BÖLÜM 13 MAMAK MAHKEMELERİ

MAMAK MAHKEMELERİ Erbakan Hocamız ve arkadaşlarının tutuklulukta geçirdikleri süre ile mahkeme safhası iç içedir. Ama iki safhayı, daha iyi anlaşılsın diye ayrı bölümlerde anlatmayı uygun gördük.
Gerçekten de hapis hayatı devam ederken, mahkemeler de devam etmektedir. Sık sık askeri araçlara bindirilip ifade vermeye veya muhakeme olmaya götürülmektedirler.
O safhayı hem tutuklu hem de sanık olarak yaşamış bulunan, hukukçu olması sebebiyle de fiilen savunmaların içinde bulunan Süleyman Arif Emre anlatıyor:
“Mahkeme safhasında bir olay yaşandı. Önce onu anlatmam gerek. Fevkalade, izah edilemeyecek bir olay:
Mahkemenin sivil olarak yönetiminde olan bir ahlaksız adam var. Kayahan Özen. Mahkemeyi fiilen bu adam idare ediyor. Ama asıl mahkeme başkanı Niyazi Çağan idi. Kayahan Özen sanıklara çok sert davranıyor. Erbakan Hoca’yı adeta azarlıyor.
Yine böyle bir celsede sert ve azarlar bir şekilde konuşmaya başladı. Hoca’ya karşı konuşuyor. O anda müthiş bir gürültü koptu. Kıyamet kopuyor zannettik. Korkunç bir dolu yağışı. Mahkeme salonu da üzeri yuvarlak şekilde eternit ve saçla kaplı olduğu için kocaman dolu taneleri o sac ve eternite vurduğunda, kulakları sağır edecek kadar güçlü bir ses oluşuyor. Normal dolu yağışının sesinin en az 10 katını düşünün!
Mahkeme heyeti, yani hakimler savcılar şaşkın. Heyecanla sağa sola bakışıyorlar. Ben öyle hissettim ki, utanmasalar masaların altına girecekler. İzleyiciler şaşkın, hakimler şaşkın, askerler şaşkın. Erbakan Hoca ise dudağında zikir kıpırtıları sakin sakin oturuyor.
Biz içerideyiz. Dışardakilerin dediğine göre havada bulut da yok. Bir güneşli nisan günü. Dediklerine göre dışarıya dolu yağmamış. Tek bir dolu bile düşmemiş. Ama mahkemenin kurulu olduğu barakanın içinde yağan dolu ve gök gürültüleri sebebiyle kıyamet kopuyor gibi gürültü var. 5 dakika kadar bu gürültü devam etti, sonra kesildi.
Hakimlerde o ceberrut davranıştan eser kalmıyor. Gayet yumuşak, gayet sevecen ve en önemlisi ürkek bir şekilde kaldıkları yerden devam ediyorlar. Gerçekten mahkeme sona erip dışarı çıktığımızda dolu veya yağmurdan herhangi bir eser bile göremedik. Yağmamış.”
 Süleyman Arif Emre anlatmaya devam ediyor:
“Erbakan Hoca’nın çeşitli konuşmaları banta alınmış, delil diye ortaya konulmuş. Bantları polisler dinleyip deşifre edip yazılara geçirmişler. 
Yine böyle bir ses bantını okuyorlar. Üç ayrı kişi tarafından çözümlenmiş. Ama bu kişiler, bir çok terimi anlamıyorlar. Anlamadıkları kelimeleri de uydurup yazıyorlar. Böylece aynı bantın farklı anlamlara gelen versiyonları yazılıp mahkemeye getirilmiş oluyor. Mesela 100-150 cümlelik metinler ortaya çıktı, diyelim. Metnin birine göre 17.cümlede Hoca bunları söylemiş diye yazılı. Öteki metnin 17.cümlesi ise daha farklı, üçüncüsü hep değişik. Biz bu bantları hep tahlil ettik, karşılaştırdık, notlar aldık, Hoca savunmasında bunları kullandı.
Bantın birine göre mesela Erbakan Hoca 17. cümlede diyor ki:
-Bu işin aslını iyi bilmek lazım!..
Polisler bantı dinlemişler, öyle anlamışlar ve öyle yazmışlar. Ama başka birinin çözümlediği bantta ise aynı 17.cümlede Erbakan Hoca şöyle demiş:
-Merkepten inmek lazım!..
Erbakan Hoca o gün söz aldı ve bu çelişkilere işaret ederek ve mizahi bir eda ile:
-Söyleyin bakalım hakim beyler, siz bizi merkepli banttan dolayı mı tutukladınız, merkepsiz banttan dolayı mı?
Diye istihza ettiğinde dinleyicler, askerler, savcılar, hakimler gülme krizine girdiler.
Solcuların da davası vardı. Onların avukatları da salondaymış. Birbirlerine diyorlarmış ki:
-Vay ulan,  bu Milli Selamtçiler ne yaman adamlarmış yahu! Herifleri madara ettiler!
Yine delil olarak tutulan bir önemli bant daha var. Bu bant üç nüsha çoğaltılmış, bilirkişilere havale edilmiş. Bunlardan birincisi makineye konuluyor, çalıştırılıyor, aniden parlayıp yanıyor. İkincisini koyuyorlar, o da yanıyor. Üçnücü bantı daha çok itina ile dinlemek istediklerinde onun da yandığı görülüyor.
Velhasılı kelam çok enteresan şeyler cereyan etti.
-Ben Recai Kutan ve Fehmi Cumalıoğlu geç tutuklanmıştık. Tutuklanan herkesi 4 saat, 5 saat ifadeye alıp terletiyorlar. 7-8 tane savcı var, şaşırtma sorular ve çeşitli davranışlarla adeta taciz ediyorlar.
Bir gün beni sorguya aldılar. Önce dediler ki:
-Söyle bakalım, neden Atatürk’e düşmansın?
-Kim demiş düşman olduğumu?
Dediler ki:
-Genel Merkezinizi aradık, taradık Atatürk resmine rastlamadık!
-Ben dedim ki:
-Erbakan’ın resmi var mıydı, o da yok! Yani biz şimdi sizin dediğinize göre hem Atatürk düşmanıyız, hem Erbakan düşmanıyız!
Diye cevap verince güldüler. Ben devam ediyorum:
-Kusura bakmayın, sizleri temiz kalpli memleket evlatları olarak karşımda görüyorum, gerçekleri konuşacağım. Mesela Ecevit ortanın solunu anlatıyor, Mecliste Atatürk böyle söyledi, diyor. Mehmet Ali Aybar  komünizmi anlatıyor, Atatürk böyle söyledi, diyor. Türkeş ırkçılığı anlatıyor, Atatürk böyle söyledi, Demirel kendine göre söylediklerini Atatürk’e yamıyor. Fakat biz böyle bir mürailik yapmadık. Bizim görüşlerimiz yazılı olarak sizin önünüzde. Tüzüğümüzde, programımızda yazılı. O yazılarda bir kanunsuzluk varsa, suç unsuru olarak siz onu araştırın! Yalnız, Atatürk’ün temel politikalarıyla, bizim temel politikalarımız arasında mutabakat olan hususlar var. Onu da söyleyelim. Mesela 1920’de  ekonomi konulu bir toplantı yaptı, Mustafa Kemal Paşa. Orada dedi ki: Ağır sanayii kurmazsak bağımsızlığımızı koruyamayız. Ağır sanayi hamlesi yapılsın diye kanun çıkarttı. Erbakan Hoca da bütün illerde ağır sanayi tesislerinin temellerini attı. Atatürk sağ olsaydı Kıbrıs çıkartmasında üçte biriyle,  yahutta dörtte biriyle yetinir miydi, yahut ta tamamını mı alırdı?
Diye bir soru attım. Savcının biri cevap verdi:
-Atatürk sağ olsaydı Kıbrıs’ın tamamını alın, derdi!
Ben de devam ettim:
-Biz de tamamını alalım diye direttik. Ee, gördünüz mü, yani bizim temel politikalarımız,Atatürk’ün politikaları ile aynıdır.
Sonradan birlerine şunları söylemişler:
-Biz boşuna kürek sallıyoruz, bunlar aradığımız, yani umduğumuz gibi çıkmadı.
Başka bir olay da şöyle oldu:
Bizim gençler Mila Haber Ajansı ismi ile güya bir haber ajansı kurmuşlar.
Bu gençler Mila Haber Ajansı adı ile mahkemeye bir dilekçe vermişler. Biz bu mahkeme oturumlarının tamamını videoya çekmek istiyoruz, diye. Mahkeme de bu haber ajansını bizim dışımızda bağımsız bir haber ajansı zannediyor ve istedikleri izni veriyor.
Bizim gençler, kendi tesisatlarını kurarken bir açıkgözlük yapmışlar. Hakimlerin özel görüşme yaptıkları mikrofonlarının kablolarına kendi cihazlarının kablolarını bağlamışlar. Böylece hakimlerin gizli görüşmelerini olduğu gibi kaydetmeye başlamışlar. Bu gizli görüşmeleri ertesi günü olduğu gibi bize geliyor. Üzerinde çalışıp ona göre savunma yapıyoruz. Bir keresinde Fehim Adak savunmasında demiş ki:
 -Mahkemede siz bizim imanımızı yargılayamazsınız. Böyle bir sual soramazsınız.
Bunun üzerine mahkeme hakimleri kendi aralarında gizli görüşmeye başlamışlar. Tartışıyorlar. Birisi diyor ki:
-Yahu bizi Köşk’e çağırdılar, Köşk’te yemin ettirdiler, bunlara en ağır cezayı vermemiz lazım! Siz hala neler diyorsunuz? Mecburuz en ağırından ceza vermeye! Biz kalkıp şimdi bunları tartışıyoruz! Mecburuz ceza vermeye!
Ertesi günü bu bant geldi bize.
Erbakan Hoca diyor ki:
-Reddi hakim yapalım! Yeni bir hakim heyeti gelsin!
Ben aynı görüşte değilim. Hoca’ya dedim ki:
-Hiç reddi hakim yapmayalım. Çünkü bu hakimlerin bu ortamda bizden daha fazla baskı altında olduklarını gördük. Bu hakimlerin üzerine daha fazla gidersek, bize karşı menfileşme ihtimalleri çok büyük. Hiç o yönü ortaya atıp da, bu işin kapağını kaldırmayalım. Onları inatlaştırmayalım.
  Bu görüşüm kabul gördü, biz bu bantı hiç kale almadan savunmalarımıza devam ettik.
Nitekim sonradan Mahkeme başkanı Niyazi Çağan Albay, açıkça söylemişti. Onu Merkez Komutanı çağırmış, terslemiş, azarlamış ve demiş ki:
-Sen nasıl olur da öyle davranırsın? Seni orada biz mahkemeyi istediğimiz şekle soksun diye tayin ettik! Başkan yaptık!
O da cevap vermiş:
-Ben dosyayı okudum, bunların hiç kabahati yok, aleyhlerine delil yok! Ben hakimim elbette vicdanımın sesini dinlerim! Siz isterseniz beni asker olarak dövecekseniz, ses çıkartmam, çizmenin altına yatırsanız ses çıkartmam, ama burada ben hakim sıfatıyla hareket ederim!..
Demiş. Sonra, Cunta Lideri Kenan Evren Paşa kendisini sürgünlere gönderdi. Görüldü ki, arkadaşlarımızın feraseti ve Allah’ın yardımı ile Kenan Evren hep yenilgiye uğradı. Tertiplerinin hepsi boşa çıktı.
Bir de şurası önemlidir. Bizim arkadaşlarımızın hepsi aynı tema ile savunma yaptılar. Bu konuda Oğuzhan Asiltürk’ün ileri görüşlülüğü çok etkili oldu. Oğuzhan Bey ilk tutuklananlardandı. Yanına bir CHP’liyi koymuşlar. Oğuzhan Bey’in kendisini sorguya çekmişler, o da verdiği cevapları bir kağıda yazarak, salıverilen o CHP’li ile bize ulaştırdı. Yazmış ki:
-Bana şunları şunları sordular, ben de şu şu şekilde cevap verdim. Arkadaşlara bu haberi verin de, ayrı sesler çıkmasın! Sözlerimiz bir ayar olsun!
Ben de yapılacak savunmaların esasını bu açıklmaya istinat ettirerek daha da genişlettim ve herkese duyurdum.
Bizim hepimizin bu şekildeki tema ile savunma yapmamız karşısında savcılar heyeti şöyle konuşuyorlarmış:
-Allah, Allah! Ne biçim adam bunlar? Hangi suali sorsak aynı cevap çıkıyor!
Bu çok etkili oldu diyebilirim. Halbuki MHP’liler üçe ayrıldılar, birbirlerine suç attılar, birbirlerinin aleyhlerine delil ortaya koydular. Güya MHP en disiplinli parti olarak bilinir. Allah’ın yardımı arkadaşların feraseti ile bu savunma stratejisi çok olumlu sonuçlar verdi. Alpaslan Türkeş’in Erbakan Hoca’dan şöyle bir ricası oldu:
-Hocam görüyorum ki siz arkadaşlarınızı kurtaracaksınız! Ne olur bize de destek verin!
Bu ricası işte bu disiplinli görünümün etkisiyle yapmıştır.”
Bahattin Elçi anlatıyor:
“Kendisinden dinlemiştim. MSP Gümüşhane milletvekili Mehmet Orhan Akkoyunlu, hem avukat olarak, hem de mahkemeyi takip etmek üzere duruşmalar için Ankara’ya gitmeden önce, Bayburt’ta Hacı Şaban Efendi Hazretlerine:
-Duruşmaya gidiyorum ne diyorsunuz?
Diye sorunca şu cevabı vermiş:
-Hiçbir şey yapamayacaklar, sadece bir süre yatmış olacaklar, tahliye olacaklar…
Şeklinde işaretini, müjdesini alarak gitmiş mahkemeye. Arkadaşları ile de bu müjdeyi paylaşmış.”
Süleyman Arif Emre devam ediyor:
“Bütün bu savunmalarımızın sonunda hepimize ikişer sene, Erbakan Hoca’ya dört sene, Tahir Büyükkörükçü ve Şevket Kazan’a da üçer sene ceza verdiler. Bizler tahliye olduk.
Askeri Yargıtay’a başvurduk. Böylece temyiz safhası başladı. Recai Kutan bana dedi ki:
-Abi, askeri yargıtayın başsavcısı var. Yusuf Eryılmaz Paşa. Git onunla bir görüş. Bizler sanığız, belki bir faydası olabilir.
-Yahu, tamam görüşeyim ama, ne münasebetle görüşeceğim, nasıl görüşeceğim?
Sonunda araştırıp telefonunu bulduk. Ve aradım. Bana:
-Buyur sayın Bakanım!
Dedi. Allah Allah! Şaşırdım. Bana Bakanım, diye hitap etmesi hiç beklemediğim bir sözdü. Kalktım gittim. Nazik, terbiyeli bir insan. Hoşbeşten sonra dereden tepeden, sohbete başladık. Yani ben:
-Bizim dosya size gelmiş!
Falan diye söze başlasam, adam aksilik mi yapar, ters bir cevap mı verir, bilemem. Ben konuyu açamıyorum. Tam kalkıp gideceğim artık, dedi ki:
-Ben size bir sual sormak isterim, buyurun tekrar oturun!
Dedi. Ve devam etti:
-Biz Anayasa’daki laiklik kavramını iyice bilmiyoruz. Bu konuda mahkemelerin içtihatlarını da bilmiyoruz. Bizim bu noksanlığımızı tamamlamamız için neyi tavsiye edersiniz?
Ben de şu cevabı verdim:
-Sulhi Dönmezer’in şu kitabını, Ali Fuat Başgil’in şu kitabını, şu içtihatları, şu literatürü gözden geçirirseniz faydalı olur.
Dedim. Kalktım, bana dedi ki:
-Bir ay sonra tekrar geliniz, bana yardımcı olunuz!
Kendi kendime; Allah Allah! Mahkemelerde bile böyle karşılanmadık, şu hale bakın, dedim.
-Hay hay!
Dedim, yani tilkiye tavuk güdermisin demişler, o da hangi işinize  karşı çıktım ki, diye gülmüş. O hesap ben de bunu içimden gülerek kabul ettim.
Bir ay sonra tekrar gittim. Baktım ki hakikaten o kitapları, içtihatları bulmuşlar, bizim 35 dosya klasörüde uzun bir masanın üzerine sermişler. Çalışıyorlar. Dedi ki:
-Önerileriniz çok işe yaradı. Siyasi partiler hukukunda doktora yapmış bir hakim bulduk; Mustafa Danışman. Avrupa’da ihtisas yapmış. Bize yardımcı verdiler.
Bu bilgileri aldıktan sonra Mustafa Danışman ile bizim avukatlarımız gidip görüştüler. Adam demiş ki:
-Sizin içinizde 3 tane hain var, onları çıkarıp atın!
-Niçin, neden ve kimler?
Diye sorduklarında çok enteresan bir söz söylemiş:
-Bu üç kişi; anayasaya sadıkız, demişler. Halbuki Kuranı Kerim’e sadıkız, demeleri lazımdı.
Baktık ki onun feraseti bizden de açıkmış. Sürecin sonunda Askeri Yargıtay Başsavcılığı bizim beraatimizi istedi. Herhangi bir suç unsuru görememişler. Dosyalarımız dördüncü ceza dairesine gönderildi. Biz de Askeri Yargıtay’dan murafaa istiyoruz.
Erbakan Hoca herkese görev verdi. Herkes şu konuları konuşacak. Ben, Yasin Hatipoğlu ve diğer hukukçular… Ben Erbakan Hoca’ya dedim ki:
-Hoca gel, bu duruşmaları açık olarak yaptırmayalım. Çünkü bizim insanımız gelecek, kiminde takke, kiminde tespih. Bunlar ne de olsa asker. Yetişmeleri itibariyle bu insanları yadırgayıp bize olumsuz olarak yansıtabilirler. Böylece bizim konuşmalarımız güme gidebilir. Erbakan Hoca düşündü, benim haklı olduğuma kanaat getirdi. İki satırlık bir dilekçe vererek bizim adalete güvendiğimizi ve duruşmaların aleni yapılmasını istemediğimizi bildirdik.
Bu isteğimiz ve kendilerine güvendiğimizi bildirmemiz çok hoşlarına gitti. Böylece yazın en sıcak günlerinde duruşma yapıp terlemekten kurtuldular.
Sonunda Askeri Yargıtay bizim beraatimize karar verdi.”
İbrahim Titiz mahkeme safhasını şöyle anlattı:
“Mamak’taki ilk mahkeme çok önemli. O mahkemenin görüntüleri de elimizde mevcut. Düşünün o günlerde Türkiye’de görüntü kaydetme teknolojisi çok yaygın değilken, biz kaydetmişiz. O zaman şerite film çekme teknolojisi mevcuttu. Biz video kasete çektik. TRT’de bile henüz o teknoloji kullanılmıyorken, Erbakan Hocamızın önderliğinde işte o teknolojileri kullanabilecek seviyedeyiz.
Mamak’ta mahkemeler başlamadan önce, bizler Sıkıyönetim Komutanlığı’na müracaat ettik. Dedik ki:
-Biz Mila Haber Ajansı’yız, başlayacak olan MSP davasını filme kaydetmek istiyoruz. Müsade istiyoruz.
Onlar da buna izin verdiler. Yerimizi aldık. Mahkeme başladı. İddianameyi başsavcı Nurettin Soyer okudu, duruşma başladı. O anda birden bire hava karardı.
Mahkeme salonu yuvarlak, üstü saç ile kaplı askeri barakada kurulmuş. Özel bir mahkeme salonu. MSP ve Hocamızın, Alpaslan Türkeş’in Dev-Yol’un, Dev-Sol’un ve Akıncıların yargılanması için kurulmuş özel ve büyük bir bir salon. Hava bir anda öyle bir karardı ki, önce yağmur başladı, sonra müthiş bir dolu. Ama nasıl bir dolu. Aman Ya Rabbi! Binayı yıkacak sanırsın. Mahkeme başkanı ara vermek zorunda kaldı. Hatta bizim oturduğumuz bölüm, gazeteciler bölümü. Yani biz gazeteciler kısmında oturuyoruz. Kimin ne konuştuğunu artık duyamaz olduk. Hocamız sanık mevkiinde ağzı ve dudakları kıpırdıyor.
Gazeteciler şunu konuşuyorlardı kendi aralarında:
-Arkadaşlar son duanızı yapın, vallahi Erbakan Hoca dua etti, ondan sonra bak kıyamet kopuyor, haberiniz olsun!
Ben bu sözü net olarak duydum. Sonra bir ara dışarı çıktık ki, ne yağmur var ne dolu. Yerler ise kupkuru. Sadece barakanın olduğu yere yağmış. Önemli bir şey daha; hakim heyeti Erbakan Hocamıza sert ve azarlayıcı davranıyorken, bu afetten sonra bir de baktık ki, yumuşak, sevecen ve nazik davranmaya başladılar. İşte o anların görüntüleri elimizde mevcut. Günü geldiğinde bu bantı tarihe not düşmek üzere ortaya çıkaracağız.
Yahyalı Hacı Hasan Efendi isminde bir zat vardı. Hocamızın bütün mahkemelerine geldi. Elbette dinleyici sıfatı ile geliyor. Mahdut sayıda da olsa dinleyici alıyorlardı. Tabi önceden kaydedip liste yapılıyordu.
Erbakan Hocamız, Türkiye’de şeriat devleti kurmaktan, düzeni değiştirmekten dolayı idamla yargılanıyordu. Artık karar celsesi. Mahkeme başlayacak. Dediler ki:
-Hacı Hasan Efendi bugünkü duruşmaya gelmedi.
Hayret ettik, hiç kaçırmazdı. Sonra birisi haber getirdi. Dediğine göre onun gelmemesi bir müjde sayılır. Çünkü Hacı Hasan Efendi Ankara Gölbaşı’nda imiş. Seccadesini sermiş. Allah’a şöyle yalvarıyormuş:
 -Yarabbi Erbakan Hoca’yı almadan gitmem!
Sonra secde halinde iken bayılmış. Bir müddet sonra ayıldığında demiş ki:
-Müjde bugün çıkacak!
Biz bu haberi aldıktan sonra mahkeme başladı. Birbirimize bu haberi verip müjdeliyoruz.
Nihayet öğleden sonraki kararda tahliye kararı verdiler.
Bayrama bir iki gün vardı. Biz seviniyorduk, Hocam bayramı evinde çoluk çocuğu ile geçirecek diye. Ama hangi mekanizmaları çalıştırdılar bilinmez, arefe günü geldiler Erbakan Hocamızı tekrar içeri aldılar. Bu büyük bir eza cefa idi.
 Kısa süre sonra tekrar bıraktılar. Ama bayramı içerde geçirmişti. Sonra Hocamız çıktı, evine geldi. Bir müddet sonra bu sefer Rahmetli eşini ve çocuklarını alarak ve kendisinin bizzat kullandığı araba ile Kayseri’ye gittiler. Hacı Hasan Efendi’yi ziyaret için. Hocam çok güzel araba kullanırdı. Araba kullandığını gören çok az kişi vardır. Ailece bu ziyareti gerçekleştirdi. Hacı Hasan Efendi’nin sevdiği küçük bir şeker türü vardı, ondan bir paket götürdü. Hocamızın Kayseri’ye yolu düştüğünde mutlaka bu şekerlerden alıp ziyarete giderdi. Hacı Hasan Efendi şeker hastası idi ama o şeker türünü severdi.
Daha sonra Hacı Hasan Efendi vefat etti. Hocamızın emri ile kabrini ziyarete gittik. Beraberce dua ve Kuran okuduktan sonra Hocam dedi ki:
-Herkes dışarıya çıksın. İbrahim, sen de kapının dışında bekle, kimseyi içeriye alma!
  Ben kapıda nöbet bekliyorum, arkadaşların hepsini uzaklaştırdım. Mesajı aldık, Hocam yanında kimsenin bulunmasını istemiyor. Yarım saat kadar türbe içinde yalnız kaldı. Elini kaldırdı dua etti ama, ben ne olup bittiğini anlayamadım. Belki de hasbıhal ettiler. Çıkışta Hocamın söylediğini hala unutamam. Dedi ki:
-Mübareklerin himmetleri hayattayken daha fazla oluyor.”
Kayseri Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi’nin mahkemelere katılması ve salonun çatısına dolu yağması olayını bir başka görgü şahidi olan Ahmet Turhal şöyle anlattı:
“1981 yılının yaz aylarıydı. Erbakan Hocamın ilk mahkemesinin olacağı günün sabahı, mahkemeye gitmek için hazırlanırken, yeğenim geldi ve beni mahkemeye gitmemem için uyardı. Mahkemeye seyirci olarak, destek olarak gidecek herkesin tutuklanacakları dilden dile dolaşıyormuş. Bunu duyan eşim dedi ki:
-Tutuklansan da önemli değil, biz bugünler için varız! Sen git ve Hocama destek ver!
Diye bana cesaret verdi. ilk mahkemeye öylece gitmiştim. Sonrasında her cuma günü Hocamın mahkemesini aksatmadan bizzat giderek takip ettim.
Mahkeme devam ederken saat 17 civarında aniden hava kasvetli bir hale büründü. Her taraf bir anda karardı ve mahkeme salonunun sacdan olan çatısı üzerine çok şiddetli bir dolu yağdı. Dolunun çatıya düşmesiyle çıkardığı ses içerdeki herkesi öyle korkuttu ki, hakimler de dahil, herkesin yüzü bembeyaz olmuştu. Söylendiğine göre o gün hakim, Erbakan Hocamı azarlar gibi konuşuyormuş. Fakat bu ilahi, sıra dışı yaşadığımız doğa olayından sonra, hakimler öyle etkilenmiş, korkmuşlardı ki, bu yüzlerinden anlaşılabiliyordu. Sonra başkan, elindeki kalemi bıraktı ve mahkemeyi bir sonraki haftaya ertelediğini söyledi. Mahkeme bitip te biz dışarı çıktığımızda, havanın son derece sıcak ve açık olduğunu gördük. Doludan ve kasvetli havadan eser yoktu.
Yine bir mahkeme gününde, mahkemenin olacağı yerde, askeriyenin önüne nizamiye kapısına gittiğimde, babamın da kendisine intisap ettiği, Kayseri Yahyalı’dan Hacı Hasan Efendi diye bir zatın da orda olduğunu duyunca, yanına gittim. Elini öptüm. Gözleri iyi görmüyordu, biraz yaşından biraz da şeker hastalığından dolayı. Sesimden benzetmiş olacak ki bana:
-Hacı Emin misin sen?
Diye sordu. Ben de onun benim abim olduğunu, ben ailenin en küçük oğlu Ahmet olduğumu söyledim. Nizamiye kapısı açılınca, yaklaşık 300 kişi mahkeme salonunun içine girdik. Sonra Hacı Hasan Efendi şekerinin yükseldiğini ve dışarıya çıkmak istediğini söyledi. Ben de durumu Erbakan Hocamın şoförü olan Osman Yılmaz’a söyledim. O da basının arabasını alarak Hacı Hasan Efendi’yi dışarı götürdü. Osman Yılmaz ile dönüşünde konuşurken, Hacı Hasan Efendi ona, Erbakan Hocamın bir hafta sonra bütün Milli Selamet partililer ile birlikte tahliye olacağını söylemiş. Şaşırmış ve sevinmiştim. Yaklaşık bir hafta sonraki mahkemede ise, Hocam da dahil, tutuklu olan tüm Milli Selamet partililer tahliye oldu, Allah’ın izniyle.”
Ahmet Ziya Kasapoğlu anlatıyor:
“12 Eylül ihtilali oldu. Erbakan Hocamız hapiste. İlk mahkemeye çıkacak, biz de binbir meşakkatle Samsun’dan Ankara’ya gittik. Akşam otelde avukatlara sordum, bizi askeriyenin içindeki mahkemelere almayacaklarmış. Soyadı mahkeme olanları tutanları alacaklarmış. Ama ben Hocamı görmek ve dinlemek istiyorum. İçim yanıyor çünkü. Herkes otelde yatarken biz Allah’a yalvarıyoruz, biz bu mahkemeyi görmek istiyoruz, diye. Sabah namazına Hacı Bayram Camii’ne gittik, orada da yalvardık. Allah’ım bize yardım et, diye. Saat geldi, avukatlar dediler ki:
-Bizimle beraber nizamiyenin kapısına kadar gelin, biz içeri gireriz, siz de dönüp geri gidersiniz!
Ben ağlamaklı olarak:
-Sayın avukatım, siz geri gidersiniz dediniz ya, biz bir insanız, yani Allah bizi bir insan yarattı. Karınca kadar değerimiz yok mu da geri gideceğiz? Karınca hortumuna su koymuş İbrahim Aleyhisselam’ın ateşini söndürmek için koşuyordu, şimdi Erbakan Hocam mahkemede ifade verecek, ben gidip Ankara’da gezeceğim. Ya bu olur mu böyle? Bir Müslüman bunu yapabilir mi? Tamam siz içeri gidin, biz bu güneşin altında akşama kadar Hocamın mahkemesi bitene kadar beklemek istiyoruz. Hiç bir yere gitmiyoruz.
Dedim. Avukatlar kartlarını alıp girdiler. Orada jandarmalar var nizamiyede, nöbetçiler var. Ben jandarmaya yanaştım:
-Nasılsın hemşerim?
Dedim. Çanakkaleli imiş. Hoş beş ettik.
-Nerelisin ve burada ne yapıyorsun?
Diye sordu. Ben:
-Samsun’luyum. Erbakan Hoca’nın mahkemesi var da onun için geldim. Kendisi benim çok yakınımdır, çok severim, ama soyadım tutmadı diye bizi almıyorlar!
Dedim. Kısık sesle:
-Sen nüfus kâğıdını bana ver!
Dedi. Anladım bir şeyler yapacak. Burada yanımda bir arkadaşım daha var diyerek, onun nüfus kağıdını da verdim.Arkadaşımızın ismi Fazlı idi. Yönetim kurulunda beraber çalışıyorduk. Şimdi rahmetli oldu. Jandarma bize kartları nasıl alacağımızı, neler yapacağımızı güzelce tarif etti. Hiç zorluk çekmeden Allah’ın yardımı ile mahkeme salonuna kadar girmeye muvaffak olduk. Ama girmeden önce abdestlerimizi tazelememizin iyi olacağını düşünerek nöbetçilerden birine abdest yerini sorduk. Asker sordu:
-Siz Selametçi misiniz?
-Evet, Selametçiyiz!
Dedik. Asker bize bir sarıldı ki:
-Hay sizin Allah’ınıza kurban olayım!
Diyerek. Abdestlerimizi alırken Fazlı ile kararlaştırdık, bu askere biz 50 lira harçlık vereceğiz. Sarılır gibi yaptık, almak istemedi, ama biz cebine parayı soktuk.
-Siz buraya geldiniz, mahkemeye gireceksiniz, akşama kadar ben buradayım, bir ihtiyacınız olursa beni bulun!
Dedi. Gittik mahkemeye girdik, salona oturduk, yerlerimizi aldık.  Saat geldi, Erbakan Hocam, mahkeme heyetinin girdiği kapıdan salona girdi. Bizde duygu seli başladı. Arkadaşlarla beraber ağlamaya başladık.
Samsun Milletvekilimiz Ali Rıza Öztürk te mahkemeye geldi. Ali Rıza da gelirken böyle kafası eğik gibi göründü. Ben onu öyle gürünce, sandalyenin üzerinde ayağa kalkarak:
-Niçin kafanı eğiyorsun, daha bundan büyük şeref mi olur? Kaldır kafanı Ali Rıza! Bak biz buradayız, biz geldik!..
Diye bağırmışım. Nöbetçiler, askerler, yüzbaşılar dönüp bana baktılar.  Sonra mahkeme başladı. Askeri savcı iddianameyi okuyor. Aman Allah’ım, iddianamede savcının söyledikleri hepsi gerçek gibi geliyor. Hoca nerede ne dediyse ve ne yaptıysa hepsi orada. Bir tane yalan yok, bir tane ilave yok. Çanakkale’de ne konuştu, Sivas’ta ne konuştu, Konya’da ne konuştu, hepsi var ve hepsi doğru. Sonunda Hoca’nın idamı istendi.
Aldı bende bir telaş. Allah Allah! Şimdi Hoca bunları nasıl savunacak, nasıl çürütecek? Mümkün değil ki, Hocamızı idam mı edecekler? Aman Allah’ım! Bırakın idamı, 20 yıl verseler, davamız ne olacak? Biz mahvolduk, biz perişan olduk, diye endişe başladı. Namaz için dışarı çıktım. İsmail Müftüoğlu rastladı. Bana:
-Ahmet Abi! Hayırdır, hasta mısın?
Dedi.
-Sayın Bakanım, daha ne olacak? Bundan daha büyük hastalık, bundan daha büyük dert mi olacak? Hocamın idamını istiyorlar. Hoca bu işin altından nasıl çıkacak, bizler ne olacağız, davamız ne olacak?
 Dedim. Bana gülümseyerek:
-Sen öğleden sonra dinle, endişeleri bırak!
Dedi. Şaştım kaldım bu kadar rahatlığına. Canım da sıkıldı. Sonra yemek arası verildi. Yemek içmek kimin aklında. Biz ağlamaklıyız.
 Tekrar oturum başlayınca Hoca savunmasına başladı. Yani inanın o savunma, savcının iddiasıyla hiç alakalı değil. Diyor ki:
_-Bugün Türkiye’de ihtilal yapılmıştır. Milli Selamet Partisi’nin Türkiye genelindeki tüm il ve ilçe teşkilatları taranmıştır, aranmıştır, basılmıştır, kontrol edilmiştir. Hiçbir selametçinin elinde kaçak silah, bıçak dahi bulunamamıştır, bir suç tespit edilememiştir. Siz bu insanları muhakeme ediyorsunuz. Şu kadar ay sizin maaş bordonuzu imzalayan bir İçişleri Bakanı’nı yargılıyorsunuz. İllegal kuruluş diye iddia ediyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki, eğer bu illegal kuruluşsa, bu İçişleri Bakanı suçlu ise, o maaşlarınızı iade etmeniz gerekeceğini düşünmüyorsunuz. Sakın ha bu mahkemeyi Yunanlılara duyurmayın! Çünkü illegal kuruluş tarafından kazanılmış diye, kazandığımız Kıbrıs’ı geri alırlar. Çünkü illegal kuruluş dediğiniz Milli Selamet, Kıbrıs harekatının kararını vermiştir. Yunanlılar şimdi Kıbrıs’ı geri isterler!
Ben şaşkınım. Allah, Allah, böyle savunma da oluyormuş demek ki! İşin bu yönü de var demek ki. Daha 10-15 dakika olmamıştı ki, bir gürültü koptu ki, aman Allah’ım,  ortalık karıştı. Meğer o binaların üstü sacmış, müthiş bir dolu yağıyor. Yanındaki arkadaşına seslensen, duyması mümkün değil. Kıyamet kopuyor sanırsın. Yani bina yıkılıyor gibi. Kaç dakika, ne kadar devam etti bilmiyorum, herkes sustu, mahkeme sustu, insanlar sustu, çıt yok! O arada mahkeme heyeti de şaşkın. Ne yapacaklarını bilemiyorlar. Şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlar.
 Mahkeme başkanı duruşmayı erteledi. Dışarı çıktık, otobüslere bindik, nizamiyenin dışına geldik. Her taraf kuru, kupkuru. Yani yerlerde bir ıslaklık bile göremiyoruz. Orada birisine seslendim:
-Hemşerim az gelir misin?
Dedim, adam bakıyor bana, Ankaralı, tanımam bilmem:
-Biraz önce dolu yağdı, ama neden buralar ıslanmadı. Dolular nerede?
Diye sordum. Adamlar birbirlerine bakıyorlar. Bu herif kafayı yemiş galiba, türünden.
-Ne dolusu hemşerim. Dolu mu yağdı ki, ne zaman? Dolu molu yağmadı kardeşim!
Diye cevap verdi. Biz şaştık kaldık. Ertesi günü Tercüman gazetesini okuyorum, büyük manşet atmış:
-Erbakan kerametini mahkemede de gösterdi!
Tercüman gazetesi arşivi varsa tarihi bellidir. Bulunabilir. Mahkemeden bir ertesi günü. İlk mahkeme idi tarihi bellidir. Haberin devamında mahkeme başkanı Erbakan Hoca’yı iki kere ikaz ediyor:
-Sayın Erbakan, mahkemeyi manevi baskı altına almayın!
Diyerek.”
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
“Bir defasında Erbakan Hoca ve arkadaşlarının Mamak’taki mahkemelerine girdik. Binbir güçlük ve meşakkatle içeri girdik. Mahkeme başladı. Hadi bakalım, Bismillah, şimdi öğlen olsun da paydos olsun, Erbakan Hocamla sarılalım diye bekliyoruz biz tabi.
 Öğlen oldu, paydos ettiler, muhterem Hocam çıktı dışarı, hasretle sarıldım. Dedim ki:
-Hocam ne olacak bu işler?
-Bak ne olacak Çamlıdere, bu güne kadar olanlar yeli idi, bundan sonra gelenler seli olacak. Bu batılı yeneceğiz, Hakk hâkim kılınacak!
Dedi. Şimdi onlar içeride iken bir karar almışlar, belki bize namaz bile hiç kılmayın diyebilirler, cemaat olmak işçin nasıl yaparız, tek tek kılmaya müsaade ederler, diye düşünmüşler. Hakimlere dediler ki:
-Biz namaz kılmak istiyoruz, bize yer gösterin!
-Kılabilirsiniz, siz bilirsiniz!
Dediler. Orada cemaatle namaz kıldılar.
Bazı askerler şöyle diyorlar kendi aralarında:
 -Ya bunlar şeriattan yargılanıyor ve hala cemaatle namaz kılıyorlar!
Tekrar oturum başladı, mahkeme devam ediyor. Tekrar duruşmaya girdik, ya saat dört sıralarında mı ne idi, ortalık günlük güneşlik iken bir şimşek bir gürültü, müthiş bir dolu yağmaya başladı. Barakaların üzeri sac olduğundan kulakları sağır edici bir gürültü oluştu. Büyük bir şaşkınlık oldu. Mahkeme heyeti neredeyse yerlerinden kalkıp kaçacaktı. Ceviz gibi dolular. Dışarı çıktığımızda sadece barakanın olduğu yere yağmış olduğunu her tarafın kupkuru bulunduğunu gördük.
Ertesi günü gazetede okuduk. Manşetlerden bu olayı vermişlerdi. Diyorlardı ki:
-Erbakan Hoca duasını kısa tutmasaydı, Ankara’da taş üstüne taş kalmayacaktı!
O gazeteleri saklamak gerekirdi ama, bunu ihmal ettik.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Hocamızdaki hasletlerden bir tanesi, ya hayır söyle, ya sus, prensipidir. Bunu mutlaka ve mutlaka yapardı. Mesela bizim bazı konuları günlerce kendisinden duyamadığımız olurdu. Bunun bir örneğini de Mamak Mahkemelerinde yaşadık. Ben bir tanesi hariç, bütün mahkemelerinde bulundum. Savcılık dosyasında bir bant var. Delil olarak mahkemeye getirilmiş. Hâkim Hocamıza soruyor:
-Bu bant size mi ait, yoksa değil mi?
Hocamız bir müddet sükuttan sonra:
-Bu bizim konuşmamızı yansıtmıyor!
Diye cevap veriyor. Hakim diyor ki:
-Sayın Erbakan tek kelime cevap istiyorum, evet veya hayır. Bu bant sizin mi, değil mi?
O tekrar aynı cevabı veriyor:
-Bu bizim konuşmamızı yansıtmıyor.
Çünkü hayır dese, yalan söylemiş olacak. Evet dese ceza alacak. Sonunda hakim bu sorusundan vazgeçmek zorunda kaldı.
Yahyalı’lı Hacı Hasan Efndi’yi burada anmak zorundayız. Hacı Hasan Efendi hakikaten enteresan bir adamdı. Allah’ın veli bir kulu idi.
 Hocamızın mahkemelerine gidiyorduk, mahkemeler cuma günü oluyordu. Mamak’ta cuma günü, cuma saatinde mahkeme ara veriyor. Alıp gidiyorlar ve biz de kışla içerisinde bir camiye gidiyoruz, Cuma kılmak için. Camiye giderken bir gün Hacı Hasan Efendi de gelmiş. Biraz yaşlı ve rahatsız olduğu için iki kişi koluna girmiş, camiye götürüyorlar. Ben de 5-6 adım arkasındayım. İçimden düşündüm ki; ya mübarek ne işin var buralarda, git evinde duanı et! İki kişinin arasında, arkasına böyle zorlanarak döndü, bana dedi ki:
-Ayağımızı sürüyerek bunları çıkarmaya geldik!
O gün yarısı tahliye oldu, yani o Cuma günü.”
Hayati Otyakmaz anlatıyor:
“Erbakan Hocamı biz dahil, hiç kimse tam olarak anlayamadık. Onu en iyi anlatan mahkemelerdeki savcıların iddianameleridir. Hocam hep İslami düzen ve devlet kurmak, suçlamaları ile yargılanmıştır. 12 Eylül ihitilalinden sonraki mahkemelerde 30-40 arkadaşı ile birlikte, hep İslami devlet kurmaya kalkışmak, devlet nizamını İslami esaslara uydurmaya çalışmak suçlamaları ile yargılandılar. Erbakan Hocam da o yargılamalar sırasında hep:
-Şahit ol ya Rabb!
Diye Allah’ı kendine ve arkadaşlarına şahit tutmuştur. Bir mahkeme sırasında aniden bastıran dolu olayı ve korku ve panik olayına biz de şahit olduk. O gün Erbakan Hocamızın Allah indinde ne kadar değerli bir şahsiyet olduğunu bir kere daha anladık.
Yine bir mahkeme devam ediyorken biz dışarı çıktık. Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’yi gördük. Elini öptük. Bize dedi ki:
-Bu iş burada biter evladım. Bugün artık bu insanları bırakırlar.
Gerçekten de o gün tahliye kararları çıktı.
Erbakan Hocamın değerini bizler ancak vefatından sonra, bizi öksüz bıraktığında anlamış olduk. Biz hamisiz kaldık, biz hocasız kaldık.”
Mehmet İpek anlattı:
“Erbakan Hocamızın mahkemelerinden birinde bulundum. Hakim kendisine soruyor:
-Siz devletin temel nizamlarını İslami esaslara göre düzenlemeye çalışmakla suçlanıyorsunuz. Şeriat düzeni getirmekle suçlanıyorsunuz. Ne diyeceksiniz?
Ben şaştım. Şimdi ne cevap verecek diye. Hayır dese, yalan söylemiş olacak. Evet dese ceza alacak. Hoca cevap verdi:
-Siz beni kalbimdeki niyetlere göre mi yargılıyorsunuz, yoksa icraatlarıma göre mi yargılıyorsunuz?
Ben bu cevabı vereceğini hiç tahmin etmezdim. Hakim cevap verdi:
-Elbette icraatlarınıza göre yargılıyoruz. Şöyle dönüp bir sağınıza solunuza bakın, işte icraatlarınız!
Hoca etrafına bir baktı ki, sarıklı, cübbeli, sakallı insanlar dolu. Gülümseyerek ve onlara selam vererek duruşmaya devam edildi.”
   

TOP