BÖLÜM-10 MİLLİ NİZAM PARTİSİ DÖNEMİ

MİLLİ NİZAM PARTİSİ DÖNEMİ Çok kıt imkanlar. Yanlı uygulanan kanunlar ve uygulayıcıları Demokles’in kılıcı gibi tepede duruyor. Bu şartlar altında kurulan Milli Nizam Partisi Anadolu’da nasıl teşkilatlandı? Hangi manevi dinamiklerle hareket ediliyordu?
Yasin Hatipoğlu o günlerden, aklında kalanları şöyle anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi Ankara’da kuruldu. Bize de Çorum Kurucu İl Başkanlığı görevi verildi. Ben her hafta sonu Cumartesi günleri kırık dökük otobüslere binerek Ankara’ya Genel Merkez’e gelirdim. Kızılay Sümer sokakta Milli Nizam Partisi Genel Merkezi vardı.
Necip Fazıl, Eşref Edip gibi kişileri de sık sık görür, beraber çalışmalar yapardık. Pazar günü akşam da otobüse veya kamyona nerede ne bulabiliyorsak, biner geri Çorum’a dönerdik.
Bir gün Erbakan Hocam Çorum’a geldi. Teşkilat çalışmalarına katılmak için. Çorum’da Hoca’yı gece nasıl ve nerede misafir edeceğimizin telaşındayız. Arkadaşların hiç birisinin düzgün bir evi yok. Benim evim de Alaca’da. Çorum’da evim yoktu. Zaten kirada otururduk. O kadar Belediye Başkanlığı yapmışız, evimiz yok, Elhamdülillah! İçimizden biri olan Sıddık Işık adında bir arkadaşımıza evini açmasını teklif ettik. Allah makamını Cennet eylesin, yaşlı, sakallı bir arkadaşımızdı. Bir de kırık dökük Palas Oteli vardı. Dedi ki:
  -Yasin Bey evladım, ben evde ağırlayamam Hocaefendi’yi. Ama bizim otel emrinizde, gelin bakın.
-Hay Allah razı olsun Sıddık Amca!
Dedik, gittik baktık ki, pireler desen vurmuş yorganlara! Hasır yataklar, yastıklar, üstünde mitil var. Nasıl edelim, ne yapalım, diye düşünsek de başka çaremiz yok. Erbakan Hocamız o gece o köhne otelde kaldı. Sabah geldik ki, Hoca kalkmış, tabi abdestini almış. Ulu Cami’de birlikte namaz kılacağız. Allah rahmet eylesin, içimizde Albay Mustafa Efendi de var. İriyarı bir adam. Tak tak bastonunu vurur yürürdü. Erbakan Hocam ona çok itibar ederdi. Yağmur çiseliyor, otelden çıktık, bizim gençleri teşkilatlandırmışız, akşamdan bu tarafa, minarelerin ucuna, bebeklerin avucuna, Hak yol İslam yazacağız, diye çınlıyor Çorum. Gittik namazları kıldık, geldik. Tabi Hoca her konuşmasında, sohbetinde çok açık ve çok net diyordu ki:
-Biz İslam’ı sadece gönüllerimize değil, bütün icraatımıza hakim kılmadıkça refaha ermemiz, felaha ermemiz mümkün değildir. Parti purti, bunların hepisi birer vesiledir. Hele hele bizim ülkemizde kanuni zorunluluklar dolayısı ile daha da çok mecburuz buna. Ama bilelim ki her ne yapıyor isek, bu İslam için olmalıdır. Çünki İslam’sız hiçbir şey olmaz!
Diyordu ve bütün çalışmalarını da bu kodlar üzerine oturtmuştu Erbakan Hoca. Aslına bakarsan, bizi bu özel konuşmalarla motive ediyordu.”
Mustafa Bilgin anlatıyor:
“Erbakan Hocam bana çok şeyler kazandırdı. Demirel hakkında bize:
-Demirel’le İnönü’nün arasında bir santim fark yoktur, bir gün gelir Demirel CHP’de çalışırsa, ya da İnönü gider sağ bir partide çalışırsa yadırgamayın!
Dediğinde, içimden:
-Amma palavra sıkıyorsun Hocam!
Demiştim. Sonra ben odasında defalarca kişisel olarak görüştüm. Hatta bir gün odasına gittiğim zaman, bir bey ve bayan çıktı, yarı çıplak denecek kadar açık. Bu arkadaşlarımız da Hoca’ya haddini bildirmek için gelmişler, hışımla girdiler. Sonra bu gelenler bayağı heyecanlı bir şekilde odadan gülerek çıktılar. Ben girdim:
-Hocam neler oldu burada? Bu arkadaşlar heyecanla çıktılar?
Dedim. Bana tebessüm ederek baktı:
-Bizim haddimizi bildirmeye gelmişler. Oturun bakalım, dedik, çay söyledik. Tüzüğümüzü sordular. Bizim 1400 yıllık tüzüğümüzün olduğunu söyledik. Bu konuyu konuşurken, masanın üzerinde bir maden parçası vardı.  Dedik ki, biz yolun kenarında bir taş varsa, buradan öğrenciler geçerken çarpmasın diye, bu taşı alıp yolun ortasına koyarsak, Cenabı Allah bize sevap yazar. Oradaki öğrenciler çarpmayacağı için. Biraz sonra da siz geldiniz hanımefendi, siz de, ne işi var bu taşın burada, dediniz ve bir arabanın tekerine dokunur, zarar verir diye, aldınız taşı yolun kenarına koydunuz. Siz de bu niyetle yaptığınızdan dolayı sevap kazanırsınız. Çünkü Sünnet’e uygun hareket etmiş olursunuz, dedik. Peki hangi parayla faaliyet yapıyorsunuz, dediklerinde, bağışlarla geçiniriz. Bazı kardeşlerimiz gelir, şu bağışımız var, anam öldü, onun mülkünü verelim, bunları Hakk’ın hakimiyeti için kullanın, derler, veya benzeri Biz bunlarla faaliyet gösteririz, dedik. Devlet bütçesine yükümüz yoktur, dedik. Öyle deyince kadın adamı dürtmeye başladı, bizim şurada anamızdan kalma gecekondu var ya, arsası çok büyük, onu verelim, şunu verelim, demeye başladılar. Bana birşeyler yazıp verdiler. İşte tapularının vakfedilmesi için ilgililere havale etmemizi istediler. Çıkarken de dediler ki, Hocam biz sizi böyle bilmediydik, çok enteresan şeyleri duyduk. Hocam bundan sonra yanınızdayız, diyerek sevinçle gülerek çıktılar…”
 Kimsenin tanımadığı, davayı bilmediği, bir avuç kişinin gayretleri ile faaliyetlerin yürütüldüğü günlerdir Milli Nizam.
Anadolu’da gidilen yerlerdeki çekilen zahmetleri ve işin farkında bir avuç insanın başına gelenlerin küçük bir örneğini Mehmet Karaman anlattı:
“Erbakan Hocamız 1971’de Milli Nizam Partisi’yle ilgili kuruluş çalışmaları için bizim ilçeye gelmişti. İkindi namazını babamın imamlık yaptığı camide kıldı. Namazdan çıktık, Hocam millete konuşacak.  Bir belediye başkanı vardı, konuşmak için kürsü istedik vermedi. Depocuya tenbih etmiş. Başka bir kuruluşta da kürsü bulunması imkansız. O devir öyleydi. Konuşmasın diye elektrikleri de kestirmiş. Meydanda 10-15 kişi varız. Bir halk şairi vardı ismi de Şükrü Delibalta. Kongrelerde ve mitinglerde sonradan hep şiirler okurdu. Hocamız ondan okumasını isterdi. Meydana çıktı bağırıyor:
-Biz bu kadarız diye Erbakan Hoca’yı konuşturmayanın bacaklarını kırarım!
Belediye Başkanı da oralarda dolaşıyor. Gençlerden bir iki tanesi sopayla geldiler, şairi dövecekler. Neyse bir masa ve sandalye bulundu, getirdiler, üzerine çıktı Erbakan Hocam konuşma yapıyor:
-Bizim davamız bacak kırma davası değil, Hakk’ı hakim kılma davasıdır!
Diye söze başladı ve konuştukça ortalık yatıştı. Herkes pür dikkat dinliyor. Bir saat falan konuştu. Rahmetli babam dedi ki:
   -İşte oğlum peşinden gideceğiniz lider budur. Ölümünüze kadar bu yoldan ayrılmayın!
Biz 5 kardeş bunu vasiyet belledik ve Elhamdülillah bu davadan bu güne kadar hiç fire vermedik ve hiç ayrılmadık. O zaman babam soruşturma geçirmiş, Erbakan’ın konuşmasına katıldı diye. Müftü Efendi, Kaymakam kanalından soru soruyor:
-Neden bir siyasi partinin konuşmasına gittin?
Diye. Cevap:
-30 yıldır bu caminin imamıyım, ilk defa bir parti genel başkanı geldi, benim arkamda namaz kıldı. Ben de gittim dinledim. Ecevit te gelip arkamda namaz kılsa, Demirel de gelip arkamda namaz kılsa, gidip dinlerim…
Soruşturmadan bir şey çıkmadı da, o günün anlayışını yansıtması bakımından enteresan bulurum.”
Milli Nizam Partisi Ankara’da kurulunca, iller ve ilçeler için kurucu başkanlar gerekiyor. Her ilde bununla ilgili isimler tespit edilmiş. Kurucu başkanlar Milli Nizam Partisi’ni kurmayı bir ibadet ve görev kabul etmişler, canla başla kısa sürede teşkilatlanma hızlanmış.
Konya İli Karapınar İlçesi’nin kurulması da Rahmetli Cahit Bacak’a tevdi edilmiş. O günleri Cahit Bacak vefatından önce anlatır, bir şeref levhası olarak ortaya koyarmış. Cahit Bacak’tan dinlemiş olan Lütfi Yalman anlatıyor:
  “Bizim Cahit amcamız vardı, Cahit Bacak. Cahit Amca sakallı, nur yüzlü bir adam. Bir gün Milli Nizam Partisi’ni kur diye ona teklif edilmiş. Derdi ki:
-Allah Allah! Erbakan Milli Nizam Partisi’ni kur diye bana teklif göndermiş. Gidip Dişçi Mehmet Efendi Hazretleri ile istişare edeyim, dedim.
Dişçi Mehmet Efendi de Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun müridi. Cahit amca gidiyor, Dişçi Mehmet Efendi Hazretlerinin mekanına oturuyor. 3-5 kişi daha varmış. Rahmetli Mehmet Efendi durup dururken diyor ki:
-Bir güneş doğuyor! Bir güneş doğuyor!
Kısa aralıklarla bu sözü tekrarlamaya başlıyor. Cahit Amca diyor ki:
 -Efendim ne demek bu, bir güneş doğuyor sözü, anlayamadık?
Cevabı enteresandır:
-Bir güneş doğuyor evladım! Türkiye’nin üzerine, Alemi İslam’ın üzerine Erbakan güneşi doğuyor!
Cevabını verince, Cahit Bacak amca diyor ki, ben istediğim cevabı almıştım. Oradan çıktım, Milli Nizam Partisi’nin kuruluş işlemlerini kısa sürede tamamladım.”
O günleri Cahit Bacak’ın oğlu Musatafa Bacak anlatıyor:
“Babam Rahmetli Cahit Bacak 9 Aralık 2007 Cuma günü Hakk’a yürüdü. Konya'nın Karapınar ilçesinde ikindi namazını müteakiben kabre defnettik. Kabrin başında Kuranı Kerim okunuyor. Tam o sırada Erbakan Hocam beni cepten arayarak, on dakika teselli etti ve başsağlığı dileklerini iletti.
Bana anlattığına göre babam Cahit Bacak o günlerde şunları yaşamış:
Babama kurucu ilçe başkanlığı teklif edildiğinde:
-Bana bir iki gün müsaade edin, danışmam gereken bağlı bulunduğum yerler var.
Der. Ertesi günü Konya'ya gelerek Nakşibendi tarikatı Konya temsilcisi Dişçi Mehmet Efendi isimli şahsı, eski Tellal Pazarı içerisindeki iş yerinde ziyaret eder. Babam selam verir girer. İçeride sohbet halkası vardır. Dişçi Mehmet Efendi sohbet etmektedir. On beş dakika sonra sohbeti bölerek:
-Türkiye'nin üzerine bir güneş doğuyor!
Der. Sohbete devam eder. Bir on beş yirmi dakika sonra tekrar sohbeti bölerek:
-Dünyanın üzerine bir güneş doğuyor!
Der. Oradakiler merakla sorarlar:
-Efendim Türkiye’nin ve Dünya’nın üzerine doğan güneş nedir, anlayamadık!
Dediklerinde:
-Erbakan güneşi doğuyor, müjdeler olsun!
Der. Babam sohbet bitiminde müsaade ister ayrılır. Dişçi Mehmet Efendi:
-Cahit Bey, Karapınar'dan ne hizmet için gelmiştin hayırdır?
Der. Babam da:
Hocam bir sorum vardı, cevabımı aldım gidiyorum!
Der. Gider ve partinin kuruluşunu tamamlar.
Başka bir gün Erbakan Hocamla babam Karapınar'ın beldelerinden birine seçim çalışmasına giderler. Orada konuşacak sadece iki kişi bulurlar. Orada gece saat 02.30 a kadar onlara Erbakan hocam sadece İslam'ı anlatır, siyasi konulara hiç girmez. Bulundukları yer bir kahvehane. O yıllarda sandalyeler tahtadan. Babamın ayaklarında damar tıkanıklığı olduğu için ayakları uyuşmuş oradan ayrılıyorlar. Gelirken ana yoldan içeride bir ışık görüyorlar. Erbakan Hocam babama dönerek:
-Cahit Bey orası nedir?
Diye sorar. Babam da küçümsemeden değil, bacaklarındaki rahatsızlıktan bitkin bir vaziyette:
-Hocam orası bir çoban ağılıdır. Olsa olsa bir çoban bulunur.
Diyor. Bunun üzerine Erbakan Hocam babama döner kızarak:
-Cahit Bey, orada kaşı, gözü, beyni olan bir insan yaşıyor mu?
Babam toplanarak:
-Evet efendim!
-Der. Bu cevap üzerine Erbakan Hocam şoföre oraya gitmesini söyler. Vardıklarında çoban elinde tüfekle beklerken, çoban köpekleri saldırıyor. Şoför durunca Erbakan Hocam şoförü beklemeden iniyor ve kendisine tüfek doğrultan çobana doğru yürüyor. Tabii çoban bir beyefendiyle karşılaştığı için tüfeğini indiriyor. Köpekler kuyruklarını sallamaya başlıyorlar. Çoban buyur ediyor ağıla alıyor. Erbakan Hocam orada bir tek çobana, 35-40 dakika İslam'ı anlatıyor ve çıkışta:
-Cahit Bey! Yarın bu Müslüman’ın mahşerde yakamıza sarılıp bizden davacı olma hakkını elinden aldık. Çünkü biz tebliğimizi yaptık!
Der. Saat 03.30-04.00 civarında Karapınar'a dönerler. Babam anneme yatak hazırlatmış:
-Hocam buyurun istirahat edin!
Demiş. Erbakan Hocam:
-Hayır Cahit Bey, sabah namazını Konya'da kılacağız, sabah saat sekizde Ankara'da toplantıya yetişmemiz gerekiyor.
Diye cevap verip yollara düşüyor.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hocamız biz  Münevvere’de öğrenciyken beraberce Mekkei Mükerreme’ye gitmiştik. Orada anlatmıştı.
-1971yılında Milli Nizam Partisi’nin kuruluş çalışmaları için Of’a gitmiştik. Bir kış günü bizi Hacı Dursun Efendi Hazretleri karşıladı, bir kahvehaneye götürdü. Herkes Hacı Dursun Efendi’ye çok saygı gösteriyordu, hemen oyun kağıtlarını falan sakladılar. Beni bir sandalyenin üzerine çıkardı ve konuşmamı istedi. Ben sözlerimi bitirene kadar kendisi oturduğu yerden bastonuna dayanarak beni dinledi. Konuşma bitince de; efendi efendi, senin her cümlen için ben 6 ay hapiste yatmaya razıyım, diye bana sarıldı. 
Diye anlatmıştı. Sonra da gülümseyerek sözü 1980 ihtilalinden sonraki hapishane günlerine getirerek hallerine üzülen arkadaşlarına:
-Hacı Dursun Efendi her cümle için 6 ay hapiste yatacak olduğuna göre, biz neler neler söyledik arkadaşlar, daha burada çok kalacağız, öyle hemen hesap etmeyin çıkıp gitmeyi.
Diyerek teselli verirmiş.”
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
“Sanırım 1970 yılı idi. Bir sabah namazında rahmetlik babamla beraber İnegöl İshak Paşa Camii’ndeydik. Önümüzde üç genç namaz kıldılar. Biz merak ettik. Dışarı çıkınca sorduk, Ankara’dan geliyoruz, burada otelde kaldık, Balıkesir’e geçeceğiz, dediler ve kendilerini tanıttılar:
-Ben Temel Karamollaoğlu, Yüksek Mühendis, Devlet Planlama’da çalışıyorum!
-Ben Yahya Oğuz, Yüksek Mühendis, Devlet Planlama’da çalışıyorum!
-Ben Kemal Varol, Yüksek Mühendis, Devlet Planlama’da çalışıyorum!
Biz bu yabancı mühendisleri babamla birlikte evimize davet edip bir sabah çorbası içmeyi teklif ettik. Kabul ettiler, evimize geldiler. Orada sohbet ederken seyahat sebeplerini açıkladılar:
Ankara’da kurulan Milli Nizamın il teşkilatlarını kurmak için yollara çıkmışlar. Erbakan Hocam Balıkesir damadı olduğu için, ilk oraya gidip il teşkilatını kuracaklarmış. Bize sordular:
-Siz hangi partiyi desteklersiniz?
Diye. Biz de ehveni şer olduğu için Adalet Partisi’ni tutarız dedik. O zaman Yahya Oğuz dedi ki:  
 -Hakk’ı temsil eden, Hakk’ı hakkim kılmak isteyen bir parti karşına çıksa ne yaparsın?
Deyince ben de:
-Tüzüğünü görmek isterim!
Dedim. Hemen tüzüğü çıkardılar, baktım ki şehadet parmağı havada bir el işareti, önce ahlak ve maneviyat, sözü de kapakta. Hemen üye olduk. Balıkesir’den önce İnegöl’de teşkilat kuralım, diye teklif ettik ve beni İnegöl Kurucu İlçe Başkanı yaptılar. Böylece İngöl’de Milli Nizam Partisi teşkilatını kurmuş olduk. Sonra yollarına devam etmeden önce Bursa’yı da kuralım, dediler. Ben de onları Yenişehir’de bir tanıdık avukat vardı, ismi Zühtü Ürün idi. Onunla da Bursa teşkilatlarını kurduk, sonra Balıkesir’e devam ettiler. Beni de bir tarih vererek Ankara’ya davet ettiler. Gittiğimde Erbakan Hocam ile ilk tanışmamız vaki oldu.
Kısa süre sonra da Milli Nizam Partisi’ni kapattılar.”
Acaba Milli Nizam Partisi’nin İstanbul İl Teşkilatı nasıl kuruldu? Necati Molder anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı bağımsız Konya adaylığı zamanında gıyaben tanıdım. Çok ilgimi çekti. O zaman ben CHP’den Belediye Meclis Üyesi idim. Milli Nizam Partisi kuruluş merasimi olacak diye haber aldım. İslami bir parti olduğunu anladığım için o merasime katılmaya karar verdim ve Ankara’ya gittik. Erbakan Hocamı yüz yüze o zaman tanıdım. Üç kişi gittik. Açılış merasimini izledik, bu partide bir nefer olmaya karar verdik. Üye olmak için Ankara’ya müracaat ettim, fakat herhangi bir vazifeye talip olmadım. Ankara’dan bizi İstanbul’a, Rahmetli Kemal Şadoğlu diye bir kişiye yönlendirdiler. Kendisi ile temasa geçtim. Yanına gittim ki, İstanbul İl Teşkilatını kurmaya çalışıyorlar. Bana il teşkilatında görev teklif ettiler. Dedim ki:
-Biz İl Teşkilatı’na girecek kadar vasıflı değiliz. İl Teşkilatı’na girmek bize mi kaldı?
İl kurulsun diye bekledik, sonra ilçeleri kurmaya başladılar. Ben Eyüp’te oturuyordum. Eyüp İlçe Başkanlığını zorla bana verdiler. Bu şerefli görevi aldık ve devam ettirdik. Artık bir gönüllü olmuştuk. Hocamın nerede konferansı varsa, oraya minibüs tutup, ya da otobüse binip gönüllü olarak gidiyorduk.
Hocamızın Kadın Ve İslam adlı broşürünü dağıttık diye bizi mahkemeye verdiler. Ankara’da mahkemeye çok gidip geldik. Nizam Partisi’nin üyeleri bu işe âşık insanlardı ki, kimse vazife istemiyordu. Şu arkadaş daha iyi yapar, bunu yapalım, meselesi vardı. Anayasa mahkemesi nihayet Milli Nizam’ı kapatma kararı verdi ve kapatıldı.”
Milli Nizam Partisi kurulma aşamasındadır. Ama bazılarının aklında bir soru olabilir. Acaba bu hareketin arkasında olduğu söylenen Mehmet Zahit Kotku Hazretleri gerçekten denildiği gibi midir? Bunu Erbakan Hocamız bilmektedir. Lakin partiyi beraber kuracağı arkadaşları bunu bilerek mi yanındadırlar, yoksa kuru bir particilik hevesi ile mi hareket etmektedirler?
Erbakan Hocamız işi sağlama almak için Mehmet Efendi’ye bir ziyaret programı yapmıştır.
Süleyman Arif Emre Anlatıyor:
“Milli Nizam Partisini kurmaya başladığımız dönemde ben ve Hasan Aksay milletvekili seçilememiştik. Adalet Partisi’nden seçilmiş bulunan Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas ile İsparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu bizimle beraber hareket ediyorlardı.
Erbakan partiyi kurmak için tam düğmeye basacağı sırada Hasan Aksay ile beni çağırdı ve dedi ki:
 -Ben kendisi ile konuştum, ama iş ciddiye binmişken siz de gelin Mehmet Zahit Kotku Efendi’ye beraberce gidelim, yapacağımız görüşmeye siz de şahit olun. 
Üç kişi, yani Erbakan Hoca, Hasan Aksay ve ben beraberce İstanbul’da İskenderpaşa Camii’ne gittik. Hoca Efendi bizi evinde kabul etti. Ben konuyu Mehmet Zahit Kotku Hazretlerine özetledim ve görüşlerini sordum:
-Efendim, bizim bir liderimiz yok, davamız yok, hareketimiz yok. Şurada burada itilip kakılıyoruz. Müslümanlar olarak şu ehveni şer bahanesi içindeyiz. Erbakan Hocamızı emrederseniz lider yapacağız. Beraberce bu yola gideceğiz. Bu konudaki emirlerinizi almak için geldik.
Bunun üzerine derin bir tarihçe yaptı. Şunları söyledi:
-Sultan İkinci Abdülhamit Han’ın masonlar tarafından tahttan indirilmesinden bu yana, bu milletin yönetimi masonların eline geçmiştir. Masonlara karşı da bu yönetimin tekrar Müslümanlara geçmesi için ciddi bir mücadele yapılmamıştır. Bu mücadelenin yapılmamış olması gayretullaha dokunur. Cenabı Hak bu milletin başına birçok felaket getirir, cezalandırır. Onun için bak Necmettin, ben sana izin değil, görev veriyorum! Bu arkadaşlarla beraber bu hareketi başlatın! Kazanamasanız dahi farzı kifayeyi yerine getirmiş olursunuz!  Belaları defetmiş olursunuz! Hadi Allah işinizi rast getirsin!
Biz bu emri alarak ayrıldık. Bu hareketin nasıl ve hangi metodla başladığına tamamen şahit olduk. Erbakan Hoca da artık bize karşı kendini tamamen serbest hissetti. Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin bize anlattığı tarihi olayları, gittik ünlü tarihçi Prof. Dr. Osman Turan Hoca’ya naklettik. O da hayret etti, bu kadar doğru tarihi bilgilerin onda bulunduğuna.Takdirle karşıladı.”
Buraya kadar anlatılanlardan anladık ki, Erbakan Hocamızın başlatmış olduğu Milli Görüş hareketi, hoca efendilerin, şeyhlerin, mürşitlerin ve ilim adamlarının izni, tasvibi ve bilgisi ile başlatılmış, yola çıkılmıştır. Akla gelen soru şudur:
Acaba parti kurulurken İslami cemaat, meşrep ve tarikatlerin tutumu ne oldu? Elbette tamamının tutumunu tesbit etmek zor. Ancak yaşanmış bazı hatıralar bize ipuçları vermektedir. Süleyman Arif Emre şunları anlattı:
“Osman Turan, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti gibi isimler Milli Nizam Partisi’ne gelmek üzereydiler. Bu arada bazı olaylar oldu. Şöyle ki:
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin müntesiplerine partiye katılmaları için teklif götürdük. O dönemde hareketin lideri sayılan ve Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin damadı Kemal Kaçar Bey milletvekili idi. Erbakan Hoca şu teklifi gönderdi:
  -Biz tamamen İslam’ın esaslarına riayet eden, saygı gösteren bir parti kuracağız. Kendisini bu partimize katılmaya davet ediyoruz. Hatta isterse zatı alilerini genel başkan bile yapabiliriz…
Ben Hasan Aksay ile beraber gittik, Kemal Kaçar Bey’e, meclis kulisinde  Erbakan Hocamızın selamı ile bu teklifi ilettik. Yanında kimse yoktu. Şu cevabı verdi:
 -Ben de Oğuz Türklerindenim. Parti değiştirirsem ancak Türkeş’in yanına gidebilirim. Sizin kuracağınız o partiye gelmem!
 Ondan sonra biz geri gelip Erbakan Hoca’ya dedik ki:
-Biz yanlış adrese gitmişiz. Adam Oğuz Türklerinden falan bahsediyor.
Keşke dediği gibi kalsaydı. Ama bizden aldığı bu özel bilgiyi basına vererek, bizim parti kuracağımızı açıkladı. Yani bir nevi bizi jurnal etmiş oldu. Haberin özeti de şuydu: 
Mehmet Zahit Kotku Efendi parti kurduruyor. Liderliğe de muhtemelen şu üç isimden biri gelecek. Necmettin Erbakan, Hasan Aksay, Süleyman Arif  Emre. Üçümüzün de fotoğraflarını yayınlamış.
Böylece bizi masonlara ve solculara jurnal etmiş oluyordu. Liderliği bile teklif edecek kadar samimi yaklaşımlarımıza nasıl karşılık verdiğini düşünüp hala hayret ederim. Bu ayrıntıları şimdi tarihe geçsin diye söylüyorum.
Kuruluştan önce istişare için Kadir Mısıroğlu’nu da defalarca telefonla aradık ama nedense gelmedi.”
Milli Nizam Partisi’nin ismi konusunda tereddütler geçirilmiş, alternatif isimler üzerine akıl fikir yürütülmüştü. Bunun için kuruluş beyannamesi geciktikçe gecikmekteydi. Rahmetli Eşref Edip ziyarete gelmiş, bu müzakerelere şahit olmuştu. Kendisi veli bir zattı. Sesini yükselterek asabi bir eda ile dedi ki:
  -Yazın! Milli Nizam Partisi olsun!
Karar verildi ve o isimle evraklar hazırlandı.
Milli Nizam Partisi’nin programı da yazıldı. Programın ilk maddesi şu idi:
Milli NİZAM Partisi’nin gayesi, milletimizin yaratılışında mevcut olan yüksek ahlak ve FAZİLET cevherini eğitim yoluyla kuvveden fiile çıkarmak, bu şekilde üstün ahlak anlayışını topluma hakim kılmak, böylece milletimizin REFAH’ını sağlayarak, SAADET ve SELAMET getirmektir.
Süleyman Arif Emre diyor ki:
“Programdaki bu ilk madde “ben mekarimi ahlakı tamamlamak için gönderildim.” diyen Peygamber Efendimizin bu Hadisi Şerif’inin o günkü geçerli olan mevzuat çerçevesinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Bir nevi kuş dili de diyebiliriz. Bu cümleyi yazdığımız anlardaki haleti ruhiyemizi hiç unutamam. Bu maddeyi ben kaleme almıştım.
Gerçekten de Efendimizin buyurduğu o “mekarimi ahlak”ı topluma hakim kılmadıkça hiçbir müspet gelişme sağlayamazsınız. Bu görüşümü Hukuk Fakültesinde hep savunurdum. Bundan dolayı bana “Ahlakçı Süleyman” lakabını takmışlardı. O zaman da ahlak düzelmeden, kanunla, tüzükle, millete saadet ve selamet gelmez, getirilemez, tezini her zaman savunurdum. Milletvekili olduğum dönemde de hep bu tezi savunurdum. Birgün Meclis’ten çıktım, Kamuran Bozkır isminde bir avukata rastladım. O hep solu, Mao’yu, komünizmi falan savunur, kanunun, anayasanın, tüzüğün düzgün olması halinde milletin düzeleceğini iddia ederdi. Beni görünce dedi ki: 
-Bak Ahlakçı Süleyman! Ben artık Stalinci değilim, Maocuyum! 
-Nedir, bu kıble değişikliği?
Dedim, Cevap verdi:
-Rusya’da dedi yönetici sınıf diye bir sınıf türemiş, ağalardan, mütegallibelerden daha fazla halkı sömürüyormuş. Onun için Maocuyum!
Dedim ki:
-Bak şimdi Kamuran, benim görüşümle, yani İslam’ın görüşüyle senin görüşün arasındaki farkı ben söyleyeyim elini yüreğine koy, ben mi haklıyım, sen mi haklısın, karar ver. Şimdi sen diyorsun ki bütün kanunlar, tüzükler adil olsa, o millet saadete, selamete erişir. Yalnız, ben de ne diyorum, bütün kanunlar, tüzükler adil olarak düzenlenmiş olsa dahi, o kanunları hayata geçirecek olan hak ve adalete aşık insanlar yoksa, katiyen insanlar saadet ve selamete erişemez!
Düşündü, düşündü, dedi ki:
-Sen ve senin görüşün doğru! Ben bir sene önce bir trafik kazası geçirdim, beyin kanaması oldu, geri düzeldim. Tam o sırada Allah’ın varlığına inandım, onun için senin dediğinin doğru olduğuna inandım.
Ondan sonra başladı bana çocuk gibi, işte Peygamber hakkında ne düşünüyorsun, Allah hakkında ne düşünüyorsun, Kuran hakkında ne düşünüyorsun?  Biz gittik ta Kızılay’dan başladık, Ulus meydanına kadar konuşarak gidiyoruz. Çocuk gibi soruyor da soruyor. Ben dedim ki:
-Ulus meydanına geldik, Kamuran şurada bir bozacı var. Gel orada birer sahlep içelim, hem de konuşuruz. 
Enteresan bir cevap verdi:
-Yok Arif Bey, benim bu konuları bilmediğimi çevreden kimseler bilmiyorlar. Konuşmamızın duyulmasını istemem!”
Süleyman Arif Emre Bey, Milli Nizam hakkında başka bir anısını anlattı:
“Gümüşhane’li Paşa Dede Efendi Hazretleri isminde bir Allah dostu vardı. Gümüşhane Milletvekili olan Ekrem Ocaklı bana o zatın 15 sene önceki bir sözünü aktardı:
  -Nizam diye bir parti kurulacak, Ey Ekrem Ocaklı o partide hizmet et!
Ekrem Ocaklı, Hürriyet Partisi kurulunca, Paşa Dede’nin dediği parti zannederek o partiye geçmiş. Demokrat Parti’den ayrılanlar da Paşa Dede Hazretleri bu partiyi işaret etti zannıyla Hürriyet Partisine geçmişlerdi.”
Çok konuşulan ve biraz da istismar edilen bir olay vardır, Milli Nizam Partisinde. Amerikalı Yahudi işadamlarını temsilen Erbakan Hoca ile görüşmeye gelen Musa Saffet Bayramaşık isimli adamla ilgili olan olay. Bu konuda Süleyman Arif Emre şunları anlattı:
“Ben Genel Sekreter’im, Hoca Genel Başkan. Milli Nizam Partisi kurulalı bir yıl geçmiş. Hangi ile gitsek, diğer partilerin hepsinin papucu dama atılıyor. Milli Nizam hızla ilerliyor. O sırada bana bir adam geldi. Washington’daki  dış ilişkiler komisyonu Siyonist JINSA’daki, yahutta ismini yanlış hatırlıyor olabilirim, başka kısa ismi de olabilir, liderleri göndermiş. Diyor ki:
-Beni onlar gönderdi. Ben Müslüman oldum, Müslüman olan bir Yahudi’yim, ismimi de değiştirdim, Musa Saffet Bayramaşık ismini aldım, beni Erbakan Hoca ile konuştur. 
Ben de birkaç defa atlattım, çünkü herifin yüzünde meymenet yoktu. Bunlarla ne uğraşacağım, diye düşündüm. Sonra tekrar geldi, tekrar ısrar edince, Erbakan Hoca duymuş,
-Gelsin konuşalım!
Dedi. Neyse adamı Hoca’nın odasına aldık. Ben de varım. Üç kişiyiz. Konuşmaya başladı, diyor ki:
-Beni Washington’daki Yahudi liderler gönderdi. Sizin Milli Nizam Partinizin yıldırım hızıyla teşkilatlandığını, süratle yürüdüğünü tespit etmişler. Ondan dolayı sizin başarılı olmanızı şu bakımdan istiyorlar; çünki Komünist Rusya ile İsrail arasında İsrail’i korumak için Çin Seddi olabilirsiniz. Ondan dolayı sizin başarılı olmanızı istiyorlar. Ancak siz her konuşmanızda Siyonizm, Masonluk, Lionsluk ve onların yan kuruluşlarından bahsediyorsunuz. Bunları dile getirdiğiniz için de mutlaka sizin partinizi kapattırmayı düşünüyorlar. Eğer biz laikiz, şeraitçi değiliz, inkılapçıyız, şeklinde bir bildiri yayınlarsanız ve bundan sonra da bu konuları konuşmazsanız tamamen size destek olacaklar.
Tabi biz öyle bir bildiri yayınlamadık. Kısa süre sonra da, Başsavcılık partimizin kapatılması için bir iddianame gönderdi. Şimdi burada şunu netleştirmek lazım. Son zamanlarda güya bu Musa Saffet Bayramaşık, partiye kendi önerecekleri birkaç kişiyi almamız halinde partiyi kapattırmayacaklarını söylemiş gibi bir rivayet yaymışlar. Kesinlikle böyle bir teklif olmadı ve böyle kişiler partiye alınmadı. Hiç öyle bir şey konuşmalar sırasında geçmedi.
Başsavcılık iddianame gönderdi. Arkasından 10-15 gün sonra 12 Mart Muhtırası ile Demirel İstifa etti, Nihat Erim, daha sonra da Ferit Melen, Naim Talu sırasıyla başbakan oldular. Birçokları yanlış biliyorlar, Milli Nizam Partisi’ni askerler kapattı sanıyorlar. Doğrusu şudur ki, askerler değil sivil mahkeme kapatmıştır.”
Milli Nizam Partisi’nin yurt genelinde teşkilatlanması kolay olmamıştır. Birçok ilde sıkıntılar vardır. Kurma çalışmaları bazen siyasi partiler, bazen de farklı meşreplerden olan hocalar yüzünden gecikmektedir.
Hele doğuda 20 il vardır ki, ne yapılsa Partiyi kurma çalışmaları akamete uğramakta, gecikmektedir. Bu illerde partinin nasıl kurulduğunu Süleyman Arif Emre anlattı:
“Birçok ilde parti kurmak için zorluklarımız var. Gidip geliyoruz ama, teşkilatı kurmaya muvaffak olamıyoruz. Erbakan Hoca’nın canı sıkılıyor neden gecikiyoruz, diye. Bilhassa doğudaki 20 ilde mesafe alamıyoruz. Bir gün canı sıkılan Erbakan Hoca dedi ki:
-Ben Almanya’ya gidiyorum. 20 günlük işim var. Döndüğümde bu illerde teşkilatın kurulmuş olduğunu görmek istiyorum!
Hoca Almanya’ya gitti, döndü ama, biz o illerden hiç birinde teşkilat kuramadık. O illerde adamımız falan da yok. Erbakan Hoca kızdı.
-Arif Bey, sen Genel Sekreter’sin ve bu iller hala kurulamadı. Sen burada bekle, ben bu illeri kendim kurup geleceğim!
Dedi ve yanına Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas’ı da alarak yola çıktı.
Kendi kendime şöyle düşündüm: Bu adam tek başına Genel Başkan olarak gidiyor. Adamımızın bile olmadığı bu illerde hiçbir şey yapma şansı olmaz.
Ama Erbakan Hoca 20 ili kurmaya muvaffak oldu. Nasıl kurdu, şaşılacak bir maharet ile. Bir tanesine ben de şahit oldum:
Bingöl İl’ine gidiyor. O zaman ses cihazı hoparlör falan ne gezer?10 lira veriyor, bir tellal tutuyor. Tellal sokaklarda bağırarak dolaşıyor:
-Profesör Necmettin Erbakan şehrimize gelmiş, Milli Nizam Partisi’nin Genel Başkanı!  Filanca salonda şu saatte görüşlerini açıklayacak. Hepinizi salona bekliyor!
Salona girdik, birçok kişi gelmiş, oturuyorlar. Aralık aralık, küme küme oturuyorlar. Erbakan Hoca  konuşmaya başladı. Kısa süre sonra sahneye doğru döndüler. Biraz daha konuştu, kafalarıyla onaylamaya başladılar. Kısa süre sonra bazıları alkışlamaya başladı. Konuşmanın sonunda ise salon coşkudan patlayacak hale geldi. Haydin, ihtilal yapmaya gidiyoruz dese, hepsi peşine düşecek hale geldi. Kabına sığmayan coşkulu bir topluluk oldular. Tam kalkıp salondan çıkacaklardı ki, Erbakan Hoca koşarak gitti, çıkış kapısını kilitledi, anahtarı cebine koydu. Bağırarak şöyle diyordu:
-Oturun bakalım! Vatanını seven sadece ben miyim! 15 kişilik bir heyet kurun bakalım! Burada il teşkilatımızı kuracağız!
Hemen 15 isim belirlediler. Birisini başkan yaptılar. Hoca tekrar onlara döndü:
-Hepiniz imzalayın bakalım şu giriş beyannamelerini!
Gerekli imzaları attılar, hem üye oldular, hem de heyet seçilmiş oldu.  O kalabalığa ne emretse yaptırabilirdi. 20 il işte böyle kuruldu. Ama ne zorluklarla! Mesela bir yere gidiyorlar ki, vakit gece yarısı. Oteller dolu. Bize anlattıklarına göre camilerde yatmışlar. Rahmetli Hüseyin Abbas ile beraber. Bir de Hoca 15 bin kişi görse nasıl heyecanla onlara davayı anlatıyorsa, 15 kişiye de aynı heyecanla davasını anlatıyordu. Bu da cihad şuuru ile oluyordu. Bu o güne kadar görülmüş şey değildi. Mücahitlik böyle oluyor.”
Türkiye ve dünyada feraset sahibi ve kalp gözü açık birçok zat, Erbakan’ın Milli Nizam çıkışını müspet olarak değerlendiriyordu. Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki hocaların bir kısmı da aynı düşünce içindeydiler.
Ali Nabi Koçak’tan bir hatıra:
“Ben Erbakan Hocamı ilk defa 1972 yılında mezun olduğum Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenci iken tanıdım. İlk defa gıyabi tanıyoruz, geriden geriye görüyoruz. O zaman televizyonlar yok, biliyorsunuz radyodan falan konuşmaları dinliyoruz. Hocalarımızdan Rahmetullahi aleyh Ahmet Davudoğlu bize Arapça dersine girerdi. Ama hiç Arapça yaptırmazdı, hep fıkhi konular sorardık. Onun Bulgaristan’daki çektiği çileleri dinlerdik. Hem kendi ağlar hem bizi ağlatırdı. Sonra rica ettik, Hocam ne olur şunu kitaplaştır. Sonra kitabı çıktı, Ölüm Daha Güzeldi ismiyle.
  Davudoğlu Hocamız derdi ki:
-Ah şu Erbakan çok iyi de, şimdilik gençliği yok! Şu Mücadele Birliği ve Türkeş’in gençleriyle birleşse de, bir an önce gelse, arzuladığımız düzeni getirse!
Tabi hocalarımızdan da bu işaretleri alıyorduk.”
Erbakan Hocamız Milli Görüş hareketini, Milli Nizam Partisi ile Türkiye sathında tanıtma imkanı buluyordu. Güzel konuşması, güzel niyeti ve gayreti ile dinleyenleri adeta büyülüyordu. Geriye doğru baktığımızda Milli Görüş’ün birçok ileri geleni onun konuşması ile uyandıklarını ve harekete katıldıklarını ifade ediyorlar. Bunlardan birisi de Fethullah Erbaş’tır.
Diyor ki:
“İstanbul üniversitesinde öğrenciyiz. Taşradan gelmişiz, birşey bilmiyoruz. Bize dediler ki, burada bir ilericilik var, bir de gericilik. Sağcılık, solculuktan ziyade, ilericilik, gericilik terimleri ön plandaydı. İlericiler kimdir, dediler ki solculardır, Atatürkçülerdir. Gericiler ise Müslümanlardır, örümcek kafalılardır.  
Namaz falan kılıyoruz ama, yani neyin ne olduğunu bilmiyoruz. 1965-1966 ders yılında Hukuk Fakültesi’ne girmişiz. Ben düşündüm kendi kendime, ben neden gerici olacak mışım? Ben de elbette ilerici olacağım. Oldum ve bir öğrenci gurubuna girdim. Sonradan anlıyorum ki, bize tam bir kumpas kurmuşlar.
Tam da Ecevit Ortanın Solu’nu savunmaya başlamıştı. Ortanın Solu, Ortanın Solu, biz de Ortanın Solu diyorduk. Ama kesmedi bizi Ortanın Solu.
Ecevit CHP Genel Sekreteri idi. Mavi gömlek giyiyor, kasket takıyordu. Bir şeyler oluyor, biz de hep onun peşine düşmüşüz. Sonra o kesmedi bizi. Dedik sosyal demokrasi derneklerini kuralım. Dernek te kuruldu, onunla devam ettik. Zaman geldi o da kesmedi, Devrimci Genç’i kurduk. Benim arkadaşlarım kim, Erzurum’dan Deniz Gezmiş, işte bir kaç tane böyle arkadaş. Soyadını unuttuğum Kemal adlı birisi de vardı. 
Bir gün kalktık işgal ettik okulu. Ekrem Şefik Egeli de Rektör. Okulu işgal ettik, sağ sol meselesi dolayısıyle. Silahlar, molotoflar… Beyazıt kulesine kızıl bayrak çektik. Biz bu eylemlere devam ediyoruz.
1969’da da Erbakan Hocam çıkmış, ama bizim haberimiz yok. Milli Nizam Partisi zamanında duyduk.
Erbakan Hocamız Beyoğlu, Tepebaşı Gazinosuna gelip konferans verecekmiş. Öğrendik. Milli Nizam Partisi yeni kurulmuş. İstanbul’da da gelmiş oraya. Millet de onu dinlemeye Tepebaşı’na gitmiş. Biz devrimciler olarak haberini almışız. Onun bu toplantısını provake edeceğiz. Bir iki tane de basın mensubu ayarladık. Ben bağıracağım, onlar bağıracaklar, ondan sonra gazeteciler fotoğraflarını çekecekler. Biz gideceğiz, ondan sonra basına vereceğiz. Gittik tepebaşını kolaçan ettik, nerede duracağız, nasıl provakasyon yapacağız, nasıl kavga çıkaracağız, falan diye.  Gençler Erbakan Hoca’yı protesto edecekler, yuhalayacaklar, her şeyi ayarladık. Her şey tamam. 
Konferans günü gittik yerleşimlerimizi yaptık. Erbakan Hoca başladı konuşmaya, Tepebaşı Gazinosu’nda. Biraz dinledik, ama ben de diyorum ki, öyle bir noktasına geleyim ki, o noktada ben bağırayım, onlar da bağırsın! O kelimenin peşinden provake edelim ki, millet te anlasın.
Dalmışım Hoca’yı dinlemeye. Her şeyi unutmuşum, Hoca anlatıyor ben de dinliyorum, büyülenmiş gibi. Konferans bitti.  Arkadaşlar arkada hala benim işaretimi bekliyorlar. Basın mensupları da bekliyorlar, ama ben dalmışım, Hoca bitirdi, ben kalktım. Sonra yanıma geldiler dediler ki:
-Ne oldu, hani işaret verecektin?
Cevap verdim:
-Vallahi adam öyle güzel konuştu ki, öyle tam kitabın ortasından! Bağıramadım! Yahu bütün düşündüklerimi sanki o bana söyledi, kalbimden geçenleri tek tek ifade etti. Arkadaşlar siz dinlemediniz mi?
-Dinledik!
-Ne anladınız?
-Adam haklıdır.
Oradan çıktık ama, benim kafam uğulduyor. Şoktayım. Arkadaşımın birisiyle yaşlı bir partiliye yaklaştım:
-Sizin partinizin merkezi, gençlik teşkilatı falan yok mu, nerede?
Diye sordum. Cevap verdi:
-Beşiktaş’ta var, Beşiktaş’a gidin! 
Biz de çıktık gittik oraya, kardeş biz geldik, bizi kaydedin, dedik. O günden sonra devrimcilik, solculuk bitti. Biz Erbakan Hocamızdan bir daha asla ayrılmadık. Şükrolsun…”
Fehim Adak anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi çok yaşamadı. Partinin kapatılması da çok enteresandır. Gündüz Sevilgen, Erbakan Hocamızın İslam ve İlim diye bir konferansı var, onu bastırmış, faaliyet raporunun içine koymuş, yani faaliyet olarak zannediyorum. O isnat ettikleri şey işte o broşür oldu. Böylece parti kapatıldı. Anayasa Mahkemesi bir kanunu iptal ederek, bunu sağladı. Ama o iptal tamamen usulsüz idi. Hukuksuz olarak adeta emirle kapatıldı.”
Osman Öztürk anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi’nin İstanbul’da il teşkilatı açılıyordu. Orada Necip Fazıl Kısakürek ve Mahir İz Hoca da vardı. Tepebaşındaki Kazablanka Gazinosu’nda yapılmıştı. Mahir Hoca falan çok heyecanlıydı. Zaten hep heyecanlı konuşurdu. O zaman çok heyecanlandığı bir durumdu bu. Erbakan Hocamız için şu kalıbı icat etti:
-Erbakan bu milletin Mehdi-i Siyaseti’dir, siyasette yol göstericimizdir.
Diyordu .”
Nevzat Kor anlatıyor:
Milli Nizam Partisi’nin İstanbul İl Teşkilatının açılışı münasebetiyle Yenikapı Gar Gazinosu’nda bir konferans tertip eden Erbakan Hoca, hem parti, hem dini imanı kuvvetlendirici, Anadolu sevgisini, memleket sevgisini arttırıcı, ülkedeki yanlışları dile getirici ve tedavi yollarını anlatan bir konuşma yaptı. Şöyle bitirdi:
 -Biliyorsunuz Ayasofya yüzlerce yıl cami olarak hizmet etti. Onu cami yapan vakfiyeyi değiştirdiler, müzeye döndürdüler. Sultan Fatih’in emanetine böyle ihanet ettiler. Şimdi bizim birinci vazifemiz burayı tekrar cami yapmak olacak. Şimdi bu toplantımızın sonuna geldik, hepiniz bir gidin oraya bir ziyarette bulunun. Ayasofya ya ileride cami olacak niyeti ile şöyle bir bakın!
Dedi. Biz kalabalık olarak toplantı sonrası Ayasofya’ya gittik, Aradan bir iki ay mı geçti bilmiyorum. Bir gün Bakırköy ilçe açılışı yapılacak dediler. Erbakan Hocamız da konuşacak. Ben camide öğle namazını kıldıktan sonra arkadaşlara ilan ettim:
-Gelen varsa ben Bakırköy’e gidiyorum, beraber gidelim!
Dedim. Korkut Özal ile beraber gittik. Korkut Özal orada Hoca’yı dinledi. Dönüşte bana dedi ki:
-Hoca çok güzel konuşuyor, fakat şurada, şurada, altı yedi yerde kanuna aykırı konuşmaları oldu. Bunlar başına iş açabilir, partiyi kapatabilirler. Hocanın hiç gizlisi saklısı yok. İçindeki Müslümanlığı tam dışına vuruyor.
Dedi. Daha o zaman Korkut Özal partiye girmemişti. Aday falan da değildi. Sonra parti kısa sürede kapatıldı. Tıpkı Korkut Özal’ın bana dediği gibi. Bence bu husus çok anlamlıdır.”
Osman Nuri Önügören anlattı:
“Erbakan Hocam ile Karaköy’de, Rahmetli Kemal Şadoğlu’nun mağazasının üst katında tanıştık. O zamana kadar İslami konuşmalarından gıyaben tanıyorduk. O karşılaşmamızda bize parti kuracağından bahsetti, bizler de:
-Yanındayız, destekleriz, bizde her zaman emrindeyiz!
Dedik. Ve o tabi çalışmalarını yaptı, Milli Nizam’ın isim henüz yoktu o zaman. Biz de böylece Milli Nizam Partisi’nin kurucu üyesi olduk. Ve faaliyete başladık, tabi gezeceğiz, konuşacağız, faaliyet yapacağız. Ama ne araba var, ne para var, ne teşkilata adam bulabiliyoruz. Çağırdığımız adamlar hep kaçıyor bizden. Erbakan Hoca o şartlarda bile, yarın biz iktidara geleceğiz, diye ümit veriyordu herkese. Yani çok gayretli, azimli, inançlı ve muhakkak bu işin başına geleceğine inanmış bir insandı yani. Kurduk partiyi, biliyorsun o Abdurrahim Karakoç’un bir şiirinden dolayı kapatma davası açtılar. Abdurrahim Karakoç da o zaman Milli Nizam Partisi’nin bir üyesiydi. Üyesi olduğu için zaten partiyi kapatma davası açtılar. Anayasa Mahkemesi Ankara’da, bizde aynı sokak başında, cadde üzerinde köşede Genel Merkez’imiz var. Genel Merkez’de oturuyoruz, Anayasa Mahkemesi’nin kararını bekliyoruz. Yani o gün karar günü idi. O gün biz Genel Merkez’de 40-50 kişi kararı bekliyoruz. Karar gününde gece saat 11.00’e yakın polisler geldi:
-Efendim şu tarih, şu sayılı, Anayasa Mahkemesi partinizi kapatma kararı aldı, biz burayı mühürleyeceğiz, tahliye edin burayı!
Dediler. Üzülenler var ağlayanlar var, ama bir kişi seviniyor. Adam Mevlana gibi dönüyor ve:
-Elhamdülillah, maya tutmuştur! Ölebilirim gözüm artık açık gitmez!
İşte orada yapıyor bunu. Ben de adama kızıyorum:
-Ya şuna bak seviniyor, ya şu adama bak, yaşlı başlı adam, bunamış mı nedir?
Diyorum. Öğrendim ki, bu zat Eşref Edip imiş. Bunlar Abdülhamit Han zamanında şeriat isteriz, diye yürüyüş yapmış gençlerden biri imiş. Saidi Nursi Hazretleri, Mehmet Akif,  Eşref Edip. İttihat Terakki’ye destek vermişler. İttihat Terakki iş başına gelince, bunlar işin vahametini görünce, eyvah demişler, kafayı taşa, duvara vurmuşlar. Biz ne yaptık? Demişler. Ama artık atı alan Üsküdar’ı geçmiş. Bu adamlar ömür boyu, bu hatamızı nasıl düzeltiriz diye çalışma yapıyorlarmış. İşte o gün bu mayanı tuttuğunu görüp o sevinç gösterilerini yapıyormuş. Tahmin ediyorum, 75-80 yaşlarında vardı.
 Sonra partimiz kapandı. Erbakan Hoca’ya 18 ay Eskişehir’de sürgün cezası verdiler. Hocam hafta da bir Eskişehir’e gidiyor, karakola  imza verip geri geliyordu.”
 Ahmet Ziya Kasapoğlu anlatıyor:
“1970 yılında Milli Nizam Partisi Genel Merkezi Ankara’da kuruldu. Samsun’da kurulmadan önce biz İhsan Varlı’nın daveti üzerine Samsun’a gittik, kurucu İl Başkanı oldu. Allah rahmet eylesin biz arabalarla gittik, Hocamı hava alanından aldık, Samsun’a geldik.
Vilayetin karşısında bir binanın balkonundan Hocamız bize hitap edecek. Tabi çok dikkatimizi çeken şey şu oldu. Hocam balkondan söze başladı:
-Esselamü Aleyküm, Aziz ve Muhterem Samsun’lu kardeşlerim!
Biz şok olduk! Bir siyasi parti lideri Allah’ın selamı ile söze başlıyor. Böyle bir şey duyulmamış, görülmemiş. Biz telaşla hep sağa sola bakındık, polisler acaba bizi alıp götürecekler mi diye. O aldığımız heyecanla Terme’de Milli Nizam Partisi’ni kurulması için görev aldık ve kurduk. Çok büyük zorluklar karşısında partiyi kurduk ve binamızı tuttuk. Tabelamızı astık, faaliyete başladık .7-8 ay sonra hiç haberimiz olmadan polisler ilçe binamızı bastılar ve parti kapandı. Ben Milli Nizam Partisi’nin kapatılması dolayısıyla 125 lira ceza ödedim”
Ömer Aydınlık anlatıyor:
“1972 yılında ben İsviçrede idim. Erbakan Hocamızı ben orada tanıdım. Halk evi diyebileceğimiz bir salonda sunumlar yapan meşhurların birisi de Erbakan Hocamızdır. Sanırım tedavi için gelmişti. Ama hiç boş durmaz devamlı toplantılar yapardı. Mesela Suudi Arabistanlı, ülkesini terk etmek zorunda kalmış bir alimin Cenevre’ye yakın bir yerde bulunan evinde çok toplantılar yaptılar.
O evdeki bu toplantılara dünyanın her tarafından insanlar gelir katılırdı. Mesela İhsan Süreyya Sırma, Malik Akbaş ve Zeynelabidin gibi Türkiye’den gelenler de vardı. Raşit Gannuşi ve Ahmet Bin Bella gibi İslam dünyasından gelenler de vardı.”
Hakkı Kabakçıoğlu anlatıyor:
“Ben Manisa Milli Nizam Partisi kurucu heyettendim. Parti kapatıldığında bizler partide halen görev yapıyorduk. 3 arkadaşımızın üzerinde kapatılan partimize ait, fazla da çok olmayan bir miktar para kalmıştı. Bu paraları getirip yetkililere teslim etmediler. Bunların 2 tanesi şehrimizde iş adamı, bir tanesi de Avrupa’da çalışan işçilerimize tercümanlık yapan bir kardeşimizdi.
Bu işadamları kısa süre sonra dolandırıldılar, iflas ettiler. Yiyecek ekmeğe muhtaç oldular. Birisi bir dernekte sigortalı olarak çalışmak zorunda kaldı, diğeri ise kayboldu. Bir müddet sonra başka bir yerde onu ben dilenirken gördüm. Tercüman olan kişi ise, bir yanlış evlilik yaptı. Bütün her şeyini kaybetti. Miraslarını bile bitirdi. Bir müddet sonra Avrupa’daki işçilerimiz, aralarında yardım olarak para toplayarak onu Türkiye’ye gönderdiler.
Böylece bu davanın, küçük de olsa ihaneti asla kabul etmediğini, er veya geç bu davanın hakkını çiğneyenin burnunun sürtüldüğünü gözlerimizle görmiş olduk.”
Nedim Urhan anlatıyor:
“Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin Erbakan Hoca’ya bizzat:
-Bu işi ele alacaksın ve yürüteceksin!
Demesinden ve Konya’da ilk hareket başarıldıktan sonra, Milli Nizam Partisi kurulmaya başlandı.  Ben Enstitü’de öğretim görevlisi idim. Mehmet Bingöl ile biz ilk parti kurulmaya başladığı zaman, 20 tane kırık sandalyeyi topladık. Çivileri çaktık, yahut kırık masaları veya sandalyeleri, 20 kişilik bir salon kurarak işe başladık.”
Mehmet Akyel anlatıyor:
“Ben Erbakan Hocam ile 1972 yılında Hasan Aksay vasıtası ile tanıştım. O zaman ben 21-22 yaşlarında bir delikanlıyım ve kimseyi de tanımıyorum. Ama şaştığım bir olay oldu. Erbakan Hocam’ın ben içeri girince ayağa kalkıp, hoş geldin diye elimi sıkmasına çok şaştım. Bu adamın müstesna bir adam olduğuna dair bir kanaat bende belirdi.
Benim orada çalışma talebim bile yoktu ama Erbakan Hocam biraz da emrivaki yapar gibi davranıp beni yanına aldığını hatırlıyorum.
Milli Nizam Partisi’nde Erbakan Hocamın Özel Kalemi olarak işe alındığımı Osmaniye’de bulunan babama haber vermek için postaneden telefon ettiğimde, babamın benim adıma çok sevindiğini duydum. Bana dedi ki:
-Allah o Hocamızdan razı olsun. Sen öyle mübarek bir adamın yanına girmişsin ki, bu senin için büyük bir şans!
Dedi. Böylece ben Erbakan Hocamın Özel Kalemi olarak ve önüme bir daktilo makinesi koymalarıyla işe başladım. O zaman hatırladığım kadarıyla partide bulunanların isimleri:
Süleyman Arif Emre, Hasan Aksay, Fehmi Cumalıoğlu, Hüseyin Abbas, Hüsamettin Akmumcu, Gündüz Sevilgen, Abdurrahim Bezci’yi hatırlıyorum. Oğuzhan Asiltürk, daha sonra geldi kaydoldu ve Hocam onu Ankara İl Başkanı yaptı.
Milli Nizam Partisi’nin kapatma davası devam ederken, bir gün Kars’tan bir telefon geldi. Adını falan söyleyen bir adam:
 -Muhterem Hocamız ile beni görüştürebilir misin?
Dedi. Ben:
-Ne yapacaksınız, nedir derdiniz kardeşim? Şu anda Hocam müsait değil. Bana söyleyin!
Dedim. Ama ısrar ediyor.
-Muhakkak kendisi ile görüşmem lazım!
Diyor. Ben de bağlamadım, bana anlatmasını istedim. Gerçekten de Hocam kapatma davasi ile ilgili toplantılar yapıp, hazırlıklarla meşguldü. Adam en sonda dedi ki:
-Bak kardeşim, 19 Mayıs Bayramı var. Kız çocuklarımızı açıp meydanlarda elaleme gösteriyorlar. Bunu ben hazmedemiyorum. Hocama bunu söyleyeceğim!
-Be kardeşim, Erbakan Hocam buna ne yapsın ki? Maalesef böyle yapıyorlar.
Diye cevapladım. Adam ne dese beğenirsiniz?
-Hayır siz onu bilmiyorsunuz, bu Mübarek insan Müslümanların lideri. Ben bunu anlatayım ki, hem bu derdi halletsin, hem de ben vebalden kurtulayım. Bunun vebali çok büyük!
-Tamam, bana anlattınız, ben Hocama söylerim.
Dediysem de:
-Olmaz! Sen kimsin ki, sana anlatayım. Ben kendisine bizzat söylemeliyim ki bu mübarek kişiye bunu anlatmış olayım. Yoksa bu vebalden ben nasıl kurtulurum?
Dedi. Ben de bağlamak zorunda kaldım.
Buna benzer çok sayıda hatıramız mevcut.
Bülent Arınç da o zaman Hocamızın özel kalemine bakardı. 2 yıl boyunca onunla nöbetleşe çalıştık. Kendisi o zaman öğrenciydi.”
Süleyman Canan anlatıyor:
“Ben bir asker emeklisiyim. Askere oy kullanma hakkı 1961 Anayasası ile ilk defa verildi. Cenabı Hakk’a hamdolsun, 1961 Anayasası dahil, ithal malı mefhumlara, sistemlere ve partilere hiç oy vermedim. Milli Nizam Partimiz kurulunca:
-Hah işte bizim partimiz budur!
Dedim. Asker olduğum için çalışmalara mesafeli durmak zorunda idim, ama ilk oyum kendi partimize nasip oldu. Bundan sonra Milli Gazete de çıktığından, kesintisiz olarak okuyucusu oldum ve gelişmeleri gazetemizden takip ettim.”
Mürsel Başer anlatıyor:
“Ben Erbakan Hocamı 1971 yılında Elaziz’de tanıdım. Ben o tarihte Topçu Astsubay Başçavuş olarak askerde bulunuyorum. Milli Nizam Partisi’nin Elaziz İl Kongresi varmış. O münasebetle kendisi, Süleyman Arif Emre ve Hasan Aksay beraberinde caddede ilerliyordu. Etraflarında gençler vardı. Slogan atıyorlardı:
-Yola ağaca pınara!, esen yele yağan kara, yağmur yüklü bulutlara, Hakyol İslam yazacağız!
Bunun Milli Nizam Marşı olduğunu sonradan öğrendim. Ben resmi görevli idim. Tabi gıyabında Erbakan Hoca’yı duymuştum ama, ilk defa karşılaşıyordum. Aslında bir arkadaşı arıyordum. O arkadaşı sinemada Milli Nizam kongre salonunda buldum. Oraya gittik. Oradaki olay şöyle gözümün önüne geliyor, yoklama yapıyorlar. Profesör Dr. Necmettin Erbakan ayağa kalkıyor, el kaldırıyor. Sonra Süleyman Arif Emre, burada, diyor. Hasan Aksay, burada diye el kaldırıyor. Ben yoklama sandım, meğer onları takdim ediyorlarmış. Kapıya yöneldim, partinin tüzük maddelerini asmışlar. İlk madde şöyle:
-Bu partiye mensup olanlar kardeştir, kardeşler arasına bir haber geldiği zaman, evvela haberi göndereni, sonra haberi getireni, sonra haberi incelerler, öyle inanırlar.
Ben sonradan Kuranı Kerim’i öğrenmiştim. Anladım ki Hucurat Suresindeki bir ayeti tüzük maddesi olarak yazmışlar. Ben Hocamı ve Milli Görüş’ü Elziz’de tanıdım, ama orada fazla kalmadım, Sarıkamış’a tayinim çıktı.”
Veysi İrdam anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi kurulduğunda ben sık sık Genel Merkez’e giderdim. Bir gün Erbakan Hocam bana dedi ki:
-Sen elektrik ve elektronik işi biliyorsun değil mi?
-Evet hocam mesleğim bu.
Dedim. Ondan sonra Hoca her gittiği yere beni de götürür, ses cihazlarını ben kurar ayarlardım. Ekmek, peynir, üzüm beraber yiyoruz. Hep teşekkür ediyor, hep güler yüzlü, hep hoşgörülü idi. Ağzından hiç kötü laf çıktığını duymadım.”      
 

TOP