Loading

Facebook Fan

  
 
Fransa…
Akla, mantığa, tarihe, insanlık anlayışına ve kendi anayasasına ters bir kanunu resmen kabul etti.
Yıllardan beri demoklesin kılıcı gibi üzerimizde sallandırdığı sözde Ermeni katliamını inkar edenlere hapis ve para cezasını öngören kanun, böylece kabul edilmiş oldu.
Hepimiz öfkeliyiz. Haksızlığı protesto etmek ve ne karşılık vereceğimizi konuşmakla meşgulüz. Hele Sayın Cumhurbaşkanı Gül ve Basbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetin diğer üyeleri hergün Fransa’nın ağzının payını vermek için olağanüstü çaba içindeler.
Televizyonda Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ı dinliyoruz. AKPARTİ’nin özel bir toplantısında konuşuyor. Diyor ki:
“Bizzat ben şahidim, Fransa lideri Nicolas Sarkozy, Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Başbakanımıza Ermeni yasa tasarısının kabul edilmesine asla izin vermeyeceğine dair söz verdi. Söz veriyorum dedi.  Merak etmeyin böyle girişimler var bunların bizim parlamentodan geçmesine ben izin vermem, dedi ”
Böylece anlıyoruz ki, Fransa lideri Sarkozy, hem Cumhurbaşkanımızı, hem de Başbakanımızı resmen kandırmış.
Fransa bunu hep yapıyor. Karşısında saf ve iyi niyetli kişileri bulduğunu zannettiği anda kandırmaya başlıyor. Genelde Haçlı dünyası yalan ve kandırmaca üzerine politika yaparlar. Bu hep böyle olagelmiştir, halen de böyledir. Tarihten bir örnek vermek istiyorum.
Napolyon Bonapart.
Fransızların büyüklerinden…
Genç, hırslı, mağrur, kısa sürede Avrupa’da büyük zaferler kazanmış çiçeği burnunda 27 yaşında general olmuş bir Fransız. Önce İngitere’yi, arkasından Avusturya ve İtalalya’yı üst üste bozguna uğratınca şöhreti artmış ve bıyığını balta kesmez olmuştur. Artık kendisini dünyanın bir numaralı askeri dehası kabul etmektedir. Dünya hakimiyeti dururken Fransa’da kakılıp kalmak olur mu? Artık hedefinde Osmanlı Devleti vardır. Donanmayla Mısır’a asker çıkarmak, bir dizi yalan dolanla Mısır’a hakim olmak, oradan da Kudüs’ü ve Müslümanların kutsal şehirlerini ele geçirmek, sonra da Kızıldeniz’e hakim olmak suretiyle Dünya hakimiyeti için bütün stratejik noktalara hakim olmak… Planına göre bunun için savaşmaya bile gerek kalmayacaktır. Tarihten beri Fransa’yı dost kabul etmiş ve asla dostluktan vazgeçmemiş bir Osmanlı’ya karşı, yalanla dolanla, hileyle, silah atmadan bu işi başaracak akıllılıktadır. Kendini öyle görmektedir. Saf Osmanlı’yı kandırmak, Mısır’ın cahil halkını aldatmak onun için çocuk oyuncağı sayılırdı. Tıpkı Sarkozy’nin bizim yöneticilerimizi kandırıp, Ermeni oylarını alacak kanunu çıkarma ve yaklaşan seçimleri kazanma planı gibi.
Ne mi olmuştur?
Mağrur ve düzenbaz Napolyon Bonapart, 1Temmuz 1798 tarihinde asker yüklü donanmasıyla Mısır’a ayak bastı. Müslüman olmuş rolüne soyunup bir dizi yalanla kolayca ilerledi. Attığı yalanlara göre; Mısır halkına yardıma gelmişti. Padişah 3.Selim Han’ın dostuydu. Mısır halkını rahatsız eden Memlük kalıntılarını hizaya getirmek üzere Padişah tarafından görevlendirilmişti. Camilere medreselere yardım ediyortdu. Sulama kanalalrını tamir ettirip göstermelik olarak halk temsilcileriyle beraber görüntüler veriyordu. Piramitler civarında kendisine direnmeye kalkışan Osmanlı askerlerini kolayca dağıtıp yoluna devam etti. Mısır işgali, yalan dolanla kolayca tamamlandı. Artık maskesini de indirmiş olarak, halka eza cefa yapmaktan çekinmiyordu. Katliama girişmiş, yakaladığı Osmanlı askerlerini esir almak yerine, toptan katletmeye başlamıştı. Yani onları esir edip beslesin miydi? Kılıcı çalıştırıp kellelerini kesiyordu.
Kısa süre sonra Mısır’ı çiğneyip Kudüs’e doğru yöneldi. Yolda Akka şehri vardı.  Şehri savunan bir avuç Osmanlı askerine, 80 lik ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa kumanmda ediyordu.
Cezzar Ahmet Paşa tecrübesi ve taktikleri ile Napolyon’a öyle bir Osmanlı tokatı indirdi ki, sesi bu gün bile tarih sayfalarında yankılanmaktadır. Padişah 3.Selim Han da Mısır halkına yayınladığı “Cihad Fetvası” ile onları Napolyon üzerine sevketti.
Sonunda mağrur Napolyon Bonapart, ömrü boyunca asla unutamadığı tokatı yiyip, Mısır halkının da karşısına çıkması ile asker ve donanmasını da Mısır’da bırakarak tabanları yağlayıp, kapağı Fransa’ya zor atmıştır. Böylece yalan dolan üzerine yaptığı plan şöhretini de yerle bir etmiştir.
Gelelim Fransız’ın bugünkü ettiğine:
Yukarda okuduk. Cumhurbaşkanımızı ve Başbakanımızı resmen kandırmışlar. Sanırım Napolyon kadar zahmet de çekmemişlerdir kandırmak için.  O zaman Osmanlı ve Mısır halkı 1396 yılındaki Niğbolu Haçlı saldırısından beri tam 400 yıldır Fransa’yı dost olarak kabul ediyordu. Fransa Osmanlı’dan hep himaye, dostluk ve kayırma muamelesi görmüştü. 400 yıldır ekmek yediği çanağa terslemesi düşünülemezdi. Böyle bir kandırmacanın olacağına ihtimal vermezlerdi. Buna rağmen kısa sürede Padişah sayesinde düşman olduklarını anladılar ve gereğini yaptılar.
Bu gün ise başta Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve kandırmacaya yakinen şahit bulunan Babacan, Haçlı dünyasının bir üyesi olan Fransa’nın dost, müttefik, takip edilecek ve içine girilecek galip olmuş bir medeniyet cenneti olduğunu kabul etmektedirler. Kıbrıs’ta Annan planının kabulü oylamasındaki yalanlar, Avrupa Birliği’ne girişteki çevrilen dolaplar, Afganistan ve Irak’taki katliamlar, Filistinde oynanan oyunlar, Libya’ya korsanca müdahale, Afrika’daki tüyler ürperten zulüm ve sömürüler gibi daleverelerle defalarca kandırılmalarına rağmen, hala dost ve güvenilir müttefik olarak kabul etmektedirler. Bu kanaatlarini hala muhafaza etmektedirler. Zaten siyasi çıkışları da bu kabul üzerine kurulmuştur. Onlar tarihte Haçlıların ve özelde Fransızların verdikleri sözlerde asla durmadıklarının örneklerini belki de bilmediklerinden olsa gerek, hala yüzleri batıya dönük ve siyasi planları Haçlı ile birliktelik üzerine kuruludur. Bunun için defalarca kandırıldıkları halde, safiyetlerinden dolayı olsa gerek siyaset değiştirmemektedirler. 
Hadi Mösyö Sarkozy’nin Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımıza söylediği bu yalanlarına karşılık ne tavizler almış olduğunu sormayalım ama, şu tespitleri de yapalım:
Genelde Haçlı’ya, özelde Fransa’ya karşı hayranlıkla değil, tecrübeyle yaklaşacak, teslimiyetle değil, tedbirlerini almış olarak masaya oturacak devlet adamalarına ve siyasetlere ihtiyaç vardır. Zulme ve sömürüye dayalı Haçlı Medeniyetiyle beraber hareket etmek temel fikriyle yola çıkarsanız, akıbetiniz hep kandırılmak olur. Şair de tam bunu ifade etmiş:

Kim taşıyorsa yalancıya hayran bir beyin,
Hep kandırılır akşamleyin ve sabahleyin!...

Büyük Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han, Haçlı hayranlığının ayyuka çıktığı dönemde tahta oturduğunda çözümü açıklamıştı:
“Bunlar dostluktan, diyalogtan anlamazlar. Yegane anladıkları şey güç ve kuvvettir. Bizim alacağımız en etkili tedbir, ordumuzu ve donanmamızı güçlendirmektir.”
Kolları sıvayan Hünkar kısa sürede ordumuzu ve donanmamızı Haçlı’ya korku verecek bir güce ulaştırmıştır. İşte bu sebepten dolayı, içte batı hayranı Mithat ve Hüseyin Avni paşalar ve onlarla birlikte olanlar tarafından, Haçlıların kandırmacalarıyla alaşağı edilmekle kalmamış, şehadet şerbetini de içmiştir.
Bugün de kaide değişmemiştir. Kıytırk boykot kararları, ya da söğüp saymakla Haçlı ruhlu Fransız’a haddini bildirmeniz mümkün değildir. Onlar sadece ve sadece güçten kuvvetten anlarlar.
O halde:
Zaten kurulmuş bulunan İslam Birliği’ni işler hale getireceksiniz. Lider ülke olarak masada yerinizi alacaksınız. Batıya sevkedilen petrol ve hammaddeleri kontrol edeceksiniz. Stratejik yolları denetleyeceksiniz. Sömürü ve zulüm çarkı olan Birleşmiş Milletlere bağımlı olmayacak, alternatiflerinizi devreye sokacaksınız. O zaman bağırıp çağırmaya, küfretmeye ihtiyacınız kalmayacak.
Lakin bunun için siyasi basiret sahibi devlet adamlarına ihtiyaç var. Tecrübeye ihtiyaç var, tarihi doğru okuyacak uzmanlara ihtiyaç var. Yoksa sizi akşam kandırırlar, sabah tekrar kandırırlar…
Şu anda İslam dünyası büyük bir imtihanın içindedir. Önlerinde yalan, dolan, dalevera ve hile ile ülkelerinin ve hürriyetlerinin elden çıkması, ya da büyük uyanışın neticesinde bir araya gelme seçenekleri vardır.
Bir bakıma yok olmakla var olmak seçenekleri de denilebilir.

Ekrem Şama
ekremsama@hotmail.com

 

 

Eski bir şarkıyı hatırlıyorum:
 
Bu ne dünya kardesim, seven sevene,
Bu ne dünya kardesim böyle!..
 
Ama sözlerini biraz değiştirerek:
 
Bu ne Türkiye kardeşim geren gerene,
Bu ne Türkiye kardeşim böyle!
 
Gerçekten çok gergin bir ortamda Türkiye!
Çete kurmak, çete yönetmek, cuntacılık, ihtilale teşebbüs gibi suçlamalarla yüksek rütbeli emekli emeksiz bir sürü asker hapislere atıldı. Daha da atılacak gibi görünüyor. Suçlananlar, henüz suçlanmayanların oranına yaklaştı. Hapishanelerde general koğuşları oluşturuldu. Eski yaşadıklarımıza ve suçlamalara bakıyoruz , insanın tüyleri diken diken oluyor. İnsanı hayretler içinde bırakan belgeler ve diyaloglar basın yayın organlarına kadar düşmüş. İçerdekilerin sözlerine bakıyoruz, yazık günah diyesimiz geliyor. Olayların perde arkası hakkında düşündükçe daha da rahatsı oluyoruz.
Türkiye bunları hak etmedi.
Biz bunları hak etmedik.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarı bunları hak etmiyor.
Yargının bir an önce bu işi sonuçlandırması gerekiyor. Çünkü Türkiye diken üstünde, ateş karşısında. Bu durumun daha fazla sürmesi, Allah korusun ülkemizin savunmasına zarar verecek gibi gözüküyor. Tam da Haçlı ruhunun azıttığı, Müslüman yurtlarını hallaç pamuğu gibi attığı şu aylarda.
Türk Silahlı Kuvvetleri saygın bir kurum. Yıpratılmaması elzem olan, ama hep yıpratılan bir kurum. Bu yıpratılma ameliyesinin, dışarıdan yapılamış olanlarının yanında, daha çok içerden çıkan ve imalat hatası diyebileceğimiz komuta personeli kanalıyla yapıldığını artık herkes kabul ediyor. Ama imalat hatası tolerans oranı da artık kat kat aşılmış vaziyette.
Bir imalat sistemi düşünün. Tıkır tıkır işlerken ve hatasız imalat yaparken, bir müddet sonra yaptığı imalatların bir kısmı hatalı çıkmaya başlar. Bu hata kabul edilebilir bir oranın üzerine çıkmışsa, bu demektir ki, sistemin bir yerinde bir aksaklık vardır. Bir vida gevşemiştir, bir çarkın arasına çapak kaçmıştır, ya da yağsız kalmıştır… Velhasıl sistem hatalıdır ve imalat hatası kabul edilebilir oranların üstüne çıkmıştır. Tedbir almanız şarttır. Aksi takdirde bir sanayici olarak hem itibarınız zedelenir, hem de zarar veya iflas edersiniz. Yapacağınız en akıllıca iş, ya uzmanlara makinenizi incelettirir, hatayı buldurur, tamir ettirirsiniz, ya da yeni ve daha modern bir tesis kurmak üzere bu makinedeki imalatı durdurursunuz.
Gözbebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri de artık kabul edelim, hiç tasvip edilmeyecek cunta heveslileri imal etmeye başlamıştır. Üstelik sakat olduğu artık anlaşılan bir sistemle bu cunta heveslileri en üst kademeye kadar gelebiliyorlar. İmalat hatası oranı artık tolerans gösterilebilecek oranların çok çok üstüne çıkmaya başlamıştır. O halde acilen sisteminizi kontrol etmeniz gerekmez mi? Türk Silahlı Kuvvetleri’ne personel yetiştiren sistemi elden geçirmek, arıza ve noksanlıkları tesbit ve teşhis etmek gerekmez mi? Bu nevi cunta heveslilerinin nüfuz edemiyeceği, yurdunu korumak için harp sanatının inceliklerini iyi öğrenmiş, emir komuta zincirine sıkı sıkıya bağlı, milletine komplo kurmaya kalkanları içinde barındırmayacak yapıda subaylar yetiştirecek, terfi sisteminin kontrolü ile de bu nevi çarpık zihniyetlilerin üst kademeye gelmesini önlemek gerekmez mi?  Hangi vida gevşemiştir, hangi çarkın içine çapak sokulmuştur, artık bunları tespit etmenin zamanı gelmedi mi? Harp okullarına giriş şartlarında mı hata var, okutulan derslerde mi, hocaların zihniyetinde mi kabahat var? Ya da komuta hataları mı yapılmaktadır?
Hapisleri generallerle doldururken işin bu yanı aksatılıyor gibi geliyor. İmalat hatalı ürünleri piyasadan toplatmak işin bir yanı, yeni imalat sistemi hala hatalı iş üretiyorsa, bu toplatma işi neye yarar? Asıl olan yetenekli, yetişmiş, TSK’ne yakışan ülkesini ve insanlarını seven, yalnız kendi işinde uzmanlaşmış personel yetiştirmek değil midir?
General toplatma işinin arkasında Haçlı’nın olduğuna dair iddialar var. Evet belki iddia ama, insanlarımızı hoplatan iddialar. Yargının hızlanması için ne gerekiyorsa yapın. Bu kabus bir an önce neticelensin!
Tedbir alın!
Alın ki insanı çileden çıkaracak dedikodular üretilmeye kalkışılmasın! Evet çocukluğumuzdan beri bir çok hain dedikodu duyar ve üzüntüden kahroluruz. Kulaktan kulağa fısıldanan dedikodu şudur:
“TSK’de falanca rütbeden yukarıya şöyle şöyle olmayanlar, falanca görüşte olmayanlar, falanca mezhebi benimsememiş olanlar vs, çıkamazlar.”
Bu nevi rezil dedikoduların ortadan kalkmasını arzuluyoruz. Devletiyle, milletiyle barışık, kucak kucağa omuz omuza, görevinin başında, dosta güven, düşmana heybet ve dehşet görüntüsü verecek bir ordudur özlenen. Bunu cümlelerle ifade etmenin ötesinde, uygulamalarıyla gösterecek ve cunta heveslilerini asla içinde barındırmayacak bir ordudur beklenen.
Biz milletiz. Dışarıdan her şeyi göremeyiz. Ama bu saygın kurumumuz da bu şekilde yıpratılmaya çalışıldıkça içimiz kan ağlamaktadır.
Siz yetkililer! Lütfen artık tedbir alın! Darbesiz, cuntasız bir devir yaşamak nasıl bizim hakkımızsa, gelecek kuşakların da en tabii hakkıdır. Gelecek nesillerimizi cunta heveslilerinin elinden kurtarmak ve korumak bu günkü yetkililerin yapması gereken en büyük ödevdir.
Sadece subay yetiştiren okulları değil, bütün okulları ıslah edin. Edin ki, halkımız hak ettiği ve kendisine hedef gösterilen muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkabilsin.
 
Ekrem Şama
ekremsama@hotmail.com

 

Kullar rahmet bekler Allah’tan
Eller duaya, başlar semaya;
Birhoş olmuşsa Zikrullah’tan
Coşar da ehli dil, başlar semaya…

20.01.2012

 

Gerilimden beslenir tüm cuntacılar,
İşe ortam gerilince başlarlarmış;
Elde keskin satırlar, yağlı urganlar,
Gelir gelmez geri lince başlarlarmış…

Ekrem Şama

Gözlerime kulaklarıma inanamadım.
Tv de Başbakan Sayın Erdoğan konuşuyor.
Irak’taki son bombalar, facialar, Haşimi-Maliki kavgası ve gelişmeleri değerlendiriyor. Suriye’deki katliamlar kendilerini nasıl ilgilendirirse, Irak’takiler de ilgilendiriyormuş. Bunlar demokrasiden falan anlamazlarmış. Demokrasi konusunda bu yetkilileri daha çok aramaları gerekirmiş. Aslında Obama ve diğer bazı üst düzey ABD’lileri de zamanında uyarmış Irak’tan erken çekilmeyin diye. Ama dinletememiş. ABD Irak’tan çekilmeseymiş demokrasi rayına oturur ve bu kavgalar yaşanmazmış.
Çok şaşırdım. İşgalin başında demokrasi için mücadele vermekte olan ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini duyduğumda ne kadar şaşırdımsa bu sefer bu değerlendirmelerine de şaşırdım.
Sayın Başbakan bilmez mi ABD’nin Irak’a ne için saldırdığını?
Hatırlayalım:
İkiz kulelerin güya Müslüman teröristlerce yıkılması mizanseninin ardından, Başkan Bush’un açıklamasıyla Müslümanlara karşı “Haçlı Seferleri” başlatılmıştı. Bu mücadelede diğer ülkeler ya ABD’den yana olurlardı ya da düşman sayılacaklardı. Önce Afganistan büyük bir bombardıman sonucu işgal edildi.
Arkasından Irak gündeme getirildi. Önce ABD buradaki kimyasal kitle imha silahlarından söz etti. Konu Birleşmiş Milletler’in gündemine alındı. Kimyasal silahların tesbiti için Irak’a Birleşmiş Milletler heyetleri gönderildi. Aylarca bu heyetler kıyametleri kopardılar. Yok Saddam bize sarayını göstermedi, mahzenini göstermedi, yatak odasını göstermedi diye. Neticede hiçbir şey bulamadılar ama, bu silahları çöle kumların içine gömmek dahil başarılı şekilde saklayan Saddam’a haddini bildirmek, silahları bulmak, imha ederek dünyayı bu beladan kurtarmak, ayrıca hazır gitmişken Irak’ı Saddam diktatöründen kurtarmak, barış ve demokrasi getirmek için saldırdılar. Aslında bu saldırı bir Haçlı saldırısı idi.
7-8 sene boyunca füzelerle, bombalarla, başta ülkemizden olmak üzere onbinlerce uçak sortileri ile işkencelerle, aşağılamalarla, köpek saldırıları ile, hapishane metotları ile milyonla ifade edilebilecek müslümanı katletlettiler. Hapishaneleri devreye soktular, yüzbinlerce Müslüman kadının kızın ırzına geçtiler. Irak’ta yakılmadık, yıkılmadık yerleşim yeri, cami, eski eser, altyapı tesisi bırakmadılar. Yağmalanmadık servet, talan edilmedik eser, kalmadı. Irak’ı fiilen üçe böldüler, mezhep kavgasını başlatıp körüklediler. Türkiye’nin kırmızı çizgilerini karalayıp çiğnediler.
Sonra mırıldanarak şu cümleyi ifade ettiler:
“Biz yanılmışız, Irak’ta kitle imha silahı yokmuş. İstihbaratımız yanlışmış…”
Böylece zaten bilinen bütün bu vahşetlerin amacının  Haçlı saldırısı  olduğu ayan beyan kendileri tarafından bir defa daha ilan edilmiş oluyordu. Hazır girmişken Saddam’ı da bulup astılar.  Niyetleri demokrasi falan değil, yağma, talan, zulüm ve Avengelist amaçların elde edilmesi idi. Türkiye dahil, koalisyon ortaklarının desteği ile bu amaşlarını gerçekleştirdiler. Sonra da kendileri bu ülkede olmasa bile varlıklarını aratmayacak “mayın tarlaları” ve ajanlar bırakarak askerlerini sözde çektiler. Nitekim onların çekildik demelerinin ardından katliamlar hiç hız kesmeden devam ediyor. İşbirlikçiler birbirlerine düştüler.
ABD askerlerinin oradayken katlettikleri milyon masum Müslüman ne   Başbakan Sayın Erdoğan’ın, ne de diğer yetkililerin gıkı çıkmazken, şimdi ajanlarının işledikleri cinayetleri Suriye’dekine benzeterek yukardaki açıklamaları yapması bende hayret uyandırdı. ABD işgali gerekenden erken bitmiş, orada bulunmalı, demokrasiyi kurduktan sonra gitmeliymiş.
ABD Irak’a demokrasi için gelmedi ki. Haçlı saldırısı yaptı. Vurdu kırdı soydu, yağmaladı, ezdi, aşağıladı, tecavüz etti, böldü, parçaladı, yerine terör düzenini kurdu ve askerlerini çekti.
Başbakan, nasıl oluyor da erken gittiler diyebiliyor? Bütün bu cinayetleri işleyerek onların Irak’ta bulunmaları Sayın Başbakan’ı memnun mu ediyordu? Kaç sene daha kalmalıydılar? Kaç masumu daha öldürmeliydiler? Kaç kişinin daha ırzına geçmeliydiler? Irak’ı üçe değil de beşe mi bölmeliydiler? Böyle bir şey olabilir mi? ABD’nin amacı demokrasi miydi yani? Bütün dünyanın gözü önünde olan bu olayları Sayın Başbakan görüp anlamadı mı yani? Buna inanmak mümkün mü?
Şahsi yaşantısında İslami hassasiyetleri olan bir insan, bir Başbakan’dan beklenirdi ki; ABD’nin çekilme sinyalleri verdiği zamanlarda, onlara yakıp yıktıkları ve katlettikleri, parçaladıkları aileler için tazminat vermeleri gerektiğini dile getirsin. ABD koalisyon ortaklarının desteği ile füzelerle bombardımanlarla yakıp yıktı, öldürdü.  Üstelik bunların bedellerini kat kat fazlası ile gene Irak’tan tahsil etti. Beklenirdi ki, hiç olmazsa bu yakıp yıktığı altyapının bedelini tazminat olarak ödemeleri gerektiğini hatırlatsın. Yağmaladıkları tarihi eserleri iade etmeleri gerektiğini açıklasın. Irak halkını Sünni-Şii-Kürt-Arap gibi kategorilere ayırarak aralarına kan davaları sokan, Irak’ın artık iki yakasının bir araya gelmeyecek kadar parçalanmasını gerçekleştiren ABD ve işgal ortaklarına Irak’ın bölünmüşlüğünü ortadan kaldırmaları, tarafları barıştırmaları gerektiğini dile getirsindi.
Başbakan Sayın Erdoğan bunları düşünüp politikalar üretecek yerde,  hangi akılla ABD’nin işgalinin sürmesi gerektiği yolunda açıklama yapabiliyor? Bu asla normal bir davranış biçimi değildir. AKPARTİ’nin kuruluşunda “kollektif akıl” diye bir ilke açıklamışlardı. Acaba bu ilke çalıştırıldı da, ortak akıl olarak Irak’ta ABD işgalinin sürmesini savunmak şeklinde mi ortaya çıktı. Ama görüştüğümüz milletvekillerinin tamamı kendileriyle istişare edilmediğini yana yakıla anlatıyorlar. Bu fikir onlardan çıkmışa benzemiyor.
Yoksa Sayın Başbakan’ın etrafındaki müşavirleri, kalem ve kelam erbabı mı bu akıl almaz sözleri söyletiyorlar. Başbakan’la 15-20 yıl yardımcısı olarak birlikte çalışmış biri sıfatıyla söylüyorum ki, o asla Haçlı işgalini savunmak gibi bir fikirde olamaz. Ona birileri bu fikri savundurtuyor olmalıdır.
Pek ismi duyulmamış bir şair şöyle diyor:

Dışardan bir kale mi satın alacaksınız?
İçerden bir kalemi satın alacaksınız…

Herhalde böyle bir şey olmuştur. Yoksa kendisine hiç yakıştıramadığımız Haçlı işgalinin devamını savunmak gibi bir tezada düşmezdi.

EKREM ŞAMA
ekremsama@hotmail.com
--------

Babamız Osman Şama’nın vefatı dolayısıyla hertürlü vasıta ile Rahmet dileklerini bizlere ileten ve üzüntümüzü paylaşan tüm kardeşlerimize ailesi olarak teşekkürlerimizi sunarız.

Sayfa 1 / 22

Başlangıç
Önceki
1

Eserler

•Şu Boğaz Harbi (Bir başka açıdan Çanakkale Savaşları)
•Hilelerle Çanakkale
•Şiirlerle Çanakkalel
•Cinas Cinasa Şiirler
•Televizyon Dizisi (Tarih, sohbet, 113 dizi)
•Başlar Ve Kılıçlar

2011 İstatistikler

mod_vvisit_counterBugün Tekil702
mod_vvisit_counterDün En Fazla468
mod_vvisit_counterBu Hafta2755
mod_vvisit_counterBu Ay13388
mod_vvisit_counterToplam Tekil196674

Anket

Hangi Kitabı Çok Beğendiniz

image

Şu Boğaz Harbi

Milli Şairimiz Merhum Mehmet Akif Ersoy’un aziz  ruhlarına saygıyla ithaf ediyorum.

Oku...

image

Hilelerle Çanakkale

Bu kitap savaş stratejisi açısından tarihde eşi benzeri görülmemiş hileleri anlatır.

Devamını Oku

İletişim Bilgisi

  • ekremsama@hotmail.com
  • Facebook Sayfası
  • www.ekremsama.com