BÖLÜM-5 ZEKASI HAFIZASI VE BİLGİ BİRİKİMİ

ZEKASI HAFIZASI VE BİLGİ BİRİKİMİ
Zeka seviyesi daha çocukken kendini gösteriyordu. Arkadaşları ve kardeşleri ile oyunlar oynarlardı. Oynanacak oyunların kaidesini Necmettin koyar veya değiştirirdi.
Söz gelimi, ağaçlardaki meyveleri veya çiçekleri alışveriş oyununa konu mal olarak kullanabilirlerdi. İlk zamanlar para olarak, tuğla veya taş parçaları kullanılıyor iken, okur yazarlıkla tanıştıklarında, daha gerçeğe doğru bir adım atıyorlardı. Bu sefer para olarak kağıtların üzerine rakamlar yazarak kullanmaya başladılar.
Necmettin, önce kağıtlar üzerine 5 kuruş, 10 kuruş yazıp tedavüle sokuyorken, oyunu hızlandırmak veya kaybettiği şeyleri geri alabilmek için aynı kağıtlara 50-100 kuruş yazardı. Yine kaybederse bol sıfırlı rakamlar yazar, ama hep kendisi kazanırdı. Yani kaybettikçe daha bol sıfırlı rakamlarla para basıyordu. Böylece oyunlarında enflasyon mefhumunu kullanmış oluyorlardı. Çocuklardan birisi oyundan vazgeçmeye kalkışırsa, onun oyuncaklarını başkasına kırdırtıp veya elinden aldırtıp, tek başına oynamasını engellerdi.
Erbakan Hocamız geniş bilgisi, yani hem mesleki, hem dini hem de genel bilgisi ile daha 1950’li yıllarda kendisini belli ediyordu.
Recai Kutan anlatıyor:
“Erbakan Hoca fevkalade hafıza ve zekâsıyla maddi ilimlerde en ileri noktada bilgi sahibi idi. Aslına bakarsanız, o günkü nesle bakarsanız insanların tek yönlü yetiştirildiğini görürsünüz. Umumiyetle tamamen maddi ilimler okutuluyor. Öyle yetişiyor. Adama bakıyorsunuz gayet kabiliyetli bir ilim adamı, ama İslam’la irtibatı yok. Şimdi belki ilk örnektir, Erbakan Hoca maddi ilimlerde en üst seviyede idi. Bununla beraber ailesinden iyi bir İslami eğitim almış. Bunu kendi ağzından pek duymadık. Allah rahmet eylesin Yaşar Tunagör Hoca o zaman İstanbul’da okuyor. Diyordu ki:
-Biz Necmettin Bey ile o dönemim en meşhur âlimlerinden Hüsrev Hoca’dan Fatih’te ders alırdık.”
Oğuzhan Asiltürk anlatıyor:
“Herkes kendisine itibar ediyordu. Sözü dinlenirdi. Sonra çok da güzel konuşurdu. O zaman Teknik Üniversite’de, şu anda devam ediyor mu bilmiyorum, bir usul vardı, her fakültenin bir temel dersi diğer fakültelerde de bir sömestri okutulurdu. Mesela inşaat fakültesinde makine bilgisi diye bir sömestrlik bir ders vardı, o dersi Erbakan Hoca vermeye geliyordu.
Hocanın ilk ders anlatışını orada dinledik. Benim bölümüm olan bütün inşaat fakültesinin o birinci sınıf talebeleri o derste Hoca’yı dinlediler. Ama Hoca öyle mükemmel ders anlatıyor ki, bize göre yabancı bir konu olan makine bilgisi ve motorları anlatıyordu. Öğrenciler hiç çalışmadan Hoca’yı dinleseler mükemmel şekilde o dersi başarırlardı.
Hakikaten yani orada arkadaşların hepsi bunu takdir ederlerdi. Biz birlikte devam ettik o özel derslere. Takdiri İlahi biz Erbakan Hoca ile o günlerden, vefat edene kadar tam yarım asır hep birlikte olduk.”
Bugün İslam alemi’nde sözüne itibar edilen, değer verilen, fetvası takdirle uygulanmak istenen âlimlerin hemen hemen hepsi, Erbakan Hocamıza zaman zaman bazı konuları sorarlardı. Bu ise Erbakan Hocamızın geniş bir ilmi kapasitesi ve tecrübesi vardı, anlamına gelmektedir.
Yine Oğuzhan Asiltürk diyor ki:
“Kuran’ı Kerim’i âlimlerden iyi bilirdi. Birçoklarının bu sözü yadırgayacağını tahmin ediyorum. Ama ben şahit olduğum bir şeyi söyleyeyim. İslam âleminden büyük zatlar, herkesin bildiği İslam’ın önde gelen alimleri gelip ziyaret ettikleri zaman, bir konu konuşulurken, veya Erbakan Hoca bir konuyu anlatırken bazı şeyler söylüyor ve Allah’ın emri böyledir, diyor. Şunu gördük, âlimler ceplerinden Kuranı Kerim’i çıkarıyorlar, tetkik ediyorlar, ayetleri okuyorlar, araştırıyorlar, Erbakan Hoca’nın doğru söylemiş olduğunu o zaman anlıyorlar. Ondan sonra Erbakan Hoca’yı tasdik ediyorlar. Ben buna çok şahit olmuşumdur.  
Asıl önemli olan taraf da, alimler bir konuda ayet ve hadislerin ışığında konuyu biliyorlar, takdim de ediyorlar. Lakin buna göre bu konuda günümüzde nasıl hareket etmek, yani bunu hayatımıza nasıl tatbik etmek gerektiği konusunda Erbakan Hoca onlardan çok öndeydi. Hatta zaman zaman konuyu ortaya koyar, alimler de bunu takdirle karşılarlardı. Peki bunun sebebi neydi? İnsan vasıfları arasında aklın çeşitli bölümleri var, mesela hafıza akıldan bir bölüm, zekâ akıldan bir bölüm, muhakeme kabiliyeti akıldan bir bölümdür. Erbakan Hoca’nın muhakeme kabiliyeti çok üstündü. Karşıdaki insanlar aynı şeyi konuşup konuşup bir neticeye varırlardı. Hoca en son söz alır ve onu düzeltirdi:
-Bakın, bu şöyle, şöyle, şundan dolayı şöyle, şöyle değil böyle olması lazımdır.
Diyebiliyordu. Bu çok önemli bir vasıftır.”
Zekası, kabiliyeti ve hafızasının derecesini gösteren bir hatıra…
Mustafa Cevat Akşit Hoca anlatıyor:
“Erbakan Hoca maneviyatı güçlü, süper zeki bir adam, son derece edepli biri idi. Saatlerce oturur, sohbeti dinler, hiç konuşmaz, ayağını da değiştirmez, hiç kıpırdamazdı. O kadar edepli adam. Allah rahmet eylesin, Abdülaziz Efendi de onu takdir edermiş. Ona çok önem verirmiş, ondaki zekayı keşfetmiş. Mehmet Zahit Efendi de aynı şekilde. Öyle efendi adamdı, çok kibar adamdı. Süper zeki adamdı, ileri görüşlü bir adamdı. Mesela ben İslam ceza hukukunda cezai esaslar konulu, yani el kesmek insanidir, kısas insanidir, ispat ettiğim doktora tezimi vermiştim. Hem de sarhoş bir hocadan geçirmiştim o tezimi. Doktora tezimi pekiyi derece ile kazandım, Erzurum’da. Amerika’ya çağırdılar beni, o kadar orijinal bulundu. O doktora tezimi hediye etmiştim Erbakan Hoca’ya. Çok zaman sonra Ankara’ya bir gidişimde Hoca’ya uğradım ben. Ankara’da kalabalık heyetin içinde doktora tezimi a dan z ye, virgül atlamadan anlattı. Oradaki insanlara anlattı. Bana sen anlat dese anlatamam, o kadar zeki adam yani. Erbakan Hoca süper zekiydi, senin hareketinden, davranışından, kafandan geçeni okuyordu.”
Son derece dikkatli, her an son derece uyanık bir halde bulunurdu. İbrahim Tititz’in anlattığı bir örnek bunu çok güzel açıklar:
“Hergün Milli Gazeteyi mutlaka tetkik ederdi.
Birgün bize bir sual sordu:
-Hanginiz söyleyecek, bugünkü Milli Gazete’deki Riyazüssalihin köşesinde Efendimizin hangi Hadisi Şerif’i yayınlandı?
Tabi Milli Gazete’nin değişmeyen bir köşesi. Hergün Hadisi Şerifler yayınlanır. Biz bu köşeye şöyle bir göz atarız ama dikkatli bir şekilde okuduğumuz pek az olur. Her birimiz biraz da tahmine dayalı cevaplar verdik. Şu konudaki Hadisi Şerif, bu konudaki Hadisi Şerif, diye…
Her birimizin yüzüne anlamlı anlamlı baktıktan sonra:
-Yahu, arkadaşlar, hiç biriniz Milli Gazete’yi dikkatli okumuyorsunuz! Atmasyon cevaplar veriyorsunuz. Halbuki bugün Milli Gazete Riyazüssalihin köşesini yayınlamamış!
Hemen gazeteyi alıp baktık ki, hakikaten her gün yayınlanan o köşe bugün yayınlanmamış. Nereden yakalıyor görüyor musunuz? Halbuki Hocamız uzun uzun gazete okumaz. Sayfalarını hızla açarak bakar geçer. Yani biz öyle sanıyorduk.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Bir sohbetinde Hocam şunu anlattı:
-1943 yılında Biz İstanbul Erkek lisesinde okurken bir tarih öğretmenimiz vardı. Vasfi Ferdi Bey. 1913 yılında 25 yaşında bir delikanlı idim. İttihad ve Terakki’nin büyük bir faciaya doğru memleketi sürüklediğini gördük. Ve gece gündüz demeden bu durumu halka anlatmaya çalıştık. Beyazıd meydanına büyük bir kalabalığı topladık. Amacımız Harbiye Nazırı’nı görevden aldırmak, istifasını istemekti. Çok ciddi bir nümayiş oldu. Tam bu sırada ilginç bir gelişme oldu. Ordu mızıkası kışladan marşlar çalarak çıktı ve kalabalığı ikiye yararak geçerken, bütün insanlar onun etkisiyle toplantıyı bıraktı, mızıkanın peşine düştü. Çok uğraşmamıza rağmen, tekrar kalabalığı bir araya getiremedik ve girişimimiz sonuç almaya ramak kala boşa çıkartılmış oldu. Bir oyuna geldik. İşte AKP bugün bu mızıkacılara benziyor.
Diyordu. Buradan Erbakan Hocamızın tarih şuurunu kazanıcı dersler aldığını anlıyoruz.”
Recai Kutan anlatıyor:
“Erbakan Hoca fevkalade hafıza ve zekâsıyla maddi ilimlerde en ileri noktada bilgi sahibi idi. Aslında o günkü nesle bakarsanız insanların tek yönlü yetiştirildiğini görürsünüz. Umumiyetle tamamen maddi ilimler okutuluyor. Öyle yetişiyor. Adama bakıyorsunuz gayet kabiliyetli bir ilim adamı, ama İslam’la irtibatı yok. Şimdi belki ilk örnektir, Erbakan Hoca maddi ilimlerde en üst seviyede idi. Buna mukabil ailesinden iyi bir İslami eğitim almış ve daha lise talebesiyken. Bunu kendi ağzından pek duymadık. Allah rahmet eylesin Yaşar Tunagür Hoca o zaman İstanbul’da okuyor. Diyordu ki:
-Biz Necmettin Bey ile o dönemim en meşhur âlimlerinden Hüsrev Hoca’dan Fatih’te ders alırdık.”
Çok güçlü bir hafızası vardı. Asla unutmazdı. Tanıştığı bir insanın özelliklerini yıllar geçse de hatırlardı. Bu özelliği ona liderlik konusunda eşsiz bir avantaj sağlıyordu.
Bu konu ile ilgili bir olayı örnek verelim.
Cengiz Ocakçı’nın anılarından:
12 Eylül öncesinin anarşi dolu günleri idi. Ordu Fatsa’da Terzi Fikri adında bir Belediye Başkanı buraları neredeyse kurtarılmış bölge ilan etmişti. Göller denilen yerde bizim parti otobüsümüz taşa tutuldu. Camlarının tamamı kırıldı. Ama biz başta Hocamız olmak üzere hiç aldırmıyor, faaliyetimize devam ediyorduk.
Hocam bir ara kendisinin gidemediği Merzifon yakınlarında bir köye bizi gönderdi. O köy alevi köyü imiş. İsim verdi bize ve bu şahsı görün, diye talimat verdi. Biz o köye gittik, o şahsı gördük. Erbakan Hocamın selamını söyledik. Köyün ileri gelen dedesi imiş. Hemen hanımına talimat verdi, horoz, tavuk ne bulduysa kestirdi. Mükemmel bir yemek hazırlattı, yedik. Dede’nin evi burası. Karnımızı doyurduktan sonra Dede bize:
-Oğlum namazımızı da kılalım öyle gidelim, şimdi bu köyde cami yok, konuşacağınız kahvede namazımızı kılalım dersek, buranın halkı yanlış anlarlar. Başımıza iş alırız!
Dedi. Dede’nin evinde namazı kıldık ve daha sonra çıktığımızda o kahvede Dede:
-Bunlar benim misafirim, Milli Selamet Partisi’nden!
Diye bizi takdim etti. Bir bağrışma bir homurdanma başladı. Dede sesini yükseltti:
-Susun lan, bunları dinleyeceksiniz!
Dedi. Biz orada bir, bir buçuk saate yakın bir konuşma yaptık, o Dede’nin himayesinde, ama Dede’yi de bize söyleyen Erbakan Hocam. Meğer çok eskiden bir yerde o Dede ile tanışmışlar, Hocam ona bir iyilik yapmış, iltifat etmiş. Yıllar sonra karşılığını bu şekilde gördük.
Benzer bir olayı da Afyonkarahisar’da yaşadık.
Yine Milli Selamet Partisi dönemiydi. Erbakan Hocamın Afyon’da Afyon büyük mitingini yaptık. İl binasına geçtik. Orada Hocam bir isim söyledi ve bulmamızı istedi. Kimse tanımıyor. Neyse aradık bulduk getirdik. Meğer Milli Nizam Partisi zamanında çok kısa bir dönem Afyon il başkanlığında görev yapmış olan bir zatın evladı imiş. Ama genç sarhoş. Ayakta duracak durumda değil. Meyhaneden bulup getirdik. Hocam ona sarıldı ve yakasından çıkardığı rozeti ona taktı. İsmen hitap ederek, sen falanca kardeşimizin oğlusun, diye sevgi gösterdi. Alnından öptü. Daha sonraki yıllarda bu genç gerçek bir Milli Görüşçü oldu ve Afyon İl başkanlığını yürüttü. Yani Hocamın hafızasına bakın, Afyon’da sadece bir dönem Milli Nizam’da çalışmış, oradaki partili arkadaşların dahi hatırlayamadığı bir şahsın kendisini değil, evladını bile hatırlıyor, ismen hitap ediyor. Liderlik işte böyle bir şey!” 
Erbakan Hocamız için zamanın veya mekanın önemi yoktu. Bildiklerini en güzel şekilde her ortamda anlatırdı.
1953 yılında İstanbul Halıcıoğlu’da İstihkam Okulu’nda yedek subay öğrencisi olarak askerlik görevini yapmaktadır.
Aynı okulda o tarihlerde teknik astsubay olarak görev yapmakta olan İzzet Taner anlatıyor:
“Ben halen emekli iç teknisyen kıdemli yüzbaşıyım. Ordu’ya 17 Eylül 947’de üstçavuş olarak girdim. 1969 senesinde kıdemli yüzbaşı olarak emekli oldum. Bu zaman zarfında ekseri günüm istikam okulunda iş makineleri hocası olarak geçmiştir. Bu meyanda rahmetli Erbakan Hocamız da istikam okulunda yedek subay talebesiydi. Okula teknik yönden yardımları olması bakımından, istikam okulu bakım bölüğünde bırakıldı. Bir senede benim öğretmenliğim ve onun talebeliği dışında da mesai arkadaşı olarak beraberce çalıştık. Çalışmalarında milliyetçi, çalışkan ve azimliydi. Halıcıoğlu ile Sütlüce arasında olan Kumbarhane camiinde 5 vakit namazını da kılıyordu. Bu durumda kendisi bölükte boş bulduğu zaman personeli toplardı, motorlar üzerinde teknik bilgiler verirdi. Milliyetçi çalışkan ve ilerisini düşünen bir arkadaşımızdı Rahmetli. Terhis, olduktan sonra da ben bazen yolum düştükçe ya da kendisi çağırdıkça kendi eseri olan Gümüş Motor fabrikasında kendisine uğrar, bilgi alışverişinde bulunurduk.
Müthiş bir hafızası vardı. Buna dair bir örnek vereyim:
Ben Giresun Bulancaklıyım. 1994 yılında Bulancak’ta idim. Erbakan Hoca şehrimize gelmişti. Ben ziyaretine gittim. Konuşma yapacağı meydana vardım, kalabalığı yararak yanına sokuldum. Görür görmez beni tanıdı, ismimle hitap etti. Kucaklaştık, hal hatır sorduk.
-Ya sen buralı mıydın?
Dedi? Evet diye cevap verdim. Yanında bir bey vardı. Bana tanıttı:
-Bu arkadaşımız Nusret Bayraktar! Beyoğlu Belediye Başkan Adayımız!
Askerlik günlerimizi andık. Beraber askerlik yaptığımız yıllar, 1953-1954 seneleri idi. Sordum:
-Bölükteki arkadaşları hiç hatırlar mısın? 
Saymaya başladı:
-Bölük Komutanı Yüzbaşı Mustafa Gürpınar, Üsteğmen Ali Karataş, Nakliyat Takım Komutanı Recep Demirkaya, Bölük Assubayı İdari Astsubay Hasan Duyan, Nakliyat Başçavuşu Hasan Torun…
Tam 40 sene geçtiği halde hiç unutmamış…”
Dünyanın başbelalalrından biri olan Siyonizm konusunda köklü bilgileri vardı. Siyonizmin hedeflerini, taktiklerini ve metodlarını, konuyu en iyi bilenlerden öğrendi. Bunlardan birisi de rahmetli Cevat Rifat Atilhan’dır. Siyonizm ve Masonluk konusunda engin bilgisi ile bir çok kitap yazmış bulunan bu yazar öyle anlaşılıyor ki, Erbakan Hocamızın konuya ilgisini çekmeyi başarmış.
Süleyman Canan anlatıyor:
“Ben Milli Görüş ile ve bu büyük davanın lideri ile 1960’lı yıllarda tanıştım. Daha önce Merhum Cevat Rifat Atilhan’ın yazdığı kitapları okuduğumdan, onların Arzı Mevud idealleri ve Masonluk hakkında geniş bilgiler öğrenmiştim. Rahmetli Erbakan Hocamızı tanıyınca bu yüzden onu anlamakta ve davasını benimsemekte hiç zorluk çekmedim.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlattı:
“Rahmetli Erbakan Hocamız, bize şunu söylerdi:
-Biz 1950’li yıllarda Siyonizm’i Cevat Rıfat Atılhandan öğrendik. Siyaseti ise yine aynı yıllarda Ordünaryüs Profesör Ali Fuat Başgil’den öğrendik.”
Mehmet İpek anlatıyor:
“Avrupa Milli Görüş Teşkilatlarında yıllarca üst düzey görev yapmış bulunan Mustafa Efe Hocamızın Erbakan Hocamızla olan tanışmasını anlatacağım.
Kendisi Kırıkkale’de şan şöhret yapmış bir hocamızdı. Bilgisi gayet geniş idi. Hatta Fetevayı Hindiye’yi tercüme eden bir şahıs. Yalnız siyaset deyince çok kızan birisi. Parti, marti falan konuşturmazdı yanında. Hele Milli Görüş ve Erbakan sözlerini duyunca gelen ziyaretcileri bile azarlar, konuşturmazdı.
Ben Refah Partisi Kırıkkale İlçe Başkanı idim. Mustafa Efe Hocamız, ilmi çalışmaları daha iyi yapabilirim düşüncesi ile Mekke’ye gitmiş. Maddi bakımdan sıkıntıya düşmüş. Orada Milli Görüş Teşkilatları kendisine sahip çıkmış ve karargahlarda sohbet yapmasını sağlamışlar. Osman Yumakoğulları da kendisine Avrupa’ya gitme teklifi yaparak Almanya’ya götürmüş. Orada vaaz ve irşada başlamış. Elbette Milli Görüş Teşkilatlarında. Erbakan Hocamızın gıyabında çok şey duymuş olmalı ki, geri 1986’da Türkiye’ye geldiğinde büyük bir değişim geçirmiş olduğunu gördük. Eskiden yanında Milli Görüş veya Erbakan sözü edenleri azarlayan Hocamız, ziyaretine gelip de konuyu soranlara:
-Refah Partisi İslam’ın cihad ordusudur, canla başla çalışmak ve desteklemek lazımdır! Milli Görüş’ün yayın organi olan Milli Gazete’yi almak, hatta iki tane alıp birini başkasına vermek zorundayız!
Demeye başladı. Bu arada Erbakan Hocamızı hiç görüp tanışıp, dinlememiş olduğundan merak etmiş. Tanışmak istemiş. Bizden aracılık yapmamızı rica etti ve randevu alıp Hocamızın ziyaretine gittik. Huzuruna vardığımızda toplam 5 kişi olarak, önce tanışmak için söze başladık. Ben kısaca adımı, soyadımı ve görevimi söyleyerek diğer 4 kişiye tanışmak için kısa ve öz söz söylemelerine örnek olmaya çalıştım.
Benden sonra Mustafa Efe Hoca kendini tanıtmaya başladı, ama, uzattıkça uzatıyor. Çocukluğundan başlayarak yaptığı ilmi çalışmları falan tek tek söylüyor. Fetevayı Hindiye’nin bastırdığı 7-8 cildini de Hocamıza hediye getirmiş, onları sundu, ama uzatıp duruyor. 5 dakikadan fazla sürdü, ama işin özü, ben çok şey bilen biriyim, demeye getiriyor. Erbakan Hocamız tanıtımın kısa olması için uyardı, ama o devam ediyor. Tekrar nazikçe uyardı, o yine aldırmadan devam ediyor konuşmaya. Ama Hocam onun sözünü bitirmesini beklemeden yanındakine siz devam edin dedi. Mustafa Efe Hoca çok mahcup oldu.
Hocam söze başladı ve ilmi bir sohbete başladı. Ayetler nüzül sebepleri, Hadisler ve hükümler. Nefis bir ilim ziyafeti çekiyor. Mustafa Efe Hoca’nın küçüldüğünü, mahcup olduğunu, hayranlıkla Hoca’yı dinlediğini yan gözle süzüyorduk. Tam 2 buçuk saat bu ziyafet sürdü. Hocam Mustafa Efe’yi yanına aldı, teşekkür etti, iltifat etti. 5 dakika kadar özel görüştüler ve biz Hocamın elini öpüp ayrıldık, hep beraber. Yanından çıktıktan sonra, Mustafa Efe Hocam ellerini dizlerine vurarak bize anlatmaya başladı:
-Ben Erbakan deyince Makine Profesörü sanıyordum. Aman Allah’ım! Niye ömrüm boşa geçmiş? Bu adam İslam Profesörü imiş. Yarabbi, ben bu zamana kadar neden hayatımı boşa harcamışım? Ben neden Erbakan’ı tanımamışım? Bu ne ilim, bu ne feraset! Aman Allah’ım!
Diyerek uzun uzun memnuniyetini ve pişmanlığını dile getirdi.”
Ahmet Akçeel anlatıyor:
“Erbakan Hocamız mesleği ile ilgili, yani makine ve motorla ilgili bilgileri en ileri derecede öğrenmişti. Bu konuda yeni bulduğu tekniklerle ilgili patent sahibi bir ilim adamıydı. Ayrıca dini ilimlerde de çok engin bir bilgi hazinesine sahipti. Bilmekle kalmayıp, hayatına tatbik etmeye çalışıyordu. Bu özellikleri ile insanoğlunun az karşılaşabileceği bir lider portresi sergiliyordu. O hayattayken çokları onun değerini maalesef anlayamadı.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Cenabı Allah’ın yaratıcılığını ve büyüklüğünü şu misal ile anlatırdı:
-Arz var, biz şimdi arzda yaşıyoruz, bu arza yeni yeni yıldız ışıkları geliyor. Bu ışıkların hızı saniyede 300 bin km. dir. Dünya yaratılalı ne kadar olmuştur, bilmiyoruz. Ancak yeni yeni yıldızlar keşfediliyor. Daha doğrusu ışıkları yeni geliyor dünyaya. Işığın hızı bir, iki diyinceye kadar, dünyanın etrafını 7 kere dolanmaktadır. Bu arzın üzerinde arş var, arşa çıkılıp bakılacak olsa, bu arz çölde bir yüzük kadar kalır. Arşın üzerinde kürsi var, kürsiye çıktığın zaman da arz ve arş gene çöldeki bir yüzük kadar kalır. Yani dünya ne kadar küçük ve ona gelen bir yıldız ne kadar uzakta? Bundan ne anlıyoruz; Cenabı Hakk’ın ne kadar büyük, ne kadar muazzam bir varlık olduğunu, ne büyük bir yaratıcı olduğunu, görüyoruz ve bundan aklımız şaşıyor.
Bunu bazı toplantılarda da söylediğini duyuyordum.”
Yusuf Yiğitalp anlatıyor:
“Erbakan Hocamız yasaklı olduğu 1985-1986 yılları idi. Benim eniştem Molla Selahattin Dinsever medrese tahsili görmüş bir hocadır. Erbakan Hocamızı çok severdi. Miting veya toplantılarına katılırdı. Ama özel sohpetini hiç dinlememiş. Bir Cuma günü Erbakan Hocamızın özel sohbetine katıldı. İlk defa yakından özel sohbetine katılmış oluyordu.
Sohbet bitti. Dışarı çıkınca sordum:
-Enişte, Hocamı nasıl buldun, fikrin nedir?
İlk cümlesi şu oldu:
 -Biz medresede 12 yıl boşuna okumuşuz. Şok oldum.”
Ali Fuat Demirbaş anlatıyor:
“Dünyadaki Müslümanlar İslam’a körün file bakışı gibi bakıyorlardı. Kimi Kuran kursları, kimi tasavvuf, kimi eğitim diyordu. Ama bütün olarak ilk defa bakış açısını bize Erbakan Hocam getirdi, öğretti. Yani İslam bir bütündür, ona bir bütün olarak bakılmalı ve İslam’ın aşağı yukarı % 60-70’ni temsil eden muamelat ve ukubat kısmını bize tanıtan Erbakan Hocam oldu. Bir başka şey daha; Erbakan Hocam cemaatçilik yerine ümmetçiliği tercih etti.”
Bahattin Elçi anlatıyor:
“Erbakan Hocam çok yönlü bir insandı. Bir kere hiç tartışılmayan yönlerinden biri; Hocam bir dahiydi. Üstün zekâlıydı, çok başarılıydı, hem dünya, hem de ahiret ilimlerini biliyordu. Dünya’yı da biliyordu ahreti de. Dini ilimleri de biliyordu, dünyevi ilimleri de. Bir şey bildiği zaman, aynel yakın mesabesinde bir bilgiye sahipti. Yani biz hukukçu idik, bize rahat bir şekilde hukuk dersi verebilirdi. Ve biz de kendi kendimize:
-Yahu bırak şu işi de bize!
Desek bile bırakmazdı. Hatta birçok tanıdığımız hoca, ilahiyatçı, değer verdiğimiz insanlar vardı. Onu dinledikten sonra:
-Bu adam hocalığı da elimizden aldı.
Sözlerine şahittik.”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın ilmi ve anlatımı konusunda bir hatıramı sizinle paylaşayım. Onunla beraber Almanya’da bir toplantıda bulunuyorduk. Bir milletvekili kendisi ve arkadaşları, Rusya’nın Lüksemburg Büyükelçisi, Kırgız yazar ve düşünür Cengiz Aytmatov’la, Erbakan Hoca’yı görüştürmek için bir girişimde bulunmuşlar.
 Erbakan Hoca beni ve Lütfi Doğan’ı da yanına alarak buluşmaya gittik. Yalnız buluşmadan önce Cengiz Aytmatov’a demişler ki:
-Biz sizi bir hoca ile görüştüreceğiz.
O da hoca deyince zihnindeki hoca imajına göre bizi bekliyor. Yani sarıklı, sakallı bir hoca imajı. Sonra tanışırken, Erbakan Hoca’nın elini sıktı, biraz da yukardan bakar gibi yaptı. Yani ön yargılı, zihninde ki hoca imajından dolayı Erbakan Hoca’ya aksakallı, dedi. Erbakan Hocamızın yüzünde hafif bir üzüntü sezdim. Alınganlık mı desem, üzüntü mü desem, işte öyle bir şey. Ben bu görüşmeyi önemsediğim için, yani iki ünlü kişinin görüşmesi olarak kabul ettiğimden dolayı, yüz mimiklerine son derecede dikkat etmeye başladım.
 Erbakan Hoca bildik üslubu ile başladı anlatmaya. Hoca anlattıkça adamın suratı değişti, değişti. Sonra toparlandı, sonra önünü ilikledi, sonra o aksakal olayından üzülmeye başladı. Ortamı rahatlatmak için:
-Ben size aksakal dedim, bu bizim orta Asya’da bilge insan anlamına gelir, bunun saçla sakalla ilgisi yok!
Dedi. Sonra öyle bir noktaya geldi ki, adam böyle Hoca’nın önünde kemali huzur ile dinlemeye çalışıyordu. Ama Hoca sıradan insanlara davasını nasıl anlatıyorsa, aynı üslup ve rahatlık içinde konuşuyordu. Tam teslimiyet içinde konuşuyordu. Cengiz Aytmatov’un çok etkilendiğini anladım. Sonra Erbakan Hoca’ya dedi ki:
-Hocam ben çok hoca ile karşılaştım, kusura bakmayın, baştan da biraz terbiyesizlik yaptım, sizi sıradan bir hoca gibi algıladım. Şimdiye kadar beni etkileyen böyle bir konuşmayı dinlemedim.
 Aytmatov’u ondan sonra takip edemedim. Ülkesine dönmüş, bir çok hizmetler yapmış dediler.
Her ikisine de Allah Rahmet eylesin!
Yine Erbakan Hoca’nın, Almanya eski Başbakan’ı Willy Brandt ile bir görüşmesi olmuş. Bize kendisi anlattı.
 Erbakan Hoca ona;
-Biz Hazreti İsa’ya inanıyoruz, Meryem anamıza inanıyoruz, bütün peygamberler İslam peygamberidir, biz bütün peygamberlere inanıyoruz. Tevrat’ın aslına da, İncil’in aslına da inanıyoruz, demiş. Willy Brandt şaşkın! Bunları ilk defa duyuyormuş. Daha sonra kendisi Erbakan Hoca’ya şunları söylemiş:
-Sizin o gün bana söylediklerinizi, ondan önce bir hocadan da duymuştum. Ama önem vermemiştim. Siz de söyledikten sonra, ben bizim semtin papazına gittim. Ona, ayıp değil mi, ben bu kiliseye devamlı geliyorum, sen niye bize söylemedin ki, Müslümanlar Hazreti İsa’ya inanıyorlar, Hazreti Meryem’e inanıyorlar, İncil’in aslına inanıyorlar, sen bunu bize neden söylemedin? Ayıptır bu!
Dedim ve çıkıştım.
Erbakan Hoca, kimsenin makam ve mevkisine bakarak konuşmasının özünü değiştirmezdi. Bu çok önemli bir şeydir.”
Ali Fuat Demirbaş anlatıyor:
“Erbakan Hocamın yurt dışında 500 teşkilat mensubumuzun katıldığı bir konferansı vardı. Tam 9 saat sürdü. Konferans bittikten sonra katılımcılardan bir müftü bey yanımda dedi ki:
-Arkadaşlar ben bir şey itiraf edeceğim! 20 sene Arapça öğrendim, Kuran öğrendim, İslam’ı öğrendim. Sonra da 30 sene müftülük yaptım. Bu Erbakan Hocamın anlattıklarını ilk defa duyuyorum!
Sadece o değil, herkes hayret ve gıpta ile karşıladı.”
Cevat Gündoğdu’nun anlattığı bir hatıra:
“2006 yılının Ağustos ayında Hocamı Altınoluk’ta ziyarete gittiğimizde, Almanya’dan 27 kişilik Mili Görüş Gençlik Kulübü ziyarete gelmişti. Toplantı salonunda Hocamı bekliyorduk. Hocam geldi yerine oturdu. En sağından başlayarak adını, soyadını, işini, okuduğu okulu, anne ve basının işinden, teşkilatlardaki görevlerine kadar herkesin kendisini tanıtmasını istedi. Ve niçin varız? Nelerden sorumluyuz? Bizim davamız nedir? Ayrıntılı bir şekilde 3 buçuk saat boyunca anlattı. Tanışma esnasında benden sonra üçüncü kişi Bulancaklı olduğunu söyledi. Hemşehri olduğumuzu öğrenince orada iki kez ismini sorduğum halde, ismini yine unutmuştum. Üç saat önce tanışmış olmasına rağmen, Erbakan Hocam herkesi ismen hatırlıyor ve ismiyle hitap ediyordu.
Yakışıklı uzun saçlı bir delikanlı, Hocamıza okulu bitirdikten sonra tezini hazırlamak için ABD’ye gittiğini söyledi. Tezinin konusunun siyasi içerikli olduğundan bahsetti.
-Osmanlı’dan, Cumhuriyet dönemine kadar, padişahlar, Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı ve başbakanları inceledim. Tezimi jüri kuruluna teslim etmiştim. Bir kaç gün sonra danışmanım beni çağırdı ve tezinde çok önemli bir kişiden, başbakanlık yapmış bir kişiden bahsetmemişsin, diyerek sizi çok farklı yönlerinizle anlattı. Gerçekten hayretler içersinde kalmıştım, diyerek Hocamın Avrupa’daki bilim adamlarının nasıl anladığını bir kez daha hatırlattı…”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hoca hem dünyevi ilimleri biliyordu, hem de dini ilimleri biliyordu. Zülcenaheyn (iki yönlü) bir insandı. Fakat dini ilimleri bildiğini hiç ihsas ettirmiyordu. Bir gün Samsun İl Başkanı değişti:
-Samsun il yönetimini buraya çağırın. Onlara bir günlük bir eğitim yapalım.
Dedi, çağırdık. Hocamız onlara ders verirken diyor ki:
 -Arkadaşlar vaktiyle biz Hanefi Mezhebi’nin en önemli fıkıh kitaplarından biri olan Mülteka’yı okurken, av ve avcılık bahsinde şunları öğrendik. Avcı avını gördüğü zaman, besmeleyi çeker ve tetiğe basar. Avı vurduğunu hissederse, köpeğine tiyo verir, köpek gider avı yakalar getirir. Avcının köpeğin avı nasıl getirdiğine bakması farzdır. Dudakları ile mi götürdü yoksa dişleri ile mi götürdü? Eğer dudakları ile götürdü ise, o sahibi için getirdi. Eğer dişledi ise, ona salyasını akıttı, kendisi için nefsi için tuttu. Eğer o an ölmemişse ısırdığı için, hemen orada yeniden kesilir ve besmele ile o zaman helaldir, sadece o ısırdığı yer kesilir köpeğe atılır. Ama eğer ısırdı ise ve öldü ise, o zaman o murdardır yenmez.
Dedikten sonra sözü eğitime getirdi:
-Şimdi ben size ne anlatıyorum? Ben size bu bulunduğumuz makamlar emanettir, bunları ısırarak salyamızı bunlara akıtmayalım. Makamlar emanettir, bunlar gelip geçicidir. Bizim sahibimiz için, davamız için kullanmamız gereken makamlardır. Bunları ısırarak, bunlara salyamızı akıtmayalım, hem kendimizi helak ederiz, hem de peşimizden gelenleri, arkamızdakileri helak ederiz.
Derken Hoca’nın gözlerinin yaşardığını hatırlıyorum.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatmaya devam ediyor:
“Erbakan Hocamız cihad delisi olmadan cihad olmaz! diyordu. Kendisi de bunu bizzat yaşayarak  cihad ederek bize öğretti.
 1986 yılının sonlarıydı. Beraberce Mekkei Mükerreme’ye gitmiştik. Kabe’nin imamları ve Ümmül Kura Üniversitesi’nin önemli profesörleri ki, bunların içerisinde Muhammet Ali Sabuni ve Muhammet Kutup da vardı. Bir evde toplandık. Takribi 250-300 kişi vardı. Hocamız orada bir konuşma yaptı ve:
-Cihad farzının edasının şartları nelerdir?
Diye bir sual ortaya koydu. Sonra Müslümanların cihadı unuttuğunu, cihadın edasını, cihadın farzlarının edasına göre yapmadığını, zannettiği şekli ile yaptığını beyan etti. Ardından da üç saat cihadı anlattı.
Biz daha sonra 1990’da Muhammet Kutup’u Mekke’deki evinde ziyaret ettik. Yanımda Dursun Ali Düzenli de vardı. Bana dedi ki:
-Biz cihadın edasının farzlarını Erbakan’dan öğrendik. Biz o zamana kadar cihadın merhaleleri olduğunu, sadece biliyorduk. Biz usule göre düşünüp de, cihadın da edasının farzları olabileceğini, hiç biz öyle bir şey tasavvur etmedik, aklımıza gelmedi. Ama Erbakan Hoca bize cihadın tarifini, cihadın özelliklerini ve cihadın edasının farzlarını anlattı. Biz bunları ondan öğrendik.
Demişti.”

TOP