Karun

 

Davasını sattı mücevhere altına,

Serveti sırtında, battı yerin altına…

 

 

ZENGİNLİĞİN TİMSALİ OLAN KARUN

 

Binlerce yıldan beri zenginliğin timsali olmuş bir isim:

Karun.

“Karun gibi zengin” deyiminin kaynağı olan kişi.

Hazreti Musa’ya iman etmiş, bir müddet onunla aynı safta bulunmuş, sonra zengin olunca da tavırları değişerek tekebbüre kapılmış, en sonunda ise Hazreti Musa’ya karşı iftira planlarını yürürlüğe sokmuş olan bir kişilik.

Karun’u öğrenip olanları tam olarak anlayabilmek için, Hazreti Musa’nın hayatı ve mücadelelerini kısaca bilmemiz gerekir. Çünkü Karun, Hazreti Musa zamanında yaşamış, İsrailoğulları kabilesine mensup bir kişidir.

Satırbaşları ile Hazreti Musa’nın hayatını hatırlıyoruz:

 

HAZRETİ MUSA

 

Büyük peygamberlerden biri olan Hazreti Musa, Hazreti İbrahim Peygamberin soyundan gelmiştir. Firavun kavmine ve İsrailoğullarına Hakk’ı tebliğ etmek ve İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarmak için gönderilmiştir. Hayatı ve mücadeleleri Kuranı Kerim’de geçmektedir. Hatta diyebiliriz ki Kuranı Kerim, eski peygamberlerden en çok Hazreti Musa’yı anmakta ve anlatmaktadır.

Resullükle görevlendirilmesinden itibaren kavmini ve Firavun’u Hakk yola davet ederek, Allah’a ve kendisine iman etmeye, Allah’ın gönderdiği şeriate uymaya çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilahlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı tevhit yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kafirler tarafından öldürülmek gayesiyle kovalandı.

Hazreti Musa’nın hayatı ve mücadelesi uzun ve teferruatlıdır. Halbuki biz Karun’u tanımak için onun hayatını bilmek ve anlatmak zorundayız. Bu bakımdan kısa ve öz olarak sunacağız. Elbette ayet ve hadislerin ışığında…

Firavun ile olan mücadelesi, Hak ile batılın çatışması, Rahman'ın ordusu ile şeytanın ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında Hak ile batıl arasındaki bu savaş, insanoğlunun yaratılışından, yani Hazreti Adem Peygamberden beri gelmektedir ve kıyamete kadar sürecektir.

Hazreti Musa tıpkı kendinden önce gönderilen peygamberler gibi, gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu. Onları Hakk’a davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allahü Teala’nın izniyle kazandı.

Firavun hem ilahlık iddiasında idi, hem de İsrail oğullarına akıl almaz işkence ve zulümlerde bulunuyordu. İsrailoğulları, Firavun ve Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır'da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama Firavun onları bırakmıyordu. Onların çoğalmalarını önlemek için erkek çocuklarını belirli esaslara göre katlediyordu. Rivayet edildiğine göre İsrailoğullarının tamamen öldürülmesini istemesine rağmen, onları köle olarak çalıştırdığı ve buna ihtiyacı olduğu için nesillerinin kurumasından da çekiniyordu. Yeni uygulamaya göre, bir sene doğan bütün erkek çocuklarını öldürtüyor, bir sene de bağışlıyordu. Hazreti Musa ve Hazreti Harun bu durumu düzeltmek ve İsrailoğullarını kurtarmakla görevliydiler.

Hazreti Harun, erkek çocuklarının bağışlandığı yıl doğmuş, öldürülmekten kurtulmuştu. Hazreti Musa ise erkek çocuklarının öldürüldüğü yıl doğmuş, mucizevi bir şekilde Firavun’un eşi tarafından büyütülmüş, kendi annesi de onu emzirmesi için Firavun ve eşi tarafından kiralanmıştı. Elbette Firavun ve eşi bunu bilmeden yapıyorlardı. Aslında Cenabı Allah Firavun'un eşi olan Asiye'nin kalbine bu çocuğun sevgisini koydu. Firavun çocuğu görünce öldürmek istedi ise de Asiye, çocuğu kendisine vermesini istemişti. Hazreti Musa böylece Firavun’un sarayında yetişti.

İmran oğlu Hazreti Musa ve onun isteği ile Allah tarafından yardımcı olarak görevlendirilen kardeşi Hazreti Harun, Allah’ın emri ile beraberce Firavun’a Hakk’ı tebliğ için gittiler.

Onu güzellikle Allah'a iman etmeye davet ettiler ve Hazreti Musa sözünün devamında:

-Ey Firavun! Ben Alemlerin Rabbi’nin Peygamberiyim! Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabb’inizden bir mucize getirdim, İsrailoğullarını benimle beraber salıver.

Dedi. Firavun:

-Musa! Senin Rabb’in kimdir?

Dedi. Hazreti Musa:

-Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir.

Dedi.

Firavun, bu konuşmadan hoşlanmadı. Öfkelenerek Hazreti Musa’yı zindana atmak isterken, o da Allah’ın dilemesi ile elindeki asayı yere bıraktı. Asa kocaman bir yılan oldu. Elini koynuna sokup çıkardı, gözleri kamaştıran bir güneş parçası oluverdi. Hazreti Musa’nın gösterdiği bu mucizeler karşısında Firavun korktu. Arkasından ülkesinde bulunan ünlü sihirbazları toplayıp Hazreti Musa ile yarışmalarını emretti. Sihirbazlar hünerlerini sergilemek için teşebbüs ettiklerinde, Hazreti Musa asasını yere bıraktı ve kocaman bir yılan haline gelen asa, sihirbazların tüm sihir aletlerini yuttu. Böylece yenilmiş bulunan sihirbazlar onun bir peygamber olduğunu anlayıp, tasdik edip Hakk’a secdeye vardılar.

Aleyhine sonuçlanan bu olaylar, Firavun'u yola getireceği yerde, onu daha çok kızdırdı ve azdırdı. Hazreti Musa ile İsrailoğullarını ortadan kaldırmadıkça rahata kavuşamayacağına inanıp, bu arzusunu yerine getirmeye çalıştı. Hazreti Musa ve kardeşi Harun ise, Firavun ve kavmini imana çağırmaya devam etti. Firavun inkar ettikçe, Allahü Teala onun kavmine, tufan, çekirge, haşarat, kurbağa, kan gibi çeşitli azaplar gönderdi. Ancak bunların hiçbiri, Firavun ve kavmini yola getirmeye yetmedi.

Firavun, küfür ve inadında ısrara ve Peygamberin davetine de icabet etmemeye devam etti. Allahü Teala, Hazreti Musa’ya İsrailoğullarını bir gece Mısır'dan çıkarıp, Filistin diyarına götürmesini vahyetti. Kavmine durumu anlatıp onları arkasına takan Hazreti Musa,  şehirden çıkıp, Süveyş Körfezi boyunca Kızıldeniz'e yöneldi. Firavun şehirde İsrailoğullarından hiçbir iz göremeyince, kaçtıklarını anladı ve bütün ordusunu seferber ederek peşlerine düştü. Firavun ordusunun çok kalabalık olduğu rivayet edilmektedir. Firavun bir müddet gittikten sonra İsrailoğullarına yetişti. Tam Kızıldeniz’in kenarında idiler. Şimdi İsrailoğullarının, önlerinde geçilmesi mümkün olmayan Kızıldeniz, arkalarında ise kendilerine yetişmekte olan kocaman bir ordu vardı. İsrailoğulları:

-Yakalandık ya Musa!

Diye yakınmaya başladılar. Rabbim benimle beraberdir, elbette bana yol gösterecektir, diyen Hazreti Musa, Allah’ın vahyetmesi ile asasını denize dokundurdu. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. Hazreti Musa ve kavmi denizde açılan bu koridora daldılar. Böylece hepsi birden kurtuldu.

Firavun ise açılmış bu koridora ordusu ile girip Hazreti Musa ile İsrailoğullarını yakalamak istedi. Bir müddet ilerlediğinde açık bulunan deniz üzerlerine kapanıverdi. Böylece Firavun ve ordusu boğulup helak oldular.

 

FİRAVUN’UN İMANI KABUL EDİLMEDİ

 

Kuran’ın ifadesine göre Hazreti Musa ve kavmi geçtikten ve kurtulduktan sonra, Firavun ve ordusu suyun açılarak oluşturduğu geçide daldı, boğulacağı anda:

-İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben de ona teslim olanlardanım. Dedi ise de:

-Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin,

Denilerek imanı reddedildi.

Yine Kuran’da bildirildiği üzere Kızıldeniz’de boğulan Firavun’un cesedi gelecek nesillere ibret olsun diye muhafaza edilecektir. Kızıldeniz kenarında secde halinde bulunan bir ceset bugün İngiltere’de müzede sergilenmekte ve Firavun’a ait olduğu iddia edilmektedir.

Bu mucizevi olaydan sonra Allahü Teala, Hazreti Musa’ya kavmiyle birlikte Kudüs’e gitmelerini emretti. Yola koyuldular. Çölde su bulamayıp, şiddetli bir susuzluğa kapıldılar. İsrailoğulları gelip Hazreti Musa’ya sitem ve şikayette bulundular. Hazreti Musa yeni bir mucize olarak bir taştan 12 çeşme akıttı, böylece suya kandılar. Yiyecek sıkıntılarını da yine mucizevi bir şekilde kudret helvası ve bıldırcın eti ile giderdiler. Buna benzer her olaydan sonra İsrailoğulları  daha fazlasını, daha fazlasını isteyerek tatminsizliklerini ve sadakatsizliklerini açığa vuruyorlardı.

 

İSRAİLOĞULLARININ İTAATSİZLİKLERİ

 

Varmak istedikleri Filistin’e yaklaştıklarında ise o memleketin, bir zalim kavmin işgali altında olduğunu gördüler. Savaşmaları gerekiyordu, ama onlar buna yanaşmadılar. Hazreti Musa’ya şöyle dediler:

- Ey Musa! Onlar (işgalciler) orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız. (Maide Suresi, Ayet: 24)

Aslına bakıldığı zaman İsrailoğulları, Firavun ülkesi olan Mısır’da zillet ve adiliğe, aşağılanmaya alışmışlardı. Onlar için bazı değerleri ele geçirmek için savaşmak, bir anlam taşımıyordu. Cenabı Allah da onları Tih çölüne attı ve yollarını şaşırttı. Hazreti Musa’ya şöyle vahyetti:

-Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış bir millet için tasalanma!..

 

HAZRETİ MUSA’NIN SON YILLARI

 

İsrailoğulları, bu kırk yıl içinde çok çeşitli sapıklıklarda bulundular. Hazreti Musa'nın Tur Dağı’nda kırk gün geçirdiği bir zamanda, Samiri isimli bir şahsın imal ettiği altından bir buzağıya tapmaya başladılar. Hazreti Musa döndüğünde onları buzağıya tapınır görünce çok üzüldü. Yerine bıraktığı Hazreti Harun'a çıkıştı. İsrailoğullarını buzağıya tapınmaktan vazgeçirmeye çalıştı. Onlar ise her fırsatta iki yüzlülüklerini sergilediler. Hazreti Musa hayatı boyunca tevhid yolunda çok mücadele etti. Bu uğurda pek çok eziyetle karşılaştı. Yurdundan çıkarıldı, ölümle tehdit edildi ve etrafında kendisiyle beraber, inanan pek az insan bulabildi.

Kitabımızın konusu olan Karun hadisesi muhtemelen burada vuku bulmuştur.

Hazreti Musa, Tih Çölü’nde, Hazreti Harun'dan sonra vefat etti. İsrailoğullarını Filistin ve Kudüs’e sokamadı. Vefatında yüz yirmi yaşında idi. Buhari onun ölümü ile ilgili olarak şunları rivayet ediyor:

"Ölüm meleği geldiğinde, Hazreti Musa onun yüzüne dikkatle baktı. Canını almaya gelen Azrail korktu ve gözü karardı. Sonra:

-Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor.

Diye şikayet etti. Allahü Teala o hali üzerinden kaldırarak, tekrar Hazreti Musa'ya gönderdi:

-Söyle, sayılı olmak şartıyla istediği kadar yaşasın.

Hazreti Musa:

-Yarabbi, sonra ne olacak?

Dedi.

-Öleceksin!

Buyuruldu.

-Öyle ise ölüm şimdi gelsin…

Diye niyaz etti. Sonra Allahü Teala’dan, kendisini bir taş atımı Beyti Makdis'e yaklaştırmasını, orada ölmesini ve oraya  defnedilmesini istedi.

Ebu Hureyre şöyle diyor:

-Rasulullah  Efendimiz:

-Eğer ben sizinle beraber orada bulunsaydım, onun yol kenarında ve kızıl bir kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim.

Buyurdu."

 

KİBİR ABİDESİ KARUN:

 

Hazreti Musa Peygamberlikle görevlendirilmiş, İsrailoğullarını Firavun’un tahakkümünden kurtararak ve Kızıldeniz’i mucizevi bir şekilde geçerek Tih Çölü’ne getirmişti.

İsrailoğulları arasında Hazreti Musa’nın akrabaları da vardı. Bunlardan birisi de amcasının oğlu Karun idi.

Karun, Hazreti Musa’ya iman etmeden önce, İsrailoğullarının başında Mısır Firavun’unun temsilcisiydi. İdaresi altında bulunanlara zulüm ve eziyet ederdi. Hazreti Musa’ya inandıktan sonra, kendisini ilim ve ibadete verdi. Ondan pek çok şeyler öğrendi. Hazreti Musa ve kardeşi Hazreti Harun’dan sonra, İsrailoğullarının en bilgilisiydi. Tevrat’ı ezbere bilir ve çok güzel okurdu.

Hazreti Musa’nın özel ilgisine mazhar olmuştu. Birçok bilgiyi ondan öğrendi.

Kavmiyle Tih Çölü’ne gelip yerleştikten sonra Şeytan’ın vesvesesine kapılıp ibadeti terk etti. Onun gibi birçok İsrailoğlu da kısa sürede bozulup dejenere olmuşlardı. Nimetleri inkar edenler, buzağıya tapanlar, Allah’ın emirlerine asi olanlar çıkıyordu.

Karun bütün dikkatini dünya malı toplamaya çevirdi. Gittikçe hırsı arttı ve çok mal toplamak gayretine düştü. Hazreti Musa’dan kimya ve metalürji ilmini öğrenmiş ve hayır duasına kavuşmuştu. Kavuştuğu bu nimetlerin kıymetini takdir edemedi. Bildiklerini dünya malı toplamak için kullandı. İnsanlara hizmet etmeyi hiç aklına getirmedi.

Karun kısa sürede zengin oldu. Her geçen gün zenginliği artıyordu. Topladığı mallar devasa boyutlara ulaştı. Zenginliği ile dillere destan oldu. “Karun gibi zengin” sözü ile ifade edilen deyişlere emsal oldu. Geçen zaman içinde topladığı malları hazinelere doldurup kapılarını kilitliyordu. Bu hazinelerin anahtarlarını kırk katırın taşıdığı ifade edilmektedir.

Karun zengin olunca, fakirliğindeki güzel hasletleri kaybetti. Taşkınlık yaptı. Zayıf iradeli ve mala yenilen her insanda olduğu gibi, zenginliği nisbetinde itibarlı olmayı istiyordu. Madem ki toplumun en zengini idi, onun sözü geçmeli idi, onun koyduğu kurallara toplum uymalı idi. Bu bakımdan Hazreti Musa’nın itibarını kırmak için planlar yapıyordu. Zenginliği ile insanlara kendini kabul ettirip, Hazreti Musa’nın etkinliğini sıfırlamak istiyordu. Böylece zulüm ve haksızlık yapmaya başladı. Haddi aşmaya başladı. Zenginliğinin sebebini ise kendi meziyetlerine bağlıyordu. Öğrendiği ilim ve hünerler dolayısıyla zengin olduğunu iddia ve ifade ediyor, kendisine Allah’ın mal mülk verdiğini inkar ediyordu.

Ziynetlerle süslü elbiselerle dışarı çıkar, göğsü ilerde, salınarak kibirle yürür ve elbiseleri yerlerde sürünürdü. Böylece herkese karşı büyüklenir, toplumda mallarının çokluğu ile lider olmaya kalkışırdı. Sonradan gördüğü için, eyeri altından olan beyaz bir ata biner, iki yanına, süslü elbiseler ve ziynetlerle donatılmış yüzlerce köle ve cariyeler alır, halka gösteriş yapardı. Bunun da ötesinde İsrailoğullarına ve Hazreti Musa’ya karşı kibirlenir, işlerine karışarak muvaffak olamamaları için çalışırdı. Fakirleri aşağı görür, mal ve mülkünün çok fazla olmasına rağmen, son derece cimri bir hayat yaşardı. Malının az bir kısmını dahi İsrailoğullarının fakir, muhtaç ve zorda kalmış olanlarına vermezdi. Nasihat edenleri hiç dinlemezdi. Hatta, kendisine duası ve öğrettiği ilim sayesinde, mal ve mülke kavuşmasına vesile olan Hazreti Musa’nın sözünün, İsrailoğulları tarafından dinlenmesine bile tahammül edemez oldu.

İsrailoğullarının aklı başında kişileri kendisine şöyle nasihat ettiler:

-Ey Karun! Dünya malı ile şımarma! Çünkü Allahu Teala dünya malı ile şımaranları sevmez. Allahü Teala’nın sana verdiği zenginlik ve servet ile, ahiret yurdunu, yani Cennet’i iste! Allahü Teala’nın sana zenginlik ihsan ettiği gibi, sen de onun kullarına, malik olduğun malların ile ihsanda bulun. Dünyadan da nasibini unutma. Yeryüzünde fesat arama, isteme. Çünkü Allahü Teala, fesat çıkaranları sevmez.

Karun müminlere tepeden bakıyordu. Bu nasihatleri kabul etmediği gibi, canı da sıkılmaya başlıyordu. Öyle ya kendi emeği, bilgisi ve alın teri ile kazandığı bu malları, neden bir başkasına versindi ki. Böylece tam vahşi kapitalist zihniyete bürünmüş oluyordu. Bu şımarıklığının yanında, Allahü Teala’nın kendisine verdiği nimetlere nankörlüğünü de git gide arttırdı.

Allah bu durumdan elbette hoşnut olmaz. Nitekim Kuran’da hoşnutsuzluğunu şöyle açıklamıştır:

- O madem ki alimdi, kendisinden önce geçen asırlardaki nesillerden kuvvetçe ondan daha üstün, cemiyetçe, malca, cemaatçe, sayıca daha çok olan kimseleri, Allahü Teala’nın gerçekten helak etmiş olduğunu öğrenmedi mi?

Bir gün Karun, ziynet ve ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Gözleri bu ihtişamla kamaşan bazı İsrailoğulları şöyle diyorlardı:

-Ne olurdu, Karun’a verilen mal ve servet gibi, bizim de olsaydı. O, hakikaten büyük nasip sahibidir…

Gerçeği bilen ve gören insanlar ise şöyle diyorlardı:

-Yazıklar olsun size! İman edip, salih amel işleyenlere Allahü Teala’nın verdiği sevap, Karun’un malından ve hatta bütün dünyadan daha hayırlıdır. Bu sevaba ancak günahlardan sakınıp, taate sabredenler kavuşur!..

 

HAZRETİ MUSA’YA KOMPLO KURUYOR

 

Karun’un zenginliği arttıkça arttı. Altından bir saray yaptırdı. Hazreti Musa’ya muhalefette daha da ileri gitmeye başladı. İsrailoğullarını yanına çekerse Hazreti Musa’yı pes ettirecebileceğini düşünüyordu. Onlardan bir kısmı, Karun’a iltifat etmeye, ziyafetlerine gitmeye, sözlerine kanmaya başladı. Şatafat ve malına imrenip, onun gibi zengin olma hülyalarına düşenler oldu. Hatta bazıları emrine girerek, dediğinden çıkmaz oldu. Her devirdeki yalakalar ve yağcıların olduğu gibi.

Hazreti Musa tekrar ona nasihat ederek, yaptıklarına son vermesini, Allah’ın emirlerine uymasını istedi. Ama yine dinletemedi.

İsrailoğullarına zekat emri gelinceye kadar düzen bu şekilde devam etti. Yani Karun, Hazreti Musa’dan halkı soğutup kendi tarafına çekerek onlara baş olmayı arzu ediyordu. Bu emeline de adım adım yaklaşıyordu.

Allah’ın zekat emri gelince ve Karun’a vereceği zekat tebliğ edilince, Karun açıktan isyana başladı. Çünkü kendisinden istenen zekatı çok bulmuş, kendi alın teri, ilmi, çabası ile kazandığını kabul ettiği maldan zekat vermek zor gelmişti. İsrailoğullarından, kendisine uydurduğu kişileri etrafına toplayıp, Hazreti Musa’ya açıktan karşı çıktı.

Hazreti Musa’yı toplumun gözünde küçük düşürmek ve Müminleri onun etrafından dağıtmak istiyordu. Bugün de itibarlı ve saygı duyulan kişileri toplumun gözünden düşürmek için çoklarının uyguladığına benzer aşağılık bir komploydu:

İsrailoğulları arasında fahişelik yapmakta olan güzel bir kadına bol para vaat ederek Hazreti Musa’nın kendisiyle gayrı meşru ilişkiye girdiğini söylemesini istedi. Artık Hazreti Musa’dan böylece kurtulacağını düşünüyordu.

Karun kısa bir zaman sonra, İsrailoğullarını başına topladı. Sonra onlarla beraber Hazreti Musa’nın bulunduğu yere geldi. Hazreti Musa’ya seslendi:

-Ya Musa! İsrailoğulları şu anda toplanıp sana geldiler. Seni aralarına çağırıyorlar. Onlara Allahü Teala’dan gelen emirleri ve yasakları, ayrıca dinin esaslarını bildirmeni istiyorlar!..

Bunun üzerine Hazreti Musa onların yanına gitti. Anlatmaya başladı.

-Hırsızlık yapanın, elini keseriz; iftira edene, seksen sopa vururuz; zina eden bekar kimseye, yüz sopa vururuz; evli olan kimse zina ederse, ölünceye kadar onu taşlarız.

Karun;

-Ya Musa! Sen zina yapmışsan sana nasıl bir ceza uygulanır?

Diye sordu. Hazreti Musa:

-Ben de yapsam da durum aynıdır!

Buyurdu. Karun:

-İsrailoğulları, senin filan kadınla düşüp kalktığını söylüyorlar!

Dedi. Hazreti Musa:

-Ben mi?

Buyurdu. Karun:

Evet sen! Çağırın şu kadını ne diyor bakalım! Kadın bunu itiraf ederse sana ceza uygulayalım!

Hazreti Musa:

-O halde çağırın! Dediğiniz gibiyse ceza uygulansın!

Deyince. Kadını çağırdılar. Kadın gelince, Hazreti Musa ona:

-Ey kadın! Ben sana, bunların dediği gibi bir şey yaptım mı?

Diye sordu. Sonra da peygamberlik nuru ile ona bakıp;

-Musa’ya ve İsrailoğullarına denizi yarıp yol yapan ve Musa’ya Tevrat’ı indiren Allahü Teala hakkı için doğru söyle!

Dedi. Allah için doğruyu söylemesine dair böyle yemin verilince, Allahü Teala kadına doğruluk ve yardım verdi. Kadın kendi kendine;

“Bugün tövbe ile söze başlamam, Allah’ın peygamberine eziyet etmemden iyidir”

Diye düşündü ve doğru söylemeye karar verdi:

-Hayır, onlar yalan söylüyorlar! Ama Karun bana, benimle zina ettiğin iftirasını söylemem için çok para vaadetti!

Dedi. Bu sözleri duyunca ve aşağılık planı bozulunca, Karun şaşırdı, ne yapacağını bilemedi. Orada bulunanları bir müddet sessizlik kapladı.

 

KARUN’UN HELAKİ

 

Hazreti Musa hemen secdeye kapandı, ağlayarak:

-Ya Rabbi! Senin düşmanın bana eziyet etti, beni rezil ve rüsva etmek isteyip, çirkin bir fiille suçladı! Ey Allah’ım, onun cezasını ver!

Diye bedduada bulundu. Allahü Teala, Hazreti Musa’ya başını secdeden kaldırmasını emir buyurdu. Yere de, Hazreti Musa’nın isteğine uymasını emretti.

Hazreti Musa:

-Ey İsrailoğulları! Allahü Teala beni Firavun’a gönderdiği gibi, Karun’a da gönderdi. Ona uyan onunla kalsın, benimle olan ondan ayrılsın!

Buyurdu. İki kişi hariç hepsi Karun’dan ayrıldılar. Sonra Hazreti Musa:

-Ey toprak! Onları yut!

Dedi. Dizlerine kadar toprağa battılar. Çığlıklar feryatlar arasında Hazreti Musa tekrar:

-Ey toprak onları yut!

Dedi ve bellerine kadar gömüldüler. Pişmanlık ve yalvarmalarına aldırmadan tekrar:

-Ey toprak onları yut!

Buyurdu. Boyunlarına kadar toprağa gömüldüler. Son defa olarak

-Ey toprak onları yut!

Dediğinde toprağın içinde kayboldular. Karun ve yandaşlarından hiçbir eser kalmadı.

Allahü Teala Karun ve iki yandaşını yere geçirince, İsrailoğulları, kendi aralarında fısıldaşıp:

-Musa Peygamber Karun’un evini, mal ve hazinelerini elde etmek için ona beddua etti.

Demeye başladılar. Bu yakışıksız ve iftira dolu sözleri Hazreti Musa’nın kulağına da geldi. Bunun üzerine Hazreti Musa tekrar Rabb’ından niyazda bulundu:

-Ya Rabbi, Karun’u nasıl yerin dibine batırdıysan, malını mülkünü ve hazinelerini de öylece yerin dibine batır!

Bunun üzerine Karun’dan kalma ne varsa, malı, mülkü, sarayı, hazineleri, yerin dibine batıp kayboldu. O saltanatın sahibi gibi artık malı mülkü de yoktu. Üstelik Allah’ın gazabından Karun ve yandaşlarını kurtarabilecek hiçbir makam sahibi de yoktu.

 

KARUN’UN VERDİĞİ DERSLER

 

Karun helak olunca, Hazreti Musa’nın nasihat edip, Allahü Teala’nın azabıyla korkuttuğu müminler, hamdü sena ettiler. Önceden Karun’un malını, saltanatını ve yaşayışını temenni edenler, pişman oldular. Şöyle diyorlardı:

- Vay, demek ki, Allahü Teala dilediği kimsenin rızkını genişletiyor veya daraltıyor. Eğer Allahü Teala bize lütfetmeseydi, bizi de yere batırmıştı. Vay, demek hakikat şu ki, kafirler asla kurtulamayacak…

Böylece Allahü Teala İsrail oğullarına gönderdiği Peygamberleri olan Hazreti Musa ve Hazreti Harun’un yoluna engel olan Firavun’u, onun kumandanı Haman’ı ve zenginliği ile Allah’a ve peygamberlerine engel olmaya çalışan Karun’u helak etti. Böylece Peygamberlerini ve Müminleri bela sıkıntı ve engellerden kurtarmış oldu.

Bunların helak olmalarının her birinde sayısız ibretler vardır.

Konumuz Karun olduğuna göre, malı mülkü, serveti, hazineleri, yardımcıların çokluğu ile övünüp, Allah’ı unutan, peygamberlerine karşı gelen, gurura kibire kapılıp, kendi heva ve hevesiyle uydurduğu kanun ve kurallarla Allah’a şirk koşanların akıbetlerinin nasıl olduğunu bizlere ve bütün nesillere göstermiş oluyordu.

Böylece görülmüştür ki, Karun ve ona özenenler klasik cahiliye topluluğudur. Karun’un yaşadıkları dünya hayatında, hem kendisine, hem çevresindekilere, hem de kendisinden sonraki nesillere ibret olmuştur. Ancak Karun’dan önce de sonra da zengin olup ölene kadar zengin kalan ama malı, mülkü ve zenginlikleri Allah’a yakınlaşmak için değil, hevası için kullanan birçok insan gelip geçmiştir. Sonuçta dünyadayken ölümü bir an bile düşünmeyen, adeta hiç ölmeyecekmişçesine hırslarına kapılan bu insanlar da, ömürlerini doldurup ahiret yurduna dönmüşlerdir. Allah’ın kendilerine nimet olarak verdiği malı büyüklenmek için kullanan bu insanları, ahirette büyük bir hüsran beklemektedir.

Oysa İslam ahlakının hakim olduğu toplumlarda, paranın Allah rızasını kazanmaktan başka hiçbir değeri yoktur. Müminler dünya hayatının geçici olduğunu, asıl yurdun ise ahiret olduğunu bildikleri için dünya hayatına değer vermez, sahip oldukları herşeyi Allah’a yakınlaşmaya bir vesile olarak kabul ederler. Hak ve helal yollardan zengin olmak için çalışır, Allah’ın verdiği kadarına gönülden şükrederler. Tek dilekleri Allah’ın rızasını kazanmak olan bu insanlar, hiçbir şekilde üstünlük ölçüsü olmadığını bildikleri mallarını, sonuna kadar Allah’ı en çok razı edecek şekilde kullanırlar. Sadece denenmek için kendilerine verildiğini bildikleri mallarını, Allah’a yakınlaşmaya bir vesile sayarlar.

Toplumda insanların özenerek izledikleri kimseler vardır. Kimisi aynı semtte oturduğu bir komşusunun, kimisi okuldaki bir öğrencinin, kimisi işyerindeki bir meslektaşının, kimisi televizyonda gördüğü tanınmış bir sanatçı ya da siyasetçinin hayatını hayranlıkla izler. Kendi hayatıyla onlarınkini kıyasladığında, o kimsenin hayatında çok daha iyi, güzel ve özenilecek detaylar olduğunu düşünür. Öyle ki, o kişinin yerinde olmayı isteyip durur. Söz konusu kişilerin sahip oldukları şartları elde etmiş olsa, çok daha mutlu olacağını, pek çok sorununun hallolacağını, herşeyin tam istediği gibi olacağını zanneder.

Oysa ki, dıştan görünenler çoğu zaman yanıltıcıdır. Kimi zaman şaşaalı, gösterişli hayatlarıyla çevrelerinde hayranlık uyandıran insanlar, belki de dünyanın en mutsuz insanlarıdır.

Kimi zaman insanların,  “onun elindeki imkanlar bende olsa, ben neler yapardım!” diyerek izledikleri kimselerin sahip oldukları, aslında o kişiyi yıkıma götürür. Kimi zaman bir insanı, diğerlerinden üstün hale getirdiği sanılan dünya nimetleri, aslında sadece bir göz boyamadan ibarettir. Ne sahibine, ne de başkalarına hiçbir faydası yoktur. Çünkü asıl değerli olan, insanları asıl mutlu edecek nimetler bunlar değildir. İmandır, salih ameldir, güzel ahlaktır.

Allah’ın başkasına verdiği nimetler, o kişinin Allah katında üstünlük sahibi olduğunu göstermez.

Allah bir kimseye, dünyada nimet olduğu düşünülen her türlü güzelliği vermiş olabilir. Sağlık, sıhhat, güzellik, sevimlilik, sempatiklik, mal, mülk, ihtişam, itibar, saygınlık ve daha birçok nimet... Bu kimse çevresindeki herkes tarafından en sevilen, en sayılan, en hürmet edilen, sözüne en çok itibar edilen, en hoşgörüyle bakılan, en olumlu bakış açısıyla yaklaşılan, en yakın görülen, dostluğu en çok istenen insan olabilir.

Bu kişiye dışarıdan bakan bir kişi, olayları Kuran ahlakına göre değerlendiremediği için, tüm bu özelliklerinden dolayı o kişinin konumunda olmayı çok isteyebilir. Mesela “gerçekten onun durumunda ben olsam, kim bilir ne kadar mutlu olurdum” diye düşünür. Ya da “kim bilir o bu yaşadıklarından dolayı ne kadar mutludur” gibi bir kanaate varır. Bazen de, “kim bilir bu kişi Allah'ın ne kadar sevdiği bir kulu ki, Allah ona bu kadar güzel nimetler vermiş ve bu kadar güzel bir hayat yaşatıyor” diye düşünür. Bazen ise, “demek ki Allah'ın sevgisini o kadar kazanamadım ki, bana bu tür nimetler nasip olmadı” gibi Kuran ahlakına tamamen ters, tamamen yanlış bir zanna kapılır.

Oysa Allah herşeyi sayısız hikmetlerle, sayısız sırlarla yaratandır. İnsan ise çok sınırlı bir akla sahiptir. Bazen neyin kendisi için hayırlı, neyin ise zararlı olacağını bilemez. Aynı şekilde bir başkasının hayır mı yoksa şer içinde mi olduğunu da bilemez. Bunu tek bilebilecek güç onu yaratan Allah'tır.

Böylece Karun, önce Firavun’a, yani batıla hizmet ederken, iman nimetiyle nimetlendirilmiş, arkasından zenginlik nimeti de buna ilave edilince bunun altında kalarak tekrar yoldan çıkmış ve neticede de helak olmuştur. Bu yönüyle kıyamete kadar insanlığa örnek olarak Kuran tarafından bize nakledilmiş bir olaydır.

 

KARUN’UN HAZİNELERİ VE GÜNÜMÜZ:

 

Günümüzde Karun’un yere batırılan hazinelerinin bir kısmı olduğu iddia edilen parçalar bulunmuş ve bunlar çeşitli uluslararası anlaşmazlıklara, yazışmalara, olaylara sebep olmuş ve halen olmaktadır.

Hemen ifade edelim ki, bulunan bu hazine parçaları gerçek Karun’a mı aittir, yoksa sonra gelen ve adı Karun olan başka kişilere mi aittir, tesbit etmek zordur. Nitekim bu hazinelerin gerçek Karun’a ait olduğunu iddia edenler olduğu gibi, milattan önce 500-600 yılları arasında yaşamış bulunan Lidyalı Krezus adlı krala ait olduğunu iddia edenler de vardır. Bu hazineler ülkemizde Uşak-Toptepe Tümülüsü’de kaçak kazılar sonrasında bulunan hazinelerdir. Kaçak olarak kazı yapanlar da, satanlar da hep talihsizlikler yaşadıkları için halk arasında da hazinenin lanetli olduğu konuşulmaktadır.

Kaçak kazıları gerçekleştirenlerin ifadesine göre; bir mezar odasına girilmiş, yerdeki bir gümüş testi ile çok sayıda mermer tavan çökmesi sebebiyle tahrip olmasına rağmen, hazinenin büyük bölümü ele geçirilmiştir.

Bulunan bu hazineler arasında hepsi altın olmak üzere bilezikler, makaralar, küpeler, kolyeler, heykeller, broşlar, değişik şekillerde eşyalar, kap, kacak, mutfak eşyaları, sikkeler, paralar ve saireler vardır. Sadece altın değil, gümüş ve kıymetli taşlardan yapılmış eşyalar da çıkarılmıştır.

1960′lı yılların ortalarında, Uşak’ın Güre Köyü yakınındaki Lidya kazı alanında yapılan kaçak kazılarda bulunan eserler, kaçırılarak götürüldüğü Amerika’dan, 1993 yılında mahkeme yoluyla geri alınmıştır.

Büyüklü küçüklü 450 parçadan oluşan bu hazine 1996 yılından bu yana, Uşak ilimizde bulunan Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, Kuran’ın bize bildirdiği Karun’un zenginlikleri bu kadarcık olamaz. Anahtarları bile şu kadar at veya katırla taşınacak kadar çok olan hazineler, belki de hiç bulunamayacak kadar yerin dibine geçmiştir.

İbreti alem için…

 

 

TOP