BÖLÜM-12 HAPİSHANE HAYATINDAN İNCİLER

HAPİSHANE HAYATINDAN İNCİLER Milli Selamet Partisi’nin Konya’daki Kudüs Mitingi’nden 6 gün sonra ihtilal yapıldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanlarının önderliğinde 12 Eylül 1980 günü ordu yönetime el koydu ve zaten uygulanmakta olduğu gibi tüm Türkiye’de sıkıyönetim ilan edildi.
Sonradan Kenan Evren’in konuşmalarından anlaşıldı ki, bu ihtilal Milli Görüş’ün iktidarını önlemek gayesi ile dış güçlerin emrindeki iç güçlere yaptırılmıştır. İhtilalin olduğu cuma sabahı saat 04,00 de Erbakan Hocamızın evine gelen bir askeri tim kendisine şu yazılı kağıdı verdi:
“Sayın Necmettin Erbakan,
Yapılan bütün uyarılara rağmen, siyasi partilerin takındıkları uzlaşmaz tutum ve aşırı uçlara sempati gösterilmesi veya destek sağlanması; anarşi, terör ve bölücülüğü büyük boyutlara ulaştırarak, ülkemizi parçalanma noktasına getirmiştir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kadırmak maksadıyla; İç Hizmet Yasası’nın kendisine tevdi ettiği Cumhuriyeti kollama ve koruma yetkisine dayanarak Yüce Türk Milleti adına ülke yönetimine el koymuştur.
Parlemanto ve Hükümet feshedilmiş, siyasi faaliyetler tümden durdurulmuştur.
Parlamento üyeliği sıfatınız kaldırılmıştır. Hiçbir konuda beyanat vermeye yetkiniz yoktur.
Can güvenliğiniz Türk Silahlı Kuvvetlerinin teminatı altındadır. Bu maksatla emniyet içinde evinizden alınıp havaalanına götürülecek, oradan uçakla Uzunada/İzmir’e gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi de yanınızda götürebilirsiniz. Geçici bir süre ikamet edeceğiniz adres aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlığınızı yapıp, harekete hazır olduğunuzu güvenliğiniz için gelen subaya bildiriniz.
Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz!
Bu talimat ile belirtilenler dışındaki her türlü tutum ve davranışınız suçtur!
Rica ederim.
12 Eylül 1980 Kenan Evren
Orgeneral, Genel Kurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı
Adresiniz: Uzunada/İzmir”
Bu tebligatı alan Erbakan Hocamız 1 saat içinde hanımı ve evladı Fatih de beraberinde olmak üzere Etimesgut Havaalanı’na götürülmüştü. Başka timler tarafından getirilen Süleyman Demirel ve eşi, Bülent Ecevit ve eşi, hep beraber pervaneli bir uçakla havaalanından alınarak İzmir’e götürülmüşlerdi. Erbakan Hocamız ve ailesi burada indirilip Uzunada’ya götürülmüş, diğer liderler ve eşleri de Gelibolu, Hamzakoy’a hareket etmişlerdi.
Erbakan Hocamız Uzunada’da yaklaşık bir ay kaldı.
Buradaki günleri ile ilgili bizzat bize anlattıklarını özet olarak sunuyoruz:
Hocamızın vefatından önceki Ramazan ayı idi. 6 Eylül 2010 akşamı İstanbul’daki Tv5 binasında bir iftara katıldı. Biz de davetliydik. Aynı masaya oturmak nasip oldu. Yemek sırasında sorduk:
-Hocam, bugün 6 Eylül. Bu tarih size neyi hatırlatıyor?
-Özel bir şey hatırlamıyorum. Peki sen söyle neyi hatırlatması gerekiyor?
-Hocam 1980 yılında Konya’da yaptığınız meşhur mitingin bugün 30’ncu yıldönümüdür.
Bir müddet düşündü kaldı. Gözlerinin nemlendiğini farkettik. Sonra anlatmaya başladı:
-O mitingten 6 gün sonra da ihtilal yaptılar. Sonradan öğrendik ki, ihtilali çok önceden planlamışlar. En ince ayrıntısına kadar. Hatta ihtilal günü bizi hangi saatte, nereye götüreceklerine dahi karar vermişler. Bizi İzmir Uzunada’ya, Demirel ve Ecevit’i de Çanakkale’ye götürdüler.
Merakla sorduk:
-Hocam Uzunada’daki günlerinizle ilgili hatıralarınızdan unutamadığınız şeyler var mı?
-Elbette! Bizim bulunduğumuz yerin kumandasını bir albaya vermişler. İlk günler kendini göremedik. Emrindeki subaylar gelir, bize talimatlar getirirlerdi. Biraz da onur kırıcı durumlar yaşanırdı. Sanki biz büyük bir suç işlemişiz de oraya kapatılmışız gibi, sert ve onur kırıcı talimatlar veriliyordu. Birkaç gün sonra, isminin Ergün olduğunu öğrendiğimiz Albay ile karşılaştık. Kendisi sert bakışlarla bize baktı ve talimatlara harfiyyen uyulmasının kendi menfaatimiz icabı olduğunu söyledi ve gitti. Ertesi günü yine geldi. Ama bu sefer meraktan olacak bazı sorular sordu. Biz de gerekli cevapları verdik. Bugün biraz yumuşamış gibi geldi bize. Ertesi gün yine geldi. Bu sefer 10-15 dakika kadar sohbet ettik. Bizim hiç de suçlu kişiler olmadığımızı anlamaya başlamıştı. Kısa süre sonra tekrar geldi, bu sefer yarım saat kadar kaldı ve konuştuk. Sonraki gün bir saat, daha sonraki gün de 2 saat sohbet ettik. Albayımız artık bizim yanımızdan ayrılamaz olmuştu. Orada kaldığımız zaman boyunca sohbetlerimiz devam etti.
Ergun Albay, biz berat edip tahliye olduktan sonra, o da emekli olmuş, geldi Ankara’da bizi buldu. Bir daha da irtibatı kesmedik. Rahmetli çok kıymetli bir insandı.  Sonra haber aldık ki, huzurevine götürmüşler. İzmir teşkilatımıza talimat verdik, yalnız bırakmayın, diye. Orada da irtibat devam etti. Ama sonra vefat ettiğini haber aldık.
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
“12 Eylül ihitilalinden sonra liderleri sağa sola götürmüşlerdi. Erbakan Hocamızı da İzmir Uzunada’ya götürdüler. Günler geçiyor, hiç haber alamıyoruz. Patlayacağız meraktan ve endişeden.
 Bir gün telefonum çaldı:
-Ben Adapazarı’ndan, Atan Kardeşler’den Bahtiyar Atan!
-Buyurun efendim, ben Manifaturacı Halil İbrahim Çamlıdere!
-Erbakan Hocamızın çok selamı var. Sana bir telefon numarası vermemi emretti, hemen yaz . Erbakan Hocamız dedi ki; bu numarayı Rumeli Beylerbeyi Halil İbrahim Çamlıdere’ye ver, bu bizim telefonumuz. Ama sakın bu numarayı ikinci birisine vermesin. Hatta bizim Genel Merkezimiz bile istese vermesin, kendisi beni arasın, diye de tenbih etti.
Bahtiyar Atan galiba emekli biri idi. Hocamın çok yakını, yani sağ kolu olurdu. Cesur bir adamdı.
Verilen telefonu çeviriyorum çeviriyorum çıkmıyor, düşmüyor.  Öğlen namazına yarım saat vardı, abdest aldım geldim, bir defa daha çevirdim:
-Buyurun kimi aradınız?
-Efendim ben Bursa İnegöl’den manifaturacı Halil İbrahim Çamlıdere Erbakan Hocamla görüşeceğim!
Der demez, telefonun başındaki kişi bir dakka, diyerek beni bekletti. Hocamın sesini duydum:
-Esselamü aleyküm, aziz ve muhterem kardeşim! Nasılsınız iyi misiniz?
-Hocam, Hocam benim! Biz çok iyiyiz, sakın üzülmeyin!
-Kardeşlerimize çok selam söyleyin, endişe etmesinler, her şey yolunda. Allah’a emanet olun!
Dedi, telefon kapandı. Ben gözlerim yaşlı dükkandan dışarı fırladım, tanıdıklarıma bağırıyorum:
-Erbakan Hocamla konuştum! Erbakan Hocamla konuştum! Hepinize selamı var!”
Erbakan Hocamızın Uzunada ile ilgili bir hatırasını da da Süleyman Arif Emre anlattı.
“İhtilalciler Erbakan Hoca’yı önce İzmir Uzunada’ya götürdüler. Bir iki gün sonra  MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş ve ailesi de aynı yere getirildi. Erbakan Hoca orada Türkeş ile uzun uzun sohbet etme imkanı buldu.”
Erbakan Hocamız ve Alpaslan Türkeş 28 gün sonra Ankara Bahçelievler Dil Okulu’na, diğer tutukluların yanına götürüldü. Aileleri de evlerine döndü.
Süleyman Arif Emre Erbakan-Türkeş ortak beraberliğinin Dil Okulu’nda da devam ettiğini ve ilgili hatıralarını şöyle anlattı:
“Sonra bizi de tutukladılar. Gittik ki ohoo, bizimkiler bizim yataklarımızı hazırlamışlar ve başucuna isimlerimizi yazmışlar. Tıpkı daha ölmeden mezar yeri hazırlayıp üstüne isim yazar gibi…
Bizim bir tarafımızda Lütfi Doğan’ın, diğer tarafımızda Hüseyin Erdal’ın yatağı var. Büyük salonda da Yasin Hatipoğlu, Şener Battal… Toplam 15 kişi kadar varız. Erbakan’ın odasında da Temel Karamollaoğlu var. Hoca hep kendi halinde. Bize aldırış ettiği yok. Ara sıra görevliler gelip şöyle yapmayalım, böyle yapmayalım dedikçe Erbakan Hoca kızıyor:
 -Kim bunlar yahu ne yapıyorlar, neden öyle değil de böyle yapacak mışız?
Dediğinde ben cevap veriyorum:
-Yahu Hoca! Bunlar bizi hapseden, buralara zincirle kilitleyenler!
Erbakan Hoca’ya bunlar vız geliyor. Hiç oralı bile olmuyor. Süküneti zikri, dudak kıpırtısı devam ediyor. Biz artık o kadar züht ve takvaya riayet ediyoruz ki, her gece teheccüt namazına kalkıyoruz, birkaç günlük kaza namazı kılıyoruz.
Sonra bizi kurtarmak için hocalar bir formül keşfettiler, onun yüzde yüz faydası olduğu kanaatindeyim. İnancımıza göre Cuma günlerinde duaların kabul olduğu bir saat gizlidir. O saatte Allah el açan kullarının duasını geri çevirmez, kabul eder. Buna icabet saati denir. Biz dedik ki 22 kişiyiz, iki tane de başkalarından bulalım, 24 kişi eder. Her Cuma her birimiz bir saat olmak üzere 24 saat dua nöbeti tutalım. Nöbetleşe dua edelim. İcabet saatini dua ile geçirmiş olalım. Uygulamaya başladık. Ben inanıyorum ki, çok isabetli bir iş yaptık.
Manevi olarak biz yaptığımız bu duaların bize çok faydası olduğuna inandık. Sonra diğer bir husus Oğuzhan Asiltürk’ün tanıdığı ve hürmet ettiği bir zat vardı. Havlucu Ahmet Efendi. Bu zat iki de bir Oğuzhan Bey’in ailesi ile bize mektup gönderiyordu. Diyordu ki:
-Sizi ve arkadaşlarınızı kolay kolay  bırakmayacaklar, ileride aleyhinize dava açacaklar, ortalama size ikişer sene hapis gözüküyor, hem de hücreli hapiste yatacaksınız!..
 Bu haberlere biz de değer veriyor ve çok üzülüyorduk. Çünkü bizim kanaatimiz hemen bırakılacağımız, merkezinde idi. Bu zatın söylediklerine de üzülüyorduk.
Bir gün bir haber getirdiler. Havlucu Ahmet Efendi Ankara’ya gelmiş, Oğuzhan Bey’i ziyarete gelecekmiş Ben dedim ki:
-Nasıl gelebilir? En az 3 yerde hüviyet muayenesi yapılıyor. Birinci dereceden akraba olmayanları almıyorlar. Havlucu Efendi’nin Oğuzhan Bey ile bir akrabalığı yok ki! Nüfus kaydı, veraset ilamı, gibi resmi kağıtla akrabalığını ispat edemeyenler zaten giremiyorlar. Nitekim Abdurrahim Bezci Bey’in iki tane general akrabası var, onları bile içeri sokmadılar. Şimdi gelir yaşlı Havlucu Ahmet Efendi, buralarda bir takım eziyetlere uğrar, iteklenir, kakışlanır ve içeri giremeden gitmek zorunda kalır. Bari hiç teşebbüs etmese!..
Aaa! Bir de baktık ki, Havlucu Ahmet Efendi, Oğuzhan Bey’in ailesi ve çocukları ile beraber elini kolunu sallaya sallaya geliverdi. Şaşırdık kaldık. Hepimizle görüşmesi mümkün değildi, Oğuzhan Bey’le görüştü. Demiş ki:
  -Sizi mahkemeye verecekler, ikişer sene gün giyeceksiniz, sonra dava uzayacak, o cezaların hepsi de kalkacak.
Ondan sonra bir şey daha demiş:
-İçinizden 4 tane de evladı Resül var, birisi Fehim Adak, birisi Arif Emre, diğeri Oğuzhan Asiltürk…
Diğerini de söylemiş, şimdi ben unuttum. Benim hakkımda dediklerinin doğru olduğunu biliyorum, çünkü şeceremiz var.  Sözlerini devam ettiriyor:
-Mahkeme Reisi Niyazi Çağan Albay’a ben Hızır A.S’ı gönderdim. Bir doğulu hoca kılığında gitti. O ona nazar etti. Önümüzdeki celsede mahkemede lehinize bir olay cereyan edecek!
Hepimiz bu söz üzerine heyecanlandık. Mahkeme gününü bekliyoruz.
Mahkemeye götürüldük. Duruşma başladı. Niyazi Çağan Albay Mahkeme Reisi. Fehmi Cumalıoğlu tahliyemiz için bir müdafaa yazmış. Onu okudu. Baktım ki Niyazi Çağan Albay kürsüde mendilini çıkarttı ağlıyor. Yanımda oturan Oğuzhan Bey’e dedim ki:
-Bak, Havlucu Ahmet Efendi’nin dediği gerçekleşiyor! Bu adam neden mendilini çıkardı, ağlıyor, bir hikmeti vardır elbet!
Tahliyelerimizi istedik. Diğer hakimler reddetti. Niyazi Çağan, diğer hakimlere muhalefet etti, dedi ki:
-Ben dedi 4 kişinin tahliyesi lehindeyim!
Bu 4 kişi Havlucu Ahmet Efendi’nin evladı Resul dediği 4 kişi. Ama Niyazi Albay tek kaldığı için o celsede tahliye gerçekleşmedi. 15 gün sonra ertesi celse, MHP görüşlü Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz da tahliye lehine geçti. Biz hepimiz tahliye olduk, sadece Erbakan Hoca kaldı. Arkasından bir müddet sonra, Hoca da tahliye oldu.
Böylece Havlucu Ahmet Efendi’nin dedikleri tamamen gerçekleşmiş oldu. İşin enteresan yanı Erbakan Hoca tahliye olduğu günden başlamak üzere, teşkilat çalışmalarına kaldığı yerden yeniden başladı.”
Söz buraya gelmişken Havlucu Ahmet Efendi’yi Oğuzhan Asiltürk’e sorduk. İşte anlattıkları:
“Havlucu Ahmet Efendi. Evet, biz her hangi bir konuda böyle hepimizin, Erbakan Hoca’nın benim veya arkadaşlarımızın herhangi bir konuda çözüm bulamadığımız bir problemimiz olsa, o kadar hoca var, ilahiyatçı var, ama ben Havlucu Ahmet Efendi’ye sorardım, onun önerileri ile hareket ederdik. 
Kendisi yalnız Kuran’ı okurdu, bunun dışında okuma yazması yoktu. Problemlerimizi ben o zata sorardım. Bizi kendi odasında misafir eder, bizimle sohbet ederdi.  Sorularımızın cevabına sıra gelince, gözünü kapatır, böyle bir tefekküre dalar sonra cevap verirdi. Ben bazen sorardım, cevapları kimden aldığını. Benden saklamazdı. Bazen derdi ki:
-Abdulkadir Geylani Hazretlerine sordum, cevabı ondan aldım!
 Bir Ramazan günüydü. Beraberce umreye gitmek nasip oldu. Cidde’de uçaktan indik, çok rahat hareket ediyoruz. Namaz vakitleri nerede gelmişse, o camiye girip namazlarımızı kılıyoruz. Havaalanı ile Mekke arasında giderken yatsı vakti oldu. Bir camiye rast geldik. Arabayı caminin önüne çekip namaza girdik. Normal yatsı namazını kılıp teravihe başlayınca, imamın yanına şöyle yüksekçe bir sehpa getirdiler. Üzerinde Kuranı Kerim var. İmam Fatiha Suresi’ni okuduktan sonra, Kuranı Kerim’i açtı, başladı oradan okumaya. Ama göğsünü kıbleden döndürmüyor. Bir sayfa kadar okudu, Kuran’ı sehpaya bıraktı, rüku ve secdeye gitti, sonra diğer rekatlarda da aynı şeyi yaptı. 
Teravih namazını böylece bitirdik. Son selamı verince ben döndüm Ahmet Efendi’ye dedim ki:
-Bu sahih olur mu, alıyor kitabı okuyor, tekrar yerine koyuyor, tekrar okuyor…
Gözünü yumdu, tefekküre daldı. Sonra bana döndü:
-Olurmuş!
Dedi. Benim içime yatmadı. Böyle durumlarda bizzat Efendimizle konuştuğunu biliyordum. Tekrar sordum:
-Bir de Efendimize sorsanız?
-Zaten O’na sordum!
Dedi. İşte böyle bir zattı. 
Edirne’de oturuyordu. Öyle mürit filan toplamazdı etrafına:
-Benim yanımda kimse olmaz!
Derdi. Yeri geldiğinde celalli idi. Bizi Mamak’ta ziyarete geldi. Üç yerde arama ve kimlik kontrolü olduğu halde ve akrabamız olmadığı halde, elini kolunu sallayarak geldi…
Kendisi sonradan Erbakan Hoca ile de tanıştırıldı.
Hapiste olmam dolayısıyla demiş ki:
-Ben istesem Asiltürk’ü oradan çıkarırım!.
-Ben dedim ki:
-Ahmet Amca, ben istemiyorum, ben bir toplulukla birlikte bu mücadeleye girdim, onların arasından benim çekilip alınmam doğru olmaz,  ben bunu istemem!
Dedim. Onun için o konuyu kapattı. Hakikaten de dediklerini yapabildiğini o hapishane ziyareti de gösterdi.”
Süleyman Arif Emre Hapishane hayatını anlatmaya devam ediyor:
“Yine hapishane hayatına dönecek olursak, Oğuzhan Asiltürk, bir zaptiye memuru edasıyla 22 kişi olan hepimize görevler veriyordu:
-Herkes, şu kadar Besmele çekecek! Şu kadar Fatihai Şerif okuyacak! Şu kadar Yasini Şerif, bu kadar İhlası Şerif, şu kadar Kelimei Tevhit...
Herkese bu görevleri vermiş. Kimisi sızlanıyor:
-Yahu şu Oğuzhan’a söyleyin de, bunların sayısını azaltsın. Bize çok geliyor!
Kimse görevini aksatamıyor. Hatta Erbakan Hoca, ifade için gidecekse, gitmeden önce üzerindeki bu görevleri arkadaşlara dağıtmadan gitmezdi. Şu kadarını, falanca, şu kadarını filanca okuyacak, diye…
Bir ara Alpaslan Türkeş geldi. Hoşbeşten sonra, Erbakan’a dönerek:
-Hocam, öyle görüyorum ki, siz tam bir ekipsiniz. Her şeyinizle uyumlu. Öyle tahmin ediyorum ki, siz kendinizi de arkadaşlarınızı da buradan kurtaracaksınız. Hocam ne olur bizi de kurtarın!
Demişti. Yine mahkemeye çıkmadan önce Türkeş Erbakan Hoca’ya:
-Şayet biz buradan kurtulursak ve bize tekrar siyaset yapma izni verirlerse, ben yeni başka bir parti kurmadan, sizin partiye geçeceğim. Bütün ekibimle birlikte iltihak edeceğim. İslami esaslar bakımından hiç ayrımız gayrımız yoktur. Milliyetçilik hususunda da sizin görüşlerinizle bizimkiler arasında hiç fark yoktur. Ben buna karar verdim. 
 Dedi. İşte Merhum Alpaslan Türkeş partisini kurdu ama bu sözünü de tuttu.
Nitekim 1991 yılında Refah Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi seçim ittifakı yaptık. Burada MHP ve Alpaslan Türkeş tutukevinde verdiği sözü tuttuğunu, kesinkes artık ayrılık olmayacağını, Refah Partisi’nin çatısı altında kalacağını, geri dönmeksizin ittifak yaptığını, bize ifade etmişti. Biz de bunun üzerine 20-25 tane seçilebilecek yerden adaylıklarımızı bu partilere verdik. Erbakan Hoca da, bu sözler üzerine Mamak’taki üç katlı binanın bir katını Türkeş’e, bir katını Aykut Edebali’ye, bir katını da kendimize tahsis edeceğini ifade etmişti. Bu üç partinin birleşmesi konusunda il ve ilçelerde komisyonlar kurdurtmuştu. Kavgasız ve gürültüsüz bunun tamamlanmasını istiyordu. Genel Merkez’deki bu komisyonun başkanı Oğuzhan Asiltürk idi.
 Seçimler daha yeni yapılmıştı. Bir gün Hoca aniden bizi çağırdı. Oğuzhan Asiltürk, Hasan Aksay ve ben. Biz İstanbul’daydık, apar topar Ankara’ya geldik. Erbakan Hoca dedi ki:
  -Türkeş’in isteği ile MHP ile ittifak yapmıştık. MHP içinde önemli bir yeri olan Muhsin Yazıcıoğlu bu ittifakı bozmak için 10-15 tane MHP’li ile anlaşmış. Gayesi de MHP içinde bir liderlik mücadelesi başlatmakmış. Türkeş nasıl olsa yaşlandı. Bu mücadeleyi ben kazanırım, diyerek bizimle olan ittifakı bozdurmak için çabalıyormuş. Bazı milletvekillerini yanına çekmiş. Bunun üzerine de Türkeş bana şu haberi gönderdi:
-Hoca, ben sözümdeyim, vazgeçmedim. Yalnız Muhsin Yazıcıoğlu ile böyle bir ihtilaflı kriz başladı. Ben bu ihtilafı çözmeden sizinle birleşirsek problem olur. Önce bunu çözmeliyim, ondan sonra gene daha geniş bir şekilde ittifaka devam edeceğiz.
Demiş. Ne yapabiliriz, diye istişare etmek, Edebali ve Türkeş’le görüşmeler yapıp ikna etmek üzere bizi çağırmış. Ama yaptığımız görüşmelerle sorunu çözemedik. Muhsin Yazıcıoğlu ittifakı bozdurttu. Böylece sağın birleşmesine mani olmuş oldu. Bu konuda ne kadar çalışma yapılmışsa da tekrar birleşmek mümkün olmadı. Bu birleşememenin sorumluluğu da o kişilere aittir.
Muhsin Yazıcıoğlu keşke öyle yapmasaydı, şimdi MHP de olmayacak, bütünleşme sağlanmış olacaktı. Ama olanda hayır vardır demek doğru olacaktır.”
Süleyman Arif Emre’nin bu anlattıkları inandırıcı gelmiyor desek de, hayattayken ve bütün hatıralarını ayrıntılı hatırlayıp anlatıyorken, aradan bu kısmı ayıklayıp inanmamak olabilir mi?
Erbakan Hocamızın en yakınında bulunmuş olan birinde belki de çok özel hatıralar olabilir diyerek hapishane hayatını bir de İbrahim Titiz’e sorduk:
“Biz MSP Genel Merkezi’nde göreve başladığımızda dikkatimizi çeken bir şey vardı. Binamızın kapısında Milli Selamet Partisi’ne ait bir tabela yoktu. Bunu yadırgardık ama kimseye de sormadık. 12 Eylül ihtilali olduğunda ve Hocamızı içeri aldıklarında bunun Hocamızın özel bir tedbiri olduğunu anladık. Çünkü parti genel merkezlerini ihtilalciler mühürlediler. Bizim genel merkeze geldiler, baktılar ki tabela yok, burası genel merkez değil diye geri gittiler. Demetevler’e gitmişler. Çok sonra gelip mühürlediler, ama biz zaman kazanmış olduk. Gerekli tedbirlerimizi aldık. Erbakan Hocamız, sanki böyle bir şeyin olacağını biliyormuş gibi tedbirli davranmış.
Sokağa çıkma yasağını bir ara gevşettiler ve ben hemen çalıştığım MSP Genel Merkezine gittim. Şevket Kazan Bey de geldi. Bize dedi ki:
-Çocuklar geldiğiniz iyi oldu. Hocamızın odasının anahtarı sizde vardır. Hemen girelim, tedbir alalım!
Anahtar bende idi. Başta mahrem belgeler olmak üzere gerekli tedbirleri aldık.
Daha sonra Ata sokakta bir hukuk bürosu kurduk. Hocamızın bütün avukatları hukuk işlemlerini o büroda hazırladılar.
Hocamız ve parlemanter arkadaşları Bahçelievler Dil Okulunda tutuldular. Parlemanter olmayanları ise Mamak’a götürüp işkenceye tabi tuttular. Hocamız büyük çabalar harcayarak, sonra Mamak’takileri de Dil Okulu’na aldırmayı başarmıştı. Biz Hocamızı ziyarete gidemezdik, sadece ailesi gidebiliyordu.
Biz Hocamızın bize gönderdiği talimatı ile her Perşembe eşi Nermin Hanımefendiye 7 tane gül götürürdük. 7 gül 7 gün. Her gün bir gül. Yani hergün eşine bir gül gönderiyor. Nezakete bakar mısınız? Biz eşe ve aileye kıymet vermeyi, sevgi ve saygıyı Hocamızdan öğrendik.
  Erbakan Hocamızın hayatına baktığımız zaman şunu görüyoruz. Hocamız mutlaka bir Ayeti Kerimeyi veya bir Hadisi Şerifi tatbik etmeye gayret ediyordur.”
Erbakan Hocamızın hapis hayatında nasıl davrandığını Yasin Hatipoğlu anlatıyor:
“Erbakan Hoca gene orda da yoğun çalışmalarını sürdürdü. Böyle başka bir lider olamaz, düşünülemez. Bu güne kadar görülmedi, inşallah bundan sonra gelir.
Mescit haline getirdiğimiz küçük bir oda vardı. Hoca Kuran’ını orada  okurdu, cemaatle namazımızı orada kılardık. Onun odası ayrıydı. Lidere bir oda tahsis ettik. O rahatsız olmasın diye. Çünkü onun rahatsz olması bizi de rahatsız ederdi. O edepli halini bizim yanımızda devam ettiriyordu, bizim yanımızda rahat oturamaz, rahat yatamaz, diye ayrı odaya yerleştirdik. Bizlerle beraber yatıp kalkma konusunda sıkılmasın diye. Mescidimizde Kuran dersleri, Hadis dersleri yapardık. Lütfi Doğan, Tahir Büyükkörükçü Hocalarımız dersler yapıyordu. Erbakan Hoca orada da hiç durmazdı, hep tesbih elindeydi, dışarıda nasıl gayretliyse içeride de öyle gayret içindeydi. Ben Erbakan Hoca’nın ağzından:
-Ya arkadaşlar, bu ne rezalettir, ya ne olacak bizim halimiz?
Falan dediğini hiç  duymadım. Hep derdi acaba parti ne oldu, parti malları ne oldu, kapandı mı, parti kapatma davası, nasıl neticelenecek, partiler kapatıldı da emirle, ne olacak, teşkilatları tekrar kimlerle nasıl kurarız, bunları kimlerin kurmasına izin verecekler, kimlere izin vermeyecekler? Hoca hep bunları konuşurdu, beraberken ortak konularımız bunlardı. Yani Hoca’nın derdi kendi değil, kendinin dışındakilerdi, davasıydı. Erbakan Hoca’nın manevi özellikleri orada da devam etti. Cezaevinde de hiç ihmal etmedi, özel derslerini de ihmal etmedi, teşkilat çalışmalarını hiç ihmal etmedi. Sabırlı idi, tahammüllü idi. Temel anlayışı peygamberlerin anlayışına benzerdi ve şu idi:
-Bunlar bizi anlamıyorlar, bunlar bizi bilseler ki biz onları da kurtaracağız, Allah’ın inayetiyle, bizim elimizden tutarlar, destek olurlar. Ama bilmiyorlar, bu adamlar.
Tahliye edildiği gün dışarıda teşkilat çalışmalarına başlamıştı. Hiçbir şey olmamış, hiç içeride yatmamış gibi…”
Erbakan  21 arkadaşı ile hapistedir. Şeyhi, Hocası ve hareketin gerçek lideri Mehmet Zahit Kotku Hazretleri dışarıda hastadır. Bu konu ile ilgili Metin Hasırcı’dan bir cümle:
“12 Eylül ihtilalinin hemen öncesinde Mehmet Zahit Kotku Hazretleri bir konuşmasında şu cümleyi kurar:
 -Bizim de vefatımız artık çok yakındır. Dostlarımızın bazıları bizim salımıza yapışamayacaklar, devletin muhafazası altında olduklarından dolayı salımıza yapışamayacaklar.
13 Kasım 1980 tarihinde Rahmeti Rahman’a kavuştu.”
 Recai Kutan’ın “Kirazlıdere Bahçesinden 12 Eylül” isimli kitabında Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin vafat haberi şöyle anlatılıyor:
“13 Kasım, o gün ziyaret günüydü. Şevket Kazan arkadaşımız, çocukları ile görüşmesini tamamlayıp koğuşa döndü.
-Şimdi size çok üzücü bir haber vereceğim. Bugün saat 12,30’da büyük mürşit, büyük alim, Muhammed Zahid Efendi İstanbul’da Allah’ın rahmetine kavuşmuş.
Dedi. Bu sözü duyunca bir an ne olduğunu idrak edemedim. İnanamadım. Sanki dünyam yıkılmış gibi oldu. Koğuşta bir anda üzüntü fırtınası esti. O sırada koğuşta Necmettin Bey, Fehim, Temel, Yaşar ve Lütfi Doğan Hoca ile beraberdik. Bu haber üzerine hepimizin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.
Uzunca bir sessizlik, sadece gözyaşı ve hıçkırıklar… Koğuşa dönüp de bu acı haberi duyan diğer arkadaşlarda da, aynı şaşkınlık ve üzüntü…
Sessizliği Lütfi Doğan Hoca bozdu:
-El Hükmü Lillah! Hepimizin başı sağolsun! Cenabı Hakk cümlemizi, Evliyaullah’ın, büyüklerimizin şefaatından ayırmasın. Bundan sonra yapılacak tek şey dua etmektir…
Dedi. Kuranı Kerim okunması için bir taksimat yapıldı. Bundan sonra dualar okundu. 30 cüzü bazılarımıza üç, bazılarımıza iki veya birer cüz olmak üzere paylaştık, hatim yaptık. Cüz almayanlar da Yasini Şerif okudular. O gün başka üzücü olaylar da oldu.
Akşam 20,30 da televizyonu açtık haberleri izliyoruz. Merak içindeyiz. Acaba Muhammet Zahit Kotku Hazretlerinin vefat haberi nasıl verilecek, diye. Tek bir cümle bile bahsedilmedi. Başka bir flaş haber veriyorlardı:
Necmettin Erbakan Sivas’taki bir mahkeme tarafından, bilmem kaç sene önce, Sivas’ta yaptığı bir seçim konuşmasında, konuşma saatini 5 dakika geçirdiği için, 2 ay hapis cezası verilmişti. Televizyon bu haberi ballandıra, ballandıra veriyordu. Sonunda bu cezanın tecil edilmeyeceğini özellikle vurguluyordu.
Koğuşa döndük, üzüntüden sarsılmıştık.”
Hapishanede olduğu zamanlarda beraber bulunmuş olan Oğuzhan Asiltürk o günleri şöyle özetledi:
“Hapishaneye girdiğimiz zaman hepimizi bir koğuşa koydular, Erbakan Hoca’ya ayrı bir oda verdiler. Aradan bir süre geçti, arkadaşların bir kısmı da 6 ay sonra tahliye edildiler. Beni aldılar, Erbakan Hoca ile aynı odaya verdiler. Yani biz hapishanede de Hoca ile aynı odada kalan tek kişi olduk.
Takdiri İlahi tabi, hani genelde birçok kimse aynı şeyi söyler; Medresei Yusufiye, denir ya, Yusuf Aleyhisselam nasıl hapishanede kaldı, o hapishane hayatı bize de öyle medresei Yusufiye gibi bir değer kazandırdı.
Sabah namazından sonra evrat okunur, zikirler yapılır. İşrak namazı kılındıktan sonra yatıp, saat 10 da tekrar Hadis dersine başlarız. Yatmayan yatmaz ama, çoğumuz yatardık. Hadis dersi okurduk, Lütfü Doğan Hoca, Tahir Büyükkörükçü Hoca, Erbakan Hocamız o koğuşta, herkes yatağının üzerinde oturur, bir yatağa da bu hocalar oturur, Hadis dersi okuruz. Yerine göre bir iki saat sürerdi. Zaten Lütfi Doğan Hoca Ramuz El Ehadis’i orada yeniden tasnif etti. Arkasından abdest alıp hazırlandıktan sonra öğle namazını kılarız. Öğle yemeği yenir, biraz istirahat edilir, ikindi de tekrar ders başlar. Yani bu çalışmalar böyle. Bu ilmi çalışmaların dışında bir de takdiri ilahi benim bir görevim vardı. Arkadaşların hepsine şimdi o listeler bende duruyor, hepsinin ismini yazarım, arkasına o gün yapacağı dersleri yazarım.
 Mesela Yasini Şerif. Herkes 7 tane yasini şerif okuyacak, ondan sonra zikirler var. Bazı arkadaşlar yetiştiremezlerdi. Allah Rahmet eylesin, Ali Oğuz kardeşimiz:
-Oğuzhan Bey, bu kadar dersimizi zaten sabahtan akşama kadar okuyoruz, yetiştiremiyoruz, şunları azalt!
Diye. Çok arkadaş rica etti. Ben de şu cevabı verirdim:
-Bunlar temel konulardır. Bunları yapmamız lazım, eğer sen yetiştiremiyorsan arkadaşlardan çok çabuk okuyanlar var, onlara söyle. Yine de yetiştiremezsen ben tamamlayayım…
Derdim ve asla değiştirmezdim. Bir de sabah işler bitip, derse başlamadan önce gazeteler gelir, gazeteleri okuyacağız. Ancak gazeteler tabi bizim o havamıza mütenasip değil, çıplak kadın resimleri var. Benim tenbihatım vardı:
-Ben görmeden gazeteleri kimseye vermeyeceksiniz!
Diye. Gazeteleri getirirler, keçeli koyu kalemle münasip şekilde onları giydiririm, çıplaklıkları gideririm, ondan sonra okunmaya başlanırdı.
Merak edenler için ifade etmeliyim, yani orada görevlilerden size bir baskı veya teşvik veya sempati, antipati gördünüz mü diye.
Bize hapishane görevlileinden en ufak bir baskı ve hoşa gitmeyen bir davranış olmadı hiç. Bir yüzbaşı vardı kendini hiç belli etmezdi, sonradan öğrendik ki Lütfü Doğan Hoca onun nikâhını kıymış. Sonra binbaşı oldu, o ayrıldı ama saygılıydılar. Fakat üç ay hapis olarak aşağıya da indirmediler. Yani normalde mahpuslar çıkar volta atarlar ya, bahçe var, şurada Bahçelievler’de ki Dil Okulu’nda. Bize ancak üç ay sonra bahçeye çıkma izni verdiler.
 Biz onların nazarında tutuklu, suçlu kimseleriz, normal ifadeye giderken hiçbir olağanüstü şey olmazdı. Sonra bir deniz yüzbaşısı geldi, bizim arabamız hareket edince:
 -Hepiniz ellerinizi önünüzde tutacaksınız, öndeki kanepenin üstüne koyacaksınız!
Dedi. Bu mahkemeye giderken ilk defa oluyordu. Tabi biz aldırmadık, olacak iş değil, bunun bir manası da yok. Yeniden bağırdı:
-Arkadaşlar beni zor kullanmaya mecbur etmeyin!
Dedi. Düşündük bir densizlik, terbiyesizlik edebilir. Ellerimizi onun dediği gibi yaptık ama, biraz sonra herkes elini yine serbest bıraktı. Tekrar aynı sözleri söyleyince ben:
-Yüzbaşım, bak burada bir Başbakan Yardımcısı var. Ben İçişleri Bakanıyım. Çeşitli üst düzey görev yapmış kişiler var. Yani biz buna alışmamışız, senin emrine karşı gelmek için, sana tepki olarak yapmıyoruz, biz buna alışmamışız!
Dedim. Kafasını salladı, sesini çıkarmadı. Neyse öyle gittik, mahkeme başladı, konuşmalarımızı dinledi, hepimizin. Hoca da konuştu, ben de konuştum, yüzbaşı da salonda olduğu için dinledi.
 Ara verilince yanıma geldi:
-Özür dilerim, biz sizi tanımamışız!  .
Dedi. Ondan sonra da çok kibar davranmaya başladı.”
Bu olay mıdır, başka benzer bir olay mıdır, Süleyman Arif Emre de anlattı:
“Bir gün Mamak mahkemelerine götürülüyoruz. Başımızdaki sert bir subay, yüzbaşı mıydı, binbaşı mıydı, emrinde iki manga da asker vardı. Arabamızın sağında solunda motosikletliler ile götürülüyoruz. Emirler çok sıkı, ellerimizi önümüzdeki sandalyeye koydurdular. Sağa bakmak yasak, sola bakmak yasak. Konuşmak yasak. Yanımdakine fısıldayarak dedim ki:
-Bak gördün mü? Biz ne kadar mühim insanlarız. Böyle sağlı sollu koruma Cumhurbaşkanlarına bile yapılmıyor. Demek ki bu ülke insanları bizi çok önemsiyorlar. Ne mutlu bize!
 Cuma günüydü galiba, oruçluyuz. Mahkeme salonu boşaldıktan sonra seccadelerimizi çantadan çıkarttık, serdik. Lütfi Doğan Hoca’nın baş imametinde namaz kıldık. O subay da arkadan bizi seyrediyordu. Namazdan sonra yanımıza geldi ve dedi ki:
-Beyler sizden özür dilerim! Sizin hal ve hareketinizden anladımki, siz bu memleketin en seçkin, en müstesna insanlarısınız. Maalesef bizim bu askeri mahkemelerden kesinlikle yüzde iki veya ikibuçuk oranında bile adil karar çıkmaz. Şu anda artık sizin bu mahkemelerde mahkum olacağınızı düşünüp çok üzülüyorum. Benim sabahki sert davranışlarım için kusuruma bakmayın!”
Erbakan Hocamız tahliye olmuş, mahkemeler devam ediyor ve o siyaset yasaklısıdır. Acaba bu döneminde önemli olaylar var mıdır?
İbrahim Titiz anlatıyor:
“1980-1986 yılları arasında Hocamız siyaset yasaklısıydı. Koruma polisi verilmiyordu. Havaalanlarında VIP salonlarına alınmıyordu. İşte böyle bir dönemde İstanbul’a gitmesi icab etti. Rahmetli Osman Yılmaz arabasını kullanıyor, Esenboğa Havaalanı’na gidiyoruz. Pursaklar’ı geçince bir trafik kazası geçirdik. Çok ciddi bir kaza idi. Osman Yılmaz arabayı kullanıyor, ben ön koltuktayım, Hocamız arka koltukta. Çok süratliyiz. 150-160 km hızımız vardı sanıyorum. Pursaklar’ı biraz geçince orada bir boru fabrikası var. Üç tane tır var, oraya gidiyor. Bir tanesi döndü geçti, ikincisi de geçti. Şimdi yol bizim olması gerekiyor. O anda üçüncü tır da bizi hiç farketmemiş olacak ki, dönüveriyor. Tam duvara çarpar gibi bindireceğiz.
 Osman Yılmaz direksiyona yapışmış, bir eliyle de beni tutmaya çalışıyor, öne fırlamayayım diye. Benim tarafımdan tırın ön tekerine çarptık. O anda bizi farketti, direksiyon kırdı. Tam o anda da dorse çıkıverdi, bize çarptı. Arka tarafa çarptı, Hocamızın bulunduğu arka kapıyı koparttı. Bayağı ciddi bir kaza oldu, tampon arka kapı falan uçtu. Ben bir tek şunu hatırlıyorum, Hocamız Allah, dedi. Arabamız karşı yola geçti. Hocamız kendini sol tarafa araya attı. O Allah, diye seslenişini hiç unutamıyorum. Allah’tan ciddi bir yaralanma yaşamadık.”

TOP