BÖLÜM-1 SOYU VE AİLE TERBİYESİ

SOYU
Adana civarında Kozanoğulları sülalesi.
Osmanlı’nın son dönemlerinde çok iyi bir tahsil ve terbiye görmüş Mehmet Sabri Bey.
Sinop’un ileri gelen ailelerinden birinin kızları Kamer Hanım. Seyyid Bilal Efendi’nin torunu. Seyyid Bilal Efendi de Seyyid olan İmam Şeyh Şamil’in sülalesindendir.
Necmettin Erbakan’ın, anneden dolayı nesep itibariyle Peygamber Efendimize dayandığı, ama bunu topluma pek ifade etmediği bir gerçektir.
Mehmet Sabri Bey ve Kamer Hanım.
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında en iyi tahsil ve terbiyeyi görmüş iki insanın izdivacından 6 evlat dünyaya gelmiştir. Bu izdivaçtan meydana gelen meyvelerden birisi de Necmeddin, ‘dinin yıldızı’dır. Kamer ay, Necm de yıldız demek. Ay ve yıldız aynı ailede birleşmiştir, denilebilir. Necmeddin ismi, nüfus kayıtlarına Necmettin olarak geçmiştir.
Anne de baba da hem tahsil, terbiye, hem zeka, hem de İslam’a bağlılık yönünden temayüz etmişlerdi.
Babası Mehmet Sabri Bey, Osmanlı’nın Şer’i Hukuk Fakültesi olan Medreset’ül Kudat’tan mezun olmuş ve hakimlik mesleğini seçmiştir. Mesleği dolayısıyla muhtelif illerde görev yapmıştır. İlgili kanun çıktığında da “Erbakan” soyadını almışlardı.
Sinop’ta 1926 yılında doğan Necmettin, babasının mesleği icabı, ailece, önce Kayseri’ye, kısa süre sonra da Trabzon’a taşınmışlardır.  İlkokulu Trabzon’da okumuş, mezun olduktan sonra da 1937 yılında İstanbul’a gelmişlerdi. Çünkü Mehmet Sabri Bey hakimlikten emekli olmuştu.    
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Erbakan Hocamız bize kendisi anlattığına göre, Babası Mehmet Sabri Bey, Trabzon’da ağır ceza reisi iken bir gün akşama doğru evine bir adam bir koç getiriyor ve bu koçun filanca kişi tarafından hakim beye gönderildiğini söylüyor. Evdeki yardımcılar koçu bahçeye alıyorlar. Rahmetli Erbakan Hocamız ve kardeşleri, oturdukları Pertev Paşa konağının bahçe avlusunda, koçun üzerine binerek oynamaya başliyorlar. Akşam eve babaları Mehmet Sabri Bey geliyor. Bu koçun nereden çıktığını yardımcılarına sorunca, gönderen kişinin ismini söylüyorlar:
-Neden kabul ettiniz, derhal geri gönderin!
Demiş ve koç geri gönderilmiş. Daha sonra anlaşılıyor ki, koçu gönderen kişinin adliyede bir davası varmış, bu sebeple göndermiş.
Yine kendisi anlatmıştı, Babası Mehmet Sabri Bey, kendisini ve kardeşlerini Trabzon’da hafta sonları oyun için çocuk parkına götürdüğünde, parkın en kuytu köşesinde tek başına otururmuş. Ağır ceza reisi olmasından dolayı, insanlarla birlikte yan yana görüşme yapıyor, gibi bir algıya sebep vermek istemezmiş…
Mehmet Sabri Bey emekli olup İstanbul’a geldikten sonra, Trabzon’da kendisi ile birlikte görev yapan cumhuriyet savcısı, her bayram elini öpmeye gelirmiş. Ziyaret müddetince oturmaz, saygıdan ayakta beklermiş. Kendisine oturması konusunda israr edilmesine rağmen oturmazmış. Çünkü birlikte çalışırken, davalardaki adil yaklaşımı savcı beyi çok etkilemiş ve hayatı boyunca ona karşı bu saygılı davranışını devam ettirmiş…” AİLE TERBİYESİ
Necmettin Erbakan ilk İslami tahsili aileden almıştır. Mecburen aileden almıştır, çünkü Cumhuriyet’in ilk yılları, üst üste çeşitli devrim kanunları çıkarılıyor, toplum İslam’dan uzaklaştırılarak değiştirilmeye zorlanıyordu. İslam’ı, Kuran’ı, Hadis’i öğrenmek bir yana, bu kelimelerin telaffuzu bile insanların başını derde sokmaya yetiyordu.
Bu durumda Erbakan ailesi evlatlarını evde eğitmek zorunda kalıyorlardı.
Eğitmek derken, öyle medresede tahsil eder gibi değil elbet. Aile çok kültürlü ve şuurlu bir ailedir. İslam Şeriatı’nı çok iyi bildikleri gibi, çocuk eğitimi ve psikolojisinin de tam olarak farkındaydılar. Evlatlarına kendi örnek davranışları ve özel sohbetlerin arasına serpiştirdikleri hayati ve İslami bilgileri aktarmanın yollarını biliyor ve buluyorlardı. Aktarmak kelimesi de kafi gelmez. Yaşatmanın ve evlatlarının hayatına tatbik ettirmenin en mükemmelini yapıyorlardı. Genelde evlatlar, özelde Necmettin Erbakan, İslami kaideleri ailenin örnek davranışlarından öğrenip hayatlarına tatbik etmeye çalışıyorlardı.
Anne ve baba çok zeki ve eğitimli olduklarından, isteklerini çocuklarına asla dikte etmezlerdi. Çocuklarından bir şey yapmalarını isterlerse bunu çocukların kendileri istiyorlarmış gibi ortamlar oluşturarak yaptırırlardı. Kardeşler arasında sertleşmeye varacak bir sürtüşme hissettikleri zaman da, ortaya atacakları bir mesele ile bu sürtüşmeyi unutturmayı başarırlardı. Kardeşler arasında kavgalı küfürlü bir ortamın oluşması mümkün değildi. Yani adeta uzaktan kumandayla bunlara hiç fırsat verilmezdi. Güreş veya yarış gibi oyunlar oynanırdı. Evlatlar arası münasebetler de, İslam’a ve geleneklere göre şekilleniyordu. Kavga veya sürtüşme asla olmuyordu. Bunu da ebeveynleri direkt veya dolaylı yollardan eğiterek ve örnek olarak başarıyorlardı.
Anne baba o kadar şuurlu idi ki, evlatlarının hususiyetlerini çok iyi takip ederek meslek seçimlerini de, daha tahsil hayatlarının başında yapıyor, evlatlarını, onlara hissettirmeden o mesleğe yönlendirmesini biliyorlardı.  
Kardeşi Kemalettin Erbakan’ın şu sözleri çocukluk yıllarındaki aile ebeveyn ilişkisini özetler:
“Anne, babamız kendi yaptıracaklarını söyleyerek yaptırmazlardı bize. Sizi öyle bir noktaya getirirler ki; siz mesela sureleri ezberlemeye mecbur oluyorsunuz, neden? Hiçbir zaman şunu ezberle dediklerini hatırlamam, ama mesela senin dua etmeni isterlerse, onlar oradan mırıldanarak dua etmeye başlarlar, sen de onlardan bir şey kaparsın. Sonra okuyup yazma öğrendiğimiz zaman da -ki o zaman namaz hocası kitapları da yasak, piyasada yok- eskiden kalma bir şeyleri bir yerlerden bulup buluşturup ortada bırakırlardı. Oku demezlerdi size, siz onu merak eder okurdunuz. Böyle psikolojik bir taktik uygularlardı. Babam çok sabırlı bir insandı. Babamın sabrının bir bölümü Necmettin Ağabeyim’de de vardı. Mesela, gelir yanındakiler bir şey yapar, bir şey söyler, kim olursa olsun onları sabırla karşılar, terslemez veya azarlamazdı.”
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Erbakan Hocamız vefat etmeden hemen önce, bir müddet hastanede tedavi gördükten sonra eve gelmiş ve tedavisi evde sürerken, bir hatırasını bize anlatmıştı:
-İlkokulda idik. Bir gün arkadaşlar ile futbol oynuyorduk. Top dışarı kaçtı, ben de topun arkasından koştum. Fakat yakalayamadım. Koşarken top ile beraber bir dik tepeden aşağıya doğru yuvarlanmaya başladım. Birden yukarıdan bir elin uzandığını fark ettim. Beni tuttu ve yukarı doğru çekti. Birden kendimi yukarıda, topun düşmeye başladığı bayırın kenarındaki  düzlükte buldum.
Dedi. Sonra yüzünde şekillenen ciddi ifade ile:
-Çok etkilenmiştim. Bu güne kadar bu olaydan hiç kimseye, herhangi bir şey söylememeiştim. İlk defa sana anlatıyorum…
Dedi.”
Nevzat Kor anlatıyor:
“Erbakan Hoca bize ailesi hakkında şöyle bir şey anlattı:
-Babam ağır ceza reisi, yani hukukçu idi. Biz babamızı hep sakallı görmeye alışmıştık. Eve gelir, işe gider, hep sakallı. Sanırım 1930 veya 1931 yılı olabilir. Birgün annemiz yabancı sakalsız biri ile evde konuşuyordu. Şaştık. Annem, dışarı çıkmaz, yabancı bir erkekle asla görüşmezdi. Üstelik bu şahıs sakalsız idi. Annemize sorduk, kim bu adam, diye. Sonra bir de baktık ki bu sakalsız adam babamız.
Diyordu. O yıllarda en katı şekilde uygulanan devrim kanunlarının etkisi olsa gerektir.”
Piyasada dini içerikli kitap veya risale bulunması imkansızdı. Ancak 1940’lı yıllarda Latin harfleri ile yayınlanmış ilk ilmihal kitabı olma özelliğini taşıyan, Numan Kurtulmış Hoca’nın yazdığı “Amentü Şerhi” kitabı en önemli bilgi kaynağı olmuştu. Kitabın yazarının bir subay olması, belki de o kitabın yayınlanması ve serbestçe piyasaya çıkmasını kolaylaştırıcı bir sebep miydi bilinmez.
1937 yılında emekli olan Mehmet Sabri Erbakan İstanbul’a taşınmıştır.
Necmettin Erbakan ise ailesinin şuur altı telkinleri ve yönlendirmeleri ile mühendislik mesleğini hedeflemiştir. Bunun için Almanca öğrenmesi gerekmektedir. Orta ve lise öğrenimi için İstanbul Erkek Lisesi tercih edilmiştir.
Ortaokul ve lisede de aile kontrolü altındadır. Elbette yönlendirme nasihat ve örnek davranışlarla.
Elif Erbakan Altınöz anlatıyor:
“Erbakan Hocamız, maddi ilimlerin yanı sıra manevi ilimleri de öğrenerek yol almış bir zattı. İslami hassasiyetlere riayet eden bir ailede yetişmiş, daha çocuk denecek yaşta dini vecibelerini yerine getirmeye başlamıştır. Dini yaşamaya gösterdiği hassasiyet ve Allah’ın lütfuyla manevi kişiliği de gelişmiştir.”

 

TOP