BÖLÜM-3 ALDIĞI DERSLER VE HAYATINA ETKİLERİ

PEYGAMBER EFENDİMİZİ ÖRNEK ALIŞI
Necmettin Erbakan, intisap ettiği Gümüşhanevi Dergahı’nda kendisine öğretilen ibadet ve zikir usüllerini hayatı boyunca aynen devam ettirmiştir.
 Necmettin Erbakan almış olduğu o tasavvuf terbiyesi ve öğrenmiş olduğu İslami esasları hayatının her safhasında uygulamıştır. Onu özel hayatında gözlemleme fırsatı bulanlar ve yakından tanıyanların hepsi şu kanaatlerini ifade ediyorlar:
“Erbakan Hocamız özel hayatının her anındaki yaşantısında, her konuda, veya her hangi bir kişi ile konuştuğunda, yahut da bir konuyu anlatırken, velhasıl aklınıza gelebilecek bütün davranışlarında, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ı hatırlayarak, O’nun ne şekilde davrandığını bir düşünür, sonra ona göre hareket ederdi. Dergahlara devam ettiğinde, ilim adamlarının önüne diz çöktüğünde veya katıldığı sohbetlerde; dinlediği ve öğrendiği Ayeti Kerimeler, Hadisi Şerifler ve örnek davranışlar onun hayatında tatbik etmeye gayret ettiği esaslar olmuştur.”
Oğuzhan Asiltürk bu konuda şu cümleyi ifade etti:
“Kısaca söyleyeyim, benim müşahede ettiğim, gördüğüm kadarı ile, Erbakan Hocamız her konuda, ister her hangi bir kişi ile konuştuğu zaman ona tavsiyeleri, ister bir konuyu anlatırken anlatmaya yönelik olarak veya her hangi bir başka şekilde bir davranışa girerken, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Hazretlerini hatırlayarak, onun ne şekilde davrandığını bir düşünür ve ona göre hareket ederdi. Çok hissetmişimdir bunu. Bu çok önemli bir şey, her şeyde ama, yemek yerken, ayakkabısını giyerken bile… Ben bunları yaşadım, çünkü çok yakınında olduğum için bunu ben biliyorum. Efendimiz nasıl hareket etmişse öyle hareket etmeye özen gösterirdi. Onun çerçevesi budur, yani her hareketi işte böyleydi.”
Nevzat Kor anlatıyor:
“Ben 1956 yılında Kasımpaşa’da, yedek subay olarak askerlik yaparken sık sık Zeyrek Camii’ne gidiyordum. Pazar günü Hadisi Şerif dersleri oluyordu. Erbakan Hocamız da o Hadisi Şerif derslerine devam ederdi. Cuma günleri de Mehmet Zahit Kotku Hocamızın hutbelerini dinlerdik. Erbakan Hoca da o Cuma hutbelerini dinlerdi. Zaten bizim iki görüşme günümüz vardı. Birisi Cuma namazları, birisi de Pazar günü ikindi namazından sonra Hadisi Şerif dersleri. Cevat Akşit Hoca bana yıllar sonra dedi ki:
-Erbakan Hoca bu siyasi konuşmalarını yaparken, çok dikkat ederseniz birçok cümleleri bu Ramuz el Ehadis’teki cümleler ile aynıdır.
Gerçekten de, yani ana fikir o. Şimdi orada dinlediği Hadisi Şerifleri veya Hoca Efendi’nin söylediklerini birebir sonra tatbik etti. Hutbede söylediklerini Gümüş Motor fabrikasının kuruluşunda tatbik etti. Diğerlerini ise siyasi hayatta, siyasi mücadele sırasında, seçim konuşmalarında, halkla sohbetlerinde veya diğer konuşmalarında  hep o Hadisi Şeriflerden cümleleri tekrar ediyordu. Yani o Hadisi Şerifleri hayata geçirme gayretindeydi.
Mehmet Zahit Kotku Hocamız hutbeye çıktığı zaman hiç elinde kâğıtla çıktığını görmedim, çok heyecanlanır ve yüzünden de bu heyecanı belli olur, konuşmalarında da o heyecanıyla der ki:
-Çok utanıyorum, üzülüyorum! Biz niye batılılardan teknikte, fende, ilimde geri kalmışız? Bize yakışır mı Müslüman olarak?
 Ve Hoca Efendi’nin o sözleri, hem bize, hem Erbakan Hocamıza bir rehber oldu. Erbakan Hocamız Almanya’dan döndükten sonra sık sık konuşur, çok güzel konuşurdu. Zekâsı çok yerinde, yani camideki bütün diğer abilerimiz arasında o tabi hepsinden daha kabiliyetli bir yapıya sahipti.”
En olmadık zamanlarda bile sabır ve tahammüllü davranırdı.
Kendisine kaba davranışlarda bulunan bulanan generaller hakkında etrafındakilerin bazıları:
-Hocam bu generaller size hakaret ediyorlar, kötü muamele yapıyorlar, siz bunlara hiç kızmıyorsunuz, bu nasıl bir iş?
Cevabı çok enteresan olurdu:
-Bunları biz yetiştirmedik ki nasıl kızalım!
Gerek etrafındakilere, gerek yabancı devlet adamlarına son derece kibar, nazik edepli ve hoşgörülü davranırdı. Etrafındakilere sık sık:
-Bizim partimiz tekke adabıyla yürür. Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin odasının duvarında ömür boyu asla indirmediği bir hat levha vardı: “Edep Yahu”
Onun sabrını ve tahammülünü anlayamayan bazı kişiler, kendisine ağır şekilde saldırıda bulunmuşlardı. Mesela 28 Şubat sürecinde gösterdiği sabrı milletvekillerinden Ramazan Yenidede ağır ve incitici bir kelime ile tavsif etmek cüretini göstermişti. Hocamız ona bile sabretmişti. 
Sabır ve tahammülü konusunda Yasin Hattipoğlu’nun anlattığı örneklere bakıyoruz:
“1974 yılında CHP ile yaptığımız koalisyondan sonra bizde bir kıpırdanma başladı. Ahmet Tevfik Paksu, Reşat Saruhan, Rasim Hancıoğlu gibi isimler sudan bahanelerle yan çizmeye başladılar. Hoca istişareye önem vermiyor, komünistleri affetmeye çalışıyor, sol ile koalisyon kurdu gibi bahaneler. Komünistlere koltuk değneği oldular gibi bahaneler. Onları asıl kışkırtan ve kullanan, bu bahanelerle MSP’yi çökertmeye çalışan Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’dir. Bizlere yeşil komünist diyordu. Bunların içi kızıl dışı yeşil komünist, diyordu.
Erbakan Hocamız bu arkadaşlarımızdan çok çekti. Ama hep sabır gösterdi. Düşünün güzel kardeşim, parti bölünüyor, parçalanıyor, kendisinin ayağını kaydırmak istiyorlar, onlara karşı bile sabır gösteriyor…
Biz genç arkadaşlar olarak zaman zaman Hoca’ya, bunlar hakkında ya da bir il başkanı, ilçe başkanı, ya da belediye başkanı aykırı şeyler yaptığında:
-Ya hocam bu arkadaşlara bu kadar yüz vermenin bir alemi yok! Ne olacaksa olsun!
Diye teklif götürdüğümüzde:
-Peki biz bunu ihrac ettik, ihraçtan sonra kırgınlık, kızgınlık, küskünlük sebebiyle ne sebep olursa olsun, bir muhalif iş işlerse, bir yanlış iş işlerse, bir günah işlerse, onun hesabının altından biz nasıl kalkacağız?
-Ama Hocam!
-Hiç Hocamı mocamı yok! Biz bu vebale giremeyiz! Hiç kimseyi bu kapının dışına koyamayız! Biz birini kovamayız! Gitmemesi için de elimizden gelen gayreti sarfederiz, ama giderse de yapacak bir şeyimiz yok!
Derdi. Yani Erbakan Hoca’nın mantığı, sadece bu dünyayı değil, ukbayı da düşünmesi idi.
Bazı arkadaşlarımız sadece sözleriyle değil, davranışlarıyla da Hoca’ya ters durumda idiler. Mesela Afyon’lu Rasim Hancıoğlu’nun davranışı. O dönemde gurup salonları yok. 48 kişilik gurup bir odada toplanıyoruz. Uzun bir masanın etrafında oturuyoruz. Hoca masanın bir başında oturuyor, yanında da gurup başkanvekilleri var. Rasim Hancıoğlu çok laubali bir şekilde oturur. Sudi Reşat Saruhan sigara yakar, adeta Hoca’nın yüzüne üfler. Erbakan Hoca hiç birisine en ufak bir söz söylemezdi, sabırla ve anlayışla gurubu yönetirdi. Hiç kimseye kaşın var, gözün var demezdi. Son derece sabırlı bir liderdi.
28 şubat döneminde bir densiz general çıktı hocaya küfretti. General Osman Özbek! Biz o zaman Hoca ile beraber Hacc’daydık. İşte o havada:
-Heyyt boşver!
Dedi.
Böyle şeylerde bi dudak büker, boşver derdi. Bunu yaparken Necmettin Erbakan olarak değil, bir davanın lideri olarak davranıyordu. Onun için gelecek tehlikelerin, gelecek hışımların, kime yöneleceğini biliyordu. Kendisinden çok etrafına, kendisinden çok davasını savunduğu insanlara yönelecekti bu hışımlar. Onu bildiği için Hoca her şeyi kale almıyordu. Yani başka yollarla, yumuşak yollarla meseleyi halletmeyi tercih ederdi. Yalnız yeri geldiğinde, gerekiyorsa celallenir, lazım gelen sözleri söylemekten çekinmezdi. Örnek olarak:
-Bana ne Amerika’dan, bana ne Amerika’dan!
Sözleri bunun en güzel örneğidir. Demek istediğim şudur ki, Erbakan Hoca, hangi sözlerin nerede, hangi dozda söyleneceğini çok iyi bilir ve gereğini yapardı. Refah Partisi en büyük parti olmuşken, bir takım basının, vurguncunun, soyguncunun, kapitalistlerin, şunların, bunların etkisiyle bir takım sıkıntılar görmüş, hapishanelere düşmüş, partisi kapatılmış, malına mülküne el konmuştu. Bütün bunlara sabrederdi işte. Şöyle desek daha doğru olur:
Erbakan Hoca sabretmesi gereken yerde sabreder, şükretmesi gereken yerde şükreder ve mücadele etmesi gereken yerde de mücadele ederdi.
Çok alay ettiler, çok aleyhte yazıp çizdiler. Ama Erbakan Hoca bunlara karşı hep müsamahalı davrandı. Böyle bir konu yüzünden tek bir dava bile açmamıştır. Başka devlet adamları basına, ya da muhaliflere davalar yağdırıp, tazminat paraları ile övünürlerken onun tek bir dava açmamış olması çok enteresandır. Bu bir peygamber metodudur. Taif’lilere tebliğ için gittiğinde, alay ettiler, taşladılar, yaraladılar ama O, “bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı” diye karşılamıştı.
Bugünkü liderlere ve devlet adamlarına bakarsanız, birbirlerine galiz küfre varacak derecede hakaretler ediyorlar. Arkasından da gelsin davalar, gelsin tazminatlar…
Erbakan Hoca kesinlikle böyle bir şey yapmamıştır. Cümleleri arasında duaya çok önem verirdi.
-Allah ahir ve akıbetimizi hayr etsin!
Diye dua ettiğimiz zaman:
-Yasin Bey o çok önemli bir duadır, bak onu ihmal etmeyelim, güzel bir dua yakalamışsınız!
Derdi.
Allah kahretsin, Allah belasını versin, lanet olsun, gibi beddua sözcüklerini hiçbir zaman söylemedi. Yalnız, Hakk’ı tebliğ eder, tehlikelere karşı uyarır, ama yine de dediğine gidilmeyip tam tersi yapıldığında da, dua veya beddua şeklinde değil, yine insanların hareketlerini bir tespit ve uyarmak kasdıyla:
-Siz bizim sözlerimizin tam tersini yapmakla, Allah’tan bela istemiş oluyorsunuz. Allah ta sizin isteğinize karşı bela veriyor,
Şeklinde öğüt verirdi.” 
Metin Hasırcı diyor ki:
“Her siyasi parti bir gurup olmaktan öte hiçbir zaman Erbakan Hoca’nın gösterdiği milli birlik ve beraberliği göstermeye muvaffak olamadılar. Hatta teşebbüs bile etmeyenler oldu aralarında. Erbakan Hocamız ise her seferinde bütün kurumların, bütün müesseselerin ve bütün görüşlerin, mutlaka iyi bir tarafının olacağını düşünen ve kabul eden bir iyimser insan olarak tarihe geçmiştir. Onun özelliklerinden biri de şudur:  Çok ısrar eder, Hakk yolundan hiçbir şekilde dönmez ve dönmemiştir.”
Necmettin Erbakan’ı yakından tanıyanlar onda bir takım özellikler olduğunu görmüşlerdir. Tasavvuf derslerinin etkisi ve hayatına tatbik etmesi diyebileceğimiz özelliklerden bazıları şunlardır:
Hiçbir zaman ve hiçbir şart altında bacak bacak üstüne attiği görülmemiştir. Ayaklarını birbirinin üzerine de attığı vaki değildir.
Gurur ve kibiri asla yoktu. Gurur ve kibir ifade eden davranış ve konuşmaları da olmazdı.
Ayaklarından ve bacak damarlarından rahatsız olduğu ve bacaklarını yukarı koymasının tıbben tavsiye edildiği dönemler de dahil olmak üzere, bırakın yukarı kaldırmasını ayaklarını uzatarak oturduğu dahi görülmemiştir.  
Ceketinin düğmelerinin açık olduğunu gören yoktur. Sereserpe yayılıp serbest bir şekilde oturduğu vaki değildir.
Mustafa Doğanlı anlatıyor:
“Erbakan Hocamız ile beraberce uzun saatler ve günler çalışmalarımız olurdu. Böyle çalışmalarımız esnasında hep onu dikkatlice süzerdim. Hocamın kesinlikle esnediğine şahit olmadım. Bazen toplantılara mesela çay falan getirirler, hiç kimse de giremez yani bizim toplantımıza, bir tek Beşir Bey bazı talimatlar almak için girer çıkardı. Hiç esnemezdi ayak ayak üzerine attığını hiç görmedim. Elini arkasına bağladığını hiç görmedim. Yorulunca hepimizin yaptığı gerinme hareketleri yaptığını hiç görmedim. Sol eliyle ağzına herhangi bir şeyi götürmezdi. Birgün Süleyman Arif Emre Bey’e sordum:
 -Arif Bey yahu, ben Hoca’mda bazı şeyler görüyorum. Bunlar alelade insanların yapacağı şeyler değil, yani üstadlara mahsus sıfatlardır bunlar.
Bana cevap verdi:
-Mustafa Bey, ben de aynı şeyleri müşahede ediyorum Hocam’da. Senin de dediğin gibi bu şeyler alelade şeyler değil. 
 Şimdi bakıyorsun herkes üstad olmuş. Öyle deniyor. Ben şahsen bakıveririm, kişi üstad mı değil mi diye!  Hatta bir yerde dövdüler de beni, yanlış anlamışlar konuşmamı. Sen benim üstadımıza söz attın, diyerek. Halbuki ben onlara Haseni Basri’den bir olay anlatmıştım. Haseni Basri, bir zatın ziyaretini murad ettim, diyor. Belki aylar süren bir yolculuktan sonra tam yanına yaklaştım, eline sarılacakken kıble tarafına tükürüverdi, diyor. Vallahi kürsünle uçtuğunu görsem de sen şeytansın! dedim ve geri döndüm, diyor. Ben bunu anlatınca adamların üstadına söylemiş gibi olmuşum, beni tartakladılar. Halbuki alakası yok. Ben aldanmayın diyerek ölçü vermek istedim. Bu ölçülere uymayan adama tabi olup zaman kaybetmek ömre yazık etmek değil midir?
Bazen bendenize geliyorlar, ne yapalım bir yerlere bağlanmamız gerekli. Diye soruyorlar. Bakıverin diyorum, gözünüz var, kulağınız var. Eğer esniyorsa, eğer ayak ayaküstüne atıyorsa, eğer elini arkasına bağlıyorsa, kıbleye tükürüyorsa, bunlar şeyh olamaz uyduruktur, dikkat edin diyorum. Şeyh olunmaz böyle, yani edebe aykırı. Kişi iyi bir kişi de olabilir. Belki keramet sahibi de olabilir. Şeyhlik ayrı bir şeydir. Şeyhlik iddiasındaki bir adam, bu edebi özelliklere sahip değilse şeyh olamaz.
Şeyhlik vasıfları Erbakan Hocamızda mevcuttu.
Bunlara ilaveten Erbakan Hocamın hiç dizlerini birbirinden ayırarak oturduğuna şahit olmadım. Dizler hep bitişikti. Hep dudaklar oynar, zikir yapardı. Kendisini uykunun bastırdığı görülmezdi.
Hayatı boyunca çok latifeli ve nükteli konuşmalar yaptı. Latife dinlerdi. Lakin hayatı boyunca bir kere bile kahkaha ile güldüğü görülmemiştir.”
İbrahim Titiz diyor ki:
“İşin esası bence şudur:
Peygamber Efendimiz nasıl davranmışsa, Erbakan Hocamız da öyle davranma çabası içindeydi. Kuran ve Hadis bilgisi çok genişti. Ezberinde çok ayet ve Hadis vardı. Ramuz El Ehadis’deki hadisleri ezbere bilir, davranışlarını ona göre tanzim ederdi.” 
 Hocamız Necmettin Erbakan için İslami hayat o kadar içine sindirilmiş doğal bir davranış ki, oturup çalışacağı zaman önüne bir kağıt alır, sağ üst köşeye mutlaka bir besmele yazar. Ondan sonra yazacakları şeye geçerdi. Araştırırken 1950’li yıllardaki notlarını gördük, aynı şekilde besmele vardı. Onun imzasına dikkatli bakmak gerek. İmza atmaya üstteki çizginin sağından başlardı. Bu ise Besmele idi.
Bir toplantı, ya da oturum başlatacağında, önce Fatiha Suresi’ni okumadan hiçbir kelamı olmazdı. Aynı şekilde toplantıyı bitirmeden önce de, mutlaka yine Fatiha Suresi’ni okur ve okuturdu.” 
Recai Kutan anlatıyor:
“Ömrü boyunca herkese saygılı davrandığını biliyorum. Ben Fazilet Partisi Genel Başkanı’yım. Erbakan Hoca ayaklarından ve belinden rahatsız. Yürümede zorlanıyor, yani. Konuta gidiyoruz, Hocamıza olan bitenleri anlatıyorum. İşte masanın başında beraber çalışıyoruz. Sonra işimiz bitiyor, vedalaşacak oluyorum, adeta yalvarmama rağmen, Hoca ayağa kalkıyor, dış kapıya kadar beni uğurluyor. Bu devlet adamlığının ve İslam ahlakının bir tezahürüdür. Muhtemelen Hoca; bu kişi bizim Genel Başkanımız, makamına saygılı olmamız gerekir, diye böyle yapıyor. Ben:
-Ya Hocam Allah rızası için gelmeyin, siz böyle yapınca ben rahatsız oluyorum!
Desem de hiç dinlemiyor ve makama saygısını gösteriyor.”
Onu dinleyenler ve okuyanlar bilirler:
“Ne yaptıysak Allah rızası için yaptık!”
Sözünü sık sık söyler. Gerçekten de bu söz kuru bir ifade değil, tüm hayatının bir özetidir. Gençlere umumiyetle şunu tavsiye ediyordu, elbette hocalığın da verdiği bir alışkanlıkla diyordu ki:
“İslam’ı en iyi şekilde öğreneceksiniz, bir mürşidi kâmilin eteğine yapışacaksınız ve cihat ordusuna asker olacaksınız. Müslümanlık sadece abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak ya da haccdan ibaret değildir. Bütün bunların hepsinin üstünde cihat ibadeti vardır. Mutlaka cihat yapılacak, cihat ordusuna asker olacaksınız!”
Şunu bilmek gerekir, belki de Müslümanların, yani bu son dönem Müslümanların en az kullandığı kelimelerden bir tanesi cihat idi. Adeta tedavülden kalkmış bir para gibi, hiç kullanılmıyordu. Halbuki İslam’ın gücü büyük ölçüde cihattan geçiyor. Ondan dolayı bu kelimeyi adeta Müslümanlara unutturmuşlardı. İşte Allah Razı olsun Erbakan Hocamız bu kavramı tekrar Müslümanların gündemine ve literatürüne sokmuştur. 
Kendisine zaman zaman sorulurdu:
Siz ileride nasıl hatırlanmak istersiniz?
Cevap çok önemlidir:
-Malıyla canıyla Allah yolunca cihat eden bir Müslüman olarak hatırlanmak isterim!
Ve gücünün yettiğince bunu gerçekleştirmek için gayretli bir çalışmanın içerisinde oldu Allah rahmet eylesin.
Kendisi Hafızı Kuran değildi. Ama çok miktarda ayetin hükmünü bilirdi. Fevkalade Hadis bilgisi mevcuttu. Ramuz El Ehadis’i ezbere biliyordu.
Bazı hocaefendiler Erbakan Hocamızdan pek hoşlanmazlardı. Elbette bazıları için bunu kaydediyoruz. Asıl sebebi, maddi ve teknik ilimlerin yanında, kendilerinin bilmesi icap eden dini konuları, kendilerinden fazla bilmesi idi. Yani onların sahasına giriyor olması, o bazı hocaefendileri kendinden uzaklaştırıyordu. Araştırmalarımızda gördük ki, etrafında onu en çok takdir edenlerin bir kısmı, zamanında Ebakan Hoca’ya din ilimleri yönünden “haddini bildirmek” üzere karşı karşıya gelmişler, ama gördükleri ve duydukları karşısında hayret ve takdirlerini gizleyemeyip onu yörüngesine girivermişlerdir.
 Recai Kutan bu konuda şu cümleyi ifade ediyor:
“Zaman, zaman soruyorlar, Fethullah Hoca Erbakan’dan niye hoşlanmıyordu? Benim kanaatime göre, adam bir bakıyor ki, bu Erbakan’ın da bizim gibi İslam üzerine geniş bilgisi var, kültürü var. İnanarak bunun gereğini yerine getiriyor. Bu durumda Erbakan Hoca’yı kendisine bir rakip gibi görüyor. Tabi bu benim şahsi fikrim. Gerçek böyle midir, tam kestirmek de mümkün değil.”
Erbakan Hocamızın bu hususiyetlerinin yanında, gayretini de zikretmek gerek. Normal bir insanın gayret ve performansının çok üzerinde bir tempo ile çalışırdı. Yılmak, yorulmak, usanmak onun karakterinde yoktu.
Siyaset hayatının ilk yıllarından bir gözlemi aktaralım:
Rahmetli Ahmet Cengiz Arancı anlatmıştı:
1996 yılında Refahyol Koalisyon Hükümeti’nde Başbakan idi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 54 ncü Bakanlar Kurulu toplanmış, müzakere açılacak. Hocamız ilk cümlesini şöyle kurar:
-Bakanlar Kurulu çalışmalarımızın hayırlı uğurlu olması ve Allah rızası için El Fatiha!
Bu cümle ile müzakereleri başlattığında, Doğruyol Partili bakanların bir kısmı adeta donup kalmışlar, şok olmuşlar diye duymuştuk.
Yine Başbakan Necmettin Erbakan’ın protokolünde resmi bir yemek verilecektir. Erbakan Hoca’mız önüne gelen tabakları en ufak kırıntı ve bulaşığına varıncaya kadar, ekmekle de sıyırıp yediğini gören Bakan Yıldırım Aktuna:
-Sayın Başkan! Bulaşıkçılara hiçbir şey bırakmadınız!
Diye, yarı hayret, yarı alay takılmak istemiş ve şok cevabı almıştır:
-Biz Rasulüllah Efendimizin bulaşıkçısıyız. Tabakları bu şekilde sıyırarak yemek O’nun sünnetlerindendir!”
Yine Rahmetli Ahmet Cengiz Arancı’dan dinlemiştim:
12 Eylül İhtilali’nde bir yıla yakın hapiste kalmış, sonra tahliye olmuştu. O günlerde yenileri henüz kurulmamış olduğundan eski teşkilat mensupları ile bir yemek organizesi yapılmıştı. Biz o yemekte bulunamamıştık. Rahmetli Arancı bulunmuştu. Erbakan Hocamız getirilen yemeklerin tabaklarını en küçük bir parça kalmaksızın ekmekle güzelce sıyırıp tertemiz yapıyormuş. Bu hareketini izleyenlere de yukarıdaki sözünü söylemiş. Yani:
-Biz Resulullah Efendimizin Sünneti gereği tabaklarımızı bu şekilde hiç artık bırakmadan sıyırıyoruz. Bazıları bunu bulaşıkçılık zannediyorlar. Halbuki biz Efendimizin bulaşıkçısı olmaya gönüllü talibiz…”
Bu tür hareketler Sünnet olduğundan, Erbakan Hocamız için o kadar doğal hareketlerdi ki, ömür boyu bunları asla terk etmemiştir. Meşhur İslam ilim adamlarından Mevdudi’nin bir tespiti vardır:
 “İslam’ın en iyi yaşandığı yer Anadolu’dur. Orada insanlar İslam’ı hayatlarına tatbik ederler. Ancak bunun İslam’ın gereği olduğunu bilmezler. Bu onların alışkanlığı ve hayat nizamları haline gelmiştir. Doğal olarak bakarsınız ki, o hareketleri ya bir Hadisi Şerif’e, ya da bir Ayeti Kerime’ye dayanıyor.”
İşte Erbakan Hocamız için de o tür hareketler bir yaşam tarzı olarak hayatı boyunca devam etmiştir. Ama elbette bilinçli olarak, Sünnet olduğunu kabul ve hayatına tatbik ederek. Süleyman Arif Emre anlatıyor:
“Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı Ekrem Alican bana bir gün dedi ki:
-Arif bey, bu sizin genç arkadaşınızın, maşallah ne kadar performansı var! Ben gazeteleri takip ediyorum, radyoları dinliyorum, bu adam üç dört aydır hala evine dönüp te bir sıcak çorba içmedi. Halbuki ben 10-15 gün yurt gezisine gitsem, evime dönünce bir iki ay yatarım. Hep mütebessim çehreyle, ben size şimdi Milli Görüş’ü anlatacağım diyor, hiç üşenmeden, erinmeden her yerde anlatıyor da anlatıyor. Şaşılacak bir karakteri var.
Yani Erbakan Hoca bütün ömrü boyunca bu tempo ile ve ibadet aşkı ile çalıştı. Geceleri ibadetlerini, bilhassa teheccüt namazlarını asla bırakmaksızın…”
Erbakan Hocamızın çok sağlam ve kuvvetli bir bünyesi vardı. Sağlam bünye, donanımlı bir kişilik, kavi bir iman, azimli bir irade, zeki bir beyin, Allah rızasını hedeflemiş bir yapı, Sünnet’i yaşamayı kendisine hedef seçmiş bir insan! İşte Erbakan özet olarak buydu.
Söylediği önemli bir cümle de şuydu:
-Parti kılıfı altında İslami cihat yapıyoruz.
Hatta bu cümleyi ömrünün son yıllarında şu şekilde ifade etmeye başlamıştı:
-Biz siyaset değil, cihat yapıyoruz! Biz bir parti değil cihat ordusuyuz!
Etrafında çalışan insanlara son derece nazik davranır, kalp kırmazdı. Aslında herkese nazik davranırdı, ama çalışanları asla incitmezdi. İslam ahlakını içine sindirmiş, kendisi ile meczetmiş bir kişiliği vardı. Hiçbir zaman etrafında çalışan personele emir kipini kullanmazdı. Rica ile, yapar mısınız, verir misiniz, getirir misiniz, şeklinde çok kibar bir şekilde isteklerini iletirdi.
Etrafında hizmetinde bulunmuş olan Hasan Başel anlatıyor:
“Hocamız Başbakan iken bir öğle namazında Başbakanlık makamında, âcizane ben orada görev yapıyorum. Namazımızı kıldık, beraber cemaat halinde, sonra öğlen yemeğini ikram ettik. Başbakanlık makamına Devlet Bakanı Fehim Adak Hocamız geldi. Başbakanlık makamında o yemek esnasında bir mini toplantı yapacaklardı. Ben yemeğini çorbasını ikram ettim. Bekliyorum, ana yemeği ikram edeceğim. İkisi başladılar toplantıya. Sonra bana şöyle bir kafasını çevirdi, ben hizmet etmek için bekliyorum âcizane:
-Evladım kapıyı dışardan çeker misin!
Dedi. Benim üzerimden kaynar sular döküldü. Ben nasıl böyle bir hata yaptım, nasıl düşünemedim? Ama ben tamamen hizmete odaklanmıştım. Onların yapacağı toplantının mahrem olabileceğini hiç hesaplamamışım. Ben orada mahcup bir şekilde, hemen ana yemeğini de tabağına ikramını yaptım, müsaade istedim çıktım. Zaten ihtiyaç olduğu zaman masasında zili oluyordu çağırıyordu bizi o şekilde.  Yani müsaade et dışarı çık, veya bir toplantı yapıyoruz, çık dışarıya demedi. Kapıyı dışarıdan çeker misin, diye çok hassas, nazik bir cümle ile bana hitap etti. Diğer arkadaşlarla da zaman zaman böyle durumlarda kırmadan, incitmeden isteklerini ifade etmiş.”
Personele isimleri ile hitap eder, kesinlikle onları mahcup edecek şekilde hitap etmezdi.
Bu konuda İbrahim Titiz’in de diyecekleri var:
“Ben bir kalp ameliyatı olmuştum. 
Rahmetli Hocamız  o zaman yürüyecek durumda değildi. Tekerlekli sandalye ile dolaştırılıyordu. Arkadaşlar dediler ki:
-Hocam sizi ziyarete gelecek!
Ben itiraz ettim.
-Ne olur Hocamı buraya kadar yormayın, ne olur gelmesin!
 Dedim. Arkadaşlar bana tekrar haber getirdiler, dediler ki, senin böyle söylediğini söyledik, şöyle dedi:
-Biz İbrahim’e gitmeyeceğiz de kime gideceğiz?
Hocamız ziyaretimize geldi. Kalktım zorla yatağımda oturdum. Hocam orada aşağı yukarı bir saat kaldı. O bir saatte de bütün o hastane personeli toplandı, orada yine Milli Görüş’ü anlattı. Onun personeli olarak biz bunları iftiharla anıyoruz.”
Haksızlık yapmaz, kendisine de yapılmasını istemezdi.
Seyahatlerini ender olarak aile fertleriyle yapardı. Fakat eşi veya aile fertlerini kesinlikle genel toplantılara ve konferanslara dahil etmezdi. Yani ailesiyle milletin önüne çıkmazdı.
Seyahat esnasında ender olarak konuşurdu. Uçakta veya arabada sorulara kısa ve öz cevaplar verirdi. Kendisi yolda hep zikir ve tefekkür içinde bulunurdu.
Allah dostları ile görüşmelerinde enteresan bir durumunu Hasan Başel anlattı:
“Bir Ramazan günü teşkilatın iftar programı için iki araçla peş peşe Ankara’dan Konya’ya gittik. Orada iftarımızı yaptık, güzel bir sunum oldu. Kalabalık bir ortamda, Alâeddin Camii’nde namazımızı kıldık. Daha sonra Tahir Büyükkörükçü Hocamızı evinde ziyaret ettik. Erbakan Hocam teravihten sonra bu ziyareti yapıyordu. 10-15 kişilik bir grupla beraber gittik. Arkadaşlar daha önce böyle manevi ağırlığı olan Hocalarla, mesela Mahmut Efendi Hazretleri ile görüşmelerinin enteresan olduğunu söylediler. Ben de dikkat kesildim, nasıl bir görüşme olacak diye. Kalabalık 50 kişi olduk. Kendisinin de misafirleri vardı, odasında karşılıklı oturuyorlar. Yani Tahir Hoca ile karşı karşıya oturuyorlar. Şöyle bir hal hatır sorma faslı oldu. Sonra bir sessizlik. 5-6 dakika kadar süren bir sessizlik. İki tane sevgili gibi, iki tane aşık gibi, karşılıklı bir birlerine bakıyorlar. Göz göze. Ben öyle hissettim ki, bu göz göze faslında onlar karşılıklı diyalog içinde idiler. Bu sessizliğin arkasından Erbakan Hocam:
-Anlaşıldı Hocam!
Diyerek kafasını şöyle öne eğdi. Arkadaşların dediğine göre başka zatlarla da aynı şekilde konuşup anlaştıkları oluyormuş.
Daha sonra vedalaşma faslı ve oradan ayrıldık.”
Vefa örneği bir lider idi. İlkokul öğretmenlerini bile asla unutmaz, eskiden tanıdığı herkese saygı ve sevgi gösterir, vefakarlık örneği olurdu.
Cengiz Ocakçı anlatıyor:
“1980’li yılların sonunda, yoğun geçen bir çalışma gününden sonra Ordu İli’nde bir akşam yemeği yenmektedir, yemek yiyeceğimiz yerde hocamın ilkokul öğretmenini getirdiler. Çok yaşlı bir kadıncağız idi. Yanlarından iki kişi tutmuş ancak getirebilmişlerdi. Onu görünce çok duygulandı, gözleri yaşardı. Elini öptü, hatırını sordu, hatıraları tazelediler. Erbakan Hocamız onu yanına oturttu, beraberce yemek yediler.”
Misafirlerine ikram etmeyi çok severdi. Yemek saatinde beklenenin üzerinde kalabalık misafiri gelse bile, kendisi yemez, onlara ikram ederdi.
Yemek esnasında sağa sola düşen ekmek kırıntılarını ya kendisi toplar, ya da toplanmasını isterdi.
Kendisine düşen görevleri en iyi şekilde ve zamanında yapardı.
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“Erbakan Hocam derdi ki:
-Mehmet Zahit Kotku Hazretleri bana bir görev vermişti. Fatiha Suresi’ni tercüme ve izah etmemi istiyordu. Sonra da hazırlayacağım dersi İskenderpaşa Camii’nin kürsüsünden anlatmamı istedi. Ben de üzerinde çalıştım, 50 sayfalık bir metin ortaya çıktı. Efendi Hazretleri’nin de olduğu zamanlarda çıktım ve cemaate vaaz şeklinde anlattım. Çok beğenilmişti. Bana teşekkür etmişti.”
Erbakan Hocamız Allah’a teslim olmuş bir kişi idi. Zaferin de, felaketin de insanlara imtihan için verildiğini bildiğinden, tamamen teslim olmuş idi.
Onun düşünce tarzı şu cümle ile özetlenebilir:
“Allah’ın takdiri ne ise o olur, tedbir takdiri bozmaz. Bizim görevimiz, Allah’ın takdir etiğine teslim olup, O ne şekilde hareket etmemizi emrediyorsa onu yapmak. İyi midir, kötü müdür, biz onu bilmeyiz. Zaten Ayeti Kerimelerde var ya, ‘siz hayır zann etiğiniz şey şer olabilir, şer zan etiğiniz şey de hayır olabilir. Siz bilmezsiniz Allah bilir.’ diyor. Tüm olan şeyler de Allah’ın takdiri ile olur. Hâşâ iki türlü inanç sistemi yok. İyilikleri Allah yaratır, bunun haricindekileri haşa başkası yaratır, diye bir kaide yoktur.  Böyle düşünmek küfür olur, şirk olur. Efendimizin buyurduğu şudur; ‘olanda hayır vardır.’ Bizler daha kötüsüne layıkken, daha az kötüsü olması hayırdır.”
Erbakan Hocamızın bakış açısı işte buydu. Onu hapse attılar, ömür boyu mahkemelerde süründürdüler, yasakladılar, sahtekarlık gibi akıl almaz isnatlarla mahkum ettiler. O bütün bunlar karşısında Allah’a teslim olmuş, gerisine hiç aldırmamıştır. Hiçbir olay onu etkileyip davası için çalışmasına engel olamamıştır.
Konuşmaları insanlar üzerinde çok etkili oluyordu. Fevkalade ikna kabiliyeti vardı. Konuştuklarını yaşıyormuş gibi konuşurdu. Bu konuya bir örnek vermek gerekirse Cevat Gündoğdu’nun anlattığını gösterebiliriz:
“Mevsim itibari ile hava çok sıcaktı. İnsanlar meydanı tıklım,tıklım doldurmuştu. Hocam bütün heyecan ile Kıbrıs’ın tarihini özetliyordu. Peygamberimizin sevgili halası Hala Sultan’ı anlatırken meydanı dolduran insanlar bir anda hıçkırığa boğuldu. Herkesin gözü dolmuştu.Bu mitingden sonra Rabbim bize öyle bir heyecan verdi ki, ailece bu yolda yürümeyi nasip etti ve ediyor.”
Başladığı işleri için çalışmasını hiçbir menfi şart karşısında geri adım atmayarak gayretlerini sürdürmüştür. 12 Eylül öncesi, anarşinin, cinayetin, başıbozukluğun kol gezdiği Türkiye’deki çalışmalarını nasıl yürüttüğünü, kendisi ve yanındakilerin ibadetlerine nasıl titizlik gösterdiğini örnek olarak okuyalım:
Cengiz Ocakçı anlatıyor: 
“Hatırladığım kadarıyla 1977 seçimleri idi. Çok yorucu bir tempoda geçen günün arkasından Denizli Sümerbank misafirhanesinde gecelemek üzere girdik. Misafirhanedeki odalar, yan yana tren vagonları gibi yapılmış. Hocamın kaldığı yer de yine bizim yanımızda bahçeye açılan tek katlı misafirhane idi. Yani kaldığımız yerler hep yan yana idi. Biz günün yorgunluğu içinde adeta uyumadık, sızdık kaldık. Erbakan Hocam bizden daha çok yorgun olmalıydı. Çünkü biz onun arkasında yorulmuştuk. Uykunun en ağır olduğu anlarda kapımız birkaç sefer hızlı hızlı çaldı. Uykusu en hafifi olan ben olduğum halde zor duydum. Arkadaşlardan birinin bizi uyandırmak yahut ta bizi rahatsız etmek maksadıyla kapıyı çaldığını düşündüm ve hırsla kapıyı açtım:
-Ne oluyor ya, niye bizi rahatsız ediyorsun?
Diye çıkışacaktım ki bir de baktım:
-Selamün aleyküm, sabah namazı vaktidir. Arkadaşlarınızı uyandırın!
Diyen Erbakan Hocam karşıma çıkıverdi. Biz sabah namazını falan hep unutmuşuz yorgunluktan. Ama içimizde en yorgun olan Hocam bizi namaza kaldırmaya gelmiş!
Çalışma temposu içinde hiç vakit israfı yapmazdı. Ben bizzat şahit oldum, bizden sonraki arabasını kullanan arkadaşlar da aynı şeyi yaşamışlar. Yolda zaman kaybını en aza indirmek için şoför arkadaşa hız kadranını gösterirdi.
-Kaç yazıyor orada,180-200! Eee, o zaman hakkını ver de geç kalmayalım!
Diye arabayı hızlandırırdı. Biz zaten Hocamın peşinden yetişemezdik. Onun arabasında olduğumuz zamanlarda, bazen dikiz aynasından kendisine bakardık, Hocamın elinde tesbih ve hep dudakları kıpır kıpırdı. Yani Hocam saniyesini zikirsiz boş geçirmiyordu bu çalışmalar içerisinde.
Gece biz yattıktan sonra da onun odasının ışığının hiç sönmediğini görürdük. Sabahleyin de bizi sabah namazına kaldıran yine Hocam olurdu. Hocamda bitmez tükenmez bir enerji vardı. Biz o zaman 22 yaşlarında enerjimizin zirvesinde bir gençtik. Ama öyle sanıyorum ki Erbakan Hocamda benim gibi 20 tane gencin kuvveti, azmi, şevki ve enerjisi vardı.”
O yaşadığı her saniyede davasının mücadelesini verdi. Yılmadan, bıkmadan, ara vermeden, korkmadan ve kendini emekliye ayırmadan! 
Milli Görüş çalışmaları sırasında alkış ve tezahüratı yasaklamadı. Çünkü yapılan çalışmanın ve medyanın ilgisinin bir gereği idi. Ama Mekke ve Medine’de yaptığı konuşmalar sırasında alkış ve tezahüratı istemediğini duymuşuzdur.
Alkış ve tezahürat ile ilgili İbrahim Durmuş şunları söyledi:
 “Erbakan Hoca ile 1992 yılında da Medine’de karşılaştık. Medine’ye gittim, baktım bizim kapımızda bir afiş! Erbakan Hoca, Bin Ladin bahçesinde bir konuşma yapacakmış. Büyük bir bahçe, Bin Ladin adı verilmiş. Bin Ladin büyük bir şirket orada. Bir hafta sonra konuşma yapacakmış. Dikkat ettim, belirli yerlere afişler yapıştırılmış. Ertesi günü baktım ki, afişleri yırtmışlar. Ben de hemen yenilerini yazıp yırtılan yerlere yapıştırdım. İki gün sonra tekrar yırttılar. Burada da onu sevmeyenlerin olduğunu görmekten üzüntü duydum. Program günü geldi. Bir taksiye Hoca’nın konuşma yapacağı yere bizi götürmesini istedim. Yatsı namazından sonra konuşma yapacaktı, biz de oraya gittik. Sarıklı, cübbeli olduğumuz için bizi en öne verdiler. Bekliyoruz, Hoca geldi. Alkışladılar. O zaman dinleyenlere döndü:
-Arkadaşlar sizden ilk ricam, bilin ki biz neredeyiz, biz Peygamber Efendimizin toprağındayız. Türkiye’deki gibi böyle sesli bir alkışı hiç istemiyorum. Biz bütün edebimizi buradan almışız. Biz Efendimizin yanında, toprağındayız. Rica ediyorum bunu yapmayın, bu konuşmayı gerekli gördüm, sizlerle sohbete geldim, bunu söylemeyi mecbur gördüm, beni affedin, bu şekilde alkış, tezahürat istemiyorum, rahatsız oluyorum. Hatta Sultan Abdülhamit Han Peygamberimiz rahatsız olmasın diye demiryoluna keçe sarmış, biz öyle kimselerin evladıyız.
Dedi. Sonra oradaki askerler rahatsız olmasınlar diyerek yemeğe kalmadan gitti.” 
Gayreti ve metaneti olağanüstü boyutlardaydı. Gecesi, gündüzü, istirahati olmazdı.
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“Gecesi gündüzü, oturacak, duracak zamanı yoktu. Devamlı konuşma, konuşma olmadığı zaman da hareket halindeydi. Böyle oturma, senli benli oturup konuşma, veyahut ta kendi başına istirahat filan asla olmazdı. Nasıl dayandığına hep şaşarım. Saatler, günler boyu, ne esner, ne uyuklar, ne de başka bir hareket yapar. Hep abdestlidir, dili zikirdedir. Hep Allah ile baş başadır. Böyle apayrı bir insan, böyle bir insanın gelmesi mümkün değil, diyorum.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamızla bir gün biz Karadenizin bir beldesinde yürürken pazara uğradık. Pazarda herkesle selamlaştı, tokalaştı. Biraz ileride bir manzara ile karşılaştık. Pazarcılar kasalardan önlerine bir sofra yapmışlar, üzerine gazete örtmüşler, bir de kasalardan kendilerine oturak yapmışlar, peynir, zeytin, domates kesmişler, yiyorlar. Bir de bir çaydanlık var. O tahtaları kırmışlar, orada çay pişirmişler. Çaydanlık is kaplanmış, siyahtan hiç görünmüyor, her taraf kapkara. Hocamıza dediler ki:
-Hocam buyurun, buyurun!
Hocam dedi ki:
-Ooo! Sultan sofrası burası!
Oturdu onlarla yemek yedi. Tevazuu konusunda bir örnektir. Bazen imkanları son derece kısıtlı birçok evde misafir olmak zorunda kalmışızdır. Birilerini onore etmek için, ya da mecburiyetten. Bazen evlerin banyolarında ayna olmazdı. Madeni çay tepsilerinin parlak yüzlerini ayna olarak kullanıp tıraşını olurdu. Hiç şikayet ettiğini duymadık.”
Osman Öztürk anlatıyor:
“Erbakan Hoca’nın kızması bile nezaket dâhilindeydi. Yani söz gelişi kızıyordu diyoruz da, öyle bizim kızmalarımızla bir alakası yok onun tabi. Çok beyefendi herkes kabul ediyor onun beyefendiliğini.
Geçende uçakta yanıma düştü, Dışişleri bakanlığı yapmış olan Hikmet Çetin. Kendisi ile tanışırdık ama, unutmuş, tekrar tanıştık. Söz döndü dolaştı Erbakan Hoca’ya geldi. Şöyle dedi:
 -Erbakan dünyanın en beyefendi insanıydı. Bizim çok kritik müzakerelerimiz oldu, fakat hiç kırıcı olmadı.”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Tasavvufi terbiye aldığından dolayı sabır ve metanet timsali bir şahsiyeti vardı. Eğer hedeflediği noktaya ulaşamazsa, ondan sonra ne yapmamız gerektiğini fiilen ortaya koyar, yani o olaya hemen:
-Bu takdir-i İlahi böyledir, burada bizim için ders vardır.
Diyerek, hemen daha büyük bir hedef ortaya koyardı. Şimdi hareketimizde böyle sıkıntılar olurdu, herkes ümidini keserdi, sonra bir toplantı yapılırdı, Hocam gelirdi, o toplantıda bir konuşurdu, hepimiz yeniden bilenirdik, ona bilenme diyorum. Ve o anlatış tarzına bakarak, ben onun tasavvufi terbiyesinin çok önemli olduğu kanaatine sahibim. Tabi bu tasavvufi çalışmalarına, hizmetlerine, yakinen şahit olmadım, zaten onu yani tasavvufi görevlerinden olan tesbihatını bizim yanımızda yapmazdı.
Erbakan Hoca’da benim gördüğüm, belirgin vasıflarından birisi de azim ve iradesi idi. Anlatırken konu ile bütünleşmiş olmasıdır. Bu da hidayetle ilim birleşirse, insanda feraset olur. Feraset malum, öngörme olur. O feraset sahibi olan insan, iyi ile kötüyü, Hakk ile batılı, doğru ile yanlışı ayırt eder. Sonra takvada da bu hidayet ve ilim ile birleştikten sonra, tasavvufu da birleştirirse, o zaman takvası artar. Feraset ve takva sahibi olan liderler, tarihi değiştiren liderlerdir. Dolayısı ile onların azmi olur. Azim sahibi olurlar. Sonra sebat ederler, inandıklarına sabrederler. Hedeflerine varamazlarsa sabrederler, tevekkül ederler, hiç endişe etmezler. Hataları varsa düzeltip tekrar gayret ederler. Hedeflerine varırlarsa da şükrederler. Rahmetli Erbakan Hocamızın üniversite yıllarında hidayet ile ilmi birleştirmesi, sonra tasavvuf ehli ile tanışmış olması, onu gerçekten yirminci yüzyılın ikinci yarısında, yirmi birinci yüzyılın başında, çığır açan rehber konumuna getirdi.”
Erbakan Hocamız devleti de, devlet adamlığının ne demek olduğunu da çok iyi bilirdi. En zor ve acılı günlerinde bile devleti temsil edenlere karşı görevlerini yapmaktaydı.
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hoca’nın hanımı vefat ettiğinde Çorum’da bulunuyordum. Hemen Ankara’ya geldim. Gelen gidenleri olduğunda karşılama, uğurlama gibi hizmetlerini yapıyordum. Gelenlere Hoca dünya hayatını anlatıyordu, dünya hayatının imtihan olduğunu, bu imtihanın bollukla, kıtlıkla, imtihan olduğunu, Bakara Suresi’ndeki ayetleri anlatıyordu. Eşinin, dostunun ölümü ile hep test edildiğimizi anlatıyordu. O arada zamanın Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan, taziye ziyaretine gelmişti. Tayyip Bey gelince ayağa kalktı, yanına oturttu.Tayyip Bey ile gelenler dışarıda kaldılar, sadece Tayyip Bey kendisi odaya girdi. O konuşmasına aynen devam etti. Konu değiştirmedi. Sonra hanımı ile ilgili bir anısına geldi, gözleri doldu. Hanımefendinin cenazesi de hemen dışarıda idi. Konuşmada zorlandı, Lütfi Doğan Hoca’ya işaret etti, o devam etti, o ayetleri okudu, izah etti. Sonra belli bir süre sonra, Tayyip Bey’e dedi ki:
-Bak senin işlerin var. Seni burada fazla bekletmeye hakkımız yok. İstersen işine dön!
Kalktı, kapıya kadar yolcu etti. Geri gelince de aynen şöyle söyledi:
-Bakın biz bu arkadaşları eleştiriyoruz, bunlar onları sevdiğimiz içindir. Yani biz onların öbür dünyasını da düşünüyoruz, bazıları bunu sadece salt siyasi eleştiri kabul ediyor, bunlar bizim çocuklarımız, onların öbür dünyasını düşünmesek olur mu? Onun için eleştiriyoruz.
Dedi. Ben orada bir kez daha Erbakan Hoca’nın devlet adamlığına yakışan o tavrını çok anlamlı buldum.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Tabi biz Hocamızla o yalnız olduğu dönemlerde, yasaklı olduğu dönemlerde çok beraber kalmışızdır, yalnız baş başa kalmışızdır. O zaman Hocamıza çok şeyler sorma imkânımız olmuştur. Mesela bir yerde bir inşaat yapıyoruz, adam işi yarım bırakıp gidiyor, mesela bir yerde sıva var, bir metre kalmış, adam bırakıp gidiyor, çıldıracak duruma geliyorsunuz. Ben Hocamıza arz ettim:
-Hocam niye bu insanlar böyle yapıyor?
Dediğim zaman:
-Ahiret inancının zayıflığından dolayı oluyor.
Cevabını vermiştir. Başka bir soru sormuştum:
-Hocam bazı insanlara bir şey anlatıyorsun, anlatıyorsun, ama anlamıyorlar. Bunun sebebi nedir?
Bana dedi ki:
-Önce kendin yanacaksın ki, başkasını yakabilesin!
Biz o zaman anladık ki, eksiklik bizde imiş. İnanmadığımız, yaşamadığımız bir şeyi başkasına anlatamayız.
 Ayrıca Hocamızdan duymuş olduğumuz önemli şeylerden birisi de, kendisi bizzat söylemiştir ki:
-Bizim yolumuz Fırkai Naciye’dir. Kurtuluş fırkasıdır. Bizim davamızdan ayrılıp giden insanlar oluyor. Bizim yolumuz pislik kabul etmez, pisleneni bir şekilde dışarı atar, kendiliğinden o gider, bir şey söylemeye gerek yok!
Derdi. Hocamız ile bir seçim gezisinde Edirne tarafından Tekirdağ’a geldik. Tekirdağ’a inerken bir yokuştan iniyoruz, hava da yağmurlu, arkamızdan bir araba sokulup duruyor, direksiyonda ben vardım. Şimdi adam bize ha vurdu ha vuracak, derken ben ani bir fren yapmak zorunda kaldım. Adam duramadı ve tarlaya uçtu. Hocam bana dedi ki:
-Osman dur! Gidin, şu arabayı çıkarın o tarladan!
Ben durdum, arkadaşlarla koştuk, zar zor çamurdan arabayı çıkardık. Ama her tarafımız çamur oldu. Ne gördük, yolda kalmışa yardım edilir. O bizim konvoyumuzun arasında olmasından dolayı, bizim gözümüzün önünde cereyan eden bir hadise olduğundan dolayı, onu oradan çıkarmak bizim üzerimize vecibe olmuştur. Bu bir vefa örneğidir. Başka bir lider olsa, hadi ya gidelim biz mitingimizi yapalım, derdi. Hocamız yetişme tarzı ve terbiyesi gereği böyle davranmıştı.
Bize bir misal vererek Müslüman ile Müslüman olmayanların kendi nefsiyle olan irtibatlarını anlatmak isterdi. Müslüman nefsini terbiye etmeye çalışırken, Müslüman olmayan, nefsinin isteğine göre hareket etme isteği gösterir. İşte verdiği örnek:
 -Bir papaz ile bir imam uçağa binmiş gidiyorlar, bir yere yolculuk yapıyorlar. Papaz ne düşünür, imam ne düşünür? İmam düşünür ki, Allah şu adama da hidayet verse, kurtulsa ebedi cennete gitse. Papaz ne düşünür; elime fırsat geçse de şu imamı öldürsem, ya da uçaktan aşağı atsam. İşte düşünce farkı budur.”
Hayati Otyakmaz anlatıyor:
“Rahmetli babam Hafız Mustafa Otyakmaz anlatırdı. Bir defasında Hocamız Hacc’dan gelince tebrik ziyaretine gitmişler. Ziyaret sırasında tam 4 saat dizlerinin üzerinde kıpırdamadan oturduğunu, bu kadar edepli ve mütevazı biri olduğunu bize anlatırdı. O ziyaret sırasında bizzat kendisi hurma ve zemzem ikramını kalkıp herkese yapmış. Babamın tabiri ile bir gelinlik kız gibi misafirlerine bizzat kedisi hizmet etmiş.
Böyle mütavazı bir insandır, diye bize anlattı. Kendisi orada açıkça anlatmış. Demiş ki:
-Bizim asıl maksadımız, İslami bir nizam kurmaktır. Bunu da halkımıza tebliğ yaparak ve şuurlandırarak gerçekleştirmeye çalışıyoruz.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Bir gün havaalanında Hocamızı uğurluyorduk, yanına iki kişi geldi. Teşkilat mensupları idi. Onlarla oturup konuşurlarken bir Milli Gazete sözü geçti. Hocamız:
-Milli Gazete alıyor musunuz?
Diye sordu. Alıyoruz, dediler.
-Bak Milli Gazete’nin en kıymetli yeri neresidir, ben size söyleyeyim. Gazetenin en kıymetli yeri Ramuz El Ehadis köşesidir.
Dedi.”
Yine Osman Akgün anlatıyor:
“İsraf en büyük haramdır derdi, kesinlikle asla israfa izin vermezdi. Mesela Hocamız bir yemek yedi, bir çorba içti diyelim, ondan sonra da diyelim ki bir patlıcan yemeği var, yenecek tabağını bize uzatır:
-Benim yemeğimi bu tabağa koyun.
Derdi. Bazen tabağına koyulan yemeğin fazla olduğunu söyler yarısını geri böldürürdü. Biz de onun tabağında yemek kalsa da yesek diye gözlerdik. Şifa olacağını düşünürdük.
Zamanda da israf etmek istemezdi. Boşa zaman harcamasına müsaade etmezdi. Bir işte yorulur ise iş değiştirir, öbür işte dinlenirdi.
Erbakan Hocamız derdi ki:
Sağlam malzemeden sağlam yapıyı herkes yapar. Esas olan çürük malzemeden sağlam yapıyı yapmaktır. Yani bundan tabi insanı kastederdi.  Sağlam insandan sağlam yapı çıkar. Maharet sağlam olmayan insandan sağlam yapı çıkarmaktır, demek isterdi.
Kolay sinirlenmezdi ama bazen çok kızılacak şeyler olurdu. Mesela  davasına zarar verilirdi, bilhassa bu mahkemeler, kararlar falan… Ya da ticari işlerde bir hata, bir zarar olduğu zaman da, Ümmet’in malı gidiyor falan diye çok kızardı, yani dava ile ilgili şeylerde çok kızardı, hatta bendeniz masaya çok sert bir şekilde yumruğunu vurduğunu gördüm. Hepimiz kaçacak delik aramışızdır böyle çok sinirlendiği zaman. O zaman sinirlenir, sinirlendiği zaman da kızarırdı. Sinirli olduğu zaman konuşurken boğazı da şişerdi, boğaz damarları kabarırdı. O zaman abdest alırdı. Hatta çok abdest alırdı. Günde 20 defa abdest aldığını görmüşüzdür. Sinirlenince hep abdest alırdı, o sinirlerini abdesti ile söndürürdü diye düşünüyorum.
Ben Hocamızla çok bayramlar geçirdim. Hocamız kurbanlarını kendi keserdi Kurban Bayramları’nda. Hayvanın böyle beyaz bir şeyle gözlerini kapatırdı. Koyun keserdi hep. Biz Altınoluk’ta iken yaz günü Kurban Bayramları olmuştur, hemen bir ateş yakardık, mangal için. Biz onu pişirir yerdik, kendi kurbanımızı da keserdik tabi de, Hocamız kendisi kaç tane kesecekse kurbanını keser, sonra biz onu yüzerdik, temizlerdik, parçalardık. Hocamızın çocukları, Fatih olsun, Elif olsun, kızları falan biz orada mangal yaparken gelir, hemen bizimle seve seve et yerlerdi. Nermin hanımefendi, Allah Rahmet etsin, o da yağsız olarak eti severdi, yağsız yaparlardı. Biz de biraz yağ kattırırdık, kendi yapacağımız köfteye, o Fatih falan bayılırdı:
-Ya Osman Amca sizin köfte ne güzel!
Diye bizim hanıma gelirlerdi. Öyle şeyler olmuştur. Bayramlarda çocuklarla Hocamız çok ilgilenirdi. Mesela evin önünde bir taşlık vardı, hepsini oturttururdu, orada benim çocuklar da, diğer arkadaşların çocukları da vardı, hepsine hal hatır sorar, sever okşardı. Tatlı falan da verirdi, ne içeceklerini sorar, sipariş alır, onlara istediklerini ikram ederdi. Nermin Hanımefendi de hepsine birer zarf verirdi. İçinde de 5 lira, 15 lira, 25 lira neyse para vardı o zarfların. Her Bayram namazına giderken cebine şeker koyar, bize şeker verirdi. Bununla iftar yapılsın diye. Sünnete mutlaka uyardı.
Hocamız çok soğuk su içerdi. Tabi Hocamız bizim babamız gibi, çok ta yanında bulunduğumuz için 30 sene gibi bir zamanda beraber olunca, elbette ki Hocamızın soğuk su içmesi kendisine zarar verir diye korkardık. Hocamızı görünce telaş ederdik. Bir münasip sohbet zamanında sorduk:
-Hocam suyu soğuk içmek mi şifadır, ılık içmek mi şifa?
Diye. Bana cevap verdi:
-Canı nasıl içmek isterse öyle içmek şifadır.
Dedi.
Hocam bazı özel toplantılarda, konuşur konuşur konuşur, sonra derdi ki:
-Biraz da kalpler konuşsun!
Ve artık konuşmazdı. O ne manaya gelir onu bilemem! Herkes susardı o zaman. Mesela ezana 20 dakika var, 20 dakika kimse konuşmaz susardı. Böyle bir hali vardı.”
Mehmet Akyel anlatıyor:
“Benim özel kalem olduğum gerek Milli Nizam, Gerekse Milli Selamet Partisi dönemlerinde Erbakan Hocamızın makam odasını zaman zaman yenilerdik. Veya yeni mekanlara taşınırdık. Benim dikkatimi çeken bir şey oldu. Odasında masasını bizim hiç de münasip görmediğimiz köşelere koydururdu. Daha geniş ve daha manzaralı köşeler olduğu halde, o bunlara aldırış etmezdi. Ben bunu merak ettim ve Hasan Aksay’a sordum. Güldü ve bana dedi ki:
  -Bak sen daha ne çok şeyler göreceksin Sayın Erbakan Hocamızdan. Hocamız hiçbir zaman için arkasını ve yanını kıbleye çevirmez, önünü çevirir, alnı kıbleye gelecek şekilde çevirir. Nasıl namaz kıldığımız zaman kıbleye döneriz, alnımız kıbleye doğru gider, işte Hoca da buna riayet eder. Masasının geniş yere veya manzaralı yerde olup olmamasına değil, kıbleye dönüp dönmediğine bakar!
Dedi. Yurt gezilerine hem şoför, hem de özel kalem müdürü olarak beni de götürürdü. Mesela Konya’ya giderdik teşkilat çalışmaları falan toz toprağın içerisinde çalışırdı. Hoca’nın bir tanede Opeli vardı Almanya’dan getirmişti. Biraz ben kullanırdım, biraz Hocam kullanırdı o teşkilat çalışmalarında, gece ileride bir ışık görse:
-Hadi bakim Mehmet, sür o tarafa o ışığa doğru! Bu davayı o lambası yanan ışıklı yere anlatmazsak, bunun vebali çok fazla, bunun hesabını biz veremeyiz!
Derdi. Giderdik, kapıyı ben çalardım. Çıkan kişiye derdim ki:
-Sizin Konya Milletvekiliniz Profesör Doktor Necmettin Erbakan geldi, burada size Milli Görüş’ü anlatacak, davayı anlatacak.
Diye Hoca’yı buyur ettirirdim. Erbakan Hoca:
-Hadi bakayım, etraftaki insanları topla sobayı yak, sohbet edeceğiz!
Derdi. Bütün köyü çağırttırırdı. Onlar anlatır da anlatırdı. Bu böyle günlerce devam ederdi.
Hocamın her şeyi mükemmeldi, namazlarından hiç taviz vermezdi. Vakti saati geldiğinde mutlaka namazını kılardı. Zaten abdestsiz hiç olmadığını biliyorum, her zaman, otursa da, yese de, kalksa da…Yola çıkarken abdestli, arabaya binerken abdestli, programlarında hep abdestli idi.
Çok sinirlenirse espri ile karışık şu cümleyi kurardı:
-Hımmmm!  Seni kör bıçakla kıtır kıtır doğrayacağım, kırk vurup bir sayacağım!
Derdi. Ama siniri çabuk geçerdi. Sonra çağırıp durumu telafi ederdi. En çok Abdurrahman Dilipak’a kızardı. Nizam ve Selamet döneminde basın danışmanı idi. Bazen Abdurrahman Dilipak’ı Hocam çağırırdı, Milli Gazete’ye haberleri yazdıracak. Zaten elleri titrek olduğu için titremeye başlardı. Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hocamız yanındaki kişiye bazen çok kızardı. Biz kapıdan duyardık, bağırır çağırırdı:
-Nasıl böyle yaparsın? Kime sordun da yaptın? Bu idamlık bir suçtur!
Gibi sözler. Sanırdınız ki, Hoca’nın kafası çok kızdı. O adamı silindir gibi ezecek! Biz yanına girmeye çekinirdik. O kızgınlıkla bizi de haşlar falan diye. O kişi çıkar ve biz çekine çekine içeri girerdik. Bize de bağırıp çağıracak, diye. Ama hiç de öyle olmazdı. Hoca sıfırdan yeniden başlar, taptaze bir insan olurdu. Bakardık ki o kükreyen insan, o kızgınlık hepsi sıfırlanmış, Hoca yine kendisi oluvermiştir.
 Ona kızardı, bağırırdı, en çok ona kızardı.”
Gerek kendi çocukları ve gerekse başka çocuklara karşı sevgisi, merhameti, şefkati bir başkaydı.
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız, biz küçükken bir fırsat bulup bizimle oyun oynardı. Hafta sonu tatile çıktığımızda bahçede veya çayırda çimende beraber top oynadığımızı hatırlıyorum. Aslında top oynamaya müsait kıyafeti olmadığı halde bizimle beraber olabilmek için bunu yaptığını bugün anlıyorum. Yine küçükken mühendislikten gelmenin verdiği bir özellikle, mukavvadan bana uçak yapardı, tank yapardı. Tankın üzerinde ki o yuvarlak baş kısmını, bir aerosol kapağından, altını mukavvadan yapmıştı.
Uzak yerden gelirken hepimize hediye alır, getirirdi. Hediye almayı hiç ihmal etmez, o hediyeleri de bayağı merasimle vermeyi severdi. Çünkü bizim gösterdiğimiz tepki, sevinç onu çok memnun ederdi. Bizim hediyelerin olduğu bavulu alıp salona getirir, salonda ortaya halının üzerine koyar, kendisi açar, bize tek tek verirdi. Bizim sevindiğimizi görmekten çok memnun olurdu.”
Abdülkadir Özkan anlatıyor:
“Çocuklarına karşı bir şefkat pınarı idi. 1980 öncesinde kızları falan küçüktü. Cumhuriyet Bayramı açıklaması yazıyoruz, Ayrancı’da evde. Masanın karşısındayım, kızı geldi, sandalyeye çıkıyor, omzuna çıkıyor.
-Yavrum bak çalışıyoruz, annenin yanına git!
Diyor, ama kızı yine geliyor. Demek ki çocuklar da babalarına düşkün. Yakalamışken de hasret gideriyor. Hiç sesini yükseltip bir laf söylemiyor. Bunlar inancının dışa yansımasıydı diye düşünüyorum ben.”
Yaptığı her işi iki dünyayı da düşünerek yapardı. Yaptıklarından dolayı gördüğü karşılıklar da bunu ispat eder.
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın bazı özellikleri vardı. Mesela benim gözlemlerime göre genelde insanlar, hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ediyor. İktidar sahipleri de hiç gitmeyecekmiş gibi hareket ediyor. Bu noktalarda Erbakan Hoca farklıydı. Bakın 1996’da iş başına gelir gelmez kolları sıvadı. Bir takım köklü icraatlara girmişti, kalıcı eyyamcı konulara değil. Mesela İran’ı ziyaret ediyor, niye? D-8’leri kurmak için alt yapı oluşturuyor. D-8’lere İran’dan başlıyor. Niye İran’dan? Çünkü biliyor ki küresel emperyalizm Müslümanların bir araya gelmelerini engellemek için iki faktörü yoğun biçimde kullanıyor. Bunların birisi mezhep farklılığı, bir diğeri ırki farklılık, etnik yapı. Erbakan Hoca Allah Rahmet eylesin İran’da Şia veya Caferi mezhebi yaygın olduğundan, işe oradan başlıyordu. Sünni âlem çoğunluktadır, orayı dışlayabilir. Ama İran yabana atılır bir ülke değildir. İşe oradan başlamamız lazım, diyor. Yani iktidarda fazla tutmayacaklarını biliyordu. Bundan dolayı kabuk değil, köklü icraatlara başlamıştı, derhal.
O, kendisine ve partilerine açılan davalarla ilgili olarak, kendisinin iç âlemine nasıl bir etki vardı bilemem ama, ben şunu söylemiştim, işte o ömrünün sonuna doğru bir sohbetimizde demiştim ki:
-Hocam bunlar elbette can sıkıcı şeylerdir, ama Allah tuttuğunuz oruçları, kıldığınız namazları, indirmiş olduğunuz hatmi şerifleri, ifa ettiğiniz haclarınızı kabul buyursun, inşallah kabul de buyurmuştur. Ama benim kanaatimce elinizde bir takım belgeler var ki, Rabbim bu belgeleri sizin için birer ibra belgesi sayacaktır. O kanaatteyim:
Dedim.
-Nedir o belgeler?
Diye sordu. Şöyle özetledim:
1-Milli Nizam’ın kapatılması kararı. Hocam ben gerekçeli kararı okudum, dedim. Milli Nizam’ın kapatılmasında ki tek gerekçe, sizin Hakk’ı haykırmanızdır. İslami bir düzen kurmanız için mücadele etmenizdir.
2-Milli Selamet’in kapatılması kararı. Milli Selamet’i cunta kapattı. Sizleri de zindanlara attılar, yargılandınız suç ne? Siz İslami bir düzen istiyorsunuz, bunu görün. Bir Müslüman için bundan daha büyük bir madalya olamaz!
3-Refah Partisi’ni kapatma kararı.
4-Fazilet Partisi’nin kapatılması kararı.
5-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi özel kararı.
6-Altıncı belge Avrupa insan hakları mahkemesi genel kurulun kararı.
Sonunda dedim ki:
-Hocam Allah’a sunulacak bu kadar belge, her mü’min’e nasip olmaz!”
Nezaketi, saygısı ve sevgisi konusunda Süleyman Canan şunları söyledi:
“Refah Partisi döneminde Hocamız Kütahya’ya gelmiş, beraberce bir çalışma için beraberce Simav’a gidiyorduk. Ben Hocamızın arabasında idim. Giderken bize meyve ikramı yapıldı. Hocam bir dilim aldıktan sonra, bana dönerek:
-Buyurun Süleyman Bey arkadaşlarımızın ikramı!
Dedi. Ben de o gün oruca niyet etmiştim:
-Hocam ben bu gün niyetliyim!
Dedim.
-Ya, öyle mi, Allah kabul etsin!
Dedi. İftar vaktine kadar asla hiçbir şey yemedi içmedi. İftar vakti yemeği beraber yedik. Ben çok mahcup oldum. Bu inceliğin ve hassasiyetin altında ezildim. Bugün düşünüyorum da, o gün neden orucumu bozmadığıma pişmanlık duyuyorum.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın kendi halinden hiç şikâyet etmeme özelliğini belirtmek lazım. Hem işlerinin yoğunluğundan, hem bu çalışmalarda karşılaştığı sıkıntılardan, uğradığı haksızlıklardan, hem de hastalıklardan hiçbir zaman şikâyet etmedi, dert yanıp isyan etmedi. Bel rahatsızlığının arttığı dönemde, vefatına yakın dönemde, doktorların omurga filmlerine baktığı zamanı hatırlıyoruz. Bakıyorlardı omurganın haline, resmen bir S haline gelmiş, yani böyle bir parantez falan değil. Doktorlar diyorlardı ki:
-Hocam siz nasıl ayakta duruyorsunuz? Ve nasıl bağırıp çağırmadan feryat etmeden bu acı ile yaşayabiliyorsunuz? Çok şiddetli ağrı çekiyor olmalısınız!
 O da cevaben:
-Tabi zaman zaman sancı oluyor, doğru söylüyorsunuz.
Derdi. Tabi o omurgasının haline rağmen ayakta durabilmesi veya koltukta oturabilmesi, Allah’ın bir lutfu ve yardımı da, o ağrıları yaşamasına rağmen, hiç şikâyet etmemesi. Yani ben bu ağrılarla bırakın toplantı yapmayı, teşkilat çalışmasına katılmayı, yerimde duramıyorum deyip de köşesine çekilmek yerine, o ağrılara o sıkıntılara sabretmesi gerçekten çok örnek bir davranış.
Ayrıca son derece merhametli idi. Ben küçükken yatak odama bir örümcek girmişti. Ben 7-8 yaşlarında idim. Ben hemen bir terlik bulup öldürmeye teşebbüs ettiğimi görmüş, yanıma geldi:
 -Ne yapıyorsun sen, dur bakalım! Örümceği öldürmek günah! Gideceksin mutfaktan bir peçete getireceksin, örümceğe zarar vermeden tutup pencereden yere bırakacaksın. Örümceği öldürürsen Allah seni sevmez:
Dedi. Yine Altınoluk’ta bahçede bazen yılanlar olurdu, onları da bizim orada ki görevliler, tabi mecburen bahçede olduğu için, çocuklara zarar verebilir, bir sıkıntı olabilir, diye bazen öldürürlerdi. Onların bile öldürülmesinden çok rahatsız olurdu. Derdi ki:
-Keşke bir şekilde yakalasaydınız da, canlı olarak uzağa bir yere götürüp atsaydınız, öldürmeniz pekiyi olmamış!
Diye yılanın öldürülmesine bile gönlü razı olmazdı. O açıdan tabi büyük bir şefkat ve merhamet abidesi olan bir insandı.
Bir de Erbakan Hocamız, hakikaten hiç kendisini anlatmazdı, sanki kendini ön plana çıkarma isteği gibi olmasın diye. Hiç ben dediğine rastlamamışız, yani hep biz demiş. O da önemli bir özelliği tabi.
Erbakan Hocamız az konuşan birisi idi. Hatta rahmetli annem bazen ailece oturulup televizyon izlerken, veya yemek yerken, herkes bir şeyler söylüyor, sohbet ediyor, tabi babam çok fazla konuşmadığı için, annem derdi ki:
-Ya sen de bir söz ile katılsan, ağzını açsan da, sen de bir şey desen ne olur?
Cevap hazır idi:
-Söz gümüş ise sükût altındır!
Dedikten sonra tebessüm ederdi. Sonra bu birkaç kere tekrarlanınca da, artık baya sesli bir şekilde gülerek bunu tekrar etmeye başlamıştı. Annem de gülerdi artık çünkü cevap belli, söz gümüşse sükût altındır, diyecek. Hakikaten o az konuşma özelliği vardı. Aslında tabi İslam’da da öyle emrediliyor, Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi’nin özellikleri, herhalde onları yetiştirirken çok güzel hasletler katmış.
Hep söylerdi:
-İyilik emrolunurken, sadece size iyilik yapana iyilik yapmak değil, size iyilik yapana zaten siz iyilik yaparsınız, bu doğal bir şey. Asıl marifet, size kötülük yapıldığı halde mukabilinde iyilik yapmanızdır. Size kötü davranana bile iyi davranmanızdır, kötü söz söyleyene iyi sözle cevap vermenizdir.” 
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Erbakan Hocamızla uzun yıllar beraber çalışmak nasip oldu.   Önceden bizim gözümüzde canlandırdığımız, bildiğimiz Hocamızla, bulduğumuz, yakinen takip ettiğimiz, tabiri caizse gecesine gündüzüne şahitlik ettiğimiz Hocamızı Elhamdülillah hayallerimizdeki gibi sapasağlam bir Müslüman olarak bulduk ve hep öyle gördük. Hocamızı bir mü’minde var olması gereken vasıflar ne ise onların bütünüyle hepsini kendi şahsında toplamış mükemmel bir Müslüman olarak tanımlayabiliriz. O hayatını insanlığın kurtarılması davasına adamış, Millî görüş davası dediğimiz bu davanın, insanlığa ulaşması için gece gündüz demeden gayret ederken, bir taraftan da ibadetlerini aksatmadan ve yapılması gereken bütün ferdi ibadetleri, yapma görevine gayret gösterdiğine şahitlik etmiş olduk. Onun için bir kamil mü’min nasıl olur, bunu nasıl yaşar, hayatını nasıl tanzim eder, zamanını nasıl kullanır, bunları bir bütün halinde Hocamızda gördük. Erbakan Hoca tabiri caizse Asr-ı Saadet’ten bu yana bize ulaşan tarihi ve İslami şahsiyetlerin ortak bir mümessilidir. Efendimizden, Selahattin Eyyubi’ye, Sultan Fatih’ten 2.Abdulhamit’e, Mehmet Akif’e kadar abide şahsiyetlerin üstün vasıflarını bünyesinde barındırmıştır. Hocamız ifsadın merkezini de, ıslahın merkezini de tayin etmiş. İfsadı ortadan kaldırmak ve insanlığı kurtarmak için dünya ve ahiret saadetini sağlayabilmek için gece gündüz çalışmıştır.
Onun azmini şöyle açıklayabiliriz:
Bu bir ruh meselesi! Yani en sonunda ceset ruhu taşıyamaz hale geldi, Hocamın idealleri o kadar canlı, o kadar heyecanlıydı ki, yaşıtı yaşındaki insanlar yürüyen ölüler gibi hareket ediyorlar. Ama o yaşın o hareket kabiliyetinin kısıtlanmasına rağmen, öyle bir heyecanla, öyle bir motivasyonla, öyle bir gayretleniyor ki, bunu sadece Allah rızası için diyerek açıklayabiliriz. Hocamızın dünyalık beklentisi olmadı. Zira makam mevki olarak, en yüksek seviyede her şeyi yaşamıştır. Eba Eyyub El Ensari’yi 96 yaşında İstanbul’un surlarına götüren gaye ne ise, Erbakan Hocamızı 85 yaşında cihad aşkıyla, insanlığın kurtarılması aşkıyla çalıştıran mana oydu. Biz buna şahidiz.”    
Abdülkadir Özkan anlatıyor:
“Recai Kutan Bey Mehmet Zahit Kotku Hazretleri için şu sözü söylemişti:
 -Şefkatli ve merhametli idi.
Bu vasıfları aynen Erbakan Hocamıza da geçmişti. Sonuna kadar da öyle devam etti. Ama çıktığı yolda yürürken işini yapmayanlara karşı öfkeliydi. Ama bu öfke bir düşmanlık ve kine asla dönüşmezdi. O işin, davanın orada aksayacağından dolayı tepkiliydi. Erbakan Hocam cemaatler aleyhinde, basın önünde polemiğe hiç girmemiştir. Basın önünde girmemiştir de, dışarıda konuşurdu anlamında söylemiyorum. Mesela 1980 öncesi rahmetli Necip Fazıl üstat rapor isimli kitapçıklar çıkarıyor ve Hocamızın aleyhinde verip veriştiriyordu. Herhalde MHP ile dirsek temasında olabilir. Süleyman Arif Emre olayın şahididir. Kendisi Erbakan’ın odasına girdi:
-Hocam Üstad bize çok kötü çatmış!
Dedi. Ben de orada idim, günlük çıkıyorum, her gün yanında oluyorum. Şöyle cevap verdi:
-O bizim büyüğümüzdür, diyebilir.
Dedi. Olayı bitirdi. Bu müthiş bir şey! Ben bunu çocuğuma bile gösteremem. Yine Rahmetli Mehmet Zahit Kotku Efendi’den sonra Esat Hoca Efendi geldi. Başlangıçta orada da beyanatlar oldu. Her gün medyalara, gazetelere, radyolara çıktı. Valizlerle paralardan falan bahsetti. Hocamızın aleyhine şeyler söyledi. Ben de basın müşaviri olarak o yayınların hepsinden örnekler topladım, bantlar temin ettim. Bir dosya hazırladım ve önüne koydum. Sanıyorum 1989 veya 1990 yılları idi.
-Bu nedir?
Dedi.
-Efendim Esat Hocaefendi ile ilgili beyanatları, belgeleri, bilgileri topladım, dosya yaptım, takdim ediyorum!
Dedim. Bana hemen dedi ki:
-Götür koy onu çekmecene, sende kalsın, kimseye de verme!
Dedi. Olay bitti. Açıp ne varmış diye merak edip bakmadı bile. Bir başka basın toplantısında bu Fetullah Gülen Hocaefendi o zamanlar biz? Erbakan’la görüşmüyoruz, kalplerimiz ısınmıyor, falan gibi bir şeyler söylemişti. Gazeteciler kendisine bunu sordular. Dedi ki:
-Biz o kardeşimizle günde 5 vakit görüşüyoruz!
Dedi, bitirdi.”
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Gece yatmadan önce elini öptüğümüzde bize hep şöyle dua ederdi:
-Allah razı olsun, Allah en sevdiği kulları ile beraber haşretsin. Allah iki cihan saadeti versin. Allah bolluk versin, bereket versin, ecri cezil versin. Allah yaşama sevinci versin. Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam’a komşu eylesin. Allah’a emanet olun. Allah rahatlık versin…” ALLAH DOSTLARI İLE İLİŞKİLERİ Elif Erbakan Altınöz anlatıyor:
“Erbakan Hocamız hakkında şunların söylendiğini biliyoruz:
Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi:
-Biz Erbakan Hoca’yı gözümüzden bile sakınıyoruz.
Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi:
-Erbakan Hoca büyük bir Allah dostudur.
Bayburt’lu Dede Paşa Hazretleri:
-Erbakan Hoca manevi olarak vazifelidir.
İhsan Tamgüney (Sultan Baba) Efendi Hazretleri:
-Erbakan Hoca’nın etrafında üç kişi bile kalsa, biri mutlaka siz olmaya çalışın!
Bu ve benzeri sözler onun manevi gücünü gösteren delillerdir.”
Gerçekten de dünyanın sayılı İslam alimleri hep Erbakan Hocamız hakkında önemli tespitler yapmışlardır. Elif Hanımefendi’nin yukarıdaki tespitlerinin dışında da mesela:
Tunuslu İslam alimi Gannuşi diyor ki:
-Erbakan benim de hocalarımdan biriydi. Ondan çok şey öğrendim.
Hamas Lideri Halit Meşal:
-Bize göre Erbakan, çağımızın Abdülhamid’idir.
Katar’dan Kardavi:
-Erbakan hayatı boyunca Müslümanlara önderlik etmiş, İslam ümmetinin uyanış ve dirilişinde büyük hizmetler yapmıştır.
Mısırlı İhvanı Müslimin liderlerinden Mehdi Akif:
-Ben onu takvasıyle, ilmiyle, fikir ve projeleri ile tanıdım. Kendisi Allah’ın bu asra gönderdiği bir müceddiddir.
Mustafa Tahhan:
Erbakan Hoca bir ekoldü. O bu ekolünü bütün dünyaya yaymış olan bir insandı.
Şerafettin Mollaoğlu:
“Yaşamış olduğumuz asırda Erbakan Hocamızın yapmış olduğu çalışmaları fikirleri ve özellikle Müslümanların güçsüz olduğu bir dönemde, silahla değil, başka yollarla cihat yapan bir lider olarak gözüküyor. Bunu görüşmüş olduğumuz bütün İslam ülkelerindeki liderler, Erbakan Hocamızın son asırda gönderilmiş müceddid olarak belirtip değerlendiriyorlar. Bunu âlimler değerlendiriyor, çünkü müceddid demek için müceddid olmak gerekiyor, o insanlar bu şekilde diyorlar ve demişlerdir.”   
Hayati Otyakmaz anlatıyor:
“Biz Sultan Baba ismiyle bilinen İhsan Tamgüney Hazretleri’nin yanında çok bulunduk.
Ziyaretine gelenlere bir Milli Gazete ve bir de sabun hediye ederdi:
-Sabun ile maddi kirlerinizden arının, Milli Gazete ile de manevi kirlerinizi temizleyin!
Derdi.
Yine şu sözleri biz ondan duyduk:
-Bir insanın sağlamlığını ölçmek isterseniz, Erbakan Hoca’ya dost mu, düşman mı olduğuna bakın! Erbakan Hoca’yı seviyor ve ona itaat ediyorsa o insan güvenilir ve muteber bir insandır.
Derdi.
Erbakan Hocamız İstanbul’a geldiğinde onu mutlaka ziyaret ederdi. Sadece onu değil, gittiği yerlerdeki Allah dostu ve manevi kişiliği olanları mutlaka ziyaret ederdi. Mesela Yozgatlı Ahmet Ergin Efendi sık sık ziyaret ettiği kişilerden biri idi.”
Mehmet İpek anlatıyor:
“Erbakan Hocamız Aksaray Çekiçlerli İzzet Çekiç Efendi’yi sık sık ziyaret ederdi. İzzet Efendi bir gün dedi ki:
-Erbakan Hoca gibi gece gündüz cihad eden bir adamın, eli değil ayağı öpülse yeridir. Ah evladım ah. Eskiler el açıp dua ettiklerinde Allah icabet ederdi. Şimdi ise faize ve günaha bulaşmış bir toplumdayız. Dualarımız bile kabul olmuyor. Bu toplumun düzelmesi için Erbakan Hoca gibi mücahitlere ihtiyacı var.”
Anlatıldığına göre Erbakan Hocamıza ışığını yansıtan önemli bir zat daha vardır. Afyon’un tanınmış ilim fikir ve maneviyat adamı Bolvadinli Yörükzade Ahmet Fevzi Efendi. Aylar boyu onun ilminden istifade ettiği ifade ediliyor. Bu sürenin 18 ay olduğunu ifade edenler de mevcut. Yedek subaylığı döneminde Erbakan Hocamız bu gönül insanından bol bol feyz almıştır.
Cafer Yavuz anlatıyor:
“Prof. Dr. Necmettin Erbakan için, Bolvadin ayrı bir önem arz ediyordu. Çünkü; Erbakan Hocamın manevi dünyasının şekillenmesinde Yörükzade Ahmed Fevzi Efendi'nin ayrı bir yeri vardı. Zaman zaman Bolvadin'e Hocasını ziyaret için geldiğinde, Hocası onu Necmeddini Kübra diyerek sever ve taltif edermiş. Yine bir defasında bir vesile ile geldiğinde Yörükzade Ahmed Fevzi Efendi tatlı bir tebessümle:
-Oğlum Necmettin Efendi, Cenabı Hakk seni devlette bir ikbale ulaştırırsa, Bolvadin'i unutma! Bolvadin halkı çok mütedeyyin ve muhafazakardır. Buralara hizmetin olsun!
Diyerek kendisine vasiyet niteliğinde tavsiyede bulunmuştu. Aradan 25 yıl geçtikten sonra, MSP döneminde Başbakan Yardımcısı iken, Erbakan Hocam Bolvadin'e afyon alkoloidleri fabrikasının temel atma törenine gelmişti. Orada yaptığı konuşmada:
-Böylece 25 yıl önce Yörükzade Ahmed Fevzi Efendi'ye verdiğimiz  sözü Elhamdülillah bugün yerine getiriyoruz.
Dedikten sonra geçmişteki aralarında geçen konuşmayı ve iletişimleri bize aktarmıştı. Yine Refah Partisi döneminde seçim çalışmalarında mutlaka Bolvadin'de miting yapmadan geçmezdi.
Refah Partisi Afyon il seminerini 1992 yılında Heybeli Kaplıcaları Termal Tesisleri’nde yapmıştık. Seminer arası Bolvadin kapalı spor salonunda Adil Düzen konferansı vermeye giderken, yatsı namazını beraberce Merhum Yörükzade’nin dergahında kılmıştık. Huşu içerisinde dergaha girişi görülmeye değerdi. Sanki yıllar geçmemiş gibi, odanın birisinde Hocası Yörükzade’nin çıkışını bekler bir edeb içerisinde, duygusal anlar yaşamıştık. Bize Hocasının misafirleri hangi odada karşıladığını, özel görüşmelerini hangi odada yaptığını kemali edeple ve duygulu bir vaziyette anlatmıştı.”
Abdülkadir Özkan anlatıyor:
“Ben ülkücü kökenli biri idim. 1970’li yıllarda Hasan Aksay’ın teklifi ile, görüşlerim kendime kalmak kaydıyla, yalnız gazetecilik yapmak üzere Milli Gazete’de işe başladım. Erbakan Hocamızın Başbakan Yardımcılığı yaptığı sırada onunla beraber gezilere ve çalışmalara katıldım. Hareketleri, Müslümanlığı, dürüstlüğü, insana saygısı, hoşgörüsü ve bilgisi ile hayran oldum. O tarihten beri de çizgimi bozmadan devam ediyorum.
Tabi bir defa bunu söylemem Hocamı benim değerlendirmem anlamına gelmesin, ama içimden geleni söylüyorum; Erbakan Hocam benim mürşidimdi, ama o kendi mürşidinin de müridi idi. 40 yıl boyunca böyle gördüm, nerede muhterem bir zat varsa, gece 24 olsun, gündüz olsun, isterse o gün 4 tane mitingi olsun, 5.inci miting geç kalacak bile olsa, o zatı gidip ziyaret edip, önünde, yanında saygısını gösterip, hayır duasını almadan diğer işe gitmezdi.”
İbrahim Durmuş anlatıyor:
“Erbakan Hoca Arapkendi Hazeretleri’ni gıyabında tanıyordu. Çünkü Güneydoğu’da muhterem bir insandı. Arapkendi Hazretleri’nin vefatından sonra Erbakan bana, telgraf gönderip “başın sağolsun” dedi. Eğer Allah müsaade ederse ben onun kabrini ziyarete geleceğim, dedi.
Ve geldi. Şeyh Seyda Hazretlerinin Kabristanı Bismil’de Bayındır köyündedir. Erbakan Hoca hastaydı da. Erbakan köye girerken demiş ki:
Arabayla Hoca’nın köyüne basmayalım. Ayağımızla basalım, yürüyerek girelim. Evliyaların huzuruna edeple gitmek lazımdır!
Biz de köyde bekliyoruz. İlk önce mayın tarama arabaları geldi, güvenlik geldi, bütün köyün etrafını güvenlik sardı. Yüksek mevkili insanlar da onlarla beraberdi. Hani nerede Hoca? dediler. Biz de bekliyoruz, köyün girişinde yayan geliyor. Daha sonra makbere gittik, murakaba oldu, Yasini Şerif okudu. Orada bir sohbet yaptı, şimdi hatırlamıyorum o sohbeti. Daha sonra Tekke’ye geldik, büyük bir çadır kurulmuştu. Geldi, oturduk, mırra ikram ettik. Ben telgrafı bana göndermiştiniz, dedim. Burası onun yeridir, ben de onun talebesiyim. Burada 100’e yakın talebesi vardır.
Hoca çadırda açık açık konuştu. Gayemiz İslam’dır, insanların maneviyatını kuvvetlendirmektir. Sağa gitmek, sola gitmek yok, dedi. Siz ateş ederken, hedefi bir milim kaçırsanız, isabetli olmaz, oradan hedefe 5 santim farkeder. Sağa gider, sola gider, az gider, çok gider. Bizim tam hedefimiz İslam’dır. Bizim atışımız tam hedefe isabet etsin. Senin gayen, senin fikrin tam hedef olsun, diyordu.”
Lütfi Yalman anlatıyor.
1975 te İstanbul’a gittiğimizde, Mehmet Zahit Koktu Efendi Hazretlerini ziyaret ettik. Bitlis’ten veya Siirt’ten hatırlayamıyorum 4-5 kişi vardı. Onlara dedi ki:
-Selamet nasıl sizin oralarda?
Anlayamadılar bir anda, sorulu gözlerle baktılar. Efendi Hazretleri tekrarladı:
-Selamet nasıl Selamet, Milli Selamet Partisi nasıl sizin oralarda?
Dedi. Şaşırdılar tabi, adamlar baktım tam haberdar filan değiller. Hocaefendi Rahmetullahi Aleyh dediki:
-Bakın Selamet kelimesi İslam kökünden gelmedir. Milli Selamet Partisinin iktidar olması için çalışın! Bu dergahtan Necmettin gibisi geçmedi. O buranın bulaşığını da yıkadı, çorbasını da içti, hizmetini de yaptı.”
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“Milli Selamet Partisi döneminde Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi’yi ziyarete gittik. Ziyaret çok uzun sürdü. Saatlerce Erbakan Hocam dizlerinin üzerinde hiç kıpırdamadan oturuyor olduğu halde öylece sohbet ettiler. Mahmut Efendi defalarca:
-Rahat oturun, buyurun!
Dediyse de, o görüşme bitinceye kadar hiç kıpırdamadan oturdu.”  
Kibir, gurur nedir bilmezdi. Gitti yere derhal uyum sağlar, ortamı asla yadırgamazdı.
Edebi ve terbiyesi konusunda Allah dostlarının şahitliği vardır.
Şaban Atalı anlatıyor:
“Ben ASKON Gebze Şube Başkanı olduğum tarihlerde Erbakan Hocamızın Eyüp Sultan Camii’ne geleceğini duydum. 4-5 arkadaşımızla hemen oraya gittik. Bir fırsatını bulup Hocamızın hemen yanına kadar girdik, hatta sofrada kahvaltıya dahi buyur edildik. Hocamızın sağında Mahmut Efendi Hazretleri vardı. Protokol konuşmaları yapıldı ve Muhterem Mahmut Efendi hazretleri de konuştu. Konuşmasına başlarken:
-Biz edebi Necmeddin’den öğrendik.
Dedi. Bu ifade bende derin iz bıraktı.”
İlim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşu onun ferasetini yansıtan bir olaydır.
Osman Akgün anlatıyor:
“Kendisinden bizzat duyduğum İlim Yayma Cemiyeti’nin nasıl kurulduğunu izah eden bir olayı anlatmak istiyorum.
Erbakan Hocamız 22 yaşlarında iken, yani 1948’de bir gün Abdülaziz Bekkine Hazretlerinin avlu içindeki evinde bir toplantı olmuş. Bu toplantı çok geç saatlere kadar sürmüş. Herkes gitmiş. Sadece Erbakan Hocamız ve Şeyhi içerdeler. Kapı çalınıyor, avlu kapısı. Gece saat 02,00. Abdülaziz Efendi gidiyor, kendisi kapıyı açıyor. Vehbi Çıkrıkçı diye bir avukat çıkıp geliyor. Erbakan Hocamız da orada. Vehbi Çıkrıkçı diyor ki:
-Efendim bugün mevcut düzen bir karar aldı. Mevcut olan düzen kendi istedikleri şekilde, İslam’a değil, düzene hizmet edecek tarzda ve vasıfta imam yetiştirmek istiyor. Bu imamları biz İslam’a hizmet edecek şekilde yetiştirebiliriz!
Abdülaziz Efendi diyor ki:
-Bu çok önemli! Tam bizim de istediğimiz bu. Peki bizden ne istiyorsunuz?
  -Bana 7 kişi verin. Fotoğrafları ile nüfus kağıtları ile.
Diyor. Ertesi günü Abdülaziz Efendi, Rahmetli Erbakan Hocamızın da yardımı ile istenilen fotoğraf ve nüfus kağıtları toplanıp veriliyor. Erbakan Hocamız böyle anlattı. Onun özelliği kesinlikle ben yaptım, ben buldum, demezdi. Ben öyle zannediyorum ki, Abdülaziz Efendi’nin emriyle bunu kendisi yapmıştır. Vehbi Çıkrıkçı’nın o saatte gelmesi ve içeride sadece iki kişinin bulunuyor olması Erbakan Hocamızın hazırladığı bir durumdur diye düşünüyorum. Toplanan ve nüfus kağıdını teslim eden şahıslar, 65-70 yaşlarında bakkal, kasap, ayakkabı tamircisi gibi kişiler. Vehbi Çıkrıkçıya bu isimler veriliyor.
Avukat Vehbi Çıkrıkçı, İlim Yayma Cemiyeti’ni 1948’de böyle kurmuş. Kısa süre sonra bu kurucular devlet tarafından toplanıyor. Sorgu sual. Bir bakmışlar ki:
-Bu marangoz Niyazi’den bir şey olmaz, bu zahireci Ahmet Efendi ne yapabilir? Bu ayakkabı tamircisi, kendine hayrı olmayan yaşlı adam, bize ne zararı dokunabilir?
Diyerek faaliyetlerine rıza göstermişler.
 İlim Yayma Cemiyeti böylece kazasız belasız faaliyete başlıyor. Sonra da zaman içinde yöneticileri değişerek, vasıflı kişiler yönetime gelerek bu günkü İlim Yayma Cemiyeti doğuyor. Şimdi ben bunu şöyle düşünüyorum, Cenabı Hakk bir millete muzafferiyet verecekse, onun yetişen neslini akıllı yetiştirir. Bu hadisede, Vehbi Çıkrıkçı ile Abdülaziz Efendi Hazretleri arasındaki irtibatı Erbakan Hocamız Rahmetli kurmuştur. Ama işin doğasına uygun olması için bunu Erbakan Hocamız yapmış gözükse idi doğru olmazdı. Çünkü Abdülaziz Efendi Hazretleri vardı, onun yapması doğru olurdu. Ama İlim Yayma Cemiyeti’nin bu şekilde tepki çekmeden, yasağa uğramadan hayata geçirilmesi bence Erbakan Hocamızın bir planı idi.”
İslam dünyası ve Erbakan Hocamız, konusunu sorduğumuzda Şerafettin Mollaoğlu şunları anlattı:
“Erbakan Hocamız ile değişik zamanlarda yurt dışından gelen, özellikle Müslüman topluluklar birliği toplantısındaki liderlerle yapmış olduğu toplantılarda, evine gitmek nasip oldu. Konutta Hoca gerçekten de bir Osmanlı Beyefendisi idi. Yani bugün Türkiye’den başka dünyada değişik 53 ülkeye gitmek nasip oldu. O ülkelerdeki değişik insanları gördük, liderleri gördük, karşılaştırdığımız zaman, Hoca gerçekten de bir Osmanlı Beyefendisi idi. Siz de biliyorsunuz evine gittiğiniz zaman kapıda karşılar sizi. Dinlerken bu çocuktur, bu küçüktür, bu cahildir falan demez. Bizatihi konuşmuş olduğunuz şeyleri tam dinler, yüzünüze bakarak dinler, ikramını yapar, sonra giderken tekrar kapıya kadar gelir, oradan gönderir. Yine o toplantılardan birisinde Mısır’dan Sistani ailesinden eski bakanlardan birisi. Onların bir yeğeni gelmişti, İhvanı Müslimin’den, Hocayı evinde ziyarete gitmiştik. Masaya oturduk, Hoca konuşmaya başlarken, tercümanlığını ben yapıyordum. Dışarı çıktıktan sonra, arkadaş bana dedi ki:
-Şerafettin, sen tercüme yapmadan önce ben Hoca’nın şekline baktığım zaman, gerçekten de ümmetin derdini sırtında taşıyan bir insan olduğunu, hali ile anlatan bir lider olduğunu, bir insan olarak gördüm.
Biz yurt dışına gittiğimiz zaman, gerçekten de çok hürmet gösterirler, Erbakan Hoca’nın talebeleri gelmiş diye, uçağın kapısında karşılarlar, bir devlet başkanı gibi görürlerdi bizi. O şekilde hürmet ederlerdi. Tabi bize olan hürmet değil, Erbakan Hocamızdan dolayı bize hürmet ediyorlardı. O Mısırlı olan arkadaş bunu anlatırken bana demişti ki:
-Şerafettin, siz insan olarak bırakın, bir köpeği uçağa bindirin, her hangi bir İslam ülkesine gönderin, tasmasına da Erbakan’ın köpeği, diye yazın, insanların onu hava alanında kırmızı halılarla karşılayacağından ben eminim. Çünkü Erbakan Hoca gerçekten de İslam ülkelerinde tanınmış bir liderdir. Onun davası dünya davası değil, ahret davası olduğunu herkes biliyor.
Demişti.
2010’da Somali’ye gitmiştim. Havaalanında bizi Cumhurbaşkanı özel kalemi ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı yetkilileri karşılamıştı. Sonra otele gittik. Akşam İhvan’ın Genel Başkanı geldi. Otelde konuşurken dedi ki:
-Şerafettin bu dört tane genç üniversitede hoca. Bunlar Mogadişu Üniversitesi, İhvan’ın hakim olduğu Üniversite’den özel olarak seçildi.   Bizim Üniversite’de Erbakan Hoca’nın fikirleri ders kitabı olarak okutulur. Bu gençler Erbakan Hoca’yı çok sevdikleri için, bunlara Erbakancı derler. Sizi daha iyi anlar diye, daha iyi hizmet eder diye, bunları sizin hizmetinize gönderdik.
Hatta o Başkan Ankara’ya gelmişti, bu gazetelere falan da düşmüştü. Mustafa Kamalak Bey’i Genel Merkez’de ziyaret ettikten sonra bana dedi ki:
-Şerafettin, Erbakan Hoca’nın oturmuş olduğu evin önüne gitmek istiyorum, orada resim çekeceğim ve ben yazdığım kitabı o resimlerle zenginleştirmek istiyorum. Diyeceğim ki: Dünyaya yön veren İslam Lideri Erbakan bu evde yaşamıştı!
Başka bir hatıramız:
2008’de Lübnan dönüşü Suriye’de Hamas’ın lideri Halit Meşal’e uğramıştım, Erbakan Hoca’mızın selamını götürmüştüm, bir de hediyesi vardı teslim etmiştik. Sohbet uzamıştı Erbakan Hoca’nın Filistin’e olan sahipliğinden bahsetmişti:
-Biz Filistin halkı Siyonizm ile mücadeleyi Erbakan’dan öğrenmiştik.
Demişti.
Erbakan Hocamıza İkinci Abdülhamit Han gözü ile bakıyorlardı. Erbakan Hocamıza bir Mescidi Aksa maketi hediye gönderdiler. Döndükten sonra biz o hediyeyi Erbakan Hocamıza götürdük, kendilerinin selamını sunduk ve İkinci Abdülhamid Han konusunu kendisine söyledik. Hocam bir ara durakladı, sonra ağladı. Masanın yanında da iki tane ihtiyar vardı, Almanya Milli Görüş’tendiler galiba, tabi orada bulunan herkes ağladı 5 dakika falan, sonra Hocam konuşmaya başladı:
-Keşke Türkiye’deki Müslümanlarda da yurt dışında ki Müslümanlar kadar beni anlayabilselerdi.
Dedi.
Başka bir hatıramız:
Fildişi Sahilleri’ne gittiğimizde orada Zekeriya isminde bir arkadaşla karşılaştık, Batı Afrika’da. Sohbet ederken bana dedi ki:
-Bizim Abdülaziz Sabra diye bir arkadaşımız var. Erbakan Hoca ile ilgili Arapça bir ilahi söylemişti. Türkiye’ye gidip geliyor, Erbakan Hoca ile görüşmüş. Erbakan’dan bahsederken diz üstü çöküyor, ellerini dizleri üstüne koyuyor, besmele çekiyor, Erbakan’ın adına öyle başlıyor. Sizden rica ediyoruz, Erbakan kimdir, bize anlatın.
Gördük ki, Erbakan Hocamızın ismi bütün İslam ülkelerine yayılmış, İslam lideri olarak biliniyor.
Burkine Passao’da yaşlı Süleyman Konfi diye birisi, havaalanından tam uçaktan merdivenlerden iner inmez bizi karşıladı. Beyaz olduğumuzdan dolayı:
-Siz Türk müsünüz?
Diye sordu.
Evet, dedik. Kendisini ilk defa görüyorduk. Selam faslından sonra:
-Büyüğümüz nasıl?
Diye sordu. Biz:
-Büyük dediğiniz kim, anlayamadık?
Diye cevapladık.
-Erbakan Hocamız, bizim büyüğümüzdür. Ondan başka büyüğümüz yok!
Dedi.
Erbakan Hocamızın vefat ettiği gün biz Mali’de idik. 2011 yılı. Bir bölgeye gittik, biz su kuyusu açmaya gittik o bölgeye, baktık ki millet toplanmış, çadırlar kurulmuş, Kuranlar okunuyor. Türkiye’de henüz Hocamızın cenazesi kaldırılmamıştı. Sonra bizi karşıladılar, protokole oturttular. Birisi çıktı konuşmaya başladı.
-Bu acılı günümüzde Erbakan Hoca’nın öğrencileri bizi ziyarete geldi.
Diye. Meğerse bir şey yapmışlar, Erbakan Hoca’nın cenaze namazını kılmak için bütün halk toplanmış, hazırlık yapıyorlarmış.”
Erbakan Hocamız kendisine tutulmuş bulunan ışığı başkalarına da yansıtmaya gayret ederdi.
Nedim Urhan anlatıyor:
“Erbakan Hoca yalnız kendisini yetiştirmekle kalmadı. Bütün kabiliyetleri olacağına inandığı kişileri de yetiştirme arzu ve isteği ile programlar düzenlerdi. İlahiyat Fakültesi’de Bekir Topaloğlu, Hayrettin Karaman, Mehmet Ali Sarı, İsmail Karaçam ve Muhammet Eroğlu bunlar benim sınıf arkadaşlarım. Öğretim üyelerini ve bu hocaları da götürürdü Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin sohbetine. Oradan istifade etsinler de, faydalı olsunlar, zararları olmasın diye. Yakınen biliyorum ki, niyeti bu idi. Yani bu kimseler zararlı da olabilir ilerde diye düşünerek, o halkaya bağlayarak zararlarını engellemeye çalışıyordu. Hatta Erbakan Hocamız bana vazife verirdi, derdi ki:
-Bunları alacaksın getireceksin, Zahit Kotku’ya!
Ben de onları alırdım, götürürdüm. Onlar Erenköy’de en zengin ailelerin içinde, bir çok imkânlara sahip idiler. Erenköy’de Sami Efendiye de gitmiyorlar, ama buraya Erbakan Hoca’yı kıramayıp geliyorlar. Bunlar ilim erbabı olmak istiyorlar, ama tasavvuf ehli olmayı pek düşünemiyorlardı. O sohbetlerden faydalandılar.
 Mehmet Zahit Kotku Hazretleri derdi ki:
-İnsan araba gibidir. Bir araba kaç kilometre gidebiliyorsa, insan da o kadar hızlı gitmeli, yani kapasitesinin tamamını kullanmalı!
Halkadan bir tanesi sordu:
-Hocam o kadar hızla giden araba kaza yapar ama?
Cevap verdi:
-Cenabı Hakk’ın verdiği nimetleri yerinde kullanmazsanız kaza yaparsınız!”
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri Erbakan’ın şeyhi ve siyasete girmesi için onu görevlendiren zatlardan en başta gelen biridir. Bütün hatıralar ve anlatılanlar bunu gösterir.
Erbakan’ın uygulamalarından zaman zaman rahatsız olanlar, ya da ortalığı bulandırmak isteyenler tabii olarak onu şeyhi olan Mehmet Efendi Hazretlerine şikayet ederlerdi. İşte böyle bir şikayet sırasında hazır bulunmuş olan Saadettin Gökçe, Metin Hasırcı’ya Mehmet Efendi Hazretlerinin şu sözlerini nakletmiştir:
“Erbakan bizim 6 ayda yapamayacağımız işi 6 dakikada yapan adamdır. Siz ne derseniz deyin, Erbakan iyi yapmaktadır!”
Fatih Erbakan anlatıyor:
Erbakan Hocamız hapishanede iken vefat eden Hocası Mehmet Zahit Kotku Efendi Hazretleri, vefatından hasta iken, kendi giydiği şeyhlik, imamlık cübbesini göndermiş.
-Necmettin muhafaza etsin, bunu ona emanet ediyorum.
Demiş. Bu emanetini titizlikle saklardı. Halen bu emanet bizdedir.”  
Ahmet Kızıltan anlatıyor:
“Mücahid  Erbakan Hocamızla tanışmamız Yeniçağa’da Üstad Ekrem Doğanay’ın başında olduğu, benim de hafızlık eğitimimi yaptığım Yeniçağa Kuran kursumuzda oldu.
Erbakan Hocamız Yeniçağa’yı sık sık ziyaret eder, kursumuzla bizzat ilgilenirdi. Onbinin üzerinde hadisi ezberinden bilen, teravih namazlarını gece yarılarına kadar hatimle kıldıran, her alanda binlerce talebe yetiştiren, ilmiyle amil, muhaddis, allame, Üstad Ekrem Doğanay Hocamız, Mücahid Erbakan Hocamızın elini talebeler ve halkın önünde öpünce, bizim de Erbakan Hocamıza olan ilgi ve teveccühümüz ziyadesiyle artıyordu.
Ekrem Hocamız emekli olduğu halde sabah namazlarını kıldırır, zikirden sonra mutlaka alemi İslam için dua ederdi. Bizzat Erbakan Hocamızın ismini zikrederek yaptığı duaların yazılı arapca metinleri bendenizde halen saklıdır.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“1986 yılının sonları idi. Biz Medinei Münevvere’de üniversite öğrencisi idik. 70-80 öğrenci olarak Beşir Ahmet Lisesi’nde kalıyorduk.
Hattat Mustafa Efendi diye Türkiye’den gidip, Medinei Münevvere’ye yerleşmiş muhterem bir zat vardı. Sık sık görüşür ondan feyz alırdık. Erzurum Kongresi’ne katılanların meşhur bir resmi vardır. O resimde Mustafa Kemal Paşa’nın sağ tarafındaki Erzurum müftüsünün talebesi imiş. Hattat Hocamız Erbakan Hocamızı bize sevdiren insandır. Biz onu tanıyorduk, biliyorduk ama, onu çok daha sevmemizin sebebi Hattat Hoca’nın derslerinde Erbakan Hoca’dan sürekli bahsetmesidir. Onun yanında Erbakan Hoca’nın aleyhinde söz söyleyen kim olursa olsun:
-Defol buradan! Git önce imanını tazele!
Diye kovardı. Timurtaş Uçar Hoca’nın ve Erbakan Hoca’nın bantlarını çoğaltır, bize ve Türk işçilerine sürekli ulaştırırdı. Bir eğitim merkezi idi orası. Bir tebliğ merkezi ve Ehli Sünnet üzerine de çok ciddi çalışmaları vardı, siyaset konusunda da. O üniversite hocası değildi, öylesine gelirdi. Çünkü üniversite Vahhabilerin idaresinde olduğundan Ehli Sünnet alimlerine orada ders verdirmeleri mümkün değildi. Hocamız orada ticaret yapardı. Aylar sonra da olsa gelen Milli Gazeteleri tarih sırasına koyar, tek tek okurdu. Bize derdi ki:
-Eskiden evliya hasırın üzerinde Mısırı seyrederdi, haber alırdı. Bu zamanın evliyası, Milli Gazete’yi okuyandır!
Hattat Hoca Türkiye’de iken Mehmet Zahit Kotku Hazretleri ile de görüşürmüş. Hatta denildiğine göre Mehmet Efendi gördüğü yerde Hattat Hoca’nın elini öpermiş.
Erbakan Hocam da Türkiye’den Medinei Münevvere’ye gelmiş, bizi ziyaret edecekti. 70-80 kişi toplandık. Ben onların başkanı durumunda idim. Talebeleri topladım medresenin altında bir dershane var salon gibi orada bekliyoruz. Hattat Mustafa Efendi Hocamız da orada bekliyor. Ali Ulvi Kurucu Hoca da Medine’de idi ama o rejimden çekindiği için o tür toplantılara pek gelmezdi. Ben gittim Mescidi Nebevi’den Erbakan Hocamızı aldım ve salona getirdim. Hocamız salona girer girmez Hattat Hoca’ya selam verip kucaklaştığı anda hepimizi bir ürperme sardı. Sanki elektrik çarpılması gibi bir şey. Bir rüzgar, tarifi imkansız bir durum. Aşık maşukuna kavuşmuş gibi bir ortam yani.
Arkadaşlara sordum, hepsi de aynı şeyleri hissetmişler. Hepimiz sarsılmıştık. Erbakan Hocamız, o zamanki şartlarda, ihtilal şartlarında, hapisten, mahkemelerden yeni kurtulmuş, halen siyasi yasaklı idi. Orada Türkiye’deki mücadeleyi o şartlarda üslubuna uygun bir şekilde anlattı. Ve Türkiye’de yeni bir Milli hareket başlatıldığını, Milli Görüş demiyor, başka bir isim söylüyor; Milli Şuur hareketinin başladığını anlattı.
Ben sonradan öğrendim Hattat Hoca Erbakan Hoca’ya benim için:
-Muhittin’i al götür, senin yanında cihad etsin ve çalışsın!
Demiş.”  
İBADETLERİ
İbadetlerinde de diğer işlerinde olduğu Peygamber Efendimizi örnek almıştı. Elinden geldiğince onun yolunu takip ediyordu.
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız ibadetler konusunda titiz ve hassastı. Özellikle 80 yaşını geçmiş bir insandır. O sırada rahatsızlıklarından, belindeki problemden dolayı hemen hemen iki kişinin yardımı ile yürümesi mümkün olduğu bir sırada ve aktivitesinden bir şey eksilmemiş bir insan olmasına rağmen, ibadetlerini asla aksatmadı. Geceleyin mesela bir toplantıdan veya bir çalışmadan eve geliniyordu, mesela onikide, birde veya daha geç bir saatte, buna rağmen yatsıyı da kılmamışsa, yatsıyı da mutlaka kılardı. Bu akşamlık kaza edelim, bu gecelik kaza edelim, diye bir tavrına hiçbir zaman şahit olmadım. İki kişinin yardımı ile bazen tabi ben de oluyordum, bazen Mehmet Bey oluyordu. Bizim buradaki arkadaşlar oluyordu, elbiselerini soyunması, abdest alması, büyük problem olmasına rağmen, abdestini tazeleyip, yatsı namazını kılıp yatıyordu. Arkasından da o kadar geç saatte yatmasına rağmen, gene sabah namazına çok az vakit kalmasına rağmen herkesten önce uyanır ve bizim veya arkadaşlarımızın yardımı ile namazını kılardı. Gençler ve sağlıklı insanların bile zorlanacağı şartları yaşamasına rağmen asla hiçbir namazını geçirmedi. Sabah namazının arkasından hemen yatmaz, güneş doğana kadar ve 45 dakika geçene kadar Kuran okur, zikir yapar ve dua ederdi. Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin verdiği evradı şerifini mutlaka okurdu. Bu zannedersem tabi her güne haftanın her gününe ayrı ayrı dersler yazılmış orada evradı şerifte. Her gün hangi günse o günün dersini oradan okur dersini yapardı. Gayrı müekked sünnetleri dahi terk etmezdi. Kendisi dediğim gibi, sandalyede kılmaya mecbur olması, iki kişinin yardımı ile yürümesi ve abdest almasına rağmen, o ibadetlerindeki titizliği gerçekten örnek bir olaydı.
Bayram sabahları, sabah namazından önce gider ve sabah namazını mutlaka camide cemaatle kılardı. Bayram namazından sonra camiden ayrılırdı.
 Bazı yıllar Hacc’a beraber giderdik. Her Hacc’ında mutlaka Kıran Hacc’ına niyet eder ve yapardı. Hiçbir seferinde Temettü Haccı’na niyet etmemiştir. Hayatında hep zora talip olmuştur. Zora talip olmasına rağmen her görevini eksiksiz yapmıştır. Hacc’da da öyle.”
Lütfi Yalman anlatıyor:
“Hocamızın hayatı dolu dolu geçti. Bütün baskılara rağmen inanarak yaşadı, vazifesini yaparak, netice alarak gitti. Hiçbir zaman ben demedi, ey Milli Görüşçüler, dedi. Eğer bugün cumhurbaşkanının hanımı başörtülüyse bu sizin eseriniz, üniversitede başörtülü öğrenciler okuyabiliyorsa bu sizin eseriniz, dedi.
Erbakan Hocam bir devlet adamıydı, maneviyat adamıydı. Hocam iki kanatlıydı yani, hem maddi yönlerde erişilmez noktaya gelmiş, hem de manevi yönü çok ileri noktadaydı. Ben Yüksek İslam Enstitüsü mezunu bir insanım. O ayetleri okuyup tefsir ettiği zaman donar kalırdık. Araştırdığımız zaman da aynı noktaya varırdık. Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, Erbakan Hoca’nın tek vakit namazını geçirmediğini söylemiştir. Ben de Hocamın bir defa olsun namazı terk ettiğini görmedim. Gece yarılarına kadar toplantı yaptığımız zamanlar olurdu. Toplantı bittikten sonra hemen namaza hazırlanır, bizlere de namazdan çalmayın derdi. Zor oturup kalktığı dönemde bile namazını kılardı. Erbakan Hoca bir fikir adamıydı. Hoca’nın söylediği sözleri şöyle alt alta yazdığınız zaman, her biri bir kaide, her biri bir kanun ve kuraldır. Yani mesela, uluslararası ilişkileri dikkate alırken ne diyor, çatışma değil diyalog, tekebbür değil eşitlik, insan haklarına riayet, zulüm değil adalet ve benzeri birçok ilke ortaya koydu. Bunları kanun diye yazsanız, bir ülkenin kurtuluşu için yeterlidir. Ben iddia ediyorum.
İzmir’de Abdullah Baba diye bildiğimiz bir arkadaşı vardı. Rahmet olsun, vefat etti. Bir keresinde kendisine Erbakan Hocamızı sormuştum. Dedi ki:
-Erbakan evliyaların kibarlarındandır. Biz zaman zaman Kabe’de toplantı yaparız, ilk Erbakan gelir!
Hocam her hafta sonu Konya’ya iftar programına gelir, iftar konuşmalarını yapar, sonra teşkilatı toplar,  geç saatlere kadar teşkilat soruşturması yapardı. Saat gece 24,00’den sonra ‘acaba Alaaddin Camii’ni açtırabilir miyiz, teravih namazını orada kılsak’ derdi. Hocamın Selçuklu sultanlarına apayrı bir saygısı vardı. Selçuklu sultanlarının türbesi de Alaaddin Camii’nde idi. Alaaddin Camii’ni açtırırız:
-Hocam yoruldunuz, yola da gideceksiniz, arkadaşlarımız ,farzından başlayalım, der ne dersiniz?
Diye arkadaşlar hep bana söyletirlerdi. Hocam da:
-Sünnetlerimizi kılalım!
Derdi.Sonra:
-Hocam teravih namazını 8 rekat kılalım mı?
Derdik. Hocam da:
-Yoo namazdan çalmayalım!
Derdi. Sonra teravih tam kılınır, tesbihat çekilir, Selçuklu sultanlarına Kur’an lar okunur ve sonra Hocamızı uğurlardık. Yıllarca bu hep böyle devam etmiştir.”
Nevzat Kor anlatıyor:
“1956 yılı idi. Ben askerden izin alır, mübarek gün ve gecelerde Zeyrek Camii’ne giderdim. Geceleri şöyle değerlendirirdik. Akşam namazını ve yatsı namazını kılarız, sonra gece namazları filan kılınırdı. Erbakan Hoca da aynı şekilde mübarek günlerde oraya gelirdi. Bir gün hiç unutmuyorum, Erbakan Hoca:
-Haydin tesbih namazı kılalım!
Dedi. Orada son sınıfta Mehmet Kundak diye bir arkadaşımız vardı, o imamlık yaptı. Erbakan Hoca da beraber 20-30 kişi tesbih namazını kıldık.”
İbrahim Durmuş anlatıyor:
İbrahim Durmuş, (Molla İbrahim) Diyarbakır ili Bismil İlçesi Üçtepe köyünde dergahı vardır. Kuran öğrencileri yetiştirir, sohbet halkası vardır. Kendisi Molla Muhammed Şerif Arapkendi Hazretleri’nin halifesidir. Kendisi ile bizzat görüştük, şunları anlattı:
 “Şeyhimiz Arapkendi Hazretleri’nin Hasan isminde bir talebesi vardı, o bize anlattı. Benim oğlum tornacı, tamircisiydi. Gözüne demir çapağı kaçtı. Onu Ankara’ya tedaviye götürdüm. Bir otelde kalıyordum. Otel sahibi ile arkadaş olmuştuk. Benim odam iki yataklıydı, ben ikisinin parasını da veriyordum ki, rahat namazımı kılayım, istirahat edeyim diye. Kimseyi yanıma almıyordum. Otel sahibi bir gece yarısı benim odama geldi:
-Sizden bir şey istirham ediyorum, Avrupa’dan bir muhterem adamımız geldi, bizim eski bir müşterimizdir. Otelde yatak kalmadı, sadece senin odanda bir tane fazla yatak var. O da bizim müşterimizdir, muhterem bir adamdır, bu gece senin yanında kalsın.
Cevap verdim:
-Adamın namazı niyazı varsa gelsin.
Geldi, selam verdi. Hemen çantasını açtı, kendi seccadesini çıkardı. Sonra elbisesini değiştirdi, güzel bir fistan giydi. Ben sordum:
-Sen okulda okudun mu?
-Evet okudum!
Dedi. Daha sonra abdest aldı, güzelce namazını kıldı. Tesbihatını yaptı. Sonra çantasından Kuran’ı çıkardı. Bana dedi ki:
-Bugün Kuran okuyamadım, sen rahatsız olmayacaksan biraz da Kuran okuyayım.
-Elbette, okuyabilirsin.
Dedim. Kuran’ı da okudu. Sonra aramızda şu konuşma geçti:
-Nerelisiniz?
-Diyarbakırlıyım!
-Maşallah, maşallah! Neden buraya geldiniz?
-Çocuğumun gözüne çapak battı. Burada tedavi oluyor, ben de birkaç gündür buradayım, iyileşene kadar.
-Siz nerelisiniz?
-Sinopluyum! Ben de bu gece sana misafir oluyorum, ismim, Necmettin Erbakan. Ben Almanya’da çalışıyorum, orada görevliyim. Bu gece Almanya’dan uçakla geldim.
Daha sonra yattık. Sabah erken, namaza iki saat falan kalmıştı, kalktı. Ben de uyandım. Namaz elbisesini giydi, abdestini aldı, gece namazını kıldı. Öyle sakin, huşu içinde namazını kıldı ki, kendi kendime, maşallah, ne güzel namaz kılıyor, dedim. Daha sonra sabah ezanı okundu. Bir süre sonra ben de kalktım, biraz geç kalkmıştım. O sabah namazını kıldı, sonrasında zikir yapmaya başladı. Bir kısmını bitirdi, ben de sabah namazını kıldım. Biraz dua yaptım, tekrardan yatmak için uzanıyordum. Bana döndü:
-Senin ismin neydi?
-Hasan dedim, Hacı Hasan!
-Hacı Hasan! Bu zamanda Allah’ın feyzi bereketi yağıyor. Müslüman olan bu zamanda yatmaz. Eğer insan bu zamanda yatmazsa, o kalbin üzerine Allah’ın rahmeti yağar. İnsanın rızkı bollaşır. İnsanın kalbine feyz gelir. Eğer yatarsan bunlardan mahrum olursun. Yatma! Hatta Peygamber Efendimiz; bir insan namaz kıldığı zaman güneş doğana kadar zikir yapsa, ona bir Hacc ve bir Umre sevabı yazılır, buyuruyor. Sen niye yatıyorsun?
-Ben, öyle alışmışım, Namaz kıldıktan sonra yatıyoruz, saat 8’de 9’da kalkıp işe gidiyoruz.
-Yok , yatma, zikir yap, sen de o feyzden bereketten nasiplen!
Dedi. Daha sonra zikrini bitirdi, Kuran’ını aldı, bir cüz kadar Kuran okudu. Ben de yattım ama uykum kaçtı, kalkmadım, onu seyrettim. Daha sonra Kuran’ı bitirip yerine koydu, seccadesini kaldırdı, fistanını katladı çantasına koydu. Daha sonra güzelce efendi gibi giydi, kravatını taktı, daha sonra gitti. Ben onu böyle tanıdım. Çok gençti o zaman.
Bir zaman sonra duydum ki; Necmettin Erbakan, Milli Nizam Partisi’ni kurmuş. Bu isim bana yabancı gelmiyor, dedim. Sonradan o gece beraber kaldığımız kişi olduğunu hatırladım. Ondan sonra ben de dört gözle onun Diyarbakır’a gelmesini bekledim. Daha sonra teşkilat için Diyarbakır’a geleceğini duydum. Korkut Özal’la beraber Diyarbakır’a geldiler. Ben gittim, kapıdan girdim. Erbakan beni görünce, seninle otelde görüşmüştük, dedi. Aradan tam 20 sene geçmiş. Bu kadar zamanda hiç görüşmemiştik. Beni hatırladı. Ben diyorum bu keramettir yahut ferasettir. Bu adamda hem feraset var, hem keramet var. Bu insan boş değil.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Bir tarihte Numune Hastanesi’nde Hocamın kolundan kan aldılar. Mahkeme ile ilgili bir evrak bunu gerektirmişti. Kan aldıktan sonra, oraya yarım santim çapında bir plastik naylon bant yapıştırdılar, şeffaf bir şey. Kolda pek görülmüyor. Hocamız iki gün sonra o bantı fark etmiş.
-Vay be, biz bunu görmemişiz!
Diyerek iki gün kaza namazını kıldığını gördüm ben.”
Kendisine nasılsınız Hocam, diye sorulduğunda rahatsız da olsa daima çok şükür elhamdülillah, derdi. Hasta olduğunu, nefes almakta zorluk çektiğini siz farkedersiniz, ama o asla şükürden geri kalmaz, hastalığını söylemezdi.
Bir yere giderken arabada olsun, uçakta olsun ihtiyacından fazla konuşmaz, hep zikirle ve Kuran’la meşgul olurdu. Şoförlüğünü ve hizmetlerini yapan kişiler hep bunu ifade ediyorlar.
Namazlarını ihmal ettiği kesinlikle varit değildir. Gece teheccüd namazlarını ve zikri asla ihmal etmezdi. Sabah namazından sonra hemen yatmaz, işrak vaktine kadar, Kuran okuyarak, zikir yaparak ve tefekkürle zaman geçirirdi. Namazlarını cemaatle kılmaya büyük özen gösterirdi.
Çok yorgun da olsa, geceleri çok az uyurdu. Geceleri ya hiç uyumadığı, ya da çok az uyuduğuna dair şahitlik eden insan sayısı çoktur.
Mustafa Cevat Akşit Hoca anlatıyor:
“Çok önemli bulduğum bir hatıram var, bir keresinde Denizli’de beraber olduk. Erbakan Hoca’ya dedim ki:
-Köyde evim var müsait, seni ağırlayabilirim!
Pamukkale’de lüks otelde yer ayırtmışlar, teşkilat mensupları. Buna rağmen:
-Memnun olurum!
Dedi. O zaman Yatağan’da bir belediyelik var, benim evim de yamaçta bir yerde. Şöyle ona üst katta bir yer verdim. Artık tepelere korumalar falan kondu. Herkes odasına çekildi, mışıl mışıl uyudu, ama o sabaha kadar uyumadı. Aslında Erzurum’da da, Erzincan’da da beraber olduk, aynı şekilde geceleri hiç uyumadı. Erbakan Hoca tam bir dervişti canım! Yani o dayanıklılığı nasıl gösteriyordu bilemiyoruz! Uyumuyor, akşama kadar konuşuyor, sabaha kadar ibadet ediyor. Dayanılır gibi değil. O gecede ben fark ettim, sabaha kadar hiç uyumadı. Sabahleyin herkes etrafını aldığı zaman da gelenleri hemen orada üye kaydetti. Erbakan hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Ama Belediye Başkanı, bir fırsatını bulup kaçmış, üye olmamış.”
İbrahim Titiz anlatıyor:
“Dünyanın neresinde bir Müslüman’ın derdi varsa onu ta yüreğinde hissederdi.
Peygamber Efendimizden bahsederken o kadar yürekten, Efendimiz, derdi ki, biz gayrı ihtiyari sağımıza solumuza bakardık. Acaba Efendimiz de burada mı, diye. O kadar içten söylerdi. Bu da ondan elektrik aldığımızın resmiydi. Yani herkes ondan etkilenir, elektrik alırdı. Allah, dediği zaman da bütün vücudumuzu sanki bir elektrik kaplardı. Yani derler ya, kişinin kalbindeki neyse ağzındaki de odur diye. Bir insan ayağı kayıp düştüğü zaman, anam, anam der. Çünkü kalbinde anası vardır. Ama kalbinde Allah varsa, Allah, Allah, dersin. Tıpkı Erbakan Hocamız gibi.
Şimdi gelelim 24 saatini nasıl geçirdiğine:
Başta son zamanları olmak üzere, hep yanında bulunmak nasip oldu. Çünkü rahatsızdı ve ihtiyacı oluyordu. Aslına bakarsanız bu bizim için bir lütuftu.
Gece geç vakitlere kadar büromuzda çalışırdık. Yatsı namazını kılar, bir müddet sonra da teheccüd namazına dururdu. Şayet evine erken çıkacaksa, teheccüd namazını evine bırakır, büroda kılmazdı. Evine çıktığında abdestini alır öyle yatardı, abdestsiz yattığına ben hiç şahit olmadım. Abdestini alıyor, saatini kurup baş ucuna koyuyor, öyle yatıyordu. Diğer odada da biz yatıyoruz. Biz de saatlerimizi kuruyor öyle yatıyorduk. Son rahatsızlık zamanlarında özel hizmetlerini yapmak maksadıyla, gece uyanmak için. Zaten sabah namazı yakındır, fazla zaman yoktur. Hocamızı sabah namazına biz kaldıracağız.
Kapısını tıklattığımızda bize söylediği ilk söz:
-Selamün aleyküm!
Olur. Sabahın ilk sözü hep selam olmuştur. Sanırsınız ki, hiç uyumamıştır ve sizin ona seslenmenizi beklemektedir. Onun selamını duyduktan sonra biz susarız, hiç sesimizi çıkartmayız, biliriz ki, ondan sonra kalkar, doğrulur, dualarını okur, ondan sonra eliyle işaret eder, terliğimi verin, diye. Terliğini veririz, elinden tutarız, ondan sonra abdeste geçilir.
Abdest alışını görseniz hayran kalırdınız. Nasıl abdest alıyor, aman Allah’ım! O dikkat, o özen, o üzerine suyun sıçrayıp sıçramadığına gösterdiği hassasiyet… Görmeyene anlatmak zordur. Abdestten sonra bizlere:
-Sabahı şerifleriniz hayır olsun!
Der, bu sözü hiç ihmal etmezdi. Hocamızın gençliğini ve sağlıklı olduğu dönemleri de biliyoruz. Ayrancı’daki evinde de yakınlarında bulundum, mutlaka ve mutlaka sabah namazına cemaate gidiyordu. Hocamızın rahatsız olduğu dönemler hariç, sabah namazına gitmediği asla vaki olmamıştır. Mutlaka sabah namazına camiye gidiyor ve yatsı namazlarında o zaman elverdiğince, eğer misafir yoksa camiye giderdi. Misafir varsa onlarla beraber yatsı namazı evde yine cemaatle kılınıyordu. Namazını cemaatle kılmaya çok önem verirdi. Son zamanlarında namazlarını oturarak kılmak zorundaydı. Dizlerinden dolayı eğilemiyor, oturur ondan sonra namazını kılar, namazını kıldıktan sonra selamını verir, ondan sonra dualarını yapar, tesbihatını yaptıktan sonra, eliyle işaret eder, Kuranı Kerimi’ni ister, okumaya başlardı. Allahu alem, tam takip edemezdim ama, bir cüzden aşağı Kuran okuduğu vaki değildi. Sonra evradı şerifi vardı. Sonra onu okur, o günlük dualarını bitirir. Zaten kuşluk vakti gelmiştir. Yine yatmaz. Kuşluk namazını kıldıktan sonra, eğer programı varsa, kahvaltısını yapar, programına devam ederdi. Şayet programı yoksa, ki bu çok az vakidir,  birazcık istirahata çekilirdi.
 -Beni şu saatte kaldırın!
Der, biz de o saatte onu kaldırırdık. Biz kendisini kaldırdığımızda bir aylık çalışma takvimi ve randevu listesi önünde olurdu. Kendisini bu listeye göre ayarlardı. Ondan sonra programına başlar, çalışma bürosuna inerdi. Görüşmelerine başlardı. Zaten hemen hemen tüm çalışması teşkilat çalışması idi. Cihad dediğimiz çalışmalar. Dünyanın neresinde ne olmuş, kime ne zulüm yapılıyor, bunlar için ne çalışmalar yapılacak, Türkiye için ne çalışmalar yapılacak, Siyonizim ne yapıyor, ne yapmak istiyor? Gündemini bunlar işgal ediyordu.
Bütün bu sorunları kavrayıp çözüm üretebilmek için, kendi deyimi ile 7 haslet olması gerekiyor. Bu hasletlerin hepsi Erbakan Hocamızda mevcuttu. O 7 hasleti de kendisi şöyle sayardı:
1-Bilgi birikimi.
2-Devlet tecrübesi.
3-Hidayet.
4-Feraset.
5-Dirayet.
6-Şuur.
7-Vizyon.
Kendisi konuşmalarında, bu 7 haslet kendisinde olmayan kişi, Türkiye’yi yeönetemez, derdi.
Erbakan Hocamızın bütün 24 saati ümmet için yapılacakların planlanması, konuşulması, hayata geçirilmesi meselesi ile doluydu. Başka bir meselesi olduğunu görmedik.
Öğle vakti gelir, misafirleri ile yemeğini yerdi. Misafirsiz olduğu çok az vakidir. Misafirleri ile otururdu yemeğe. Misafir olmadığı zamanlarda da etrafında olan bizleri çağırır:
-Buyurun oturun, beraber yiyeceğiz!
Der, kendisi ne yiyorsa yanındakilere de onu ikram eder, yedirirdi.
Yanına bir insan geldiği zaman, ayakta beklemesine razı olmaz, otur diye işaret ederdi. Ayakta asla bir kimseyi bekletmezdi.
Öğlen vakti olur, yine cemaatle namaz kılınır. Çalışmalar devam eder, ikindi vakti gelir, cemaatle namaz kılınır, akşama kadar işleri devam eder, akşam namazı da cemaatle kılınırdı. Her akşam namazından sonra da mutlaka evvabin namazını kılardı.
Akşam namazından sonra eğer, kış aylarında olduğu gibi vakit bol ise, önce akşam yemeği yenirdi. Program geç vakte kadar devam ederdi. Ama yaz ayları gibi, geceler kısa ise, önce yatsı namazı kılınır, arkasından akşam yemeği yenirdi. Böylece vakti çok iyi kullanırdı.
Şöyle dua ederdi:
-Allah her şeye bereket veriyor da, zamana bereket veremez mi? Allah zamanlarımıza da bereket versin!
Geç vakte kadar çalışılır. Şayet saat 23-24 gibi evine çıkabilirse teheccüd namazını evde kılmak üzere çıkar. Daha geç vakte kadar çalışılırsa teheccüd namazını büroda kılardı. Dediğim gibi, evvabin, teheccüd ve kuşluk namazlarını asla terk etmezdi.
Son günlerde hastanede yattı. Fakat namazını asla terk etmedi. Oturduğu yerde, yattığı yerden, ima ile… Ama mutlaka kılardı. Abdest alamazsa teyemmüm ederek kılardı. Bakın kolunda şırınga takılı, diğer tıbbi cihazlar takılı, bu halde bile ne diyor, kiremiti getirin kiremiti, veya tuğla getirin, teyemmümle namazımızı kılacağız, derdi. Namazı asla terk etmedi.
İkindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetlerini terk edip, bir yere veya bir işe yetişmeyi teklif edenlere şöyle derdi:
-Bu sünnetten daha hayırlı bir iş yapacaksak terk edelim!
Erbakan Hocamızın ölçüsü buydu!
-Bakın Ramazan aylarında her gece teravih namazlarını 20 rekat olarak kılardı. Bazen 8 rekat kılalım diye teklif edenlere hep hayır! derdi. 8 rekat teravih kıldığına ben şahit olmadım. Hep 20 rekat kılardı. 
Ramazan oruçlarını her şart altında tutmuştur. Muharrem ayının 9,10 ve 11’nde oruçlu olurdu. Şevval oruçlarını hep tutmuştur.
İşte Erbakan Hocamızın 24 saati böyleydi.”
Ömer Kızıltan anlatıyor:
“Hocamın her gece iki saat uykusu vardı, biz bunun canlı şahidiyiz. Çünkü 1969 yılında Konya’da bağımsız adaylık çalışması yaparken bizim evimizin üst katında yatıyordı. Ne kadar uyuduğunu şöyle tespit ettik:
  Ninem bronşit hastasıydı, uyuyamazdı. Saat gece 02’ye kadar teşkilatın o günkü yapılan çalışmaları değerlendirilir ve yarın ki program tespit edilirdi. O tespitten sonra herkes dağılır, Hocam evde yalnız kalırdı.  Saat dörtte ninem derdi ki, bir adam yukarda takunya ile dolaşıyor. Sonra merdivenden kendi başına bir adam iner giderdi. Yani Erbakan Hocamız sabah namaza gidiyor.”
Son günlerini anlatan hizmet personeli, Erbakan Hocamızın adeta namaz kılarken dirildiğini ifade ediyorlar. O kadar canlı idi ki namazını kılarken, Hocamız iyileşti, artık hastaneden çıkaralım, diye düşünürlerdi. Namaz kılarken bambaşka bir vecheye bürünüyor, adeta bambaşka bir insan oluveriyordu.
Daima abdestli bulunurdu. Abdesti bozan hareketlerden de son derece kaçınırdı. Bu konuda Ali Nabi Koçak şu bilgiyi verdi:
“Ben belediye başkanı iken Sultanbeyli’ye ziyaretimize gelmişti. Bahçemizde armutlar vardı. Olgunlaşmıştı. Hocamızla gelenler armutları yemeye başladılar. Birkaç tane armut kurtarabildim. Hocamıza ikram edeceğim. Tabakla getirdim hocamızın önüne koydum. Yemiyor. İsrarla yemesini istiyorum. Sonunda şu cevabı verdi:
-Doğru dürüst amelimiz yok. Şimdi bunları yesek belki dişlerimiz kanayacak. Biraz sonra namaz kılacağız. Abdestsiz mi kılalım!
İnceliğin ve dikkatin böylesine hayran kaldık.”
Lütfi Yalman anlatıyor:
“Milli Selamet Partisi döneminde Konya’da Dergah oteliydi galiba, Mevlana’nın oradaki otel. Partinin seçim çalışmaları için tutuldu. Orada birgün Hocam abdest alıyor, ben de havlu tutuyorum. Yaklaştım şöyle kulak kesildim.
-Allah'ım, bazı yüzlerin beyazlanacağı, bazı yüzlerin kararacağı günde yüzümü ağart! Allah’ım kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır…
Diye arapça dua ederek abdest alıyor. Bir profesör, makina mühendisi, Arapça dualar okuyarak abdest alıyor. Çok etkilenmiştim. Bir imam hatip talebesiyim, biz öyle bir şeye alışkın değiliz ki o dönemde. Allah razı olsun böylelikle biz gençlik kollarında görev alarak ilk defa Konya’da gençlik kollarını kurduk, çalışmalara başladık.”
Abdest konusunda Mahmut Acarlıoğlu şu hatırasını anlattı:
“Bir ramazan ayında heyet halinde ziyaretine gitmiştik. Ben o zaman henüz gençtim. Hocam öğleden önce saat 10-11 gibi bizi kabul etti. Tek tek hepimize sarıldı kucaklaştık. Dikkat etmiştim, Hocam bizi kabul ederken ceketinin önü ilikliydi. Hocamla gece yarısına kadar beraber olduk. Bizi yolcu ederken baktım hala ceketinin önü ilikli idi.
Bu arada esas vurgulamak istediğim şey, öğlen oldu, ikindi oldu, ben birkaç yer değiştirdim. Şu anda kiloluyum ama, o zaman 76 kiloda bir gençtim, enerji doluydum. O zaman kilom da yoktu, böyle tığ gibi gençtim. Ona rağmen oturduğum yeri birkaç defa değiştirmek zorunda kaldım. Her namaza kalktığımızda ben abdest tazeleme ihtiyacı hissettim. Erbakan Hocam hiç yer değiştirmedi. Namazlar dışında yerinden de kalkmadı. Hiç abdest tazelemedi. Geldiğimizde bulduğumuz abdestli haliyle öğle, ikindi, akşam, yatsı ve teravih namazlarını kıldı. İstanbul il müfettişimiz olan Mustafa Çelik hocamız imamlık, kendisi de müezzinlik yapmıştı. Gece yarısına geldiğinde tek tek sarılarak bizi yolcu etti. O günü asla unutamayacağım.”
Osman Öztürk anlatıyor:
1963 yılı idi. Erbakan Hocamızın Türkiye’nin sanayileşmesi konusunda seri konferansları var idi. Bir gün Bursa’ya gidiyorduk, onunla beraber. 1956 model Chevrolet marka bir araba ile gidiyoruz. Tabi o zamanın yolları, Yalova - Bursa yolu acayip perişan, zikzaklı, toprak, bazı yerleri çökük falan. Güzergahı da bu günkü güzergah değil. Köylere uğrayarak gidiyor yol. Şimdi Engürücük diye bir köy vardı oraya geldik. Henüz Gemlik’e varmadan önce. İkindi ezanı okundu. Bursa’daki program ise akşam namazından sonra. Erbakan Hocam:
 -Arkadaşlar arabayı köye çekin de namazımızı kılalım!
Dedi. Bizim de gençlikten gelen bir huyumuz var, illa ki bişeyler söyleyeceğiz. Dedik ki:
-Hocam, burası köy, biliyorsunuz suları akmaz, şadırvanı temiz olmaz. Tuvaleti kullanılamaz. Müsaadenizle yola devam edelim de Hocam, zaten Allah’ın izni ile yetişeceğiz Bursa‘ya. Orada otelimizde mi kılarız, yoksa Ulu Cami’de mi kılarız, bakarız. Burada olmaz Hocam bu iş!
 O yumuşak Erbakan Hocam birden ciddileşti ve bana dedi ki:
-Bak, senin Bursa’ya kadar gitme garantin var mı? Ya yolda başımıza bir iş gelirse? Vakit girdi, ezan okundu biz borçlandık. Hadi bakalım burada namazımızı kılıp öyle devam edeceğiz!
Diyerek indik ve orada namazımızı kıldık. Gerçekten dediğim gibi çıktı, hiç müsait değildi. Nasıl olsun ki, o zamanlar İstanbul camileri bile bakımsızdı. Hiç çekinmeden, soyundu, oranın şartlarına uyarak abdest aldı ve borcumuzu ödedik, sonra yola devam ettik. Aslına bakılırsa fetva olarak, orada kılmak zorunda değildik. Akşam namazı girinceye kadar namazımızı istediğimiz yerde kılabilirdik. Ama Erbakan Hocam fetva değil, takva yolunu tercih etti.”
İbadetler ve fıkhi konularda çok titiz davranırdı. İbadetler konusunda sorgulayıcı ve kılı kırk yaran bir titizlik içinde idi.
Osman Akgün anlatıyor:
“Bir gün biz bir yerde namaza gittik, namazda imam efendi tekbir alırken, Allaaaahu Ekber diye uzatıyordu, selam verirken de yine selam lafızlarını da uzatıyordu.
Erbakan Hocamız oradan çıktıktan sonra dedi ki:
-Bak arkadaş, şimdi bir defa ulemanın toplanması lazım, yeni fıkhı kuralların getirilmesi lazım. Nasıl niye getirilmesi lazım? Mesela şimdi bu imam efendi, Allaahu Ekber diye uzattı. Arkadaki cemaat te, Allahu Ekber dedi. Normal kuralına göre imamdan sonra, veya beraber başladı. Lakin imam uzattı, cemaat kısa söyledi, imamdan önce namaza girmiş oldu. Ne olacak bunun pozisyonu? Selam verirken de aynı şey olur. İmam esselamu aleyküm, diye uzattı, cemaat kısa söyledi ve imamdan önce namazdan çıktı! Ne olacak bu namaz? Mesela hırsızlık yapanın kolu kesilirmiş şer’an. Yani 4 tane şahit orta yere çıktığı zaman. Bugün hırsızlık yapan bir insanın elini kestin, verdin. Elini gidip bugünün şartlarında diktirebiliyor. Acaba Cenab-ı Hakk onun eli kesilirken acı duymasını mı istemiş, yoksa elsiz gezmesini mi? Bunların hepsinin yeniden tanzim edilmesi lazım!
Diye izah etmişti.”
Yine Osman Akgün anlatıyor:
“Hocamız ibadetlerine çok düşkündü. Mesela ben ömrüm boyunca Hocamın aldığı abdesti bir kere dahi alamadım. Niye böyle söylüyorum? Abdestin farzları belli, vacipleri belli, sünnetleri belli, ama iş öyle değil. Hocamız abdestini alırken, biz başımıza elimizle bir mesh veririz ya dörtte birini mesh etmek için, halbuki Hocamız kaplama mesh verir. Bir defa verir, iki defa verir, üç defa verir. Aynı yere niye verir, ne zaman verir? Diyelim ki ayaklarını yıkarken, ayağının iç tarafını uzun uzun ovalar, bazen. Her zaman değil, bazen sağ ayağını ovalar, bazen sol ayağını ovalar. Sonra elini sabunla yıkadıktan sonra, tekrar yarım abdest alır, ikinci defa. Bir daha alır gibi yani. Acaba hangisi doğru ve ne için öyle yapardı, biz onu bilemeyiz.
Bazen bir yerde bir akşam namazı kılardı veya biz beraber kılardık. Çok defa beraber namaz kılmışızdır. Sonra biz namazgâhtan ayrılırız, Hocam kendisi orada yalnız evvabin namazı kılar. Evvabin namazı kıldığını biz o secdeden kalkarken kollarının çıtlama sesinden anlardık. Bazen ses de kesilir, yani inanır mısınız, bazen kapıyı açıp ne oluyor diye bakmak zorunda kalmışızdır. O kadar uzattığını görmüşüzdür. Mesela kulaklarının arkasını kesinlikle defalarca yıkardı. Uzun uzun mesela kulağının arkasını elini sabunlar, tekrar yıkardı, elini sabunlar tekrar yıkardı. Biz elimizin tersi ile boynumuzu mesh eder geçeriz, Hocamız elinin tersi ve içiyle gömleğinin arasına da sokar yıkar, hatta ön tarafta kravat ta bağlı ise, ön tarafta da gömleğinin içerisine elini sokmak sureti ile abdest aldığını çok görmüşüzdür.
Yine Hocamız bir yerden geldiğinde yürüdüğünde, durduğunda veya arabaya bindiğinde yapmış olduğu bir zikir veya dua vardı:
-Ya Rahim ya Rahman ya Kerim ya Allah!
Bunu toplum içinde yapmazdı. Bizim yanımızda veya yalnız olduğu zaman yapardı. Bunun da sebebinin ne olduğunu bilmiyorum.”
Tahsin Aydın anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı 12 Eylül ihtilalcilerinin tutmuş oldukları hapisten çıktıktan sonra, siyaset yasağı sürerken Sivas’ta kendi evimde misafir ettim.
Evimize giderken yakındaki camiyi gördü:
-Bakın ne kadar güzel bir cami yapılmış!
Dedi. Tabi o gece yatıyor istirahat ediyoruz, kendisine bir oda tahsis ettik ve Hocaya da güzel bir yer ayarlamıştık. Ben de kendimi şöyle koltuğa vurdum, orada uyumuşum. Fakat Hocamın odasındaki lamba sönmüyor. Bir problemi mi var, diye düşündüm ama, rahatsız da etmek istemedim. Öylece uyudum. Bir müddet sonra Hocamın odasından bir ses geldi. Koştum, kapısını açtım baktım ki. Seccade yerde serili, yatak hiç bozulmamış, bana dedi ki:
-Bir abdest alayım, herhalde ezan yakın, namaza gidelim!
-Peki Hocam!
Dedim. Camiye gittik, namazımızı kıldık. İmam Efendiyle hasbihal etti. Geri eve geldik, kahvaltı hazır olana kadar bir müddet istirahat etti. Sonra programlara katılmak için beraberce evden çıktık.”
Erbakan Hocamız, farz ibadetlerin yanında mensubu olduğu tasavvuf halkasında edindiği zikir, ibadet ve taatlerini asla ihmal etmiyordu. Vefat ettiği güne kadar zikir ve virdlerini yerine getiriyordu. Örnek olarak bir sahneyi paylaşan Yasin Hatipoğlu anlatıyor:
“Meclis kürsüsünden de haykırdığı gibi o ne yaptıysa İslam için, Allah rızası için yapmıştır. Çünkü İslam’sız hiçbir şeyin olamayacağını hem ifade eder, hem de çalışmaları ile bunu desteklerdi. Onun her hareketinde mutlaka manevi bir hesap bulunurdu.
Hiç unutmuyorum, 1973 seçimlerinde, zannediyorum Çorum’dan çıkarılan iki milletvekilinden biri olarak meclise gelmişiz. O zaman biz 30-35 yaşlarında bir genciz. Bir kış günü, Oğuzhan Asiltürk Bey dedi ki:
-Yahu Yasin, Erbakan Hoca Konya’ya gitmek istiyor. Kış kıyamette kendi arabası eski bir Opel. Onunla gitmesi doğru değil. Senin Mercedes araban var, acaba Erbakan Hoca’yı Konya’ya götürür müsün?
Biz de böyle Erbakan Hoca’yı yakından tanıma fırsatı bulmuşken, hemen kabul ettik. Bindik arabaya, şimdi ben seviniyorum, işte parti gurubuna girişimizin ikinci, üçüncü aylarında falanız. Erbakan Hoca’yı Ankara’dan Konya’ya kadar götüreceğim, sohbet ve feyzinden istifade etme fırsatı bulacağım, diye. Hoca anlatacak, bana yol gösterecek, feyzinden faydalanacağız diye. Bismillah dedik çıktık yola. Erbakan Hoca paltosunu çıkarmadı, üstelik yakalarını da kaldırdı, arka koltuğa oturdu. Oğuzhan Bey de ön koltukta oturuyor. Ben hemen hiç fırsatı kaçırmıyorum, birşey soruyorum, işte şimdi hatırlamıyorum sorduğum soruyu, konuşturmak istiyorum. Hoca tabii edepli insan. Neden soru soruyorsun diyecek hali yok. Kestirme cevaplar veriyor. Bir cümle söylüyor susuyor. Ama kulak veriyorum boş değil. Dudaklarında hep kıpırtı var. Allah Allah! Ama yani o zikirleri başka zaman da yapar kardeşim, yani şimdi burada yoldayız. Benim onun söyleyeceklerine ihtiyacım var. Bu dualarını sen akşam evine gidince yap, diyormuşum gibi bir tavır içindeyim. Efendim biraz gidiyoruz, ama tekrar bişey daha soruyorum, Hoca hiç yani şunu demiyor:
-Yahu Yasin, sus artık, azcık sus ta kendimizi dinleyelim! Yahu şu yolu sessiz sedasız götürelim!
Ben de sordukça soruyorum yani. O yine kestirme cevap veriyor. Tam Konya’ya varana kadar aynı hal devam etti. O arkada hep zikirle meşgul oldu. Bana hiç yüz vermedi. Sonra ben Hoca’yı yakından tanıdıkça, sadece bana böyle davranmamış olduğunu anladım. O hep öyle zamanlarını evrad ve ezkar ile geçirirmiş. Beraber seyahatlere gidersiniz, aynı evde kalırsınız, o ayrı bir odada müstakil odada kalır, amma siz de bitişik bir odada kalırsınız. Sizi orada misafir ederler. Görürüz ki Hoca gece kalkıyor, işte bir takım görevleri var, herhalde onu icra ediyor, ifa ediyor. Anladık ki o Konya’ya gidişi, sırf bana laf söylememesi için değil, işin aslı; şu fırsatı ancak bulmuş iken manevi görevlerini yapma telaşından imiş.”
Hasan Aksay anlatıyor:
“Erbakan Hoca manevi bakımından gerçekten yetişmiş ve mertebe kazanmış biri idi. Milli Nizam döneminde beraber çok çalıştık. Ben teşkilattan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı idim. Akşama kadar koştururduk, beraberce. Yorulurduk. Otel ve lokantaya gitmiyorduk, israf olmasın diye ve teşkilatlara da tamim göndermiştik, otele ve lokantaya gidilmeyecek diye. Gece evde beraber kalırdık, biz uyurduk, ama o ibadet ederdi. Nasıl dayanırdı şaşardık.
Mehmet Zahit Kotku Hoca Arif Emre Bey ile bizi de çağırıp ders verdi. Daha sonra Ankara’da onu temsil eden Yahya Oğuz vasıtasıyla bu derslere devam ettik, ama ben o derslerin gereğini yerine getiremedim ve bıraktım. Milli Gazete’nin başlığı altına ‘Hak Geldi, Batıl Zail Oldu’ cümlesini Erbakan Hoca yazdırdı.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hocamızla bir keresinde Medinei Münevvere’de bulunuyorduk. Son defa Haremi Şerife geldik, Efendimize veda edeceğiz.
Efendimizin yanına gidene kadar, her öyle beş on adımda bir, iki rekât namaz kılıyor, orada oturuyor, dua ediyor, gidiyor beş on adım yine orada da iki rekât namaz kılıyor, ben de kılıyorum. Ben de onu taklit ediyorum. Ben öyle bir şey görmedim Hattat Hoca bize böyle bir şey anlatmadı, hiç kimse böyle bir şey anlatmadı. Efendimizin yanına gidene kadar böyle yapacaksın diye böyle bir şey söylemedi. Ama Erbakan Hoca o şekilde bir şeyle Efendimizin yanına girdi.”
Mevlüt Demir anlatıyor:
“Ben Hacc’da iken duydum. Erbakan Hocamız 8 kere Hacc yapmış. Her seferinde de Kıran Hacc’ını eda etmiş. Yani Mekke’ye girdikten itibaren, Hacc için Arafat’tan dönülüp, Muzdelife ve Mina’da görevler yapılıp, kurban kesilinceye kadar ihramdan çıkılmayan Hacc şekli.”
Abdülkadir Özkan anlatıyor:
“Bir gece Adana’dayız, Hocamla bir evde kalıyoruz. Gece gündüz 4-5 yerde miting, açık hava toplantısı, gece kapalı salon programı yapıldı eve geldik. Tabi teşkilat mensupları evi doldurdular, sohbet, sohbet, saat yarıma geldi. Biz odalarımıza çekiliyoruz. Tam odama gireceğim:
-Abdülkadir, bizi sabah namazına uyandır!
Dedi. Ben o gece tedirgin yattım, ezanla birlikte uyandım, hemen Hocamın kapısını tıklattım.
 -Selamün aleyküm, tamam Abdülkadir.
Dedi. Aslında o çoktan ayaktaymış. Ben anladım ki, kendisini kaldırmamı isterken aslında benim kalkmamı istemiş. Bu müthiş etkileyici bir olay. Biz olsak kalkmayana tekme vurur kaldırırız.” 
Zihni Sadak anlatıyor:
“Ben uçak veya helikopter seyahatlerinde hep Hocamın yanında oturuyordum. Gezilerimiz en az 10-12 saat sürerdi. Yani her gün 10-12 adet miting yapardı. Sabahta erken kalkıyorduk . Güneş insanı uyutuyor, ben şimdi dizlerimi tırmalıyorum, aman uyumayayım diye. Ama Hocam biner binmez, ya dua eder, ya namaz kılardı. Mecbur olmadıkça hiç konuşmazdı. Ayrıca uyuduğunu ben hiç görmedim.”
Şener Battal anlatıyor:
“Erbakan Hocamız kolay kolay sinirlenmezdi. Kendine hakim idi. Ama bir defasında sinirlendiğini gördüm.
Kendisi Başbakan Yardımcısı iken umre ziyaretine gitmişti. Ankara’da havaalanında ihram kıyafetini giymiş gitmişti. O zaman halk umreyi de ihramı da pek bilmiyordu.
Geri döndüğünde Meclis kürsüsüne çıkan şeyhin oğlu Kamuran İnan ihram fotoğrafını göstererek: Cumhuriyet Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı, bu acaip kıyafet! gibi sözlerle Haccımızı eleştirdi. Son derece sinirlenen Hocamız cevap verdi:
-Sayın Kamuran İnan bir Şeyh Efendi’nin oğludur. Kendisine saygı gösteririz. Bu kıyafete hakaret etmesini son derece yadırgıyoruz. Biz inancmızla yaşıyoruz, Seyit Çavuş Çanakkale’de 250 kiloluk mermiyi inancı ile kaldırmıştır. Kamuran beye kendisine dikkat etmesini öneririz!
Diyerek, yine de sinirlerine hakim olarak, hak ettiği cevabı vermişti.” NÜKTEDANLIĞI
Recai Kutan anlatıyor:
“Şaka yapmayı ve nüktedanlığı severdi. Yaptığı şakalar o muhteşem zekâya uyumlu olan şakalar idi. T.B.M.M’de kürsüye çıktığı zaman kulislere veya sağa sola gitmiş olan milletvekilleri koşarak gelirler, sıralar tıklım tıklım dolardı. Bakalım Erbakan ne diyecek, diye merak ederlerdi. Sözlerini espriler ile süsler, akılda kalmasını sağlardı.
Mesela Demirel Erzurum mitinginde Erbakan Hoca’ya sataşmış. Erzurum’un Hayvan Pazarı diye bir semti ve miting alanı varmış, oradan konuşmuş. Kısa süre sonra Erbakan Meclis kürsüsünden ona cevap veriyor:
-Sayın Demirel Erzurum “Hayvan Pazarı”ndan bize sataşmış. Biz de gittik Eskişehir “Odun Pazarı”ndan ona cevap verdik.
Diye başlayan cümleleri ile sözün en başında okkalı cevabına, ince bir nükte ve espri konduruvermişti.
Tabi Hocamızın buna benzer çok enteresan cevapları vardı. Demirel birgün dedi ki:
-Efendim Erbakan çıkmış, bize soruyor; arkadaş sizin renginiz ne, sizin zihniyetiniz ne, necisiniz siz? Cevap veriyorum kendisine; bizim rengimiz yok, biz akılcıyız!
Erbakan Hoca onun ardından kürsüdedir ve cevap verir:
-Herkesin aklı vardır. Bir âlimin aklı var, nasıl çalışır? Bir bakar ki, insanlar koşar adım ateşe gidiyor. Acaba bunları nasıl olur da ateşe gitmekten kurtarırım! Aklı öyle çalışır. Bir alkolik sarhoşun da aklı var. Aklı nasıl çalışır? Akşam eve giderken, mahalle bakkalını kandırsam da, bir şişe içki alsam, ona göre çalışır. O da akıl, o da akıl. Akıl tek başına bir işe yaramaz. Önemli olan imanın emrindeki akıldır ki biz ona zihniyet diyoruz.
Sözün devamında taşı gediğe koyar.
-Bre renksiz!
Demirel’in zihniyet olarak renksiz olduğu esprisi buradan gelmektedir.
Başka bir defasında gene Demirel saldırıyor:
-Efendim bir arkadaş çıkmış diyor ki, Müslümanlar inandığı gibi yaşayamıyor! Arkadaş, camiler açık değil mi, evet efendim! Allah vermesin ölünüz olduğu zaman, onun arkasından Kuran okunması yasak mı, değil! Şu yok mu, var o da var! Eee, daha ne istiyorsunuz?
Erbakan Hoca’nın cevabı:
-Biz okuldayken, okulun bir müzesi vardı, bir dolabın üzerinde de bir kuş vardı, gagası vardı, gözleri pırıl pırıl, renkli tüyleri de vardı! Ancak bu kuşun içi saman doluydu! Biz bu kuşun canlısını istiyoruz, canlısını!..
Siyaset hayatı boyunca, konuşmaları en çok ilgi ile dinlenen lider o idi. Akıcı, nüktedan, tekrara düşmeyen, ikna edici, edebi sanatlarla süslü, hayattan canlı örnekler vererek konuşan, konuşurken ders veren bir lider.
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Bir gün şöyle bir söz söyledi:
-Demokrasi dediğiniz nedir, biliyor musunuz ? Hırsızların ekseriyette olduğu bir koğuşta, hırsızlık suç olsun mu, olmasın mı, oylaması yapmaktır. Hırsızların ekseriyette olduğu bir koğuşta bu oylamayı yaparsanız, ‘hırsızlık suç olsun’ neticesi çıkar mı? Asla çıkmaz!”           
Süleyman Arif Emre’nin bir cümlesi:
“Gölgesinin bile bir ağırlığı vardı. Cumhuriyet Halk Partisi ile, Adalet Partisi ile, Milliyetçi Hareket Partisi ile, Cumhuriyetçi Güven Partisi ile, koalisyonlar kuruldu. Ortak hükümetlerde bulunuldu. Bu partilerin ne liderleri, ne de müntesipleri Erbakan Hoca ile asla müzakere ve münakaşaya giremezlerdi. Hep onun dediklerine teslim olmuşlardır.
Esprili bir hatıramı aktarayım:
Erbakan Hoca bir tarihte askeri şura toplantısına katılmış. Askeri şurada bütün generaller, bakalım bu adam ne biçim adam, diye merak ediyorlar, dikkatlice dinliyorlar. Saatlerce konuşmuş. Çok etkilenmişler. Ben Hoca’ya espriyi patlattım:
-Yahu Hoca sen bir şeyi noksan yapmışsın! Bu kadar konuşup onları etkiledikten sonra, hadi bakalım kaldırın ellerinizi yemin edeceğiz, niye demedin?”
Erbakan Hocamız koalisyonlar döneminde TBMM kürsüsünde konuşmaktadır. Bazı milletvekilleri kendisine “takunyacı” diye sataşmada bulunmuşlardır. Kürsüden şu cevabı verir:
-Muhterem arkadaşlarım, çok iyi biliyorsunuz ki, Müslümanlık dinine mensup insanlar, abdest almak mecburiyetindedirler.Takunya, abdest alınırken bir rahatlık ve kolaylık vasıtasıdır. Bize sataşan arkadaşlar takunyacı diye bunu kasdettilerse, bunu fevkalâde yersiz ve yanlış bir görüş olarak bulurum. Yok, eğer bu söz konuşulmak suretiyle, abdest almayı, tahkir etmek ise, hiç bir zaman “arkadaşımız bunu kastetmiştir” demiyorum. Lakin, herhangi bir kimse çıkar da, bu sözü bir vesile yaparak abdest almayı tezyif etmeye kalkarsa; o zaman onun karşısında yıldırım oluruz, o zaman onun karşısında ateş oluruz! Bunu herkes bilsin!”
Süleyman Canan anlatıyor:
“Rahmetli Erbakan Hocam her il başkanları toplantısında yoklama yapardı. Toplantıda bulunmayanları, ya da mazeretli olanları;
-Gelemedi!
Diye not alırdı. Dikkat edilsin, gelmedi kelimesini katiyen kullanmazdı. Çünkü:
-Biz siyaset yapmıyoruz, cihad ediyoruz! Cihad toplantısına gelmeyenin cezasının ne olduğunu iyi biliriz!
Derdi. Bunu da bize böyle öğretirdi. Bundan dolayı gelmedi değil, gelemedi, derdi.”
Abdülkadir Özkan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız Başbakan Yardımcısı idi. Hem de Ekonomik Kurul Başkanı olarak. Başbakanlık’ta bir basın toplantısı yapıyor. 100’ün üzerinde yerli ve yabancı gazeteci var. Anlattı, anlattı, sıra soru cevaplara geldi. Bir gazeteci sordu:
-Efendim bir soru soracağım, evet veya hayır tek kelimelik bir cevap rica ediyorum.
-Buyurun!
-Siz şeriatçı mısınız?
Buz gibi bir hava oluştu. Evet veya hayır cevabı hareketin sendelemesine sebep olabilirdi. Hocam vaziyeti derhal kavradı ve şu cevabı verdi:
-Kardeşim evime gelin, hem bir kahvemizi içelim, hem ben bu sorunun cevabını geniş geniş anlatayım!
Dedi. Ortalık tatlıya bağlandı.”
 

TOP