BÖLÜM-2 TASAVVUFLA TANIŞMASI

  İLK ETKİLEŞİMLER
Necmettin Erbakan 1942 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ni başarıyla bitirmişti. Yüksek Mühendis Mektebi’nin ikinci sınıfına kayıt yaptırıyordu. Burası yatılıdır.
Bu yüksek okul 1944 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi olarak yeniden yapılandırılmış, bugün halen bu isimle hizmet vermeye devam etmektedir.
Necmettin Erbakan yatılı olarak girdiği bu okulda, ekseriya kendinden daha yukarıdaki sınıflardaki öğrenciler ile arkadaş oluyordu. Arkadaş edinmede okulun mescidi en başta gelen mekan idi. İşte Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendi Hazretleri’nin yakını olan Ömer Kirazoğlu ile tanışması bu mescitte oldu. Aynı zamanda Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı Hocaefendi ile de tanışarak etkileşime girdiler. Böylece tasavvuf dünyasına ilk adımını atmış oldu.
İstanbul Teknik Üniversitesinin yakınında bulunan bir cami’nin imamı olan Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı Hoca da, uyanık ve şuurlu bir insandı. İsmen tesbit ettiği üniversite öğrencilerine, haftada bir akşam yemek verir, onlarla sohbet ederdi. Necmettin Erbakan bu yemeklere katılmaya başladı. Ayrıca bu Hocaefendiden Arapça ve Hadis dersleri alıyordu.
Üniversite hayatı böylece çeşitli hocalarla sohbet ve ders halkalarında geçiyordu. Bu dönem şüphesiz Necmettin Erbakan’ın yoğun bir öğrenme dönemidir. Bu cümle teknik ve mesleki bilgilerin yanında İslami ilimlerin öğrenilmesini de kapsamaktadır. GÜMÜŞHANEVİ DERGAHI
İstanbul’da Gümüşhanevi dergahı faaliyettedir. Dergaha yeni bir kişi daha gelmiş, Hacı Hasip Serezli Efendiye intisap etmiştir. Bu kişi Necmettin Erbakan’dır.
Elif Erbakan Altınöz anlatıyor:
“Kendisinin bize anlattığına göre Erbakan Hocamız, henüz 17 yaşında iken, Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin de mürşidi olan Hacı Hasip Efendi’ye intisap etmiştir. O yaşta olmasına rağmen, şeyhi ile beraber, pazar geceleri İstanbul, Beykoz’un ıssız tepelerinde, ormanlık bir mevkide bulunan Peygamber, Yuşa Aleyhisselam’ın kabrine giderler ve orada sabahlarlarmış.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız bizzat bize anlatmıştı. Daha lise çağında iken İstanbul’da, İstanbul Erkek Lisesi’nde iken Hasip Efendi ile birlikte Beykoz sırtlarında Yuşa Aleyhisselam’ın makamına gidip sabahlara kadar ibadet ederlermiş. Sabah namazını da orada kılıp ayrılırlarmış. Bunu her hafta düzenli yaparlarmış.”
Şehzadebaşı semtinde, Nevşehirli İbrahim Paşa Camii’nde, daha sonra da Kapalıçarşı Merdivenli Camii’de görevli olan Hacı Hasip Serezli Efendi 1949 yılında vefat edince yerine, Abdülaziz Bekkine Efendi Hazretleri halef olmuştur. Zeyrek’te Çivizade Ümmü Gülsüm Camii’nde görevlidir. Necmettin Erbakan o camideki dergaha devam etmiştir. Aynı dergahın müntesiplerinden Mehmet Zahit Kotku ile sık sık beraberlikleri olmaktadır. Hatta kendisi ile Ramuz - el Ehadis derslerini beraberce almışlar, daha sonra da birbirlerine yardım ederek ezberlemişlerdir.
Abdülaziz Bekkine Hazretleri 1952 yılında vefat etti. Onun vefatı, gerek Necmettin Erbakan ve gerekse arkadaşları arasında derin üzüntüye sebep oldu. Vefat ettiği gece sabaha kadar uyumayıp gözyaşı döktüklerini, bu kitabı yazarken hayatta olan arkadaşlarından Osman Nuri Çataklı ifade etti. Abdülaziz Bekkine Efendi Hazretleri kendisini tanıyan ve intisap edenler tarafından “Asrın Kutbu” olarak tavsif edilmektedir.
Bu arada CHP’nin İslam’a ve Müslümanlara karşı baskıcı uygulamaları da had safhadadır. Erbakan dergaha devam etmekte iken, Abdülaziz Efendi kendisine özel bir ihtimam göstermektedir. Anlatılanlara göre Hacı Hasip Efendi, Necmettin Erbakan’ı Abdülaziz Bekkine Hazretlerine bir mücevheri teslim eder gibi teslim etmiş, bu gencin istikbaline dikkat çekmiştir.
Yahya Oğuz anlatıyor:
“1950’li yılların başlarında , biz Erbakan Hoca ile Abdülaziz Bekkine Hazretlerinden ders alırdık. Ayrıca Necmettin Bey, bundan önce Hasip Efendi Hazretlerinden de ders almış. Yani Abdülaziz Efendi ilmi çalışmaları hakkında geniş ufuklu birisi idi. Beraberce Ramuz - el Ehadis dersleri yapmışlar. Abdülaziz Efendi zaman zaman Erbakan Hoca’ya derdi ki:
-Ben fazla fazla anlayamıyorum, senin zekan musait, ne olur gel şurada bu hadisleri ben okuyayım, sen dinle ve beraber gözden geçirelim!
Böylece Abdülaziz Efendi ince bir zarfın içine koyarak Ramuz - el Ehadis’i Erbakan Hoca’ya ezberletip belletmiştir. O da her duyduğunu ezberliyor mübarek, hafızası çok güçlü Necmettin beyin. Bu durum 1952 yılında vefatına kadar sürdü.”
Necmettin Erbakan’ı, kendisi Teknik Üniversite son sınıftayken İnşaat Fakültesi’ne yeni kaydolan birisinin tanıklığından okuyalım:
“Teknik Üniversite’ye 1947’de girdim, Erbakan Hoca son sınıftaydı, o zaman Teknik Üniversite Gümüşsuyu’nda idi. Gümüşsuyu’nun merkez binasının arkasında bahçede bir bekçi kulübesini mescit haline getirmişler, üniversitenin haberi yok. Ben ilk defa Erbakan Hoca’yı orada gördüm. Cemaat dediğin 8-9 kişi ancak. Orada böyle uzun boylu, temiz giyimli, saçı gür, yakışıklı birisi vardı. Dikkatimi çekti. Cemaatle olan ilişkilerinin bende bıraktığı intiba, tam lider tipli birisidir bu adam dedim. Sonra bu zat kim diye sordum. Dediler ki:
-Üniversite hocalarının söylediğine göre bu yakın zamanda Teknik Üniversite’ye girmiş olan en yıldız öğrencilerden bir tanesi. Nitekim Teknik Üniversite’ye giriş imtihanları çok zor. Bu imtihanda gösterdiği başarı sebebiyle kendisi ikinci sınıftan eğitime başlatıldı.
Süleyman Demirel’le aynı sınıfa gelmeleri bundan dolayıdır. Demirel bir yıl önce girmiş, ama Erbakan Hoca ikinci sınıftan başlayınca aynı sınıfta buluşmuşlar.”
Bu hatırayı anlatan kişi hayatı boyunca Erbakan’dan hiç kopmamış olan ve kitabın yazıldığı yıllarda halen hayatta olan Recai Kutan’dır.
Anlatmaya devam ediyor:
 “Malatya’da bizim lise müdürümüz ve edebiyat öğretmenimiz Arif Nihat Asya idi. Şu meşhur Bayrak şiirinin şairi. O dönemde sol faaliyetler Milli Eğitim’de artmış. Solun karşısında bir nevi aşırı milliyetçi görüşler de gelişmiş. Ayrıca biz evimizden imkân nispetinde bir dini eğitim almışız. Lisede de bir yönüyle Arif  Nihat Asya gibi derviş meşrep bir zattan eğitim almışız. Yani bir tarafı İslami, öbür taraftan da milliyetçilik tarafı olan birisi. Ki bazı konferanslarda onun birbirine tam da uyuşan şiirlerinden örnekler veriyorum. Bir tanesini hemen söyleyeyim:
Mesela bir Ağıt diye bir şiiri var:
Yollara Kürşatlar uzanmış ölü,
Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü!
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde,
Kimi Semerkant'ta bekler beni,
Kimi Caber'de! Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok,
Ben nasıl varım?
Şu yakın suların kolu neden bükülmez?
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?
Tam Milliyetçi hava içinde, buna mukabil Asya’nın meşhur bir natı var:
Seccadem kumlardı,
Devirlerden diyarlardan gelip,
Göklerde buluşan ezanların vardı!
Diye başlayan…
Evet, biz öyle bir eğitim alarak gittik ve o dönemde de İkinci Cihan Harbi bitmiş, dünyada da artık çeşitli meseleler müzakere ediliyor. Türkiye’de de insan hakları deniliyor, demokratikleşme falan deniliyor… Demokrat parti yeni kurulmuş ama, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarda. Demek istediğim, bizim böyle sosyal meselelerle yakın ilgimiz var. O anlayış içerisinde biz gittik Türk Kültür Ocağı diye, -Türk ocağı değil- Türk kültür ocağı diye bir cemiyete kaydolduk. Bu günkü valilik makam binasının karşısında, İzzettin Han diye bir han vardı, onun ikinci katında. Genellikle milliyetçilerin bulunduğu bir cemiyet, 5-6 Teknik Üniversiteli arkadaşla üye olduk. Orada rastladığımız en önemli isimlerden bir tanesi rahmetli Nurettin Topçu. Orada milliyetçiliğin çeşitli tonları var. Bunlardan bir Turancılar, bir de Anadolucular var. Anadolucuları Nurettin Topçu temsil ediyor. Onun dışında bir gazeteci Bahadır Dülger, bu ANAP’ta bir ara Mehmet Dülger diye bir milletvekili vardı, onun babası. Onun dışında oraya gidip gelen, seminer düzenleyen bazı hocalar, onun dışında da isimlerini bildiğiniz ağabey durumunda olan bazı kimseler. Mesela bunların arasında tabi sizin tanıma imkânınız olmadı erken vefat etti, Rahmi Eray diye bir mübarek abimiz vardı. Adını duymuşsunuzdur Fethi Gemuhluoğlu oradaydı, Bekir Berk oradaydı. Orada biz özellikle o dönemin önemli isimlerini tanıma imkânımız oldu. Mesela Peyami Safa, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ali Fuat Başgil’i biz orada tanıdık.
Onlar o cemiyette üye değillerdi ama sık sık dersler verirlerdi.
O günlerde Bekir Berk’le beraber, Teknik Üniversiteliler bir karar verdik. Dedik ki, sol faaliyetler özellikle Hasan Ali Yücel’in Maarif Vekili olması sebebiyle tam bir sol kadrolaşma var. Buna karşı biz 15 günlük yarı gazete, yarı dergi tipinde bir şey çıkaralım.
 Bunun içerisinde çok böyle güzel yazılar çıkıyor, tanıdığımız zevattan Peyami Safa’dan Ali Fuat Başgil den. Profesör Mehmet Genç Edebiyat Fakültesi’nde profesördü. O abi durumunda olanlardan, Faruk Kadir Timurtaş, sonradan profesör oldu, Gaziantepli idi. Edebiyat Fakültesi’nde o da vardı. Biz 15 günde bir bu dergiyi çıkarmaya başladık. İsmi de Mücadele idi. 8-10 sayfalık bir şey.  Baskı bittikten sonra, biz Teknik Üniversite’de, zaten alttan say üstten say 7-8 kişiyiz. O gün gayet itina ile giyiniyoruz, takım elbise, kravat… Doğru gidiyoruz Karaköy vapur iskelesine. Vapurlardan gelen halka dergiyi, Mücadele, Mücadele, diye satıyoruz. Rahmetli Erbakan Hoca sonradan bizi birilerine tanıştırırken, hep şöyle söylerdi:
-Bak bu abiniz var ya, Karaköy vapur iskelesinde, belki de gençler arasında ilk gazete dergi satanlardan birisidir!
Tabi millet öylesine ürkmüş ki sol kadrolaşmadan. Geliyor; biraz yaşlılar, orta yaşlılar, sarılıp bizi öpüyorlar, Allah sizden razı olsun, diye. Tabi sudan ucuz!
-Evladım bana 10 tane ver, 5 tane ver!  
Bir vapur geldiğinde en aşağı, dörtyüz, beşyüz kişi çıkıyor. O kadar kalabalığı başka nereden bulacağız?
Tabi biz bu çalışmaları yaparken bizi soruları ile bunaltanlar da oluyor. Bir gün bu soruların cevabını alabilmek için Rahmi Eray Abi’ye gittik.  Kafamızda İslamiyet’le ilgili bazı sorular var, izah edemiyoruz. Rahmi Abi’ye dedik ki:
-Rahmi Abi bize şöyle şöyle sorular geliyor. Sen ilmi olan birisin, bize cevaplar hakkında yardımcı ol.
Dedi ki:
-Çocuklar yarın akşam buraya gelin, burada yakında Zeyrek’te bir cami var. O caminin de bir mübarek hocası var, oraya gidelim! Yatsı namazından sonra o hoca efendinin mescidin arkasındaki evinin alt katı geniş bir salon. Oraya gideriz sorularınızı o hoca efendiden sorarsınız en iyi cevabı o verir!
Biz ertesi gün gittik, yatsı namazına Zeyrek’e. O Ümmü Gülsüm Mescidi’ne. Çok kalabalık, sanki o dönemde Müslümanlar tasnif edilmiş, şöyle entelektüel kesim umumiyetle buraya geliyor. İş adamları, tüccarlar gibi kesimlerin ileri gelenleri de Erenköy cemaatine gidiyor. Erenköy’de Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin dergahına.  
Namazdan sonra o salona gittik. Salon dediğimiz boydan boya yer minderleri var, köşede bir sedir var. Orada gözümüze çarpan iki isim, Erbakan Hoca ile Nurettin Topçu oldu. Biraz sonra Hoca Efendi geldi. Abdülaziz Bekkine Hazretleri.
Biraz sonra sohbete başladı, ben adeta dondum kaldım. Biz kendisine herhangi bir şey sorma fırsatımız bile olmamışken, Rahmi Eray Abi’ye sorduğumuz suallerin hepsini bir bir cevaplandırdı. Yani ben bir acayip duygunun içine girdim. İnsan hayretler içinde kalıyor. O tip bir mübarek zatı da o güne kadar görmemişiz. O sıra biz Teknik Üniversite’nin bitişiğinde Teknik Üniversite talebe yurdu vardı, orada kalıyorduk. Sohbet sürüyor, gece 23- 24’e kadar. O dönemde ne tramvay var, ne otobüs var. Biz çıkıyoruz sohbetten, Unkapanı köprüsünden geçiyoruz, Hoca efendi ne dediydi, diye sohbete başlıyoruz, bir gözümüzü açıyoruz, Şişhane, bir gözümüzü açıyoruz, Tepebaşı, Taksim’e gelmişiz. Oradan Gümüşsuyu’na hep yürüyerek gidiyorduk. Böylece Cenabı Hakk lütfetti, böyle bir mübarek zatın eteğine yapıştık. Erbakan Hoca’yı da böylece tekkede daha yakından tanımış ve ilişki içine girmiş olduk
Biz sonradan öğrendik. Meğer Abdülaziz Efendi 10-15 gün önce, her konuşmaya başlamasından önce sorduğu gibi arkadaşlarına sormuş:
-Bu gün neler oldu?
Birisi demiş ki:
-Efendim bu gün Karaköy iskelesinde pırıl pırıl gençler gördük, ellerinde bir dergi satıyorlar, Mücadele, Mücadele diye bağırarak. O dergilerden birisi çantamda var, emrederseniz vereyim. Hoca Efendi almış, incelemiş, sonra elini açıp bizlere dua etmiş. Biz daha sonra bu dergaha söylediğim şekilde gitmiş olduk.
Tabi bu arada gidip gelirken bize hep, Muhammet Zahit Koktu Rahmetullahi aleyh Hazretlerinden bahsederlerdi. Derlerdi ki, aslında Mustafa Fevzi Efendi’den hilafet alan üç kişidir. Bunlardan ilk hilafet alan Muhammet Zahit Koktu, 27 yaşında hilafet almış. Sonra arkadaşı Abdülaziz Bekkine’yi götürmüş, bir müddet sonra o da hilafet almış ve bir müddet sonra Serez’den çok büyük bir âlim ve çok büyük bir zat gelmiş, Mustafa Feyzi Efendi vefat edince postnişin olarak yaş sırası itibarı ile, önce Hacı Hasip Serezli Efendi, sonra o vefat edince, Abdülaziz Bekkine halife olmuş. Daha sonrasını biliyorsunuz, Muhammet Zahit Kotku Hazretleri…
Biz arkadaşlarla şu konuda mutabık kaldık:
Biz artık aradığımız yeri bulduk.
Ben 1952 yılında inşaat bölümünden mezun oldum, Malatya’ya gittim. 5-6 ay sonra Abdülaziz Bekkine Hazretleri’nin vefat ettiğini haber aldık. Çok üzücü bir haberdi.
Yine Malatya’dan duydum, Mehmet Zahit Kotku Hoca Efendi Bursa’dan teşrif etmiş İstanbul’a, irtibat haline geldik, gittik elini öptük, duasını aldık.
Ve böylece biz bir Erbakan Hoca ile hem Teknik Üniversite’de başlayan, fakat esas itibariyle Gümüşhanevi Tekkesi’nde devam eden hukukumuzun çerçevesi budur.”
Fehim Adak anlatıyor:
“Erbakan Hoca’yı 1950 yılında Teknik Üniversite’de tanıdım. Kendisi asistan idi. Biz Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii’ne devam ederdik. Erbakan Hocamız da oradaydı.
 Necmettin Erbakan’ın zekası, bilgisi ve pratikliği ile temayüz ettiğine orada şahit oldum.
Birgün Abdülaziz Efendi, Allah hepsinden razı olsun, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak, şeklindeki Hadisi Şerif için Necmettin Bey’in de fikrini sormuş. O da bu Hadisi Şerifi şöyle yorumladı:
-Efendim, yarın ölecek olan bir kimse, yahut yarın yolculuğa çıkacak olan bir kimse, zamanı varsa, yarın ölmeyi bırakır da dünya işleri için mi koşar? Öyle değil, yarın gideceğine göre, bavulunu hazırlamaya başlar. Dolayısı ile asıl olan ahrettir, bu Hadisi Şerif’te vurgulanan, asıl olan ahrettir, hükmüdür. O böyle yorumlamıştı. Hakikaten Hoca’nın zekâsı çok büyüktü”
Mürşidi kendisine İslami eğitimde tez sayılabilecek çeşitli konular vermekte ve onu hayata hazırlamaktadır. Bu tezlerden bir tanesi de Besmele ile ilgili olandır.
Erbakan Gümüşhanevi Dergahı’na devam ederken, aynı zamanda Fatih Camii’ne de giderek çeşitli dersler almaktadır. Bu dersler arasında Ramuz - El Ehadis ve Arapça da bulunmaktadır. Fatih Camii’nde ders aldığı hocalarından biri de Hüsrev Efendi’dir. İSKENDERPAŞA CAMİİ YILLARI
 Abdülaziz Efendi Hazretleri’nin vefatı üzerine, yerine Mehmet Zahit Kotku Hazretleri geçti. Çivizade Camii mekan olarak işlevine bir müddet devam etti. Daha sonra Mehmet Zahit Kotku Hazretleri Fatih’te bulunan İskenderpaşa Camii’ne tayin olmuştu. Dolayısı ile dergahın merkezi de İskenderpaşa’ya taşınmış oldu. Vefatına kadar bu Cami dergaha merkezlik etmiştir. Necmettin Erbakan ile Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin uzun sayılabilecek beraberliği olmuştur. O günkü arkadaşları şu ifadeyi kullanıyorlar:
Gümüşhanevi dergahının bu üç değerli şeyhi, yani, Haci Hasip Serezli Efendi, Abdülaziz Bekkine Hazretleri ve Mehmet Zahit Kotku Efendi, Necmettin Erbakan’ı birbirlerine bir mücevheri işlemek üzere devreden üç usta gibiydiler. Adeta birbirlerine, “aman bu mücevheri iyi işleyelim, dikkatli olalım” demiş gibiydiler.
Yahya Oğuz anlatıyor:
“Benim evim Fatih’te Hırkai Şerif’te, Necmettin Bey’lerin evi Halıcılar Caddesinde, İskenderpaşa Camii ise biraz daha ilerideydi. Yani cami ile benim evin arasında Necmettin Bey’lerin evi vardı. Necmettin Bey bana dedi ki:
-Yahyacığım, sen sabahleyin camiye erken gidiyorsun, Hoca efendiye. Sabah namazlarına giderken bizim kapıya , zile tık diye bir dokun, ben de çıkayım, beraber gideriz.
-Peki Hocam!
Dedim. Her sabah ziline basardım. Ben her gün uğruyordum, zile parmağımı basar basmaz hemen kapıyı açar çıkardı. Hazır vaziyette beni bekliyor olurdu. Anladım ki onun derdi kendisini uyandırmam falan değil, beni pişirmek ve yetiştirmekmiş. Bana demek istiyordu ki:
- Yahya, başka bir Yahya ol! Yahya, Yahya, Yahya!..
Sanki eliyle inşa etti Yahya’yı yeniden… Böylece Yahya onun güzel sadık arkadaşı oldu.”
Elif Erbakan Altınöz anlatıyor:
“Birgün Erbakan Hocamızla sohbet ediyorduk. Konu Mehmet Zahit Kotku Hazretleri ve onun müritlerine geldi. Her biri okumuş, yüksek tahsil yapmış, doktor, mühendis, profesör veya dallarında derece yapmış kimseler olduğu konuşuldu. Biz sorduk:
-O dönemde bu halkada bulunanların en akıllısı kimdi?
Hiç tereddüt etmeden cevapladı:
-Elbette, Mehmet Zahit Kotku Hazretleri idi. Çünkü en akıllı kişi Allah’tan en çok korkan kişidir.
Bu cevaba hayran olduk.”
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nin 1980 yılında vefatına kadar beraberlikleri devam etmiştir. Kotku Hazretleri, Necmettin Erbakan’ın hem arkadaşı, hem sırdaşı, hem de şeyhi olarak onu çok iyi tanımaktadır. Elbette Necmettin Erbakan’ın İstanbul dışında görev yapması sebebiyle görüşmeler çok sık olamıyordu. Ama gönül insanlarının görüşmeleri belki de bizim tahminlerimizden fazla vuku buluyor da olabilirdi.
İleriki bölümlerde bu birliktelikler esnasında neler olduğunu çeşitli kişilerin hatıralarından faydalanarak ortaya koymaya çalışacağız.
Bu kitabın hazırlandığı günlerde hayatta olan Mustafa Cevat Akşit Hoca o yılları şöyle anlatıyordu:
“1956 yılında İstanbul İmam Hatip Okulu’na başladım. Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii’nde müezzinlik yapmaya başladım. Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin sohbetlerine bir çok ilim ve fikir adamı katılıyordu. Necmettin Erbakan da bunların arasındaydı. O zamandan beri tanırım. Ben o zaman bıyığı yeni terlemeye başlayan bir delikanlı idim. Hatırladığım kadarıyla o sohbete katılanlar arasında, Erbakan Hoca, Osman Nuri Çataklı, Mustafa Köse, Yahya Oğuz, Korkut Özal, Recai Kutan gibi isimler de vardı. Necmettin Erbakan Hoca aşağı yukarı her gün akşamları gelir sohbete katılırdı. Hep üniversite mezunu hakim komutan öyle adamlar gelirdi.”
Tasavvuf ve ders sohbetleri Mehmet Zahit Kotku Efendi’nin evinde yapılırdı. Evin tabanında halı bile yoktur. Tahtalar da zamanla kavrulup kıvrılmış, çukurlaşmış, çivilerin de basıla, basıla başları yukarıya çıkmış. Üstüne oturmak bile mümkün değil gibi gözükmektedir. Anlatıldığına göre Necmettin Erbakan bu sohbet halkasına en çok devam edenlerden biridir. O kavruk tahtalar üzerinde diz çöker, saatlerce kıpırdamadan yapılan sohbeti adeta içercesine dinlerdi. Sessizce bu sohbetleri dinler, kendisine bir şey sorulmadıkça söze karışmaz, sorulursa da kısa cevaplar verirdi.  
Arkadaşlarının hatırladığına göre, Necmettin Erbakan bu sohbetlere gelirken bazen yanında arkadaşları da olurmuş. Bunlardan birisinin de bir Alman profesör olduğu ifade ediliyor. Bu Alman 70 yaşında Müslüman olmuş ve Nurettin adını almış bir insan. Prof. Nurettin sohbet halkasında gördüklerine hayran kalmış. Kendisi dizlerini büküp yere oturma alışkanlığı olmadığından kenarda sandalye üzerinde oturarak olan biteni izliyormuş. Bir gün10-15 kişi aynı sofrada aynı tabaktan yemek yiyen bu insanlara bakıp şöyle demekten kendini alamıyor:
-Bu Müslümanlar birbirine ne kadar da güveniyor, biz olsak mikrop bulaşır falan diye aynı tabaktan yemeyiz. Ne kadar samimi inanıyorlar, birbirlerine nasıl da bağlılar.
Tabiidir ki Türkçe bilmiyor ve tercümanlığını da Necmettin Erbakan yapıyor. Zaman zaman Erbakan’a dönüp:
-Ne güzel Almanca konuşuyorsunuz. Bir Alman’dan daha güzel!
Demekten kendini alamıyor.
Necmettin Erbakan Almanya’da kaldığı yıllarda bir de Skoda marka araba almıştı. Sohbete gelirken veya her akşam başka bir mekana sohbete giderken bu arabasını kullanırdı. Bekar olduğundan sohbetleri baştan sona kadar dinler, başka arabası olan bulunmadığından da insanları taşırdı. Bu sohbet halkaları kültür itibariyle toplumun üst tabaksından olan kişilerden oluşurdu. Ta o zamandan hızlı araba kullanmasıyla tanınırdı.”
Süleyman Zeki Bağlan anlattı:
“Gümühanevi Dergahı’nda Şeyh Ahmed Ziyaüddin Efendi'den sonra postnişin olanlar:
Kastamonu'lu Hasan Hilmi Efendi
Safranbolu’lu İsmâil Necâti Efendi
Ömer Ziyaüddin Dağıstani Hazretleri
Tekirdağ’lı Mustafa Feyzi Efendi
Hacı Hasib Efendi
Abdülaziz Bekkine Hazretleri
Mehmed Zahid Kotku Hazretleri”
 Erbakan Hocamız ile o yıllarda tanışmış bulunan Oğuzhan Asiltürk anlatıyor:
“Galiba 1954 yılı idi. Erbakan Hocamız Almanya’dan dönmüştü. Üniversitede genç bir doçent idi. Biz Teknik Üniversite’de idik. Erbakan Hoca ile o zaman tanıştık. O zaman Zeyrek Ümmü Gülsüm camiinde Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi vardı. Cumaya oraya giderdik hutbeyi dinlerdik, geldikten sonra derse ancak yetişirdik. O günkü yemeği de kaçırmış olurduk ama bu bize normal gelirdi. Her hafta bu şekilde, mutlaka cumaya ve hutbe dinlemeye giderdik.
 Böyle devam ederken, aynı şekilde Erbakan Hocamızın da riyasetinde her Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gecelerde hoca efendileri ziyarete giderdik. Alasonya’lı Hacı Cemal Efendi vardı. Bizi alıp götürürlerdi. Erbakan Hocamız da o toplantılarda bizim bir nevi büyüğümüz olarak, gerekirse o konuşmalardan sonra o da bize ders verirdi. Böylece orada ilk temasımız başlamış oldu.”
Nedim Urhan anlatıyor:
“1951yılında İstanbul İmam Hatip Okulu açıldığında ilk öğrencilerden birisi idim. Çeşitli yokluk ve imkansızlıklarla okuyorduk. Hasta olduğumuz zaman dahiliye doktoru İsmail Kurtulmuş’a, dişimiz ağrıdığı zaman da diş hekimi Kemalettin Erbakan’a giderdik. Onlar bizlerden para almazlardı. Şu anda 80 yaşındayım ve halen ağzımda Kemalettin Erbakan’ın yaptığı dişler mevcuttur.
Erbakan Hocamızı da işte Doktor Niyazi Kurtulmuş’un muayenehanesinde tanıdım. Onun ne kadar değerli bir insan olduğunu anladığımdan dolayı Kemalettin Erbakan’a şöyle şaka yapardım:  
 -Bana bak sen çok şey biliyorsun Kemalettin Abi, ama kendi kıymetini bilmiyorsun. Kıymetini bil. Bir kere sen Erbakan Hoca’nın kardeşisin, dikkat et Abi!
Erbakan Hoca’yı o zamandan şöyle bilirim:
Başında bere, 5 vakit namazı camide kılan ve konuştuklarının her birinde, İslami emri bil maruf, nehyi an il münker çıkan biri olarak tanıdık. Ben gördüğümde talebe idik, kendisine hayran olmamak mümkün değildi. Hemen o yıllarda İlim Yayma Cemiyeti kuruldu. Doktor İsmail Kurtulmuş’un yazıhanesinde. Kuruculardan hatırladığım kadarıyla isimlerini sayayım:
Başta Dr.İsmail Kurtulmuş, Yusuf Türel, Nazif Çelebi, Seniüddin Başak, Abdülkadir Çavuşağlu, Mazhar Sündüz, Raşit Avuncak. Başkaları da var, toplam 53 kişi. Üniversitede doçent olan Erbakan Hoca da hep bu işlerin içinde idi. O zaman Erbakan Hoca Abdülaziz Bekkine Hazretlerinin derslerine devam ediyordu. Merhum Erbakan Hoca’nın bütün hareketlerinde  İslam’ı temsil ettiğinin alametleri vardır. Başı açık onu görmedim ben, bere başında, o dönemde beresi vardı başında. Abdülaziz Bekkine Hazretlerin’nin vefatından sonra da Erbakan Hoca’yı hep Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nin yanında gördük. Önce Zeyrek Camii’nde, sonra da İskenderpaşa Camii’nde.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Başkalarından duyduğumuza göre; Mehmet Zahit Kotku Efendi Hazretlerini sık sık ziyarete gidermiş. Zaman zaman ziyaret ettiğinde, ikisi de yan yana gelip, işte dizleri birbirlerinin dizlerine değecek şekilde oturup, elleri de birbirlerinin ellerini tutacak şekilde oturup, bazen bir saat, bazen iki saat, hiç konuşmadan oturduklarını anlattılar. İki kalbin ilişkisinden söz ediliyor.”
 

TOP