratejik önemi olan genişçe bir araziyi hilei şeriye ile almıştır.  O araziye bir kale yaptıran kurnaz kumandan, o ülkenin geniş topraklarını kısa süre içinde zaptetmiştir.
Bu efsanedeki kurnaz kumandan bazen Mete Han, bazen Osman Gazi, bazen de bir başkası olarak anlatılır.
Efsane bir tarafa, tarih boyunca böyle olaylar çok yaşanmıştır. Bizim için en taze ve ibretlik olay İsrail’in kurulmasına giden süreçteki toprak kayması olayıdır. Abdülaziz Han zamanından itibaren Yahudilerin Filistin’de toprak satın alma faaliyetleri başlamış, alınan tüm tedbirler ve çıkarılan fermanlara karşı hile uygulamayı başarmış olan Yahudiler, azar azar emellerine ulaşmaya başlamışlardır. 2.Abdülhamid Han’ın, saltanatı boyunca bunlarla mücadele ettiğini, asla pes etmediğini görüyoruz.
Önce işbirlikçiler kullanarak yerli halktan birilerinin üzerine topraklar almışlar, bu topraklara yerleşebilmek için türlü çeşitli pasaport ve kimlik oyunlarını tezgahlamışlardır. Sahte kimlik kullanmaktan tutunuz da, başka devletlerin tebasıymış gibi aldatmaca evraklar düzenleyerek, ya da Kudüs’e hacca gelmek bahanesini kullanarak, oraya geldikten sonra da bir yolunu bularak oraya yerleşmek için ne entrikalar çevirdiklerini tarih gösteriyor.
İttihat Terakki döneminde toprak satın almak için yaptırdıkları kanunları yetersiz bulacaklar ve 1.Dünya savaşını çıkarttırarak Çanakkale cephesinde bize karşı savaşa katılarak İngilizlerin “Balfour Deklarasyonu”nu yayınlamasını sağlayacaklardır. Ondan sonra toprak satınalmaya hız verecekler, eski işbirlikçilerin üzerindeki topraklarını da kendi topraklarına katarak genişlemeye başlayacaklardır. Osmanlı Devleti’nin tarih olmasından sonra bu defa satınaldıkları topraklara yerleşecekler, tedhiş olayları ile topraklarını genişleteceklerdir. Sonrası malum. Hala genişlemeye devam ediyorlar.
Geçenlerde Bakan Babacan açıkladı. 2B Yasası ile elde edilecek gelirler faize gidecekmiş. Bu sözü doğru okursak demek ki, fi tarihinden beri yok edilen ormanların bedeli faiz olarak yabancılara verilecek. Daha doğrusu rantiyecilere akıtılacak. Bu kanunu çıkarırken pompaladıkları “ülke kalkınmasında kullanılacak” bahanesinin de bir aldatmaca olduğunu acı acı tebessüm ederek anlıyoruz.
Yeni kabul edilen ve yabancılara toprak satışlarını artık blok satışlar halinde büyüten yasa ile de elde edilecek gelirler, döviz ihtiyacını karşılayacakmış. Bakmayın bir takım teknik tabirlerin kullanılmasına. Borç geri ödeme ve yığılan faiz darboğazlarını arazi satarak karşılayacaklarını kamufle etmeleri kolay değil.
Topraklarımıza iyi niyetle yatırım yapmak ve para kazanmak isteyenler elbette bulunabilir. Ama tarih boyunca stratejik değerini koruyan bu topraklara “kötü niyet” ile bakanlar hiç de azımsanacak miktarlarda değildir. Şimdilik üzerine bilmem ne kadarlık yatırım yapma, ya da işletme kurma bahaneleri kanuna konulduysa da, tapuyu bir kere ele geçirdikten sonra ülkemizin ileride düşebileceği ekonomik darboğazlardan istifade ile bu şartları kendi lehlerine ortadan kaldırmaları hiç de zor değildir. Hele hele yabancı mahkemelerin hükümlerini peşin kabul etmiş bir Türkiye’de, hayda hayda lehleirne hükümler oluşturtacaklardır. Bir de bu arazilere yatırım yapmak bahanesi ile gelip yerleşecekler, sonra da dışarıdaki işbirlikçilerle de paslaşarak genişleme politikalarını her türlü vasıtayı kullanarak devreye sokacaklardır. Tapu elde edip yerleştikten sonra gerisi onlar için kolaydır. Çünkü dayıları, yani “Balfour’ları” çoktur. Geçmişte böyle yaptılar. Efendim yasada şöyle bir madde var yapamazlar, diyemezsiniz. Yasaların değişim sürecini kontrol ve yönlendirmedeki başarılarını göz ardı edemezsiniz. İhtilal yapmak, padişah devirmek, savaş çıkarmak, imparatorluk yıkmak dahil bunların geçmiş sicillerinde neler neler var.
Tapuyu bir kere verdiniz mi, onu iptal etmenin ne kadar zor olduğunu da düşünmek zorundasınız. Bir de henüz bakir olan bu vatan topraklarında saklı yerüstü ve yer altı servetlerini düşünün. Arazinin tapusu onlara verilmiş ise, ne yapıp edip altına da girecekler ve kenardan ağzımız sulanarak bakan biz olacağız muhtemelen… Elbette arazi satınalırken böyle yerleri seçeceklerdir.
Demek oluyor ki, 2B yasası ile ormanlarımızın bedeli yabancılara gidecek… Yabancılara blok arazi satışı ile de faiz karşılığı fiilen topraklarımızın tapusunu vereceğiz… Allah korusun Milli İrade’yi zaten Avrupa Birliği’ne devredeceksiniz. Sonra da bir takım teknik ve ekonomik terimler kullanarak bütün bunları Türkiye’nin kalkınması için yaptığınıza milleti inandıracaksınız!
İktidara sesleniyorum:
Ateşle oynamayın. Elimizi vermeyin, kolumuzu değil, tüm vücudumuzu kurtaramazsınız.
Hem bütün bu tehlikeli uygulamaları yapacağınıza “Havuz Sistemi” ni neden uygulamıyorsunuz? Milli Görüş’ü taklit etmiş olmaktan utanıyorsanız, ismini değiştirin, uygulamayı değişik şekilde yapın. Borçlanmayı ve faiz faturasını düşürün. Ülkemizin öz kaynaklarını harekete geçirin. Ama böyle faizlerin düşürülmesinde etkili olduğu ispatlanmış, Türkiye’yi kurtaracak sistemler varken, neden ülkenin topraklarını, ormanlarını yabancılara veriyorsunuz? Yoksa rantiyeciler mi sizi mecbur tutuyor?
Ateşle oynuyorsunuz!!!

Topraktan gelmiştin hatırla ey oğul,
Toprağa olacaktır gene dönüşün;
Namertler bahçene girmesin engel ol,
Gafleti, ihaneti yeniden düşün!..

Ekrem Şama
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

AKPARTİ ve Başbakan yıllardır CHP’ye, yıktıkları veya ahır yaptıkları camiler üzerinden vuruyor. Vurdukça ortalık tozuyor, CHP küçülüyor, AKPARTİ puan kazanıyor.
Gerçekten de bu millet CHP’nin Kuran ve cami düşmanlığından çok çekmiştir. Yakılan yıkılan camiler, ahır ve meyhane olarak kullanılan mescitler, bir gecede yerle bir edilen minareler… Daha yakın zamana kadar benim de şahit olduğum mihrabında şarap içilen camiler. Mesela İstanbul Unkapanı’nda Tekel binalarının civarında böyle bir camiyi görmüştüm. Millet bunları elbette unutmuyor. Hatırlatıldıkça hafıza tazeliyor ve gereğini yapıyor.
1930’lu 1940’lı yıllarda bırakın cami düşmanlığını, İslam’ı ve Osmanlı’yı hatırlatan ne varsa yakılıp yıkılıyordu. Harf devriminden sonra kırılıp atılan tarihi eski eser kitabelerini, kırılamadığı için harçlarla kapatılan levhaları okudukça içim sızlar. Bir sahte Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle müzeye çevrilen Ayasofya’nın minarelerinin de yıkılması talimatının verildiğini,  o devrin müzeler mimarları Kemal Altan ve İbrahim Hakkı Konyalı’nın hazırladığı raporla minarelerinin kurtarıldığını görüyoruz. Raporda minareler yıkılırsa kubbenin de çökeceği belirtilmiş, zamanın iktidarı kubbenin yıkılmasını göze alamamıştır. Çünkü kubbe kilise zamanında da mevcuttu. Batılılar buna ne derdi?
Bir adım daha ilerisi var:
O günün yalaka basınında bir yazı yayınlanır. Denilir ki, biz büyük bir devrim yaptık. İslam’a ve Osmanlı’ya ait ne varsa onlardan kurtuluyoruz. Halbuki İstanbul’un silüeti hala bu kentin bir İslam şehri olduğunu haykırıyor. Kubbeler, minareler… Bu da bizi batılı dostlarımız arasında küçük düşürüyor, yaptığımız devrimlerin yetersiz olduğunu gösteriyor. Bu silüetin oluşmasında Sultanahmet Camii’nin kubbe ve minareleri başta gelmektedir. Bu kubbe ve minareleri yıkmalı, Camii’nin üstüne düz çatı yapmalı ve içinde yapacağımız tadilatla burasını orkestra salonu olarak kullanmalıyız. Böylece batılı dostlarımıza da devrimimizin nerelere vardığını ispat etmiş oluruz; yolunda bir yazı yayınlanır. Allah’a şükür ki bu teklif hayata geçirilememiştir. Aksi olsaydı, bugünün dünyaca meşhur Mavi Camii (Blue Mosque) de olmayacaktı.
CHP zihniyetinin cami düşmanlığı Haçlı zihniyetinden miras kalmıştır diyebiliriz.
1094 yılında başlayan haçlı seferleri dalga dalga vahşetler işleyerek Anadolu’yu istila ederken, cami ve eski eserlerin nasıl tahrip edildiğini, Kudüs’e varınca Kubbetussahra’yı nasıl yıkıp taşlarını Müslümanlara satarak servetler kazandıklarını, Mescidi Aksa’yı ikametgah ve şer karargahı olarak kullandıklarını, Tapınak şövalyeleri denilen şer örgütün bu kutsal mabette kurulup yuvalandığını tarihler yazıyor.
Çanakkale ve birinci dünya savaşında Haçlıların cami düşmanlıkları incelemeye değer bir gerçektir. Çanakkale’yi bombardımana başlayan Haçlı müttefik donanmasının Çanakkale, Kilitbahir, Maydos, Gelibolu, ve Bolayır şehir merkezlerinde minare ve türbeleri hedef aldığını, minareleri korumak için nasıl boyandığını, ya da yeşil ağaç dalları ile kamufleye çalışıldığını fotoğraflarıyla görüyoruz…
1990’lı yıllarda Sırpların Bosna’da önce cami köprü ve eski eserleri nasıl hınçla bombaladıklarını unutmadık.
Afganistan’ı işgal eden önce Rusların, arkasından da ABD öncülüğünde NATO destekli Haçlıların cami ve minare düşmanlığını gösteren videoları ve fotoğrafları unutmak mümkün mü? Bu yıkımların halen de sürdüğünü söyleyenler mevcut.
Ya Irak’ta ABD, İngiltere ve koalisyon güçlerinin cami, türbe ve eski eser düşmanlıkları? Minareleri oyuncak hedef gibi kullanıp yerle bir ederken attıkları kahkahalar, pis postalları ile camiye girip oraya sığınmış olan yaralı sivillerin kafalarına kurşun sıkarak öldürmeleri görüntüleri hala tüylerimizi diken diken etmektedir. İşgalin ilk safhasında Felluce şehrine düzenlenen U-2 bombardımanları şehrin İstanbul’a benzeyen kubbe ve minarelerden oluşan silüetini nasıl yıktığı akıllarımızın almayacağı ve unutmayacağımız bir görüntüdür. Hele hele U-2 bombardıman uçaklarının havada yakıt ikmallerinin, gayrı kanuni bir şekilde özel izinle kendilerine tahsis edilen hava koridorlarımızda yapılmış olması, diğer camileri türbeleri ve eski eserleri yerle bir eden ve milyonla ifade edilen insanların yakılmasında ve katlinde kullanılan silah ve cephanelerin bizim havaalanı ve limanlarımızdan geçirilmiş olması düşündükçe kahretmektedir.
Irak ve Afganistan’da yakılıp yıkılan cami türbe ve eski eserlerin sayısı belli midir bilinmez, ama bunların Irak’ta olanları bilmem kaç bin sorti ile topraklarımızdan kalkan uçaklarca bombalandığını sağır sultanlar bile biliyor. Libya’da bile geçen yılki bombardımanlarda NATO güçlerinin nasıl minare avına çıktıklarını gösteren görüntüler hafızalarımızda taptaze durmaktadır.
Afganistan, Irak ve Libya’da yıkılan bunca cami, türbe ve eski eserde AKPARTİ iktidarının, Haçlılara verdiği destek sebebiyle vebali yok mudur? Yoktur diyebilen varsa ikinci sorumuz da şudur?
Bütün bu yıkımlar dolayısıyla  Başbakan Erdoğan’ın bir kınaması, bir protestosu, bir demeci olmuş mudur? Yurt içinde yıkılan, satılan, ahır yapılan camiler camidir de, Haçlı’nın AKPARTİ iktidarının desteği ile yaktığı, yıktığı ve kirlettiği camiler cami değil midir?
Sayın Başbakan iki de bir CHP’ye geçmişteki cami yıkımları dolayısıyla haklı olarak yüklenmekte, tozunu attırmaktadır. Peki aynı TBMM çatısı altındaki vekillerden bir Allah kulu çıkıp da Sayın Başbakan’a, Afganistan, Irak veya Libya’da yakılıp, yıkılan ve kirletilen camilerin hesabını neden sormuyor?
Yoksa onları camiden, türbeden ve eski eserden saymıyorlar mı?
Sayın Başbakan’ın kendisi ve partisinin sicilinde bu kadar cami, türbe, minare ya da eski eser yıkımına desteği ile ilgili vukuat varken, bu konulara nasıl rahatlıkla girdiği ve CHP’yi köşeye sıkıştırabildiği benim aklıma mantığıma sığmıyor.
Gerçekleri daha iyi anlamak için birazcık tarihe kulak vermek gerek. Kötü tekerrürü önlemek, ibret almak için:

TARİHİN BORUSU

Tarih feryat eden antika gromofon,
Kulağa dönüktür, üstteki borusu;
Bizlerse ağzımız açık dinliyoruz,
Kulağı koruyor, östaki borusu...

Ekrem Şama
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

TRT deyince öteden beri tuhaf duygularla dolarım. Kendimi bildim bileli gerek tek kanallı, gerek çok kanallı, televizyon döneminde milletin manevi değerlerine ve menfaatine ters, taraflı, yönlendirici yayınlar aklıma gelir.
Rahmetli Erbakan Hocamın TBMM kürsülerinden, ya da konferanslarından TRT’ye seslenişi aklımdan çıkmaz:
-Seni gidi TRT’ci seniii! Neden bunları yayınlamazsın. Trafoların mı patlıyor?
Sözleri tatlı bir tebessümün yanında acı bir hatıra olarak etkisini hala korumaktadır.
Geçen yıl Saadet Partisi GİK toplantısı arasında Muhterem Recai Kutan Bey’in de bulunduğu bir sohbet ortamında, TV5 deki “Gün ve Tarih, Şu Boğaz Harbi Çanakkale, Çanakkale’de Ramazan” programlarımdan bahis açıldı. Bunların çok faydalı olduğu, devam etmesi gerektiği temennileri dile getirildiğinde Recai Kutan Bey’in:
-Ben de izlerim zaman zaman… Bunlar çok faydalı hizmetlerdir. Ama TV5’in sınırlı izleyici kitlesini aşmak gerek. Bunları daha çok izleyiciye sunmak lazım. Mesela TRT 1 gibi bir kanalda neden böyle programlar yapılmasın? Artık TRT değişmiş olmalı. Biliyorsunuz TRT Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Bey’e bağlıdır. Siz bir örnek dosya hazırlarsanız ben bizzat gider bu dosyayı ona gösteririm. Böyle hayırlı bir hizmeti kabul etmeleri için TRT yetkililerine havale eder sanırım. Sayın Bakanla şahsi dostluğumun da olduğunu biliyorsunuz.
Cevabımız şu aldu:
-Ağabey, benim pek ümidim yoktur. Ama siz böyle bir öneriyi ortaya koyduğunuza göre bana ancak hazırlık yapmak düşer…
Dedim ve örnek çekimleri yaparak ağabeyime teslim ettim. Duyduğuma göre bunları sayın Bakan’a vermiş. O da kısa sürede bana döneceğini ifade etmiş. Aradan bilmem kaç ay geçti, bakanlığa başvurdum, özel görevli bir hanımefendi dosyanın önünde olduğunu ve bana en kısa sürede döneceğini ifade etti. Dönmediği gibi sonra tüm personele ismim verilmiş olmalı ki, bir daha muhatap bile bulamadım.
Belki de işlerinin çokluğundan böyle davranmış olabilirler diyerek, bu sefer de TRT’ye şahsen başvurdum. Program koordinatör yardımcısı olan iki arkadaşımız bizi kabul ederek müracaatı değerlendirdiler.
Önce bu müracaat da nereden çıktı beyefendi, tarihçiler arasından 100-150 kişi de sizin gibi düşünerek program önerisi getirseler bizim işlerimizi aksatırlar. Dedikten sonra  TRT’nin genel prensipini ortaya koyarak önerimin cazip olmadığını anlattılar:
-TRT olarak özel kanallarla reyting yarışı içindeyiz. Biz ciddi programlardan ziyade eğlence programlarına yer veriyoruz. Yoksa reyting yarışında geri kalırız. Alacağımız programlarda önce buna dikkat etmek, bir de milletin parasını iyi değerlendirmek zorundayız. Ayrıca bakın sizin program önerinizde Haçlıların kızılderili ve zenci Müslüman katliamından söz ediyorsunuz. Hem de yüzmilyon kişinin katledildiğini söylüyorsunuz. Nereden çıkardınız bu abartma rakamları?
-Ama beyefendi Roger Garaudy ve Ahmet Bin Bella…
Söz ağzımıza tıkanıyor.
-Onlar nereden bilecekler? Bu rakamlar abartılıdır, hem bunları gündeme getirmek ne kazandırır ki?
Diyerek TRT’nin yeni politikaları hakkında ipuclarını vermiş oldular.
Gördüğüm ve anladığım kadarıyla TRT’nin yeni politikalarının en önemli başlıkları şunlardır:
1-Özel kanallarla rekabet edebilmek için eğlenceye ağırlık vermek. Bu tür programlarda “milletin parası” mefhumunu ve engelini aşmak.
2-Haçlıları ve Siyonistleri rencide edici yayınlardan kesinlikle kaçınmak.
Yeni TRT 1’i birazcık izleyenler bu yeni dönem prensiplerini rahatlıkla anlayabilirler. Nitekim, “kırlangıçların kanat tüylerine göre tasnifi ve nerede yaşadıkları,” veya “üstten yakmalı sobaların evrim safhaları” yahut da “Toros zirvelerinde yaşayan insanların aşk serüvenleri”  benzeri muhteşem (!) programları saatlerce izlemek mümkündür. Program bitince size ne verdiğini düşününce de apışıp kalırsınız. Ama içinde bulunulan günün geçmişinde Milletin hayatında çok önemli yeri olan, ya da İstiklal savaşında unutulmaz tabloların yaşadığı özel günler es geçilir, hatırlatmak ve anmak bir yana hatırlanmaz bile. Bunun yanında eğlence ağırlıklı program ne demekmiş bir örnekle açıklamak istiyorum:
19 Nisan 2012 tarihi Kutlu Doğum Haftası’nın başlarına gelen bir gündür. Hazır Cuma günü de olması dolayısıyla Efendimizi ve doğumunu işleyen bir program vermek gerekmiş olmalı ki, TRT 1’de cumadan önce böyle program icra edildi.
“Fakülteli ilim adamı” biriyle, “dekolteli film kadını” biri, Efendimizi konuştular. Ortam görünümü Efendimizin konuşulması için başlı başına bir garabetti. Yetmedi. Sözlere ara verildi ve “Pe…” kadın çoraplarının canlı olarak tanıtımı yapıldı. Kadın bacaklarının bu çoraplarla ne kadar cazip olarak görüldüğü uygulamalı olarak gösterildi. Hem de çeşitli açılardan cazibe ortaya konularak.
-Allah sizi islah etsin! Efendimizi eğlence anlayışınıza alet etmek ne demek! Hay sizin reytinginiz kafanıza düşsün!
Ddiye ayağa fırlamamak mümkün değil. Sonra baldır bacak faslı bitti, dekolteli film kadınının soruları ile Efendimizin faziletleri ortaya konulmaya çalışıdı. “Edep Yahu, edep!” İşte yeni TRT politikası bu! Bu yapım için “milletin parası” mefhumu hesaba katıldı mı bilemem.
Haçlılara dokunulmamasına gelince…
Bizzat Başbakan bin sene önce meydana gelen kanlı ve yamyamca yapılan Haçlı zulümlerinin “Müslümanlara yönelik bir saldırı olmasından ziyade, medeniyet alış verişi gayesiyle yapılmış olduğunu” ifade etmiyor mu? Böylece Haçlı’yı ibra etmek neticesini veren bu beyanatları ortada iken, TRT de mecbur kalır bu istikamette yayın yapmaya. Kalkıp da o çağlarda, çağlar boyu ve günümüzde Haçlı zulümlerinin gerçek boyutlarını ortaya koyacak değil ya! Afganistan’da, Irak’ta,  Libya’da Haçlılarca katledilen milyonlarca Müslümanın, ırzına geçilen yüzbinlerce kadın ve kızın, köpeklere boğdurulan çocukarın, aşağılık işkencelerin, yağmalanan servetlerin, yıkılan mabetlerin görçek boyutunu TRT’den dinleyecek değiliz ya. Çünkü beyler eğlenmekle ve suya sabuna dokunmayan yayınlar yapmakla mükelleftirler. Çünkü onları orada tutan iktidarın politikası budur.
İçinde iyilikten ve hizmetten başka bir duygusu ve gayesi olmayan Muhterem Recai Ağabey’in sayın Başbakan Yardımcısı’ndan bir cevap alamayacağını anladığındaki üzüntüsünü gördüm ben de buna üzüldüm.
-Muhterem ağabeyim üzülme. Bu TRT muhafazakarların elinde. Ama muhafaza ettikleri şey Milletin inancı ve menfaatlerine aykırı zihniyettir. Bu yayınların içine serpiştirdikleri işe yarar programlar ise hala cımbızla ayıklanamaya muhtaç ufacık şeylerdir. Maalesef. TRT’nin pusulası hala Millet’i, Millet’in menfaatlerini ve Millet’in değerlerini göstermiyor.
Dedim ya TRT deyince ben bir tuhaf oluyorum.

Ekrem Şama
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 
  


28 Şubat cuntacılarının dalgalar halinde ifadeye çağrılması ve çoğunun tutuklanması bir anda gündemi değiştiriverdi.
Bu gündem değişikliği kasdi midir, normal midir bilmiyorum ama, elbette insanların adalate olan güvenlerinin sarsılmaması için bu sorgulamaların bir an önce olması gerekiyordu ve oldu. Bundan memnuniyet duymamak mümkün mü? Yargı sürecinin başlamasında emeği geçen kim varsa kutluyorum.
Önce teşhisi doğru koymak gerek. 28 Şubat darbesinin ağababası, daha doğrusu amcası SAM’dır. Çünkü Erbakan Hocamın başbakanlığından en çok menfi etkilenecek olan onun sömürgeci ve zalim emelleriydi. D-8 in kurulması dünyayı tek zulüm ve sömürge merkezli durumdan kurtaracak, azgınlıkları dengelenecek, barış ortamı sağlanacaktı. Bu da onların hareket sahalarının daralması ve emdikleri kanın kesilmesi demek oloacaktı. Sam amca, yani ABD harekete geçti ama, 54. Erbakan Hükümeti’ni devirmek için gladyatör(savaşçı asker)lere ihtiyacı vardı. Arayış başladı. Bizzat Erbakan Hocamın gösterdiği gizli ABD kripto belgelerinden de bu arayışın başladığını anlamış olduk. Aradıkları gladyatörler ise iç ve dış rantiyecilerden başkası olamazdı.
Arpalıklarının kesilerek Milletimize akıtılmaya başlaması ve ABD’nin de gladyatör arayışlarını öğrenmeleri üzerine, Yunanistan’ın bilmem neresinde toplanan rantiyeciler harekete geçtiler. Gönüllü gladyatör oldular. 
Gladyatörlerin savaş meydanına çıkmak için kılıca, topuza, mızrağa, hançere ve kalkana ihtiyaçları vardı.
Kalkan olarak 864 rakımlı tepeyi, topuz olarak cunta heveslisi rütbelileri, kılıç olarak medyayı, mızrak olarak sözde hukukçuları ve öğretim görevlilerini, hançer olarak da sendika ağalarını buldular. Bu saydıklarımızın hepsinin Erbakan Hocamın icraatları sebebiyle gayrı meşru kazanç ve itibarları zedeleniyor, menfaatleri haleldar oluyordu. Bir düzen içinde birlik olup çeşitli tertiplerin içine girerek, silahlı ve kalkanlı gladyatörler halinde saldırıya geçtiler.  Gladyatörler Sam amca tarafından yönlendiriliyordu.
Cunta heveslileri diktatörlük arzularının tatmini için kendilerinin de inanmadıkları mefhumları bayrak yaparak, gladyatör elinde topuz olma rolünü üstlendiler. Tuzları kuru olduğu için derhal rollerinin başına geçip tankları sokaklara dökerek, süngüleri belden aşağı, hatta makat bölgesinde kullanma tehdidi ile rakı kadehleri ile atağa geçtiler.
Gladyatörlerin kılıca ihtiyaçları vardı. Bu da medya patronlarından ve köşe yazarlarından başkası olamazdı. Formül hazırdı:

 
Dışardan bir kale mi satın alacaksın?
İçerden bir kalemi satın alacaksın!..

 
Bir değil birçok kalemler bulundu. Satın alınan bu kalemler kılıca dönüştü, harekete geçti. Uyduruk haberler, düzmece senaryolar, kullanılan acayip figürlerle onlar da gladyatör elinde kılıca dönüşüverdiler.
Mızrak olarak sözde ilim adamları, bazı üniversite yöneticileri, birifing almaya teşne hukuk adamları çoktan hazırdı. Birifinglerle, gizli toplantılarla istikamet belirleyip karanlık emellerini gerçekleştirmek üzere mızrağa dönüşüverdiler.
Gladyatörlerin yakın dövüş esnasında kullanmak üzere hançere ihtiyaçlerı vardı. Erbakan Hükümeti’nin işçiye, çifçiye, sanayiciye, esnafa açtığı devlet imkanları, sendika ağalarının varlıklarını ve sömürü çarklarını tehlikeye atmamış mıydı? Tamam işte, hançer olarak verilen rolü oynayabilirlerdi. Beşli çete de denilen sendika ağaları da hançer olarak harekete geçtiler.
Kalkan olmaya zaten önceden soyunmuş bulunan tepe sakinleri de, gladyatörlerle beraber olunca, işte şimdi Erbakan’ın işi halledilebilirdi.
Ama o da ne? Erbakan direniyor geri adım atmıyordu. Aylar geçiyor hem gladyatörlerin, hem de arkadaki yöneticinin sabrı daralıyordu. Gladyatörlerimiz cepheden saldırarak bu işi  halledemeyeceklerini anlamış olmalılar ki, ellerini ceplerine atarak postmodern usulü devreye soktular. Madem ki Erbakan ve gurubu sağlamdı, çürük bir yer bularak burayı para ile yıkmak en akıllıcasıydı. DYP’nin “köyden yeni gelmiş genç kız saflığı(!)ndaki” milletvekillerini parayla iğfal ederek hükümetin desteğini bitirdiler.  Havada ikmal yapmaya hazırlanan Erbakan Hükümeti de böylece devre dışı kalıyor, galadyatörler de rahat nefes almış oluyorlardı.
Artık ABD açısından gelsin işgaller, zulümler, sömürüler, İslam düşmanlığı, Haçlı uygulamaları…
Rantiyeciler açısından gelsin yüzmilyarlarca dolarlık pastalar, börekler, kaymaklar…
Cuntacılar açısından gelsin ağalıklar, makamlar, arpalıklar, şeref(!)ler…
Sürünsün millet, yere yıkılsın hak hukuk, aksın gözyaşı, heba olsun emekler…
İşte 28 Şubat’ın özeti budur.
Gladyatörlein silahı haline gelmiş olanların nasıl gözü kara olduklarını, ülke dertlerine ne kadar yabancı olduklarını, ortak değerlere ne kadar düşman olduklarını, kullandıkları dil seviyesinin ne kadar düşük olduğunu, kendilerine söylenen samimi sözleri ne kadar anlayıp anlamadıklarını, cuntacı heveslerinin nasıl bilenmiş oldıuğunu ortaya çıkarmak için mutlaka MGK tutanaklarının açıklanmasına ihtiyaç vardır. Zaten kendi lehlerine olan hususları suç işleme pahasına açıklamakta tereddüt etmediler. Ama bütünü açıklanırsa bunların seviyesi ve niyetleri daha güzel anlaşılacaktır. Bu adım atılmalı ve tutanaklar açıklanmalıdır.
Şimdi yargılama süreci başlıyor.
Gladyatörlerin topuzunu yargılamakla iş biter mi? Gladyatörün kendisi nerede, gladyatörcü nerede, kılıç nerede, kalkan nerede, hançer nerede, mızrak nerede? Onlar kendilerini kurtaracaklar, sadece kullandıkları cunta heveslileri yargılanacak ve siz de buna adaletin tecellisi diyeceksiniz. Olacak şey mi?
Ya Kılıçdaroğlu’na ne demeli? İntikam duyguları ile hareket edilmemeliymiş.
Beyefendi, onbinlerce aile mahvoldu, intiharlar psikolojik bozukluklar mağduriyetler,  yüzlerce milyar dolar soygunlar oldu. Onlarca yıl geri götürüldük. Milletin meydanlara çıkıp linç girişiminde bulunmuyor olmaları bu milletin ne kadar olgun olduğunu gösterirken, siz ne diyorsunuz Allah aşkına? Ne yani? “Siz sıcak köşklerinizde istirahat buyurun, biz mahkemelerde gereğini konuşur, beraatinizi sağlar ve kararı da yüce katınıza arz ederiz!” mi denilmesini istiyorsunuz? Menderes ve arkadaşlarının asılmasının kamu vicdanında kabul görmediğini örnek veriyorsunuz. Peki bu gladyatörlerin “arzı hürmet” duyguları ile yargılanmalarını kamu vicdanı kabul eder mi? Siz bu toplumda yaşamıyor musunuz?
Gladyatörlerin sadece topuzlarının yargılanmaya başlanması bile elbette çok isabetli bir durum. Ama diğer silahların ve rejisörlerin de hukuk karşısında, ya da dış politikamızda yaptırımlarla hak ettikleri muameleyi görmelerini bekliyoruz.
Bir de büyük endişem var şahsen:
Bu yargılama olayını “canbaza bak!” senaryosu haline getirip de, dışarıda büyük tavizler verilmesi, Türkiyenin başını derde sokacak askeri operasyonların başlatılması endişesi. Çünkü ABD kendi gladyatörlerini gözden çıkardığına göre başka işler peşinde olabilir.
Aman, sakın, milleti oyuna getirmeyin!..

 
Ekrem Şama
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Sayfa 1 / 26

Başlangıç
Önceki
1

2011 İstatistikler

mod_vvisit_counterBugün Tekil493
mod_vvisit_counterDün En Fazla665
mod_vvisit_counterBu Hafta3235
mod_vvisit_counterBu Ay11659
mod_vvisit_counterToplam Tekil274973

Eserler

•Şu Boğaz Harbi (Bir başka açıdan Çanakkale Savaşları)
•Hilelerle Çanakkale
•Şiirlerle Çanakkalel
•Cinas Cinasa Şiirler
•Televizyon Dizisi (Tarih, sohbet, 113 dizi)
•Başlar Ve Kılıçlar

Anket

Hangi Kitabı Çok Beğendiniz

image

Şu Boğaz Harbi

Milli Şairimiz Merhum Mehmet Akif Ersoy’un aziz  ruhlarına saygıyla ithaf ediyorum.

Oku...

image

Hilelerle Çanakkale

Bu kitap savaş stratejisi açısından tarihde eşi benzeri görülmemiş hileleri anlatır.

Devamını Oku

İletişim Bilgisi

  • ekremsama@hotmail.com
  • Facebook Sayfası
  • www.ekremsama.com