BÖLÜM-7 YERLİ SANAYİ İÇİN KONFERANSLARI

YERLİ SANAYİ İÇİN KONFERANSLARI 1960’lı yıllarda ilmi ve siyasi bir dergi yayınlanıyordu:
“Düşünen Adam”
Bu derginin 24 Mart 1961 tarihli sayısının kapak konusu yerli otomobil yapımı konusuna ayrılmıştı. Dergide yerli otomobil davası başlığı ile şu yazı yer alıyordu:
"Gümüş Motor fabrikasının genç ve muvaffak Umum Müdürü Doçent Necmeddin Erbakan basın toplantısı üstüne basın toplantısı yapıyor, konferans üstüne konferans yapıyordu. Mümkündü; Türkiye'de kısa zamanda otomobil yapılabilirdi. Önce buna inanmak lazımdı. Necmeddin Erbakan İstanbul'un boş ve geniş bir arazi parçası üzerinde Gümüş Motor fabrikasını kurmaya niyet ettiği zaman da, her kafadan bir ses çıkmıştı. Olamaz, deniliyordu. Türkiye'de motor değil, çivi bile yapılamaz, deniliyordu. Erbakan ise yapılır, demiş ve işe başlamıştı. Bir kaç sene içinde yükselen fabrika, Batı memleketleri imalatı ayarında , seri halinde dizel motorları imal etmeye başlamıştı. Dışarıdan getirilmesi mesele haline gelen ve çok pahalıya mal olan en ince makine parçaları, artık piyasaya Türk Malı olarak pırıl pırıl sürülüyordu.... Bu başarı bir başlangıçtı. Arkasından Türkiye'yi olduğu yerde kımıldatacak, silkinip kalkındıracak Sanayi Birliği teşebbüsü ve yerli otomobil imali fikri büyüyordu."
Konu sadece bir dergide ele alınmıyordu. Erbakan’ın gayretleri ile, yerli otomobil ve sanayi konusu ülkenin gündemine sokulmaya çalışılıyordu. Yayın organlarında gündeme getirilen konu, Erbakan’ın her yerde ilgili konferansları ile dikkatleri üzerine çekiyordu.
Osman Öztürk anlatıyor:
“1963 yılı idi. Ben Milliyetçiler Derneği İstanbul Şube Başkanıyım.  Bugünkü Birlik Vakfı’nın bulunduğu yerdeydi binamız. Yani Yeniçeriler Caddesinde. O binanın bir odasında mütevazi şartlarda faaliyet yapıyorduk. Üst katta Muallimler Birliği vardı. Ara sıra sohbet ve seminer programları düzenliyorduk. Bir gün dediler ki:
-Teknik Üniversite’de Necmettin Erbakan diye bir Doçent varmış.  Dindar bir adammış, çok da güzel konuşuyormuş.
Gidelim davet edelim ama, adam Teknik Ünversite’de hoca imiş. Bizim yerimiz mütevazi. Uygun olur mu, olmaz mı derken gittik, tanıştık. İlk tanışmamız böyle oldu. Allah rahmet eylesin makamı cennet olsun. Gittik oraya, motorlar kürsüsünde ziyaret ettik, davetimizi hemen kabul etti, hiç itiraz etmeden…Biz:
-Efendim konu nedir, ne olabilir?
Diye sorduğumuzda :
-Türkiye’nin sanayileşme davası.
Diye cevapladı. Biz birbirimize bakıştık, böyle şeylere çok uzağız. Türkiye’nin sanayi davasının bizimle ne ilgisi var Allah aşkına, der gibi.  Ama itiraz edecek halimiz yok, kabullendik, gün aldık. Günü ve saati gelince çıktı geldi Hocamız, Cumartesiydi galiba. Duvar ilanları ile duyuru yapmıştık, üniversitelerde ve benzeri yerlerde.
Hayretle gördük ki, doldu salon taştı, bugünkü Birlik Vakfı’ndaki o salon. Revakların altı da salona dahildi. Tıklım tıklım doldu. 
Hocamız geldi, başladı anlatmaya. Tabi çok tatlı şeyler anlatıyor, ama biz idareciler birbirimize bakıyoruz. Hayretler içindeyiz. Sonradan anladık ki, Hocamız 30-40 yıl sonraki gerçekleştireceği şeyleri anlatıyormuş. Ama biz şimdi nasıl anlayalım, ondaki ufuk genişliği o gün bizde ne arar?
 Bu konferansın akisleri çok büyük oldu. Bursa’dan, Manisa’dan, Turgutlu’dan Milliyetçiler Derneği şubeleri bizi arıyorlar, diyorlar ki:
-Siz tanıyormuşsunuz. Ne olur, bize de gelsin, bize de buyursun!
İşte Hocamızın konuşması buralara kadar aksetti, çok heyecanlandık. Tabi Türkiye’yi kurtarıyor, ağır sanayi ile, sonu oraya geliyor işin. Sanayi odaları da heyecanlanmış, her yerden bizi arıyorlar. 
Tabi bu istekleri Hocamıza arz edince büyük bir memnuniyetle kabul ediyordu. Böylece Türkiye genelinde konferanslar serisi başladı.”
Metin Hasırcı anlatıyor:
“Erbakan Hocam ile tanışma meselemiz bizim bi karabatak gibi olmuştur. 1965 senesinde Beşiktaş’ta bir kahvede, bir arkadaşı beklerken bir zatın konuşmasını duyduk. Bütün kahve dikkatle dinliyordu. Biz de söz konusu o konuşmayı dinledik. Erbakan Hocam konuşuyordu kahvede. Konuşmasına demir filizi diyerek başladı. Dikkat kesildik. Çünkü demir filizi biz sanat okulu mezunlarının önemli bir tutunduğu daldır. Malzeme dersi sanat okullarında vardır ve bu malzeme dersinin de temelini demir filizi teşkil eder. Demir filizinden girersiniz, torna makinasından çıkarsınız. O yüzden beni çok alakadar etmişti o konuşma. Çok Müslüman bir insan olduğunu konuşmanın sonunda oradaki arkadaşlar birbirlerine ifade ettiler. İşte üniversiteyi birincilikle bitirmiş, dediler. Efendim İstanbul Erkek Lisesi’nin yatılı bölümünden mezun olmuş dediler. Onun hakkında bir çok şeyi biz ilk defa orada duyduk. Şimdi düşünüyorum da, Erbakan Hocam o konuşmaları yerli sanayiciliğin ve bu vesile ile Müslümanlığın millete tanıtılması maksadiyle yapıyordu. Bu konuşmaları yaptığı sırada Gümüş Motor fabrikası haksız rekabetle boğuşuyordu. Yani zaman tam o zamanlara denk geliyor.”
Erbakan Hocamız, konferanslar konusunda, sadece İstanbul’da faaliyet göstermiyor, Anadolu’ya da açılıyordu. Çünkü mevcut iktidarın sanayiciye yapmış olduğu döviz tahsisleri, Anadolu sermayesinin son derece aleyhine idi. Bu konuda Anadolu’daki sanayicileri de bilgilendirmek, onlara yerli sanayinin mümkün olduğunu izah etmek gerekiyordu.
O günleri yaşayan Recai Kutan anlatıyor: 
 “Türkiye büyük bir döviz sıkıntısı içindeydi. Kısıtlı olan döviz imkânının özel sektöre tahsis edilecek olan kısmının dağıtımını Odalar Birliği yapıyordu. Ve Odalar Birliği yönetiminin de kimlerin elinde olduğu belli idi. O imkânların tamamı İstanbul ve civarındaki sermayedarlara gidiyordu. Erbakan Hoca önce gitti, Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı oldu. Ondan sonra Genel Sekreter oldu. O görevdeyken, o dönemde bir puanlama sistemi getirdi. Bu dövizlerin dağıtımı adaletli yapılsın diye.  Böylece Anadolu sanayicisine de buradan pay gitmeye başladı. 
O dönemde Erbakan Hoca’nın diğer bir önemli aktivitesi de, Türkiye genelinde bir seri konferans vermeye başlamasıdır. Zaten Erbakan Hoca’nın Anadolu tarafından tanınmasının sebeplerinden bir tanesi Odalar Birliği’ndeki bu adaletli davranışıdır. Hatırlıyorum Malatya’da bir adamın bir tornası var, frezesi, bilmem nesi var. Ona 15 bin dolar verildi. 15 bin dolarla birden bire büyük atölye haline geldi. 15 bin dolar o kadar önemliydi o dönemde. İkinci sebep de verdiği, sanayi konulu konferanslardır. Tabi bir ilim adamı olan Hoca’nın konuşma kabiliyeti, ikna kabiliyeti ve anlattığı konuların çok önemli olmasıdır. En önemli konulardan bir tanesi ilim ve İslam idi.
İlim ve İslam’ı sentez yapmış, yani birleştirmiş idi. O vakte kadar Milli Eğitim’in müfredatında böyle ilmi gelişmelerin, Müslümanlar tarafından yapıldığına dair tek bir kelime bulmak mümkün değil. Orada Hoca açıkça ifade ediyor ve ispat ta ediyordu ki, bütün bu ilimlerin temelinde İslam âlimleri vardır. Tabi bu en önemli İslami faaliyetlerden biri. Böylece Erbakan Hoca Müslümanlara hafızalarını, geçmişlerini ve tarihlerini hatırlatmış oluyordu. Anadolu sanayicileri Erbakan’ı böylece tanıma fırsatı bulmuş oldu.
İşte bu tanınmışlığı sebebiyle Odalar Birliği Genel Başkanlığı’na kahir ekseriyetle seçilmiş oldu.”
O dönemin tanıklarından olan bir isim de Nazım Karaman’dır.
Nazım Karaman anlatıyor:
“Ben Ankara’da Ulucanlar’da bir camide imamlık görevimi yaparken, Erbakan Hocam ile tanıştık. Beni inşaat mühendisliği okumak için teşvik etti, yönlendirdi.
Ben Ankara Özel Yükseliş Mühendislik Fakültesi’nde  gece bölümü öğrencisiyken, beş yıl bir talebe cemiyeti olan Hür Düşünce Kulübü Başkanlığı’nı yaptım. Bu kulübü, Siyasal Bilgiler Fakültesinde Prof. Aydın Yalçın, masonik zihniyette gençler yetiştirmek amacıyla kurdurmuştu.
Derneği, bir kongre seçimlerinde bir gurup, inançlı ve inandığını yaşamaya çalışan arkadaşlarla ele geçirdik, ben başkan oldum. Ben o görevdeyken, Rahmetli Erbakan Hocamla bir konferans serisi hazırlayalım dedik, müzakere ediyoruz. Erbakan daha siyaset sahnesine çıkmamış. İlk konferansı Erbakan Hocam verecek. Konu da İslam’da ve Batı’da ilim. 
Bu seri konferanslar için bana hoca isimleri de verdi:
Ord. Prof. Süheyl Ünver, İslam’da ve Batı’da tıp ilmi.
Ord. Prof. Ali Fuat Başgil,  İslam’da ve Batı’da hukuk ilmi.
Başka hocaların isimlerini de vermişti.”
Görüldüğü gibi konferanslarında İslam ve İlim konusunu işleyen Erbakan Hocamız, konunun içinde yerli sanayiinin de enine boyuna halka anlatılmasını sağlıyordu.
Osman Öztürk anlattı:
“Erbakan Hocam, 1963 yılında Bursa’da bir konferans verdi. Beni de götürmüştü. O akşam mahşeri bir kalabalık dinledi Hocamızı. Türkiye’nin sanayileşmesi konusunda çok güzel bir konferans verdi. Dinleyenlerin çoğu sanayici imiş. Sanayi Odası Başkanı heyecana gelmişti. Kalktı dedi ki:
-Arkadaşlar, şimdi biz bu mesleğin insanıyız, ustalıktan yetiştik, işveren olduk. Bizim bilmemiz gereken pek çok şey var tabi ve biliyoruz. Fakat bir ilim adamı nasıl böyle çıraklıktan yetişmiş gibi bu mesleğin bütün inceliğini biliyor da anlattı bize? Erbakan Hocam, lütfen bunun sırrı nedir, bunu bize anlatın!
Dedi. Diğerleri alkışlayınca anlaşıldı ki, onlar da aynı şekilde etkilenmişler. İlim adamları teorisyen olur ama, bu Erbakan bunları nereden biliyor, diye. Tabi Allah rahmet eylesin Erbakan da tekrar söze başlayarak çok önemli şeyler anlattı.”
Erbakan Hocamızın Devrim otomobili imali de bu devirde olmuştur. Askeri cunta hükümetlerine verdiği, Türkiye’de yerli motor ve otomobil imali, konusundaki bilgi ve brifingler sonunda, TCDD’nin Eskişehir Cer atölyelerinde iki adet yerli otomobil imal edilmiş ve marka olarak da “Devrim” ismi konmuştur. Bu otomobiller tamamen Erbakan’ın dışarıdan teknik kontrol ve yönlendirmesi ile imal edilmiştir.
Nevzat Kor anlatıyor:
“1960 ihtilalcileri Erbakan Hoca’yı Sanayi Bakanı yapacaklardı, masonlar engel oldu. Ama üst düzey paşalarla görüşmeleri sonunda, Erbakan’ın yapılabilir, dediği yerli otomobil nerede yapılabilir, diye bir fikir yürütülmüş. Devlet Demir Yolları’nın Eskişehir’de bir fabrikası var, bu fabrikada bu iş yapılabilir, diye karar verilmiş. Onun üzerine işte o fabrikaya bu görevi verdiler, ama Erbakan Hoca emir kumanda mevkiinde değil, Bakan değil. Sadece istişare etmek için zaman zaman çağırılıp kendisinden imalat için faydalanılıyordu. Yani öyle bir şey. Sonunda o otomobil çıktı, ama biraz gitti durdu. Benzin koymayı unutmuşuz, dediler. Böyle basit bir sebep olmaz tabi, uyutuyorlar insanları. Burada maksat Müslüman adam bunu yaptı, denmesin. Hep bütün işler öyle oldu.” 
Devrim marka o iki otomobilin imalatı sırasında ve daha sonra TCDD Eskişehir Cer atölyelerinde usta olarak çalışmış bir insanı bulup sorduk. Şu bilgileri verdi.
Emin Gürcan anlatıyor:
“Bu otomobillerin imali sırasında ben de torna ve freze makinelerinde parça imalatı için çalıştım. Bir adam gelirdi ara sıra, bizi kontrol ederdi. O zaman tanımazdık. Sonradan  bunun Necmettin Erbakan olduğunu öğrendik.
Emir üzerine 2 adet otomobil imal ettik, tren vagonlarına koyarak Ankara’ya gönderdik. Nakliye esnasında tehlike olmasın diye depolarındaki akaryakıtı boşalttırdılar. Anlattıklarına göre arabalara sonradan benzin koymayı unutmuşlar ve tam geçit yapılacağı sırada benzini bitmiş, stop etmiş, diyorlar. Bence bunlar bahaneydi. Bu otomobillerin Türkiye’de üretilmesini istemeyenlerin bir oyunu idi diye düşünürüm.
Askerliğimi yapıp geldiğimde beni Cer atölyesinin arşiv kısmına verdiler. 1968-1969 yıllarında devrim otomobillerinin bütün teknik resimlerini ve projelerine ait dokümanları yakarak imha ettirdiler. Buna biz şahidiz. Sebebi de çok yer kaplıyor olması imiş. Güya imha etmeden önce fotoğraflarını çekmişler ama, çekip çekmedikleri, saklayıp saklamadıkları kimse tarafından bilinmiyor. Velev ki çekmiş olsalar bile, çok özel mekanlarda muhafaza edilmeyen bu fotoğrafların veya filmlerin bir müddet sonra miadı dolacağı ve işe yaramayacağı tabiidir. Bu da gösteriyor ki, birileri bu otomobillerin o anda imal edilmesini önlediler. İleride imal edilmesini de resimleri yakarak engellemiş oldular.
 Bu otomobillerin imal edilmemesine sebep olan hususlardan biri de şudur:
Beni 1971’de maliyet kontrolüne verdiler. Dizel motorlarda maliyet kontrolü bölümüne. Orada gördüm ki, bir imalatın maliyetine, oradaki çalışan işçilerin maliyeti, kullanılan malzeme, iş yerinin giderlerinden belli bir oran, bir de bunu imal etmek için yapılan aparatlar, kalıplar, bunlar maliyete giriyor. Devrim otomobillerinin üretimi prototip üretim olduğu için maliyeti yüksek çıkmış. Maliyetin yüksekliğinden dolayı, demişler ki:
-Devrim otomobillerinin maliyeti çok yüksek. Bir tane Devrim otomobil imal edeceğimize 10 tane satın alırız, daha ucuza gelir.
Hesabı böyle yapıp imalattan vazgeçmişler. Halbuki seri üretime geçildiğinde maliyetler çok düşecektir, bunu gözden kaçırttırmışlar.”
Böylece yerli motorların yapımına nasıl balta vurdularsa, yerli otomobil imalatı işini de baltalamış oldular.
Şayet bu iki temel sanayi engellenmemiş olsaydı, 1960’lı yıllardan günümüze kadar, motor, otomobil, kamyon, otobüs, traktör ve diğer taşıt araçlarının ve bunun devamı olarak uçak sanayinin nerelere geleceği konusu insanı kahrettiren bir tablo arzetmektedir. Bütün bunların ithalatı için ödenen yüzlerce milyar dolarlık kaynak ülkemizde kalacaktı. Ayrıca bu temel imalat konuları için gereken yan sanayileri de hesaplarsak ülkemizin kaybettiği imkanları açıkça görürüz.
Acaba bütün bunların sorumluları kimlerdir? Bu gün bile bu zihniyet değişmiş midir?

TOP