BÖLÜM-4 ALMANYA YILLARI

ALMANYA YILLARI
 Erbakan Hocamızın Mürşidi Abülaziz Bekkine Hazretleri hayattadır. Tarihler 1950’lerin başındadır. Erbakan Hocamız, mesleki kariyerini geliştirmek, dünyadaki gelişmeleri yakınen görmek ve manevi çalışmalar da yapmak üzere Almanya’ya gitmek arzusundadır. Ama Mürşid’inden yeşil ışık yanmamıştır. Bu arada motorlar üzerinde bir tezi üniversitede kabul edilmiş ve yayınlanmıştır.
Bu tez dünyada yankılar uyandırmıştır. Bilhassa Almanya’daki ilmi çevreler çok ilgilenmişler, Erbakan Hocamızı Devlet aracılığı ile Almanya’ya davet etmişlerdir. Zaten kendisinde de bir arzu mevcuttur. Konuyu Abdülaziz Bekkine Hazretlerine tekrar arz ettiğinde bu defa gitmesine müsaade edilmiş ve Almanya yılları başlamıştır.
Almanya’da bulunduğu zamanlarda Türkiye ile yazışmalar ve mektuplaşmalar hep devam etmiştir. Dergah ile sıkı ilişki içinde bulunmaktadır.
Yahya Oğuz anlatıyor:
1950’li yılların başında Necmettin Erbakan’da yurt dışına gitmek için bir arzu teşekkül etti, Abdülaziz Efendi Hazretleri bu arzuyu pek muvafık bulmadı. Fakat bir müddet sonra onu devlet vazifelendirince o vakit itiraz etmediler, gitmesine muvafakat ettiler.
Almanya’ya gitti ama, sanki ensesinde Abdülaziz Efendi’nin nefesi vardı. Sanki Almanya’da Erbakan’ı Hoca Efendi yönetiyordu. O orada bir miktar kaldı. Orada kaldğı müddet zarfında fevkalade başarılar meydana getirdi. Ve orada motor fabrikasında ilmi çalışmalara başladı. Yanma odaları ile ilgili yeni buluşlar yaptı. Almanlar bu buluşların patentini kendisinden satın almak istediler. O ise Almanlara daha çok yaklaşabilmek için bu patentleri para almaksızın devretti. Yalnız bir istekte bulundu:
 -Ben sizden bir şey istiyorum. Bu patentleri bedava vereyim. Ama siz de beni bir yıl süre ile bu patent büronuzun içinde çalışmama müsaade edin.
Dedi. Onlar kabul ettiler. O arşive girdi ve bütün patentleri öğrenip ezberledi. O bir yıl zarfında ne kadar patentler varsa hepsini incelemiş oldu. Hepsi kendi hafızasının içerisine girdi. Ondan sonrada Almanlara o motorla ilgili patentini verdi. Bu hadiseyi Hoca Efendi Hazretlerine anlattığı zaman:
-İyi yapmışsın Necmettin!
Dedi, o da tasdik etmiş oldu. Yani o böyle kendi başına, kendi kendine bir şey yapmıyor, hep Hoca Efendi ile irtibatlı yapıyordu. Yani tabir caiz ise bu merkeze bağlı ve oranın isteği ile yönleniyordu. Bu işte böylece bir irtibatın içinde görevini tamamlamaya çalıştı. Hizmeti orada bitti.
Bize anlatırdı. Almanya’da bulunduğu zamanların birinde oradaki hocalardan bir tanesi kendisini çok beğeniyormuş. Kendisi bir ara izinliymiş,  izinli gittiği zaman Erbakan’ı kendi yerine vekil olarak tayin etmiş. Bunu Hoca Efendi Hazretlerine sordu, o da müsaade edince kabul etmiş. O Alman Hoca  haftada bir kez toplantı yapıyormuş. Erbakan Hoca da onun vekili olarak bu toplantılara katmaya başlamış. 
   Toplantıların birinde orada ki bulunan insanlar şunu konuşmaya başlamışlar:
-Bu günkü gündem şudur. Arapların uyanmaması için bizim ne yapmamız lazım gelir, uyanırlarsa felaket olabilir.
Tabi Erbakan Hoca’nın dediğine göre onlar, Araplar deyince Müslümanları kastediyorlar. Müzakerelerden sonra şu neticeye varıyorlar:
-Onlara karşı biz iyi görüneceğiz, sempatik görüneceğiz, fakat bir taraftan da bizim elimizde ki bulunanları onlara kaptırmamaya çalışacağız.
Erbakan Hoca bunları iyice kavramış. Geldiğinde bir dernek kuruldu, Erbakan Hoca bu derneğe bağlı olarak konferanslar veriyordu. Bu konferansların birinde bu konuyu kısmen açıklamıştı. Bu dernek gerekli izinleri olmadığı için sonradan kapandı.”
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Bizzat bize kendisi anlattığına göre , Teknik Üniversite’yi bitirdikten sonra Erbakan Hocamızın hangi ülkeye mastır ve doktora için gideceği konusunda hocaların toplanmışlar ve günler süren fikir teatileri yapmışlar. Amerika ve Almanya konusunda kararsız kalmışlar. Amerika’nın uzak olması nedeniyle oradan vazgeçmişler. Sanayi deneyimi açısından Almanya’da karar kılmışlar.
İstanbul’dan  Almanya’ya gitmek için İtalya’ya giden gemiye bindiğinde, Karaköy rıhtımından kendisini uğurlamak için gelen Hocası Abdulaziz  Bekkine Hazretlerinin ağlayıp mendiline gözyaşlarını sildiğini, bana gözyaşlarıyla anlatmıştı.
Rahmetli Rahmetli Erbakan Hocamız:
-Ben geminin güvertesinden, Abdülaziz Bekkine Hocamız da rıhtımdan bana mendiliyle el sallıyordu. Ağlıyordu… Çünkü Mübarek Hocamız beni bir daha dünya gözüyle göremeyeceğini biliyordu. Birbirimizi  son görüşümüz o an oldu..
Diyerek devam etmişti sözlerine.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hoca o Alman Hoca’nın vekili olarak iştirak ettiği toplantılarda İslam dünyası aleyhine yapılan konuşmalar ve alınan kararlara şahit oluyor. O kararları ve o gizli planları görüyor. Yani petrolü nasıl sömürecekler, madenleri nasıl sömürecekler, onların planlarını yapıyorlar. Zaten buraların birçoğunu işgal etmişler ama aralarında nasıl pay edecekler Avrupa olarak ne kararlar alacaklar ve bunu nasıl yürürlüğe koyacaklar onun planını yapıyorlar. Hocamız o kadar üzülmüş ki, allak bullak olmuş. Kendisi diyordu ki:
-Ben üzüntümü hafifletmek ve içimi dökmek için Hocama sık sık mektuplar yazardım. 40 sayfalık mektuplar yazdığım olurdu.
İşte gördüğü bu manzara karşısında Türkiye’ye dönüp, kendi insanına hizmet vermeye karar vermiş.”
Kazım Bilge anlatıyor:
“Sonra bizim üniversitede tanıştığımız gurup olarak arkadaşlarımız zaten bizim bir mescidimiz üniversitenin kenarında, orada toplanırdık.
Ben 1050-1955 arası İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi’nde öğrenci idim. Üniversitenin bir kenarında mescidimiz vardı. Ben Necmettin Erbakan Bey’i ve diğer arkadaşlarımı o mescitte tanıdım. Kendisi önce asistan idi, sonra doçent oldu. Doçentlik imtihanında ben de bulundum.  
Necmettin Bey bu yıllar arasında Almanya’ya birkaç defa gitti ve geldi. Doçentlikten sonra meşhur bir çalışması vardır, bu dizel motorlar üzerine. O çalışması bütün Avrupa da, garp âleminde takdir edilmiştir, onun ne kadar değerli bir ilim adamı olduğunu bu olay ispat etmiş oluyordu.
Bu arada biz boş zamanlarımızda Zeyrek Camii’ne gittiğimiz zaman, Abdülaziz Rahmetüllahi Aleyh’in ders halkasında beraber oluyorduk. Abdülaziz Bekkine Hazretleri Hasip Efendi’den sonra idi. Hasip Efendi’yi ben bir veya iki defa Kapalı Çarşı’da gördüm. Orada bir mescit vardı, iki katlı mescit orada vaaz ederdi nasihat ederdi. Ben o zaman Haydarpaşa’da lisede yatılı talebe idim. Benim her zaman dışarı çıkmam mümkün olmadığından Hasip Efendi’den faydalanma imkanım olmadı.”
Nevzat Kor anlatıyor:
Yıl 1954, ben İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi son sınıftaydım. O zaman üniversitenin kenarında küçük mescitte namaz kılardık. Oradaki arkadaşlarım Zeyrek Camii’ne götürdüler. O camide yepyeni ağabeylerle, kardeşlerle tanışmış olduk. O sırada orada kendisinden çok bahsedilen Necmettin Erbakan’ı gıyaben tanımış olduk. Kendisinin Almanya’da olduğunu söylediler, orada ihtisas yapıyordu. Orada zannediyorum doçent oldu veya Türkiye’ye dönüşünde oldu. Ben ondan önceki yani Almanya öncesi Erbakan Hocamızı tanıma fırsatım olmadı. Fakat ben işte onun Almanya dönüşünden sonra (galiba 1955 yılında dönmüştü) kendisini ile tanıştık.”
Lütfi Yalman anlatıyor:
“Erbakan Hocamız Almanya’ya gidecek. Mürşidi Abdülaziz Bekkine Hazretlerine gelmiş. Hem ziyaret edecek, hem de müsaade isteyecek. Bir müddet oturup sohbet etmişler. Sonra gerekli müsaadeyi alıyor. Ayrılmak için elini öpeceği sırada, Abdülaziz Bekkine Hazretleri ayağa kalkmış, sarılmış Erbakan Hoca’ya.  Bir müddet öyle sarmaş dolaş kalmışlar. İkisi, de ağlaşmışlar. En çok ağlayan ise Abdülaziz Bekkine Hazretleri olmuş.”

TOP