BÖLÜM-14 REFAH PARTİSİ DÖNEMİ

ERBAKAN VE REFAH PARTİSİ
Refah Partisi de çok zor imkanlarla kuruldu. 1980 ihtilalcileri siyaseti yerden yere vurdular. Siyasetçileri tencereyi kirletenler diye tarif ediyorlardı. Bundan dolayı kimse parti kurucusu olmak gibi ateşten bir gömleği giymeye yanaşmıyordu. İller, ilçeler ancak birkaç tane nüfus cüzdanı temin edilerek kurulabiliyordu.
Şimdi bir istişare toplantısını yazacağız. 1982 yılı yaz ayları. Erbakan Hocamız hapisten çıkmış. Refah Partisi’nin kurulma aşaması. Geniş bir toplantı düzenlenmiştir. Konu şudur:
“Milli Nizam Partisi döneminde ne hata ettik, Milli Selamet Partisi döneminde ne hata ettik, yeni kuracağımız partiyi nasıl kurmamız lazım? Bundan sonra nasıl gitmemiz lazım? Tavsiye ve teklifler?”
Toplantıya katılmış bulunan Ali Nabi Koçak anlatıyor:
“Toplantıya Hasan Aksay, Nevzat Kor, Rahmetli Ekrem Doğanay, Şevket Kazan, Mustafa Yazgan, Recep Tayyip Erdoğan, Timurtaş Uçar, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Kamil Yaylalı ve Halil Ürün gibi bir çok kişi katılmıştı. Bu tür toplantılarda Erbakan Hocam herkesi ayrı ayrı konuşturup fikrini sorar, en sonunda da kendisi özeti yapar ve bitirir.
Bu defa da öyle oluyordu. Konuşma sırası bize geldi, hakikaten zorlanarak konuştuk. Hocamızın yanında konuşmak öyle kolay değil. Onun için Timurtaş Hoca benden daha iyi hatip, bakalım o ne yapacak? İnan o da bocaladı sonra bana dedi ki:
-Azizim Hoca’nın yanında konuşulmuyor ki.
Abdurrahman Dilipak titriyor, heyecandan. Dedim ki:
-Abdurrahman ne lüzum var heyecan yapmaya! Aha sıra sana gelecek, sen de içinde ne varsa hepsini dök!
 Bülent Arınç konuştu, geri yerine oturdu, ama başkaları konuşurken elini kaldırdı, konuşmaya müdahale etti. Hoca sinirlendi:
-Otur yerine! Otur! Ağzın laf yapıyor diye bir şeyler bildiğini zannediyorsun, otur yerine!..
Diye azarladı. Aynı şekilde, Raşit Küçük’ü de azarladı. Hepimiz şok olduk, üzüldük. Ama o iki kişiye de şahsen ben mim koydum, takip ediyorum.
 Ara verildi. İşin garibi Hocam bana aşırı derecede değer veriyor. Dua yap Ali Nabi Hocam, yemek duası yapıyoruz, Namaz kıldır Ali Nabi Hocam, namaz kıldırıyoruz, yemeğe gel Ali Nabi Hocam, aç kalıyorum yemek yiyemiyorum utandığımdan. Sabah kahvaltısı beraber, öğlen yemeği beraber, akşam yemeği beraber. Sıkıla sıkıla, yani üstüme başıma dökeceğim diye de korkuyorum.
O arada imdadıma Hikmet Özdemir yetişti, koluma girdi, dedi ki:
-Hocam ya, gördüğümüz kadarıyla Erbakan Hoca seni fazla seviyor, sana çok değer veriyor, ama birçok arkadaş ta seni kıskanıyor.
-Ben de memnun değilim bu halden! Ekrem Hoca benden çok çok üstün, alim adam. Türkiye’nin her yerinden bir çok alim var, namaz kıldırmaktan ben de sıkılıyorum.
  -Ya Erbakan Hoca’ya söyleyebilirsin. Birçok Hocaefendiler var. Raşit Hoca 12 Eylül’den sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne İslam’ı sokan insan, oradaki öğrencilerle çalışmalar yapmış. Herhalde Erbakan Hoca’nın Esat Hoca’dan dolayı, ya da Korkut’tan dolayı Raşit Hoca’ya bir kızgınlığı var. Ona söylesen de, bir öğlen yemeğinde Raşit Hoca’yı yemeğe çağırsın, onu bir onore etsin. Bir akşam yemeğinde de Bülent Arınç’ı çağırsın, başka yemekler de de başkalarını çağırsın, onore etsin. Sen bunu söyleyebilirsin.
Dedi. Ben de:
-Vallahi çok iyi fikir.
Dedim. Yine öğlen yemeğindeyiz, Erbakan bana:
-Ali Nabi Hocam yemeği beraber yiyeceğiz!
Dedi.
-Peki Hocam!
Diye cevap verdim.
Yemeğe oturduk 4 kişiyiz, bizi tanıştırıyor. İlk defa tanıyorum ben:
-Konya İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kamil Yaylalı, kardeşimiz sakalını kesmediği için Evren tarafından görevden alınmış. Bu da, Doç. Halil Ürün, inşallah partimizi kuracağız, Konya Belediye Başkanı yapacağız kardeşimizi…
Dedi. Sonra da bizi onlara tanıştırdı:
-Eski Müftü Ali Nabi Koçak Hocamız!
Dedi. Tanışma faslı bittikten sonra dedim ki:
-Hocam biz seni Allah rızası için seviyoruz, Allah için de biat ettik. Namaz kıldır Ali Nabi Hoca, dua et Ali Nabi Hoca, sofraya gel Ali Nabi Hoca… Ben bu işten sıkılıyorum, yanınızda da rahat yemek yiyemiyorum, şu Bülent Bey’le, Raşit Hoca’yı çok kötü kırdınız. Bunları kovsak ta gitmezler, bizim kardeşlerimiz. Kuldur, hata yaparlar. Bir öğlen yemeğine Raşit Hoca’yı çağırsanız, akşam yemeğine de Bülent Arınç’ı çağırsanız, öbür yemeklerde de çok isabetli olur Hocam. Ekrem Doğanay Hoca sayılı alimlerdendir, bir yemeğe onu çağırsanız, o kardeşlerimiz de onore olsalar. Beni hiç çağırmayın, ben bundan son derece müsterihim, bu teklifi ben yapıyorum, sizi de Allah için seviyoruz…
Dedim. Çatalı kaşığı bıraktı, gözlerini kapattı, başını şöyle havaya kaldırdı ve şöyle dedi:
-Allah’ın izni ile onlar daha yerlerinden kalkmadan, kalkıp kürsüye doğru yönelirken, kürsüye doğru gelirken, ne konuşacaklar, ne maksatla geliyorlar, Allah’ın izni ile bizim için malumdur. İnşallah bu kardeşlerimiz de bizim kardeşlerimiz, isabet olur.
Dedi. Yemekten ayrıldık, bir baktım akşam yemeğine Bülent’i çağırdı. Ertesi gün baktım, öğlen yemeğine de Raşit’i çağırdı. Ondan sonra Ekrem Doğanay Hocayı çağırdı, falan hepsini bir bir çağırıp onore etti.
Toplantı böylece güzel geçti ve bitti. Bindik otobüslere geliyoruz, otobüsün içinde kritiğini yapıyoruz.
-Biz Hoca’yı böyle tanımıyorduk, Hoca’yı yakinen tanımak başkaymış!
Diyorlar, Mustafa Yazgan, Nevzat Kor, Hasan Aksay, Timurtaş Uçar, Sadık Albayrak… Hep beraberiz kritiğini de yapa, yapa geliyoruz, Tayyip Erdoğan falan hep beraber. Hoca’yla bir arada olmaktan, kafalardaki bazı istifhamlar gitmiş, yerine hep olumlu şeyler bırakmıştı. Peşinden de Refah Partisi böylece kurulmuş oldu.
Hocamın bazı şahıslar hakkında böyle bir maneviyatına da o zaman şahit oldum. Ondan sonra da biliyoruz, Raşit Küçük, Hocamız için neler söyledi neler. Bülent Arınç’a gelince onun da bugünkü hali ibretlik.”
Necati Molder anlatıyor:
“Refah Partisi’nin İstanbul, Eyüp İlçe dosyası bana geldi. Kurmam isteniyordu. Ben yasaklı olduğum için teşkilata katılamıyordum. Bir kaç kişi toplayabildim. Öyle elle tutulur, ilçe başkanlığı yapabilecek biri gerekiyordu. Kadir İbişdayı’yı çağırdım, ilçe başkanlığını ona teklif ettim. Ama asla kabul etmiyor, ben yapamam, edemem, ben bilemem, gibi mazeretler üreterek ipe un seriyor. Kendisi üniversite mezunu, ondan başkasını da bulamıyorum. Sonra kızdım ve dedim ki:
-Bana bak, ben buraya hasbel kader, Emirül Müminin olarak seçildim. Şimdi ben sana emrediyorum, bu dosyayı alıp ilçe başkanlığı yapacaksın. Yapmadığın zaman huzuru mahşerde vereceğin hesabı iyi düşün!
O zaman yelkenleri suya indi, kabul etmek zorunda kaldı. Kadir İbişdayı daha sonra başarılı bir Milli Görüşçü oldu, Elhamdülillah!” 
Erbakan Hocamızın kurduğu ve gecesini gündüzüne katarak bir yerlere getirdiği iki partisi de kapatılmıştır. Hapis yatmış, maddi ve manevi zararlara uğratılmıştır. Yıllarca yasaklı kalmıştır. Takibe uğramış, itilmiş kakılmıştır. Hakaretlere maruz kalmıştır. Ama o cihad gayretinden bir adım bile geri kalmamıştır.
İşte 6-7 yıl yasaklı döneminde bütün gayretiyle cihadını yapmış, yasağın sonuna gelmiş, hemen kaldığı yerden işe koyulmuştur.
Mehmet Karaman bir hatırasını anlattı:
“Hocam’ın yasaklı olduğu dönemde ben Refah Partisi Ankara İl Başkan Yardımcısıydım. İl başkanımız sağda solda Erbakan Hocamın aleyhine konuşuyormuş:
-Siyaseti bırakmalı, bir kenarda oturmalı. Çoluk çocuğu ile uğraşmalı, sakal bırakıp ibadetiyle meşgul olmalı…
Diye. Ankara İl Sorumlumuz Sait Kutluca (Allah rahmet eylesin) bunları duymuş  ve Hocama demiş ki:
-Hocam Mehmet Karaman Bey’i İl Başkanı yapalım.
Erbakan Hocam beni çağırdı ve konuştuk. Sonra dedi ki:
 -Hadi bakalım Bismillah! Bu gece Cuma Gecesi. Yarın başlıyorsun, il başkanlığını devralıyorsun!
 -Ama Hocam, benim bir ticari işim var. İhracat ve ithalat işi.
Diye itiraz edecek oldum. Hemen sözümü kesti:
-İşini bırakacaksın geleceksin! Cihad eden adamın ticareti olmaz!
Dedi. O kadar kararlı söyledi ki, artık itiraz bile edemedik. Arkadaşlarla konuştuk, işi tasfiye ettik ve göreve başladık.”
Cihad etmeyi her meşguliyetin üstünde tuttuğunu, yılmak nedir bilmediğini, gayretinden hiç taviz vermediğini gösteren bir örnektir bu.
Yapacağı şeye önce inanmak, sonra sebeplere tevessül etmek, sonra gayret etmek ve Allah’ın yardımcısı olduğunun bilinci ile hareket etmek. İşte onun prensipleri.”
 Lütfi Yalman anlattı:
“1998 yılı idi. Refah Partisi kapatılmıştı. Her yıl aksatmadan yaptığımız Fetih Şöleni’ni bu yıl da yapacağız. Ama resmi çevreler bize müsaade etmiyorlar. Erbakan Hocam ise siyasi yasaklı. 5-6 il için başvuru yaptık ama, yeşil ışık yok. Erbakan Hocam beni çağırdı sordu:
-Fetih kutlamalarını nerede yapacağız?
Dedi. Cevabım şuydu:
-Hiçbir il için izin vermiyorlar Hocam! 6 il için başvurduk, kabul etmiyorlar!
-Git İçişleri Bakanı ile görüş, bir çözüm bulsunlar!
Dedi. Ben de gittim, görüştüm. Bakan dedi ki:
-Üzerimde büyük bir baskı var. Böyle bir ortamda bu işi yapamayız.
Diye cevap verdi. Ben Hocama gidip durumu söyledim. Hocam kabul etmedi, tepki gösterdi:
-Çağ açıp çağ kapatan bir fethi kutlayacağız. Nasıl olur da izin vermezler. Gidin bu işi halledin!
Dedi. Ben de nasıl olsa izin vermiyorlar. Ama vazifemi yapayım, diyerek bir kere daha teşebbüs ettim. Ama yine olumsuz. Kutlama günü olan 29 Mayıs’a 15 gün falan kalmıştı. Erbakan Hocam tekrar beni çağırdı. Beni azarlar gibi:
-Görüyorum ki sen izni alacağına kendin inanmıyorsun. Önce kendin inanacaksın, inanmadan bu işler olmaz! Bak kellen gider, kıtır kıtır keserim!
Dedi. Dışarıya çıktım, bir düşündüm, hakikaten de öyleydi. Yani ben bu işin olacağına inanmıyordum. Akşam lojmanlarda İçişleri Bakanı’nın evinin önünde bekledim. Biraz sonra geldi. Önünü kestim:
-Sayın Bakanım, biz Fetih Şöleni’ni nerede kutlayacağız? Hangi ile gideceğiz? Şimdi arasanız da belirlesek!
Diye bir soru sordum. Sonra Sakarya Valisini aradı, talimatını verdi ve Fethi o yıl Sakarya’da Erbakan Hoca’nın da katılımıyla büyük bir coşku içerisinde kutladık.”
Yani Erbakan Hocamızın deyimi ile inanç tekeden süt çıkarmıştı.
Refah Partisi döneminde bir Amerika seyahati olmuştu. Bunu İbrahim Titiz’e sorduk, anlattı:
“Erbakan Hocamız, Amerikalı yöneticilerin değil, Amerika’daki Müslümanların davetlisi olarak bir ziyaret yaptı. Yanında Abdullah Gül de vardı. Yanında basın olarak da Rahmetli Nazır Özsöz bulunuyordu.
Gidişinin asıl sebebi ise gazetelerdeki bir haber idi. Bu habere göre Amerika’da fanatik İslam düşmanları bir camiyi yakmışlardı. Bunun üzerine oraya gitti. Oraya vardığında yakılan camiye ait fotoğrafları getirdmişler. Erbakan Hocam o fotoğrafları inceledikten sonra oranın mahalle şerifinden ve valisinden hesap sormuş.  
 New York Times mıydı, ya da başka önemli bir gazete miydi, şunu yazmışlar:
 -Buraya gelip te, kendi memleketinde en sert bir şekilde Amerika’yı tenkit eden tek lider Necmettin Erbakan!
Amerika’ya gidenler, yalakalık yapıp yağ çekme yarışına girdikleri halde, Erbakan Hocamız orada gerçekleri dile getirmiş, ABD’yi korkusuzca tenkit etmiş olan tek liderdir, Elhamdülillah!” 
Refah Partisi dönemi ile ilgili enteresan bir hatırayı da Cevat Gündoğdu anlattı:
“Bir rüyam vardı. Unutamıyorum. Rüyamda Yemyeşil bir vadi,berrak bir gökyüzü ve yıldızlar sayılabilecek kadar net ve çok. Benim durduğum yerin ise yanında kocaman bir uçurum var. Uçurumun dibine kadar inen bir ip var. Bu ipin ucunda Allah için yukarıya çekilmesi gereken bir şey var. İpi bir iki kere yukarı çekmeyi denedim fakat mümkün olmadı. Gözlerimi bir anda gökyüzüne çevirdim. Gökyüzünün o masmavi güzelliğinden üç yıldız adeta semadan ayrılarak bütün ihtişamı ile vadiye yaklaşıyordu. Sanki her yeri aydınlatan bir nurdu. Bunun bir rüya olduğunun farkındaydım ve uyanmak istemiyordum. Ufka baktığımda bir insan gördüm. Yüzünün güzelliği adeta yıldızların parlaklığındaydı. Açık mavi takım elbisesinin içine beyaz parlak bir gömlek ve yine takım rengine uyumlu kravat takan, tebessümle yaklaşan bu kişi Erbakan Hocamdı. Yanıma geldi, çektiğim ipin ucunu eline aldı, bana tut dedi. Ya Allah dedi ve şu ayetleri okudu:
-Üzülmeyin, gevşemeyin, mahzun da olmayın! İnanıyorsanız üstünsünüz! Allah bizimle beraberdir!
Sonra sağ eli ile omzumu tuttu. Benim için o kadar güzeldi ki bu rüya, asla uyanmak istemiyordum. Heyecanlanmıştım ve sesli bir şekilde ağlıyordum. Yanımdaki arkadaşım uyanmıştı ve ne oluyor, diye beni uyandırmaya çalışıyordu. Bana:
-Ne oldu neden ağlıyorsun?
Dedi.
-Ne ağlaması? Çok güzel bir yerdeydim, beni neden uyandırdın?
Dedim. Kalktım iki rekat şükür namazı kılıp:
-Rabbim senin kuvvet ve kudretinden bir şey eksilmez, gördüğüm rüyanın güzel tablolarını bir daha yaşat!
Diye dua ettim. Tekrar uyudum. Sonra rüyamda yakınlarımın, akrabalarımın, arkadaşlarımın ve büyük bir çoğunluğun yeşillik bir alanda toplanmış olduğunu gördüm. Anavatan Partisi’nin seçimlerdeki başarısını konuşuyorlardı. Beni fark ettiklerinde şöyle seslendiler:
-Ne oldu şimdi? Geldiniz, gittiniz, uğraştınız, bir millet vekili bile kazanamadınız!
Diyorlardı. Ben de kendilerine:
-Biz kazandık, bir oy bile alsak kazanan biz olacağız!
Diye cevap verdim. Onlar halen bir şeyler söylüyorlardı. Yine tekrar Erbakan Hocam aynı kıyafetle, geldi. Oradakiler hayretle:
-Biz de kendisini konuştuk, şimdi geldi, bize sorarsa ne diyeceğiz?
Diyorlardı. Hocam yaklaştı en güzel sözlerle tebliğ etti ve oradakiler:
-Haklısın biz de bundan sonra seninleyiz!
Dediler. 1987 seçimlerinin arkasından tüm teşkilatlar, bölge bölge Genel Merkez’e Muhterem Hocamın başkanlığında çağırıldı. Tüm gelişmeleri Hocam tek tek dinledi. Sonunda şöyle dedi:
-En büyük zafer Milli Görüş’ün, yani Refah Partisi’nin zaferi ile sonuçlandı. Yeni bir şevk ve azimle, cihat şuuru ile Yeniden Büyük Türkiye, Yeni Bir Dünya’nın kurulması için, yarın seçim varmış gibi, gelecek seçimlere çalışmalıyız!
Dedi.
Yıllar sonra Erbakan Hocam Bulancak’taki bir programa katıldı. Bir Ramazan günü idi. 1994 seçimlerinde Bulancak belediye başkan adayımız olan Ahmet Yılmaz’ın evi müsait olduğundan, Hocamı orada ağırlamaya karar verdik. Hocam akşam geç saatlere kadar konuşma yapmıştı. Kendisine istirahat edeceği odayı gösterdik. Sahur saati gelmişti. Odasının kapısını hafifçe tıkladık. Buyurun, dedi. Kapıyı açtığımda, biz yatağı nasıl hazırladıysak, hiç bozulmamış öyle duruyordu. Günün onca yorgunluğuna rağmen halen uyumamış, ibadet ediyordu. Rabbim hepimize şuur nasip eylesin. Amin!”
Cevat Aydoğdu’nun anlattıkları da ilginç:
“Şu anda İzmir’de ilimizde ikamet eden 488. Ulaştırma Tabur Komutanlığı’ndan emekli, Albay saygı değer insan, 1987 genel seçimlerinde milletvekili adayımız olan, Gümüşhane doğumlu Hicabi Altan Ağabeyimizle Genel Merkez’de eğitimde altı gün beraber olmuştuk. Yattığımız odadaki ranzalar altlı üstlüydü. O yaşlılığı dolayısıyla alt ranzada yatıyordu, ben de üst ranzada yatıyordum. Bir akşam yatmadan önce kendisine bir soru yöneltmiştim:
-Sayın Albayım, nasıl oluyor da, Er Cevat üst ranzada, Albay Hicabi alt ranzada yatıyor? Seni buraya yönlendiren ne?
Demiştim? Kalktı yatağın üstüne oturdu şunları söyledi:
-Bak evladım sana anlatayım. Ben Harp Okulu’ndan mezun olunca, 1956 yılında Teğmen rütbesi ile Gemlik ilçesine karakol komutanı olarak atandım. Polis teşkilatı yoktu. Her türlü  güvenliği jandarma sağlıyordu. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ilçeye geleceğini bize bildirdiler. Biz de gereken önlemleri almıştık. Orada özel  bir toplantı yapılmıştı. Sayın Celal Bayar dört konuyu ele almıştı.  Rotary ve Lions Kulüpleri’ni, tarikatlar ve cami derneklerini serbest bıraktığını söylüyordu. Lions ve Rotary faaliyetlerinden birkaçını anlatmıştı. Biz Demokrat Parti olarak halkın önüne çıktığımız zaman dindar insanlara,  siz dernek kurun, cami yaptırın, siyasete karışmayın, siz namaz kıldınız da bir şey diyen mi var, diye sesleniyoruz. Oyları sola verirseniz eski baskıcı günler gelir, diyoruz, demişti. Bunları anlatarak bürokratların  Rotary ve Lions kulüpleri ile kontrol altında tutulmasına karar vermişler. Öyle diyordu.
İzmir’de kalırken her yıl, yıllık iznimi geçirmek için memleketim olan Gümüşhane’ye gider, bir ay orada kalırdım. Yolculuğumu haliyle trenle yapıyordum. Bir defasında oturduğum kompartmanda  bir yabancı vardı. Onunla selamlaştım.Türkçe selama karşılık verince, ben sizi yabancı zannetmiştim, dedim. Evet ben Yunanistan Selanik’tenim, dedi. Adım Poli dedi. Ben de ismimi söyledim, tanıştık. Sen Türkçe’yi çok iyi konuşuyorsun, dedim. Kendisinin hafız olduğunu söyledi. El Ezher Üniversitesi mezunu olduğunu söyledi. Fakat kendisi Müslüman değilmiş, Yahudi imiş. Hayretler içerisinde kendisine, hala nasıl oluyor da Müslümanlığı seçmiyorsun, diye sorduğumda; 21.Yüzyıl’da en etkin silah olarak dini versiyonları kullanacağız, dedi. Söyleyecek bir kelime bulamadım. Allah’tan bana bir şey sormamıştı. Çünkü benim dini bilgim eksik, ibadet anlayışım ise cumadan cumaya, bayramdan bayrama namaz kılmaktan ibaretti. Kendi Müslümanlığımdan utanacak duruma gelmiştim. Bir Yunanlı dünya çıkarları için, bence anlamsız bir ideoloji uğruna gayret gösteriyorsa, o anda kesin kararımı verdim, ibadetlerimi yapabilmek için ilmihal bilgilerini öğrenmeye karar verdim.
Erzurum’a gittim, dini bilgiler içeren kitaplar alıp Gümüşhane’ye döndüm. Ama bir türlü içim rahat değildi. Yirmi gün kalmak için gitmiştim. On dördüncü gün İzmir’e dönmeye karar verdim. Yakınlarım benim bu ani değişikliğime bir anlam verememişlerdi. Karşılaştığım bu durumu, yani beni çok etkileyen, derin düşüncelere götüren Poli’yi anlatmamıştım. Kendi kendime düşünüyordum. Bunu çözmem lazım, dedim. Birilerine bir şeyler sormak, öğrenmek istiyordum.
O gün orduevine gittim, ikindi vakti olmuştu. Camiye gidemedim. Lavaboda abdest aldım. Kantinin bir köşesinde namaz kılmaya giderken, ayağımda takunya vardı. Resepsiyonda oturan emekli Tuğgeneral bana dönerek
-Hayrola Hicabi Bey, ne oluyor sen de mi takunyacı oldun!
Diye bir ifadede bulundu. Hayrola komutanım takunyacıdan kastınız nedir, dediğimde, sen de mi Erbakancı oldun, dedi. Bu söz bana çok anlamlı gelmişti. Benim namaz kılmamla Erbakancı olmamın ne alakası var, dedim. O zamanlar hiç adını duymak istemediğim bir insan varsa oda Erbakan’dı. Eroin kaçakçısı, stand-upçı biri dediğimde, hemen ayağa kalktı; sen ne diyorsun, Albaylık rütbesi olan bir insan olarak, sen Hoca’yı tanımayacaksın? Bu yüzyılda farklı bir anlayışla devrimler oluşturan, dünyayı yeniden İslami bir merkeze oturtmaya çalışan, batılıların oyunlarını bozan, planlarını deşifre eden, her şeye rağmen Kıbrıs’ta zafer kazanan, TBMM’de 24 milletvekili ile İsrail devletini memnun ettin, diye Dışişleri Bakanı’nı gensoru ile düşüren, 6 Eylül büyük İsrail telin mitinginin yapılması ve 1980 ihtilalinin sebebi olan kişiyi tanımıyor musun? Ben şok olmuştum. Kendi kendime, bu adamı hemen tanımam lazım, dedim.
Günlerden Pazartesi idi. Konak’ta küçük bir cami var, oraya akşam namazı kılmaya gitmiştim. Namaz sonrası dışarı çıktım. Üç kişi Erbakan ile ilgili konuşma yapıyorlardı. Onlara yaklaştım; Erbakan Hoca nerde, diye sordum. Onlar da Hoca’nın tahliye olduğunu, teşekkür ziyaretlerine başladığını, perşembe akşamı İzmir’de olacağını söylediler. Benim katılma imkanım olur mu, dedim. Tabi ki, dediler. Geleceği yeri bana gösterdiler. Merakla perşembe akşamını bekliyordum. Üç gün sonra toplantıya katıldım. Henüz Hoca gelmemişti. Salon çok kalabalıktı. Aradan 15 dakika geçtikten sonra Hoca geldi. Besmeleyi çekti:
-Muhterem kardeşlerim işimiz çok, zaman az, hemen tanışalım, konumuza başlayalım!
Dedi. Kendini tanıttı ve yanındakilere, siz de kendinizi tanıtın, dedi. Kendisini uzun bir künyeyle tanıtan adama, sizi burada tanıyan var mı, diye sordu. Hali ile oradaki herkes birbirini tanıyorlardı. Bana sıra geldiğinde ne diyeceğimi şaşırmıştım. Gümüşhane doğumlu olduğumu söyledim ve Hocam burada beni kimse tanımaz, dedim:
-Hicabi Bey, bizim yönetimdeki arkadaşlarımızla  çalışmamız olacak, bize müsaade ederseniz seviniriz!
Dedi. Ayağa kalktım tam salondan çıkmak üzere iken bana, yakın akrabalarımdan birinin ismini söyledi. Tanıyıp, tanımadığımı sordu. Evet kendisi yakın akrabam olur, dedim.
-Buyurun oturun!
Dedi. Çok rahatlamıştım.
Toplam beşbuçuk saat süren bir konuşma yapmıştı. İlk yaratılan insanla başlayarak, Habil, Kabil mücadelesini, son Peygamber Hz Muhammed Aleyhisselam’dan Mekke Medine dönemi, Hakk eksenli İslam devletlerinden, Dört Halife, Abbasiler, Emeviler, Selçuklular, Osmanlılar ve 1980 ihtilalini en küçük ayrıntılarına kadar anlattı. Kuran’ı, Müslüman oluşumuzun ne anlama geldiğini anlattı. 6 Eylül İsrail’i telin etmek için yapılan Konya mitinginin amacını, 12 Eylül’ün hangi amaca hizmet ettiğini, kimler için yapıldığını, Milli Görüş davasının ne kadar ulvi bir dava olduğunu, dünyada 2 düşüncenin var olduğunu, birinin Hakk ekseninde mücadele veren Milli Görüş, diğerinin ise kuvveti üstün tutan, tarih boyu bütün insanlara haksızlık yapan, zaman zaman kendi içerisinde çelişkileri olan diğerleri olduğunu söyledi. Önümüzdeki engeller kalkar kalkmaz siyasi çalışmalarımızı yaparak tüm insanlığın saadeti ve refahı için cihad ibadetini yerine getirelim, diyerek konuyu kapattı.
İşte o zaman, Mayıs 1956’da yapılan Celal Bayar’ın toplantısının neler içerdiğini, Yunanlı Yahudi’nin planını, ne amaçla mücadele verdiğini anlamış oldum.
Oradan ayrılmadan karar verdim. Zaten emekliliğim gelmişti. Daha üniformamı giymeyecek, kalan ömür sermayemi bu yolda harcayacaktım. İlk olarak Refah Partisi İzmir il teşkilatında görev aldım. 1987 seçimleri yaklaşıyordu, muhtemelen aday olacağını söylemişti.
Böyle bir anı ile sohbetimizi tamamladık. Allah kendisine hayırlı ömürler nasip etsin.”
Fethullah Erbaş’ın anıları var sırada. Refah Partisi devri ile ilgili enteresan, düşündürücü ve hikmetler içeren anılar. Şunları anlattı:
“Rahmetli Erbakan Hocam sadece Mısır’la değil, tüm İslam ülkeleri ve İslami mücadele veren tüm kardeşlerimizle ilgilenirdi. Bugünkü iktidara bakar mısınız, İslam dünyasından tamamen tecrit etmişler ülkemizi. Hiçbir İslam ülkesi ile dostane diyalogları kalmamış. Maalesef, Mısır’daki bu zulüm de onları sadece seçim zamanları milletin oyunu almak için ilgilendiriyor izlenimi oluşuyor. Erbakan Hocamızla bunların arasında dağlar kadar fark var.
Yıl 1995 idi ve biz 1991’den sonra yeniden milletvekili olarak meclisteydik. Mısır’da zalim Hüsnü Mübarek ve adamları yine bu günkü gibi Müslümanlara zulmediyor, haksız yere hapislerde çürütüyor ve idam ediyordu. O Müslümanların çoğunluğu İhvanı Müslimin üyesi veya sempatizanı idi. Malum onlar da Erbakan Hocamızı lider olarak kabul ediyorlardı. Yine böyle haksız olarak idamla yargılananlar varmış ki, bir gün Erbakan Hocam bizi emretmişti.
Üç kişiydik çağrılan, ben Mehmet Elkatmış ve Ahmet Dökülmez. Üçümüz de hukukçuyuz. Dedi ki:
-Gideceksiniz Mısır’a, orada uçaktan indikten sonra basın toplantısı yapacaksınız, sonra şunu yapacaksınız, daha sonra da bunu yapacaksınız.
Bir sürü talimat verdi ve:
-İhvan üyelerinin duruşması var, idamla yargılanıyorlar, onları kurtaracaksınız!
Şaştım kaldım. Çünkü ben avukatlıktan anlamam, Arapça bilmem ve Mısır’ın hukuk fakültesinden diplomam da yok. Fakat Erbakan Hocama nasıl itiraz edebilirim? Ağzımdan sadece bir söz çıktı:
-Peki Hocam, baş üstüne!
Dedim. Ertesi sabah Mısır’a tarifeli uçağa binmek için üçümüz hareket etmek üzereyken, Van Milletvekili Kamuran İnan’a rastgeldik. Nereye gittiğimizi sordu. Söyleyince de hemen bize nasihate başladı:
-Ya Fethullah, basın toplantısı falan yapmaya kalkmayın, sizi hemen sınırdışı yaparlar.  Sen hiç Mısır’ı tanımıyorsun, orası senin bildiğin öyle demokratik bir ülke değil. Sonra orada gazete mazete de yoktur, zaten bir gazeteleri var, o da yarı resmi El Ahram gazetesi. Sen o gazeteye nasıl beyanat vereceksin?
Dedi. Dedim ki:
-Abi Hocam öyle emretmişse ben yaparım!
Yüzüme bakarak, manalı manalı güldü. Havaalanına gittik, tarifeli uçağa yetişeceğiz. Hocam’ın Özel Kalem Müdürü Mehmet Karaman Bey bizi bekliyormuş. Dedi ki:
-Böyle buyurun, Hocam size özel uçak tuttu.
Baktık ki küçük bir uçak. Bir pilot, üç de biz, dört kişi uçağa bindik ve Mısır’a gittik.
Kamuran İnan’ın dedikleri aklımdan çıkmıyor. Bunlar bizi hemen sınır dışı edecekler endişesi içindeyiz. Girer girmez hemen pasaportumu uzattım, ben öndeyim, buyurun, dedim, aldı baktı adam, geçin, dedi. Mühürledi geçtik. Allah’ın yardımı ile önümüz açıldı. Çünkü bizi Hocam göndermiş. Hemen geçtik salona, baktık ki, Seyfülislam El Benna, yanında da üç dört tane genç var, onlar Türkçe konuşuyorlar. Mısır’da El Ezher’i bitirmişler. Bizi karşıladılar, korkuyorlar ve bizi havaalanından alıp hemen götürecekler. Ben:
-Hayır olmaz, Hocam’ın emri var, biz basın toplantısı yapacağız!
Dedim.  Dediler ki:
-Kardeşim, burada basın masın olmaz. Burasını Türkiye mi sandınız? Bir tane yarı resmi El Ahram gazetesi var. Onu da nerde ve nasıl buluruz?
Dedim ki:
-Hocam’ın emrini yerine getirmemiz gerek, basın yoksa ben o zaman duvarlara konuşurum.
-Oturdum duvarlara bağırmaya başladım:
-Geldik buraya, Erbakan Hocam bizi gönderdi, haksızlığı gidereceğiz!  Falan filan!
-Türkçe diyorum tabi, ama kim anlayacak? Böylece Hocam’ın emrini yerine getirmiş olduk. Bizi Kahire Oteli’ne götürdüler. Ertesi gün duruşma için bizi aldılar. Girdik baktık ki, götürdükleri yer büyük bir yer, yüzün üzerinde avukat var. İçeriye de almamışlar biraz bekledik.Sanıklar yok, biraz sonra baktım sanıklar geldi. Sanıkları böyle aslan kafeslerinin içerisine koymuşlar her birisini,  getirdiler arabalarla, indirdiler, oraya rayların üzerinden itelediler gitti, yani mahkeme salonuna raylarda gittiler. O arada bizi de aldılar içeriye. Bizi karşılayan gençlerden birini yanıma aldım, gittim sanıkların yanına. Dedim ki:
-Onlara söyle ki Erbakan Hoca onları savunması için Türkiye’den avukat gönderdi bizi.
O da tercüme etti onlara. Tahminen 13-15 kişi, hepsi öyle ağlamaya başladılar ki… Kafesin içerisinde. Öyle kafes ki, kafesin dışında da bir kafes var. İki kafes arasında bir insan kolunun yetişemeyeceği kadar da aralık var.  Onlar başladılar ağlamaya, ben de ağlıyorum. Bir şeyler konuşup ağlaşıyorlar. Kendi kendime dedim ki; niye ağlıyorsun Fethullah, bunların neden ağladığını sen bilmiyorsun ki! Arkadaşıma neden ağladıklarını sordum. Aldığım cevap bende duygu seline sebep oldu. Diyorlarmış ki:
-Madem ki bizim liderimizin bizden haberi olmuş, bize avukat göndermiş, artık bizi bu zalimler assalar da bundan sonra hiç gam yemeyiz!
Öyle dediklerini öğrenince, aman Allah’ım biz de koyuverdik, ağlayan ağlayana!..
Neyse sonra mahkeme başladı biz evraklarımızı sunduk, dedik ki:
-Biz geldik avukat olarak, savunma yapacağız.
Mahkeme toplandı hemen, evrakları inceleyip bir karar verdiler, dediler ki:
-Siz Mısır kanunlarına göre vatandaş değilsiniz ve Mısır üniversitelerinden hukuk diplomanız yok, avukatlık barosuna da kayıtlı değilsiniz, onun için isteğinizi reddediyoruz.
O anda Erbakan Hocam aklıma geldi ve kafamda şimşekler çaktı. Çünkü cebimde Uluslararası Af Teşkilatı’nın bir kartı vardı. O küçük kartı çıkardım ve:
-Ben Uluslararası Af Teşkilatı’nın üyesiyim, mahkemeye gözlemci olarak katılmayı talep ediyorum!
Dedim. Karta baktılar ve:
-Tamam sizi gözlemci olarak kabul ediyoruz!
Dediler. Gözlemci olarak girdik, sanıkların eylemlerine dair çekilmiş filmler gösterdiler. Avukatlar savunma yapıyor, hem de uzun uzun. Ama ben Arapça bilmediğimden hiçbir şey anlamıyorum. Ama hakimlerin bu savunmaları hiç dinlemediklerinin farkına vardım. Sonra duruşma bitti, diyerek kalkıp gittiler. Hakimlerden bir tanesi henüz çıkmamıştı, koştum gittim kapıyı tam kapatacakken, kapının arasına ayağımı koydum:
-Memnu, memnu!
Dedi. Ben de Türkçe bağırmışım:
-Ne memnusu?
Bizim arkadaşlar koşarak geldiler. Dedim ki:
-Bu adama söyleyin, böyle mahkeme olmaz, bu ne böyle? Oraya bir levha bile asmamışlar. Buraya giren sanıklar idamla yargılanır diye. Böyle şey mi olur? Bundan sonra Uluslararası Af Teşkilatı’nın bütün birimlerini ayağa kaldıracağım. Sonraki duruşmalara da en az 20 tane daha af teşkilatından adam getireceğim. Mısır adaleti buysa, bütün dünyada sizi faş edeceğim…
Ben bağırıp çağırmaya başladım. Tutuklanma, kovulma hiç aklıma bile gelmiyor. Çünkü öyle hissediyorum ki, arkamda Erbakan Hocamızın maneviyatını var. Hakimlerin hepsi geri geldiler. Ben kapının bu tarafında ama ayağım arada, onlar da o tarafta, ben söylüyorum, onlar da dinliyorlar. O arkadaşım da tercüme ediyor. Dediler ki:
-Siz şimdi gidin yarın öğle vakti gelin!
Ben de, tamam yarın öğle vakti geleceğiz, diyerek oradan ayrıldık. Sanıklar şundan suçlanıyormuş; Amel Partisi diye bir parti varmış. Bunlar o partiden aday olmuşlar. Bunun için sivil mahkemeye vermişler, o mahkeme beraat kararı vermiş. Hüsnü Mübarek de bu olayı kendisi için tehlikeli görmüş olmalı ki, bunların askeri mahkemede idamla yargılanmalarını istemiş. Yani burası bir askeri mahkeme imiş.
Ertesi günü gittik masaya oturduk. Ben dedim ki:
-Bakın, bu adamlara isnat edilen suç askeri bir suç değil ki. Siz hukukçusunuz, askeri olmayan suçtan askeri mahkeme yargılama yapabilir mi? Bu nasıl bir iş, bu nasıl bir mahkeme?
Hakimler dinlediler ve dediler ki:
-Siz haklısınız böyle, böyle oldu, araya Devlet Başkanı girdi. Ne yapalım ki, burası Mısır!
Ben de sesimi yükselttim:
-Ben de elimden geleni yapıp dünyaya bu olayı duyuracağım!
Diye bağırdım. Görüşme bu şekilde bitti.  
Bu olayı Hüsnü Mübarek’e gidip anlatmışlar. Demişler ki:
-Bu iş uluslararası boyuta taşındı. Bundan sonra Mısır’ın bütün kararları dünyaya açılır.  Müsaade ederseniz biz bunlarla anlaşalım, bu işi kapatalım.
Hüsnü Mübarek telaşlanmış:
-Ne yaparsanız yapın ama, uluslararası birşey olmasın!
Demiş. Hakimlerle tekrar konuştuk, dedim ki:
-Bakın, ben size bunları beraat ettirin demiyorum. Zaten üç senedir yatıyorlarmış. Bu adamlara siz üçer sene ceza verin, sonra tahliye edin, buna mukabil bunlar da bir daha siyasi bir faaliyet yapmasınlar.
Bu önerimizi kabul ettiler. Önümüzdeki duruşmada tahliye kararı vereceklerine dair söz verdiler. Aksi takdirde Uluslararası Af Teşkilatı’nın üyelerini buraya yığacağımıza dair kuru sıkı tehditler attım.
Biz Türkiye’ye döndük. Doğruca Erbakan Hocam’a gittik. Olanları anlattık:
-Allah sizden razı olsun, ama takip edin, netice alıncaya kadar ilginizi kesmeyin!
Dedi.  Olayı takip ettik ve sonraki celsede söz verdikleri gibi tahliye ettiklerini öğrendik. Hocamıza bu raporu da verdik. Çok sevindi ve dualar etti.
 O yargılanan kardeşlerimiz yıllar sonra, yani 2011 yılında Hocamızın vefatında gelmişler. Yani o mahkum olanlar ve yönetim kadrosu. Saadet Partisi olarak onlara bir yemek verilmiş. Yemekte bu olayı anlatmışlar ve:
-Rahmetli Liderimiz Erbakan Hocamız bizi gönderdiği avukatlarla hapisten kurtarmıştı…
Demişler.
-İşte o avukatlardan birisi burada.
Diye beni de çağırdılar. Ben yanlarına vardım, baktılar, baktılar ve:
-O sen değilsin, onun sakalları simsiyahtı, gözleri böyle çakmak çakmaktı, sen nere o nere?
Dediler.Ben de baktım, baktım ve dedim ki:
Vallahi ben de sizi tanımadım, yani doğrudur o zaman bir sefer bakmışım, sonra mahkum elbiseleri içerisinde, simaları hatırlayamıyorum, herhalde sizler onlar değilsiniz.
Gülüştük. Sonra sarıldılar ağladılar, ağlaştık. Dediler ki:
-Ama sen bizim için ne kadar ağlamıştın o gün.
-Siz de beni öyle görseydiniz mutlaka ağlardınız!
Diye cevap verdim. Oturduk yemek yedik Hocamızı yad ettik, dua ettik.
Aslında bu Mısır görevi Erbakan Hocamın bana verdiği aynı türden ikinci görevdi. İlk görevim de enteresandır. Anlatmak isterim:
1994 yılı idi. Milletvekiliyiz. Ankara’da bir gün Erbakan Hoca seni arıyor dediler. Hemen gittim ve:
-Buyurun Hocam!
Dedim. Dedi ki:
-Hemen Kuzey Irak’a gitmen gerekiyor, bugün aldığımız bilgilere göre Irak’ta Şeyh Osman Efendi’nin Halepçe’deki güçleriyle, orada yine büyük bir güç olan Talabani’nin aşireti arasında çok büyük bir savaş var, hergün onlarca Müslüman ölüyor,  gidip bu savaşı önle. Nasıl yapacaksan yap, bu işi hallet!
Ben de hiç itiraz etmedim.
-Peki Hocam eve gidip bavulumu hazırlayayım, üstümü değişeyim!
Dedim.
-Hayır hemen buradan havaalanına gideceksin, hiç vakit yok, Diyarbakır uçağı kalkmak üzere yetiş!
Dedi. Ama ben şaşkınım, çünkü Kürtçe bilmem, aşiret reisi de değilim, beni neden görevlendirdi diye.
İran Irak savaşından kaçıp Türkiye’ye sığınmış bir mühendis vardı, tanışıyorduk, onu aradım ve bana eşlik etmesini ve tercümanlık yapmasını istedim. Adı Şivan’dı. Onu aldım, tam hareket edecektim ki MSP eski Milletvekili Fuat Fırat Bey ile karşılaştık. Ona da anlattım, Hocamın bana verdiği görevi anlattım, arabasını kenara park edip:
-Ben de geliyorum!
Dedi. Üç kişi olduk. Diyarbakır uçağına yetiştik. Ömer Vehbi Hatipoğlu’nu aradım. Bizi Diyarbakır’da karşıladı. Diyarbakır’da bir arkadaşım vardı, Kuzey Irak’ta yerel yönetimde Milli Eğitim Bakanı idi. Barzani’nin bürosunda şef idi. Kendisini bulup dedim ki:
 -Şefim ben Kuzey Irak’a gidiyorum, haber ver bana yardımcı olsunlar, bilmediğim bir yer!
-Tamam!
-Dedi. Ben çok şaşkındım, çünkü bu görevi kabul ettiğim andan itibaren, nereye gitsem önüm hemen açılıyordu. Allah’ın yardımı olduğu apaçıktı. Bir taksi ile dört kişi sınıra kadar gittik.  
Kapıya geldik, ellerimizde pasaport girdik içeriye. Baktım bir askeri müfreze 30’a yakın peşmerge bizi törenle karşıladı. Şaştım bu işe:
-Sizi kim gönderdi?
Diye sordum. Barzani Bey sizi karşılamamızı emretti.
Diye açıkladılar.
 Meğer, Diyarbakır’da görüştüğüm şef arkadaşım aramış, Barzani’ye  demiş ki:
-Fethullah Bey burada çok işimize yarıyor, sizinle görüşmeye geliyor, çok önemli bir insandır. Gerekeni yapmanızı arz ederim.
Demiş. Barzani de bizi törenle karşılatmış.
Dahok’ta bir otelde konakladık, askerlerde bizi koruyorlar, oteller para mara da almadılar. Ertesi günü bize tahsis edilen vasıtalarla Erbil’den Selatin kentine gittik. Barzani ile görüştük, misafirhaneye gittik. Baktım, Türkmen cephesi başkanı var, İngilizler’den bi heyet var, Suudi Arabistan’dan heyet var, Körfez’den bir heyet var, hepside bu iş için gelmişler oraya.
Dediler ki:
-Ne var ne yok neye geldiniz?
-Böyle böyle, arabuluculuk yapmak için geldik.
Diye cevapladığımızda alay ederek:
-Ohoo biz kaç gündür uğraşıyoruz, 10 gündür, 15 gündür buralardayız, daha Talabani’den bir randevu alamadık
Diye gülüştüler. Biz de dedik ki:
-Bir de biz deneyeceğiz şansımızı.
 Barzani akşamüstü bizi davet etti, yemeğimizi kendi eliyle doldurdu.  Allah için yani dört kişiye ziyafet verdiler. Yemekten sonra kalktık teşekkür ettik.
Sabahleyin kalktık Şeyh Osman Efendi’nin yanına gittik, oturduk. İtibar gösterdi. Erbakan Hoca’nın selamını verdik, hürmetle aldı. Konuyu anlattı. Çok haksızlığa uğratıldıklarını, bunun için aralarının bozulduğunu ifade etti. Ben dedim ki:
-Erbakan Hoca dedi ki, git onları barıştır, bu kadar Müslüman’ın kanı akmasın, silahı bıraksınlar!
Cevap verdi:
-Madem Erbakan Hoca öyle demiş, benim diyecek bir şeyim yok.
 Ben:
-Yetki ve vekaletini bana ver, ben gidip Talabani ile senin adına görüşeyim. Sizi karşı karşıya getirmeyeyim.
Dedim. Hiç tereddüt etmeden bana vekaletini yazdı ve verdi. Ben olanlara hayret ediyordum. Ben kimim ki, hemen vekaletini verdi. Erbakan Hocamın elçisiyim. Hocamı bir kere daha hayranlıkla andım.   
 Dördümüz de beraberiz. Beraberimizde korumamız olan 30 asker de yanımızda gittik Süleymaniye’ye, yani Talabani’nin bulunduğu şehre.
 Dediler ki:
-Talabani Çölekalan diye bir yer var, oraya gitti.
Biz de oraya gitmek için binbir zahmeti göze aldık, ertesi günü Çölekalan’a ulaştık.
Talabani’nin adamları dediler ki:
-Niye geldiniz buraya?
İsmimizi verdik ve görüşme isteğimizin kendisine iletilmesini rica ettik. Bildirdiler dediler ki:
-Erbakan Hoca’nın özel elçisi gelmiş, sizinle görüşmek istiyor.
Talabani:
-Tamam gelsinler, ama 15 dakikayı geçmesin benim işlerim var, demiş.
İster istemez tamam dedik. Bir sorun çıktı. Barzani’nin tahsis ettiği korumalar da bizim güvenliğimiz için beraber içeri girmek istiyorlar. Diyorlar ki:
-Siz bize emanetsiniz. Size bir şey yapabilirler.
Aman Allah’ım! Baktım ki iş kötüye gidecek, onlara dedim ki:
-Bakın size ben imza vereyim. İçeriye sizi ben aldırmadığıma ve bir zarar gelirse kendi isteğim sonucu geldiğine dair…
İmza vererek zor ikna ettik.
Bizi götürdüler Talabani’nin yanına. Selamlaştık, ellerimizi sıktı. Erbakan Hoca’nın selamını söyledik. Ve aleyküm selam, dedi. Oturduk. 
Söze ben başladım dedim ki:
-Ben Şeyh Osman Efendi’nin vekiliyim. Erbakan Hocamız sizin bu şekilde davranışınızı hiç tasvip etmiyor. İki Müslüman birbirini kırar mı? İkiniz de Müslümansınız, ikiniz de kardeşsiniz. İslam’da böyle şey yoktur. Barışmanızı istiyor.
Dedi ki:
-Şeyh Osman’ın neler yaptığını biliyor musunuz?
-O size ne yapmışsa yapmış, siz ona ne yapmışsa yapmışsınız. Erbakan Hocamız böyle istiyor. Barışmanız gerekli.
Diye cevapladım. Şeyh Osman’ın yaptıklarını kendine göre anlattı.
 15 dakikalığına kabul etmişti bizi ama, konuşmalar uzadıkça uzadı. Talabani son olarak dedi ki:
-Madem ki Erbakan Hoca barışmamızı istiyor, ben  barışırım.
-Tamam o zaman şartları ben yazacağım!
Dedim. Tercümanım olan Şivan’a yazmaya başlamasını söyledim. Bismillahirrahmanirrahim ile başladık. 9 madde yazdırdım. Talabani dedi ki:
-Bir madde de benim isteğim var. Şeyh Osman benim üzerimdeki mürted fetvasını kaldıracak.
Biraz tereddüt geçirdim ve sonunda kabul ettim. İmzalar atıldı. Çay, yemek, sohbet derken, tam dört buçuk saat beraber olduk. Neler konuşmadık ki…
Talabani dedi ki:
-Ben Türkiye’de olsaydım Erbakan Hoca’ya oy verirdim.
Nedenini sorduk devam etti:
 -Çünkü Erbakan İslam Birliği’ni istiyor, o İslam ortak parası olan İslam Dinar’ını istiyor, İslam ortak pazarını istiyor, İslam Ortak Savunma Gücü’nü istiyor. Bunlar olsa İslam Birliği olsa biz Kürtler de bu birliğin şerefli bir üyesi olurduk. Şimdi hiç ne olduğumuz belli değil. İslam Dinarı olsa,  (cebinden bir kağıt para çıkardı) bu eskiden 20 dinardı, şimdi tedavülden kaldırdılar, hiçbir şeye yaramıyor. İslam Ortak Pazarı olsa, ben de bu dinarla her yerde alışverişimi yaparım, satarım alırım…
Anlattı, anlattı…
-Siz bunları nerden biliyorsunuz?
Diye sordum.
-Refah Partisi 4. Kongresi vardı ya, o büyük kongrenin sonuç bildirgesinde yazıyor.
Dedi. Kendi kendime utandım. Ben o partinin milletvekili olduğum halde o kitapçığı okumamıştım, okusam bile böyle anlamamıştım, diye düşündüm. Allahım Hocamız, neleri düşünmüş ve yazmış, ama ben halen bunun  ne manaya geldiğini anlayamamışım, diye hayıflandım. Bu Kürt liderler ise satır satır okumuşlar ve kurtuluşlarının orada olduğunu anlamışlar. Bir de bugünlere bakıyorum, gerçek çözüm yerine neler neler konuşuluyor da, asıl bunlar çözümün içinde hiç yok. Bunların yer almadığı bir çözüm asla kalıcı olamaz. İnsan düşündükçe kahroluyor.
Giderken ufak tefek hediyeler almıştık. Onları verdik. O da bize Erbakan’a verilmek üzere kocaman bir halı hediye etmeye kalktı. Hoca’ya layık olsun istiyordu. Götürme imkanımızın olmadığını söylediğimizde de, ister istemez bir seccade verdi.  10 maddelik anlaşma elimizde, Şeyh Osman’ın yanına geldik. Olanları anlattık ve anlaşmayı yaptığımızı söyledik:
-Hadi okuyun şunun maddelerini
Dedi. Baştan 9 tane maddeyi onayladı. 10.maddeye gelince:
-Eyvah!
Diye ayağa fırladı:
-Ben o zalimi ancak bu fetva ile kıstırmıştım, sen şimdi bağını açtın onun!
Dedi. Kulaklarıma kadar kızardım, ama dönüş olamazdı.
-Eyvallah Şeyhim ben sizden vekâlet alırken tabi elbette ki bunu düşünmemiştim, ama istersen reddedelim, anlaşmayı geçersiz sayalım, ama şunu bil ki, Erbakan Hocamız çok üzülecek!
Dedim.  Boynunu büktü ve aynen şöyle dedi:
-Fethullah Bey, Talabani Erbakan Hocamızın tırnağı olamaz. Madem Hocam bundan dolayı üzülecek, ben onu da kabul ediyorum! Erbakan Hocamızın hatırına fetvadan vazgeçiyorum!
Bundan dolayı nasıl sevindiğimi anlatamam. Bu şekilde anlaşma yapılmış, Erbakan Hocamız iki Müslüman Kürt aşiretini barıştırmıştı. Ama şuna hayret ederim; bunu yaparken önümüzdeki bütün zorlukları Allah kaldırmış ve kolayca başarmamıza yardım etmişti. Elbette Erbakan Hocam işin içinde olduğu için..
 Geri geldik, Erbakan Hocamıza durumu arz ettik. Çok sevindi ve dua etti.
Şimdi bugün bile düşünüyorum da, bu benim yaptığım ve yapacağım bir iş değildi. Asla değildi. Erbakan Hocam bana git bu işi yap, dediği andan itibaren ne kadar kapı varsa, önümde açılıverdi. Benim bir özelliğim, bir gücüm yok, ben Türkçeden başka bir lisan bilmem, Kürtçe bilmem, Arapça bilmem. Ben gidiyorum, ta bütün ülkelerin orada barış için gelen heyetlerinin hiç biri kabul edilmezken, ben gidiyorum ta adamın Çölekalan dedikleri yer ki, hiç kimse oraya  girememiş, böyle labirentler gibi yapılmış, yani buradan girersen öbür taraftan vurulursun, yani çok korunaklı bir yer. Ben oraya kadar nasıl gittim, nasıl bunları başardım, nasıl döndüm?
Sonra diyorum evet, bunları başaran kim, ben bilmiyorum. Yani Rahmetli Erbakan Hocamızın  bir kere git, demesi, bir emir vermesi, işin sırrı diye düşünüyorum. Her görev verişinde böyle bütün kapılar adeta kendiliğinden açılıyordu. Yani Hocam bir görev verdiği zaman, tartışmadan, niye, neden, diye sormadan gittiğimizde Allah’ın yardımıyla başarır gelirsin. Her şey önünde adeta kendiliğinden açılıyor. Ama kendi başımıza bir işe teşebbüs etsek, elimize yüzümüze bulaştırır, binbir engelle karşılaşıp başarısız olarak dönerdik.
Velhasıl, Erbakan Hocamız bir dünya lideriydi. Hem insan olarak, hem bilgi birikim, tecrübe ve donanım olarak, hem de manevi olarak. Bu özellikleri olmayan birisi çıkıp da:
-Ben de bir dünya lideriyim!
Diyecek olsa, sadece gülünç olur ve sonunda rezil rüsvay olur. Erbakan Hocamız tüm dünya Müslümanlarının lideriydi. Nerede, ne olay olmuş, onun haberi olur ve gerekli müdahaleleri bir şekilde yapardı.”
 Ömer Aydınlık anlatıyor:
“Ben Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’ndan Rahmetli Malik Akbaş ile beraber 1985 yılında Hacc’a gittim. Bir gün Kabe’de iken yanıma bir genç geldi. Bana kim olduğumu, nereli olduğumu sordu. Yarı işaret dili, yarı Arapça anlaşmaya çalışıyorduk. Ben de ona sordum aynı şeyleri. Bana cevabı şu oldu:
-Ben Suudi Arabistanlı’yım. Medine Üniversitesi’nde öğrenciyim. Ama bu sıralar Afganistan’da Ruslara karşı yapılmakta olan cihadda komutanlık yapıyorum. İsmim Üsame Bin Ladin!
Dedi. Sonra yine sordu:
-Türkiye’de hangi partidensin?
Ben de:
-Hizbürrefah!
Diye cevapladım. Kalktı beni alnımdan öptü. Dedi ki:
-Ben Erbakan Hocamı çok seviyorum, çok takip ediyorum. Seni de onun yolunda olduğundan dolayı tebrik ediyorum. Erbakan Hoca çok şeyler yapmak istiyor. Lakin korkarım ki, önünü kesecekler ve yaptırmayacaklar. Burada da maalesef kafir Suudi Arabistan rejimi mevcut, diye üzüntülerini belirtti.”
Bu arada bizim de bir takım hatıralarımız var elbet. Ama Erbakan Hocamızın manevi yönü ile ilgili olan bir anımızı paylaşmanın tam sırasıdır:
1994 yılı Mahalli Seçim’lerinde büyük bir başarı kazanmıştık. Tabi Allah’ın yardımı, Erbakan Hocamızın emirleri doğrultusunda çalışmamız ve birlik ve dayanışmamızın neticesiydi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını ve birçok ilçede de İlçe Belediye Başkanlıklarını kazanmıştık. Bağcılar Belediyesi’nden Meclis üyesi olarak biz de seçilmiştik. İşlerimizi, eşlerimizi ve aşlarımızı feda edercesine bir gayretin içinde idik. Mali Müşavir olduğumuz için, Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nda plan bütçe komisyonunda görev verildi. Hergün tomarla dosya üzerinde çalışıp raporlar hazırlamak, büyük bir meşguliyeti gerektiriyordu. Ayrıca Refah Partisi İstanbul İl Muhasipliği’ni de biz yürütmek zorundaydık. Büyüyen ve belediyeleri bağrından çıkarmış bir teşkilat olarak, faaliyetler birkaç misli artmış olduğundan, finansman ihtiyacı had safhaya çıkmış, geçen seçimlerin kalan borcunu da temin etmek ve ödemek zorunluluğu bizim boynumuza bırakılmıştı. Belediyeden haram para katamayacağımıza göre, koşturup bu paraları toparlamak gerekiyordu. Başka bir husus da, maişetimizi temin ettiğimiz muhasebe ve mali müşavirlik büromuza aylardır uğramadığımızdan dolayı, ortağımızın ültimatomu gecikmedi.
-Ya siyaseti tercih et, ya bürona geri dön. Yoksa işi dağıtıyoruz! diye. Nitekim bürodan aldığımız gelirlerimiz iyice sıfıra gelivermişti.
Vaziyetimiz şöyle idi:
Büromuzdan para kesilmiş, belediyede meclis üyesi olarak hergün, karşılığında kuruş almadan ve kendi ulaşım masraflarımız da cebimizden ödenerek çalışmak zorunluluğu, Refah Partisi Teşkilatı’nda da İl Muhasibi olarak çalışmalara nezaret etme zorunluluğu, ev kirası, rızık temini, ihtiyaçlar… Kuruş gelir yok.
Belediye İktisadi Teşekkülleri Yönetim Kurulu Üyeliklerinden birine yazılırsak, belki maişet temin edecek kadar bir gelirimiz olur, düşüncesi ile bir teşebbüs yaptık. Ama gördük ki Ömer Dinçer ve İdris Naim Şahin kendi adamları ile bu kadroları doldurmuşlar. Belediye Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a durumumuzu izah edelim diye bir teşebbüste bulunduk. İşte o zaman “Reis”in dışarıdan getirttiği elemanlara karşı nasıl cömert, teşkilat mensuplarına karşı da nasıl acımasız biri olduğunu keşfettik. Yıllardır onun geçimi için çırpınan, cebimizde ve teşkilatımızda ne varsa kendisinin haberi bile olmadan onun ihtiyaçları için sarfeden biz, zor duruma düşmüş iken, hiç oralı bile olmadı. Bu olayı kendisine aktardığımız zaman koltuğumuzda üç karpuz varken ilave bir görev daha verdi:
-Ekrem Bey, bırak bu işleri. Bundan sonra Büyükşehir Belediyesindeki Refah Partisi Gurup Sözcüsü de sensin. Hadi bakalım iş başına!
Haydaa! Madem ki görev verilmiş, çaresiz onu da yapacağız!
Bu duruma göre, cihad görevimiz olan teşkilatta en ağır yük bizim olacak, çalışacağız! Oradan kuruş ücret almamız asla mümkün değil. Üstelik aidat da ödememiz gerek!
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde en ağır görevler bize yüklendi. Karşılığında kuruş ücret takdiri yok! Arabamızın benzini de cebimizden verilecek. Çünkü geliş gidişlerimiz için istediğimiz vasıta “Reis” tarafından verdirilmedi. “Koskoca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ücretsiz olarak, Allah rızası için en ağır görevleri yürütmek” gibi komik ve acınacak bir duruma düştük.
İş ortağımız da ültimatom vermiş, oradan da gelirlerimiz kesilmiş!
Bu duruma göre derdimizi anlatacağımız hiç kimse yok. En iyisi belediye görevlerimizden çekilmemizdir, diye düşünmeye başlamıştık.
O arada 1995 Milletvekili Genel Seçimleri için aday tespit çalışmaları yapılıyor. Arkadaşlarımızın ve çevremizin ısrarları ile bizim de adımız aday olarak yazıldı. İşte bu fırsattan istifade ile belediyeden ayrıldık. Teşkilattaki cihad görevlerimize ağırlık vermek için fırsat bulduk.
Refah Partisi Genel Merkezi’ne aday mülakatı için davet edildik. Dışarıdan birçok aday var. Valiler, bürokratlar, partiye yeni iltihak etmiş olan siyasetçiler, ünlüler…
Mülakatımızı Oğuzhan Asiltürk yaptı. Ama diğer adaylara nasıl davrandı ise ve ne sorular sordu ise, aynısını bize de sorunca çok moralimiz bozuldu. Mesela:
-Neden milletvekili olmak istiyorsun?
Allah Allah, kimsenin olmadığı, onlarca yıldır teşkilatımızda neden çalışıyorduk? Bu sorunun bize sorulmuş olması çok zorumuza gitmiş, bozuk moralle İstanbul’a dönmüştük.
Kısa süre sonra aday listeleri açıklandığında, 24 kişilik listenin 17’nci sırasında olduğumuzu gördük. Hem 1991 seçimlerinde de adaylığımız vardı, yine seçilmesi mümkün olmayan bir sıraya kaydırılmıştık. Olsun, bunların hiç önemi yoktu. Olsun, demek ki böyle münasip görülmüş! Bizim onda birimiz kadar çalışmayan ve üstelik pek de özellikleri olmayan kişiler seçilecek yerdeler. Olsun, Erbakan Hocamız bizi tanıyor, böyle münasip görmüşse başımız gözümüz üstüne. Bunlar bizim gayretimizi engelleyecek şeyler olamazdı.
Bu sıralarda maişetimizi temin ettiğimiz işimizi de, artık hiç ilgilenecek vaktimiz olmaması dolayısı ile ortağımızın katı tutumları neticesinde kapatmak zorunda kaldık. Oradan aldığımız üç beş kuruş ile geçinmeye başladık.
Erbakan Hocamız İstanbul’a aday tanıtımı için gelmişti. Basın toplantısı Partimizin İl Merkezi’nde yapılıyordu. Hocamız geldi, İl Başkanlığı makamına oturdu. Basın mensupları, Parti ileri gelenleri, belediye başkanları, yoğun bir insan topluluğu, etrafını almıştı. Biz ve Rahmetli Ahmet Cengiz Arancı hizmetteydik. Çünkü aday olsak bile, organize görevi bizim olduğundan, salonun içinde, ama organize işiyle meşguldük. En arkalarda olduğumuz bir ara baktık ki, Erbakan Hocamız kalabalığı yararak ve insanları adeta itekleyip yol açarak bizim bulunduğumuz tarafa doğru geliyor. Eyvah, büyük bir hata yaptık galiba, diye düşünürken bize doğru geldi, gülümsüyordu. Tam önümüze geldi ve ellerini açarak boynumuza sarıldı. Kulağıma hafifçe şunu söyledi:
-Ekrem Bey, iki cihanda aziz ol! Allah senden razı olsun!
Elini öptük:
-Allah sizden de razı olsun Hocam!
Dedik. Anlık bir sevinç ve mutluluk tufanı yaşadık. Ama olanlara pek bir mana da veremedik. Neden bana geldi, kimseye sarılmazken neden bana sarıldı? Önemli de değildi. Çünkü neticede onun en önemli bir duasını almıştık. Mutluluktan uçmuştuk.
Yıllar sonra Fazilet Partisi döneminde de arkadaşlarımızın ısrarları ile aday olmuş, yine listenin sonlarına yazılmıştık. Ama şükrolsun gayretimizden asla bir şey kaybetmiyorduk. Yine milletvekili olmamıştık ama cihad etmeye devam ediyorduk.
Zaman ilerlemiş, AKP kurulmuştu. Davaya ihanet edenler ile sadık olanlar netleşmişti. Bizim gayretimizde bir azalma olmamıştı. Sonra, seçimler yapılmış, oylarımız Türkiye genelinde yüzde 2,5’a gerilemişti. Ama yine Allah’ın izni ile bizim çalışmamız asla azalmamış, gayretimizden bir şey kaybetmemiştik.
Bir toplantıda öteden beri arkadaşımız olan ve Genel Merkezimizle diyaloğu bulunan Mustafa Atalay bizi kolumuzdan tutup bir köşeye çekti ve şöyle dedi:
-Ekrem’ciğim bana hakkını helal et!
Şaştım, durup dururken bu da ne demek oluyor?
-Mustafa kardeşim, helal-ü hoş olsun! Ama şimdi bu ne demek oluyor?
-Sen bilmezsin, senin çok hakkını aldım. Helal eder misin?
Şaşkınlığım bir kat daha arttı. Mustafa Atalay benim hakkımı nasıl ve ne sebeple almış olabilir? Meraklı bakışlarımızı görünce dedi ki:
-Ekremciğim, ben seni tanıyamamışım. Canhıraş çalışmalarına bakarak, ben hep seni Recep Tayyip Erdoğan’ın bir numaralı adamı sanıyordum. Gayretlerinin altında bu sebep var sanıyordum. Ama gördüm ki, sen onun peşine gitmediğin gibi, yine eski gayretinden bir şey kaybetmeden çalışıyorsun. Üstelik yazılarınla ve konuşmalarınla bu ihanetçileri en açık ve net şekilde tenkit ediyorsun.
-Mustafa Atalay, bunun bizim hakkımızı alman ile ne ilgisi var kardeşim?
-Ah kardeşim ah! Benim Oğuzhan Asiltürk ile iyi diyalog içinde bulunduğumu biliyorsun. Her seçimde aday listeleri Ankara’ya Genel Merkeze gittikçe, ben hemen Oğuzhan Asiltürk’e gider ve derdim ki; bak Ekrem Şama’nın ismi yine geldi. Bu adam Recep Tayyip Erdoğan’ın sağ koludur. Ne gerekiyorsa yaparsın! Benim bu ihbarımla o da senin ismini baş taraflardan çizer son taraflara yazardı. Ama görüyorum ki büyük bir vebalin altına girmişim. Senin milletvekili olmanı önleyen benim. Hakkını helal et.
Şoke olduk ama, hiç tereddütsüz şu cevabı verdik:
-Mustafa Atalay kardeşim, hakkım geçmişse helal olsun. İnanıyorum ki, sen bunu doğru yapıyorum diye, davan için yaptın. Yanılmışsın. Oğuzhan Bey de davamızı ihanetlerden korumak için yapmış. Gerçi koruyorum diye sadıkları çizip, hainleri öne geçirmiş ama, bilmeden ve doğruyu yapıyorum zannederek yapmıştır. Ben incinmiş olsam bile sana da, Oğuzhan Bey’e de hakkımı helal ediyorum. Müsterih ol! Hem belki Milletvekili olsaydık bizim de ayağımız kayıp, davamıza ihanet etme ihtimalimiz olabilirdi. Bunun için de belki sana ve ona teşekkür bile borçlu olabiliriz.
Aklımıza hemen Erbakan Hocamızın bizim boynumuza sarılıp o duayı kulağımıza fısıldaması olayı geldi. Bu demek oluyor ki imtihan içindeymişiz, kalbimizden ve aklımızdan en ufak bir isyan mefhumu geçmediğini Hocamız farketmiş ve o duayı yapmıştı.
Böylece milletvekili olamamıştık ama, o duayı almıştık.
Bundan daha büyük bahtiyarlık mı olurdu?
Bahattin Elçi anlatıyor:
“Refah Partisi döneminde Erbakan Hocama isnat edilen; kanlı mı kansız mı olsun, olayı ile ilgili konuşmayı yaptığı zaman yanındaydık. 
 1994 mahalli seçimlerinin hemen ertesinde grupta konuştu. Biz o konuşmanın yapıldığı esnada Bayburt milletvekili olarak guruptaydık.
 Ankara ve İstanbul başta olmak üzere, birçok belediye başkanlığını Refah Partisi kazanmıştı. Ankara Belediyesi CHP’den alınmıştı. Ankara’daki solcular ve teröristler birçok yerde şiddet gösterisine başvurdular. Açıkça Ankara’da Gar Meydanı’nda:
-Ankara Melih’e mezar olacak! Her ne kadar sandıkta kazandı ise de, biz belediyeyi teslim etmeyeceğiz!
Şeklinde sloganlar atıyorlar, şiddet gösterileri yapıyorlardı. İşte tam o zamanda Erbakan Hocam bu konuşmayı yaptı. Bundan öncesini de arz edeyim; seçimler yapıldı, tansiyon gittikçe geriliyor Ankara’da. Hep duyumlar geliyor ki, teslim etmeyecekler belediyeyi bize…
Gurubumuzdan görev verildi, birkaç arkadaş gidin, falan falan yerlerde sandığa ve sayıma şiddet karıştıracaklarına dair haberler geliyor. Oralarda bulunun, denildi. Bize de Hocamız tarafından Altındağ’a gitme görevi verildi. Altındağ Seçim Kurulu’nda görev yapmaya gittik. Altındağ Seçim Kurulu’nun etrafını solcu militanlar, kuşatmışlar, hakimlere baskı yapıyorlar. Seçim Kurulu’na baskı yapıyorlar, seçim sonuçlarını etkilemeye çalışıyorlar. Biz milletvekilleri olarak maalesef silahla gitmek mecburiyetindeydik. Çünkü silahlı militanlar vardı.  Biz güvenliği sağlamak ve kendimize göre tedbirimizi almak için. Oradan da olumlu sonuç çıktı, artık hukuki yollar da tükenmişti ve Refah’ın kazandığı kesinleşmişti. Buna rağmen şiddet ve gösteriler devam ediyordu. Yani hak edilmiş bir koltuğu bir makamı teslim etmemeye niyetliydiler. Kan dökeriz, falan diyerek şiddet gösterileri yapıyorlarken, o meşhur gurup toplantısı yapıldı ve Hocamız o konuşmayı yaptı. Hocam özetle şunları demişti:
-Artık millet Refah Partisi’ne yöneliyor. Milletin iradesi Refah yönünde tecelli ediyor, bunu bu son seçimler açık bir şekilde göstermiştir. Bundan sonra ki dönem Milli Görüş dönemidir. İyi de bunu kabul etmeyenler var, gösteri yapanlar var, şiddet gösterisi yapanlar var. Şiddetle bunu önlemeye çalışanlar var. Dolayısı ile Milli Görüş’ün iktidarı kanlı mı olacak, kansız mı olacak? Buna kim karar verecek? Siz karar vereceksiniz!
Sözünü söyledi. Yani burada açıkça insanları, Milli Görüşçüleri kana şiddete tahrik değil, tamamen tersine; “sizin şiddetiniz de Milli Görüş’ün sinesinde söner” demek istedi. Sadece bu lafı alırsanız, evveliyatını almazsanız, bu sözler tamamen tersinden anlaşılabilir. İşte olan budur ve bunu kullandılar. Maalesef…”
Yine Bahattin Elçi anlatıyor:
“Bir dönem milletvekilliği görevi yaptım. Erbakan Hocam, bana ve bazı milletvekillerine dünya Müslümanlarının sorunları ile ilgili görevler verirdi. Hocam Afganistan cihadına çok önem veriyordu bilindiği gibi aynı zamanda Pakistan ve Afganistan‘la ilgili bazı görevler bize tevdi etti. Hocamızın talimatıyla Afganistan’daki siyasi çalışmalarımız ve girişimlerimiz, daha çok oradaki Müslüman liderlerin aralarındaki ayrılıkları, tefrikayı kaldırmak sureti ile birleşmeleri anlamında idi verilen görevler.
 Bu görevi ileri gelen, yetkili olan o zaman kimler ise, onlarla gidip görüşerek, Hocamın mesajını götürmek sureti ile yapıyorduk. Çünkü Erbakan Hocam, bir Dünya İslam Lideri idi. Dünyadaki Müslümanlar Hocamı öyle görüyorlardı. Tabi lidere bağlı idiler, doğrudan doğruya o şekilde görüyorlardı. Biz de daha çok sulh teşebbüsünde bulunmak üzere gittik. Mesela Afganistan’da Gulbeddin Hikmetyar ile Burhaneddin Rabbani arasında da sıkıntılar vardı. Bizim Afganistan’a gittiğimiz dönemde o zaman Taliban Harekâtı’nın arkasında Amerika’nın olduğunu tespit etmiştik. Başlangıçta yani, Afgan Cihadı’ndan sonraki dönemde Taliban Hareketi’nin arkasında diyorum. Burhaneddin Rabbani merhum zamanında Taliban’ın arkasında Amerika’nın olduğunu tespit ettik. Taliban Burhaneddin Rabbani’ye karşı idiler, Hikmetyar’a da karşı idiler. Bir de General Dostum diye biri vardı. O zaten İslam ile hiç alakası olmayan ve hiç hassasiyeti bulunmayan biri idi. Irkçılığı esas alan biri idi. Hikmetyar ile Rabbani arasında ihtilaf vardı, gittik ama bir ilerleme sağlayamadık. Maalesef onların arasındaki sıkıntı, uzun müddet devam etti. Rabbani vefat etti.
Afganistan’daki ve Pakistan’daki İslami Liderlerle gittik görüşmeler yaptık. Hüseyin Gazi bunlardan biri idi. Bunlar Hocama selamlarını saygılarını ve hediyelerini gönderdiler, biz getirdik.
Burada bir hatıramı da yine paylaşmak isterim. Afgan Cihadı’nda destanlar yazan, Pençir Aslanı diye anılan Ahmed Şah Mesut ile cephede görüşme imkânımız oldu. O bize, Erbakan Hocamın selamını aldıktan sonra şöyle söyledi:
-Biz niye Müslümanlar olarak birbirimizle uğraşıyoruz, niye tefrika halindeyiz? Ben şimdi niye Çeçenistan’da Ruslara karşı, Çeçen kardeşlerimin yanında cihat etmeyeyim de buradayım? Birbirimizle niye uğraşıyoruz?
O zaman Çeçenistan’da ki kardeşlerimiz de zorda idiler, havadan sürekli Rus uçakları bomba attığı için, onlar da büyük sıkıntı yaşıyorlardı. Hatta hatırlarsanız, Dudayev merhum da şehit edilmişti. Bir müddet sonra  Ahmed Şah Mesut, 12 Eylül İkiz Kuleler olayının hemen arifesinde, bir tuzakla şehit edilmişti. O şehit edildikten bir iki gün sonra İkiz Kuleler senaryosu gündeme getirildi ve tatbik edildi.
Afganistan’daki kardeşlerimizin Çeçenistan’a yardımlarını biliyoruz. Nerede bir Müslüman’ın derdi varsa, Çeçenistan’da mı, Afganistan’da mı, Bosna’da mı, nerde ise hepsi ile Hocam ilgilenirdi. Çünkü ümmetin önündeki adamdı Erbakan Hocam, Merhum.
Bir de bir hatıramı yine yeri gelmişken konuyla irtibatlı olduğu için arz etmek isterim. Milli Görüş’ün tırmanışını görenler korkuyorlardı, adaletten korkuyorlardı, ışıktan korkuyorlardı, barıştan korkuyorlardı. Onun için onun önünü kesmek için hukuki ve hukuki olmayan bütün yönlere malum başvurdular, bunları hep yaşayarak gördük. İftiralardan bir tanesi de hatırlarsınız şu idi:
O dönemde Sırplar, Boşnak kardeşlerimizi katlediyorlar, dünyanın gözü önünde ve hatta etkili ve yetkili devletlerin himayesinde, Boşnak kardeşlerimiz yok edilmeye çalışılıyordu. 1994-1995 arasını hatırlayın gazetelerin manşetleri, Refah Partisi Boşnaklar için toplanan paraları iç ediyor, diye. Buna Mercümek olayları diyorlardı. Bir iftira kampanyası başlatmak suretiyle Milli Görüş hareketine zarar vermeyi hedeflemişlerdi. Tam o dönemde öyle bir noktaya gelindi ki, Hocam Boşnaklarla ilgili bir toplantıda şunları konuştu:
-Evet, biz Boşnak kardeşlerimize yardım ediyoruz, onlar bizim görevimiz, çünkü onlar bizim kardeşlerimiz. Onlara yapılan zulme karşı, onlara yardımcı olmak bizim kardeşlik görevimiz, bunu yapıyoruz. Hatta oradaki bir fabrikayı bizim arkadaşlarımız silah fabrikasına çevirdiler.
Demek zorunda kaldı, ithamlar karşısında o kadar bunalmıştı yani. Toplantı bitti, art niyetli muhalif gözüken bir gazeteci Hocama şu soruyu sordu:
-Sayın Erbakan o söylediğiniz fabrika nerede?
Hoca sinirlendi:
-Ha, şimdi söyleyeyim de nerede olduğunu, yarın Sırplar orayı bombalasınlar, öyle mi?
Ama maalesef çok değil, bir iki gün sonra gazetelerde o fabrikanın Sırplar tarafından bombalandığı haberini okuduk…”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hoca, Ankara’da hapishaneden çıktıktan sonra Kuşadası’nda bir otelde kendisi ile görüşmek nasip oldu. Sohbetten sonra dedim ki:
-Efendim siz 1969’da bağımsız aday olmakla çok önemli bir şey başlattınız. Yani sizin bu hareketiniz, kendi dünya görüşünden zorla, hile ile uzaklaştırılmış bir milletin, yeniden kendi dünya görüşüne dönüşüdür. Siz bunu millete anlattınız, Cenabı Hakk’ın yardımı ile Milli Nizam’ı kurdunuz, kapatıldı, sonra Milli Selamet’i kurdunuz, kapatıldı ve hapse atıldınız. Bütün bunların hikmeti var. Şimdi de cezaevinden yeni çıktınız, bu yaptıklarınızın mutlaka Allah ecrini verecektir. İleride imkânlar olacaktır, siz manevi kalkınmayı gündeme getirdiniz. Şimdi bu insanların iyi olması önemli, iyi yetişmesi önemli, ama sistemin de iyi olması lazım. Onun için şimdi biz Müslümanız, iyiyiz, diyoruz ya, ama sistem bozuksa, o zaman mal bozuk çıkar. Onun için biz kedi Dünya görüşümüzü ve değer ölçülerimizi esas alarak, ülkemizin gelişmesi için yeniden bir yapılanma modeli geliştirmeliyiz. Yani kapitalizmin çerçevesi içerisinde belli sorunları çözeriz, ama biz Dünya görüşümüz olarak farklı bir sistemi öneriyor, bunu yapmamız gerekir, diyoruz.
Bu konu üzerinde uzun uzun durduk, sonra ayrıldık. Orada bana dedi ki:
-Madem öyle diyorsun, öyle ise daha aktif çalışman lazım, bu dediğin sana da manevi yük getiriyor!
Aslında biz Erbakan Hoca cezaevinde iken, diğer liderlere mektup yazmıştık, demiştik ki:
-Bu ülkedeki cari sistem problem üretiyor, onun için on senede bir müdahale oluyor. Sosyalizm çökecek, kapitalizm’de sorunlara çözüm üretemez. Dolayısı ile bizim bir çalışmamız var, işte Siyasal’da başlattık, sonra İzmir’de devam ettirdik. İzmir’deki arkadaşlarla da bir araya gelerek devam ettirdiğimiz bir çalışmamız var. Biz bu çalışmayı size anlatmak isteriz…
Demirel’den haber gelmedi, Ecevit teşekkür etti. Türkeş:
-Gelin görüşelim.
Dedi. Tabi Türkeş’e gidip anlattık, yorgundu, bizi bir danışmanına havale etti. İş orada kaldı.
Erbakan Hoca’da:
-Gelin tartışalım.
Dedi. Kuşadası’ndaki görüşmede onu da hatırlattı Hoca:
-Madem böyle çalışmanız var, öyleyse gelin çalışalım!
Dedikten, yani o 1983 yılından sonra başladık çalışmaya. Yani her hafta sonu ya Ankara’da, ya da Altınoluk’ta… Bu çalışmalara Süleyman Karagülle, Süleyman Akdemir, Ali Erişen başta olmak üzere 15-20 kişi katılırdık.”
Hakkı Kabakçıoğlu anlatıyor:
“Refah Partisi yeni kurulmuştu. Onun hazırlık çalışmaları vardı. Ben de yeni emekli olmuştum, partide nöbet tutuyor, bazı işleri yapmaya çalışıyordum. Bir araba lazım oldu. Partinin hazır olan levhası gelecek, bazı şeyler de bazı yerlere götürülecek getirilecek.
İl Müfettişimiz İsmail Yılmaz’ın bir aracı vardı. Kendisinden o nakil işlerini yapmasını rica ettim. Zaten son derece fedakar birisi idi. Elinden geleni yapıyordu. Ama benim içimden bu defa ona yük olmamak için benzin parasını vermeliyim, diye geçiyordu. O da aynı şeyi teklif etti:
-Ama bu defa benzin paramı isterim!
Arabası ile gittik, depoyu bir benzincide doldurduk. Parayı o ödedi. İşimiz bitince tekrar dolduracaktık, bu defa ben ödeyecektim. Böylece ne kadar yakmış isek biz ödemiş olacaktık. Gittik, şehir içinde Parti levhasını götürdük, başka işlerimizi de gördük. Aşağı yukarı 300 kilometre yol yapmıştık. Dönüşte tekrar benzinciye çektik, doldurulmasını istedik. Ama depo hiç eksilmemişti. Yani aracımız benzin yakmamıştı.
İkimiz de şaştık kaldık, duygulandık, bu davanın sahibinin Cenabı Allah olduğunu bir kere daha gördük…”
Osman Kızıltan anlatıyor:
“Erbakan Hocam 1980’li yıllarda Bucak’a gelmişti. Bir sohbet sırasında bize dedi ki:
-Ah Bucaklı kardeşlerim ah! Şu dağların altında servetler yatıyor. Bu servetlerin değerini bilemezsiniz. O kadar büyük servetler!
Erbakan Hocam bunu 1984-85 yıllarında söyledi. Şu an 25-30 sene sonra, Bucak’ımızda demir madeni olduğu, kömür madeni olduğu ve dünyanın en güzel traverten bej mermerlerinin bu ilçede olduğu görüldü. Bunların bilgisi kendisinde varmış.
Kemal Ölmez adında bir kardeşimiz vardı. İyi hatırlıyorum, sonra vefat etti. Ama bütün toplantılara ve konferanslara gelirdi. Buraya 35 kilometre uzaklıkta olan Keçili köyünde otururdu. O yolu kateder gelirdi. Ne zaman konferans olsa, ne zaman miting olsa mutlaka gelirdi. Toplantının bitim saati geceyarısı bile olsa, o kimsede misafir olmaz, geri dönerdi. Şimdi düşünüyorum da, nasıl gelir, nasıl giderdi şaşıyorum.
Bir defasında Bucak’ta Erbakan Hocamızın katıdığı bir miting yapıldı. Miting sonrası Erbakan Hocamızı ilçe parti binamıza götürüp çay ikram ettik. Bu Kemal Ölmez de oradaydı. Bize sonradan dedi ki:
 -Erbakan Hocamın etrafındaki insanları gördünüz mü?
-Hangi insanlardan bahsediyorsun Kemal?
Diye sorduk. O cevapladı:
 -Yeşil sarıklı, uzun boylu, beli kılıçlı, Kelime-i Tevhit sancaklı adamlar!
Bu hatıramı unutamam. Bir de en ilginci, Erbakan Hocamın göz hareketleridir. Onun o çok hareketli, adeta fıldır fıldır dönen gözlerini başka kimsede göremezsiniz.” 
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“1995 seçimlerine gidileceği zaman ben Sivas’ta İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Kurucu Dekan olarak çalışıyordum.
Tabi çeşitli arkadaşlar bana milletvekili adaylığı için teklif getirmişlerdi, çeşitli partilerden de teklif geliyordu, ama bizim başka partilere gitmemiz mümkün değildi. Ancak Refah Partisi ile ilgili olarak, Abdüllatif Şener Bey dedi ki:
-Bak Erbakan Hocamın talimatıdır. Ahmet Dökülmez Bey ona sizi söylemiş. Türkiye Milletvekilliği için sizin de isminiz geçiyor, haberiniz olsun!
 Diye benim ismimi konuşmuşlar. Ben de dedim ki:
-Hocamın emri baş üstüne. Yalnız, siz istediğiniz kadar, hatta istemediğinizden daha fazla aday bulabilirsiniz, ama buraya Dekan bulmakta zorlanırsınız.
Neticede ben arkadaşların bu tekliflerini geri çevirdim. Ancak bir gün Temel Karamollaoğlu Bey aradı, adaylık için son gündü. Dedi ki:
-Sayın Dekanım, Hocamızın selamı var, Mustafa Bey istifa etsin diyor!
Hâlbuki biz evde eşimle çocuklarımla görüşmüş, siyasete girmemek yönünde karar almıştık. Çünkü iyi bir performansımız vardı, Allah’ın lütfu inayeti ile yükselen bir grafiğimiz vardı, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni kurmuş, onu geliştirmenin mücadelesini veriyorduk. Ancak tabi Erbakan Hocam:
-Mustafa Bey istifa etsin, aday olacak!
Deyince, bunu emir telakki ettiğimden, Rektörlük yakın olduğu halde oraya bile gidecek zamanımız olmadığından, yani zaman çok kısıtlı olduğundan, ben telgraf ile istifa ettim. Kahramanmaraş’tan 4 milletvekili seçildi, birisi de ben oldum. Toplam 158 milletvekili çıkmıştı. Bu duruma göre TBMM Başkanı bizden olması gerektiği halde, teamülleri çiğneyerek seçtirmediler. Hükümet kurma görevi de Erbakan Hocamıza verilmesi gerekirken, yine teamülleri çiğneyerek ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verildi.
Mesut Yılmaz ANA-YOL hükümetini kurdu. TBMM’den güvenoyu aldığı açıklandı. Ama biz olayı tetkik ettiğimizde hükümetin güvenoyu alamadığını tespit ettik. Hocamıza bu konuda bir brifing verdik ve Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk, Refah Partisi olarak.
Mahkeme Refah Partisini haklı buldu ve güvenoyu alınmamış olduğuna hükmetti.
Bu sefer hükümet kurma görevi mecburen Erbakan Hocamıza verildi ve Refah-Yol hükümeti kuruldu. Bu gelişmeler, Erbakan Hocam ile aramızdaki ilişkilerin daha bir sıklaşmasına yol açtı, Elhamdülillah.”
Süleyman Canan anlatıyor:
“Refah Partisi kurulduğunda bana Kütahya İl Başkanlığı görevi verildi. Genel Başkanımız Ahmet Tekdal Bey olmasına rağmen bizim Ankara’daki çalışmalarımız Erbakan Hocamızın evinde ve kendisinin başkanlığında yapılırdı. Bu toplantılarda dinlemeye karşı bir tedbir olmak üzere transistörlü bir radyo devamlı açık bulundurulur, bir nevi frekans bozucu olarak işlev yapardı.
Bu toplantılara değişik simalar da katılırdı. Bir toplantıda Trabzonlu bir alim olan Ahmat Yaşar Hoca da katılmıştı. Beraberinde bazı hoca efendileri de getirmişti. Hocam konuşmaya başladı. Cihadı enine boyuna anlattı, sonra da Ahmat Yaşar Hocaefendi’ye dönerek:
-Buyurun şimdi de sizi dinleyeceğiz!
Dedi. Ahmet Yaşar Hoca getirmiş olduğu hocalara dönerek:
-İslam’da cihadı dinlediniz. Anlamadığınız, ya da İslam’a aykırı bulduğunuz bir husus var mı?
Diye sordu. Hiç kimse itiraz edemedi. Ahmet Yaşar Hoca bunun üzerine:
-Öyle ise var gücünüzle bölgenizde çalışmaya başlayacaksınız!
Dedi. Daha sonra siyasi yasaklar kalktığında bu toplantılar Parti Genel Merkezi’nde yapılmaya başlandı. O yıllarda İran Devrimi olmuştu. Bu sebeple birçok arkadaşımızda zihni bir tereddüt başladı. Çalışmalarımız yavaşladı:
-Bu iş parti purti ile olmaz!
Diye yoğun bir propaganda başlatıldı. Bilhassa gençliğimiz tereddütlere sokulmaya çalışılıyordu. Bir devirde Konya İl Başkanımız Abit Kıvrak Bey, Abdullah Büyük Hoca’yı Genel Merkez’e getirmişti. Bu görüşleri o Hocaefendi dillendiriyordu. İl Başkanları toplantısının bitiminden sonra Hocamız arka odada bir toplantı yaptı. Bu toplantıya tevafuken ben de katıldım.  Lütfi Doğan Hoca da vardı. Hocam cihad ve metod konusunda bir konuşma yaptı. Toplantı bittikten bir müddet sonra ben Abit Bey’i kenara çekerek sordum:
-Abdullah Büyük Hoca konuşmayı nasıl değerlendirdi?
Dedim. Şu cevabı verdi:
-Azizim Hoca büyük adam. Yanlışlığımızı gördük, diyor!
Dedi.”
Refah Partisi dönemimde en önemli çalışmalardan birisi de Hanım Kolları’nın çalışmasıdır. Erbakan Hocamızın emri ile gece gündüz arı gibi çalışmışlar, ulaşmadık kimseyi bırakmamışlardı. Onların faaliyetleri bu kitabın hacmini çok aşar. Ama bu faaliyetlerden bir tanesini Emine Genç Çelebi Hanımefendi’den anlatmasını rica ettik.
İşte söyledikleri:
“Niğde Koyunlu’nun güzel günlerinden biri, Şubat ayındayız, yerler dolu dolu kar, ara yollarda ancak adam geçecek kadar yer var. Yağışsız bir gün.
Telaşlıyız kadın erkek bir uçtan bir uca telefon ediyorum, onbeş gündür gece gündüz elimden yine telefon düşmedi. Son gün tekrar arıyorum, fire vermeden, Niğde’ye gidişimiz kalabalık katılım sağlanması için gayret ediyoruz. Niğde büyük sinemaya misafirimiz gelecek. Hocamızın değerli Hanımı Nermin Erbakan gelecek, Hanım Kolları İl Başkanımız Nedime Koçer Hanımla görüşmelerimiz hız kesmiyor. Refah Partisi zamanı. O günkü şartlar kısıtlı, zor, belli fırsatlarla çalışıyoruz. Koyunlu’dan beş, altı araba hazırladık. Niğde’de en çok araba bizdendi o zaman. 
Benim içim içime sığmıyor, etrafımda ak güvercinler uçuyor, toplantıya katılmak yetmiyor, Nermin Hanım’la konuşmayı da arzuluyorum. Konferans verimli ve heyecanlı bitti. Biz Nedime Hanım ve diğer arkadaşlar, Koyunlu’da Aynur Mumcu, Niğde’de bir hemşerimizin evinde çay molası verdik ve sohbet ettik. Ben konuşurken Güler Hanım’la birlikte bir takım hatıralar paylaştık, Nermin Hanım’ı Koyunlu’ya davet ettim. Erbakan Hoca’nın önemli bir toplantısı var, bugün Ankara’da olmamız lazım dediler. Uğurlamak için yola çıktık. Konvoy eşliğinde coşkulu bir yürüyüşten sonra Koyunlu’ya geldik. Misafirlerimi kendi evimde ağırladım, ikramda bulundum. Ev sahibesi olmaktan dolayı büyük bir onur ve sevinç duydum.
Nermin Hanım şöyle diyordu:
-Emine Hanım, yediğimiz bu nimetlerden ziyade, sizin sohbetiniz lezzetli geldi. Sizin gibi fedakar hanımlar oldukça bu dava yürüyecektir. Güler Hanım, Emine Hanım, bu karın, kışın, soğuğu içinde sohbetiniz öyle sıcak geldi ki, kendimi yaz günündeymiş gibi hissettim, öyle sıcak sardınız ki beni!
Diyordu. Nermin Erbakan Hanımefendi’nin kendine has üslubu, ağırbaşlılığı ve güler yüzü ile tekrar görüşmek temennisi ile misafirlerimizi uğurladık. Cennetmekan Nermin Hanım’ı en içten dileklerimle hayırla yad ediyoruz. Nur içinde yatsın.”
ERBAKAN BAŞBAKAN
Erbakan Hocamızın her işe başlarken Besmele ve Fatiha Suresi’ni okuyarak ve dua ile başladığını biliyoruz. Bir yazı yazacağında da, sayfanın en üst sağ tarafına Besmele rumuzu yazmadan başlamadığını da ifade etmiştik. Bu onun aile ve hocalarından aldığı derslerin bir yansımasıdır.
Peki Başbakan olduğunda da aynı davranışını devam ettirmiş midir?
Milli Gazete yazarlarından Adnan Öksüz 28 Ekim 2013 günü köşe yazısında bu konuyu işlemiş. Aynen alıyoruz:
“Erbakan Hoca Bakanlar Kurulu’nu nasıl açtı?
Yarın, 29 Ekim 2013…
Cumhuriyet Bayramı’nın yıldönümü…
29 Ekim gününün anlamlı bir başka yanı daha var;
Milli Görüş lideri, Refahyol İktidarı’nın Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın doğum günü…
Erbakan Hocamız 29 Ekim 1926 günü dünyaya geldi.
Bu vesileyle Refahyol İktidarı’nın Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’la ilgili bugüne kadar bilinmeyen bir anekdotu sütunlarımda aktarmak istiyorum…
Biliyorum, sizin de ilginizi çekecek.
Kısa zamanda efsane hizmetlere imza atan Refahyol Hükümeti’nin ilk günleri…
İlk Bakanlar Kurulu…
Erbakan Hoca’nın sağında Başbakan Yardımcısı, DYP Genel Başkanı Prof. Dr. Tansu Çiller, sol yanında Devlet Bakanı Fehim Adak…
Başbakan Erbakan, basın mensupları salondan ayrıldıktan sonra şu duayı yapıyor;
Euzübillahimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vesselâtü Vesselâmü Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve Alâ Âlihî ve Sahbihî Ecmaîn...
Cenabı-ı Hakka bugünleri bizlere gösterdiği için şükürler olsun.
Bakanlar Kurulumuz yüce milletimize hayırlı olsun…
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller bembeyaz kesiliyor…
Daha sonraları, 28 Şubat kararları uy-gu-la-na-cak-tır, kararlı vurgusunu yapan, bir ara da Demirel marifetiyle Başbakan olmayı hayal eden, şimdilerde nedense hesap vermeyen, Çiller’in A Takımı’ndan Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez kıpkırmızı oluyor.
Milli Savunma Bakanı, DYP’li Turhan Tayan hop oturup hop kalkıyor…
Ama Başbakan Erbakan, o her zamanki sakinliğiyle ilk Bakanlar Kurulu’nu bu dua ile açıyor.
Bu anekdotu bana aktaran kaynağım, bu sahneyi, o toplantıda bulunan merhum Bakanlardan Necati Çelik’e de sağlığında doğrulattım, dedi.
İktidarda kaldığı kısa dönemde, unutulmaz hamlelere imza atan Refahyol’un bu başarısında nasıl bir başlangıcın yattığını hâlâ anlamayanlar var mıdır?
Vardır, vardır!..
Adnan Öksüz”
Erbakan Hocamızın 1996-1997 yıllarındaki Başbakanlığı döneminde, yanında hizmetinde bulunmuş olan Hasan Başel anlatıyor:
Hocamızla kısmen âcizane hatıralarımız oldu. İlk dikkatimi çeken şey   Sünnet-i Seniye’ye çok hassasiyetle uymaya çalışması olmuştur. Mesela Genel Merkez’in önündeki Hamidiye Cami’inde namaz kıldık. Çıkışta ayakkabılarını ben hazırladım. Giyinmesi için önüne bıraktım. Çekeceği uzattım. Ama giyinmedi. Ben tekrar verdim, giyinmedi, giyinmiyor. Sonra baktım ki, sol ayakkabısını hazırlamışım. Katiyyen giyinmedi. Hemen hatamı düzelttim, sağ ayakkabısını öne çıkardım. O zaman giydi.
Bazen toplantılara geç kalıyor denirdi. Benim gördüğüm kadarıyla    toplantıların uzun sürme ihtimaline karşı namaz vaktinin girmesini bekliyor ve namazını kılıp öyle iştirak etmek için hassas davranıyor. Yani toplantılarını namaz saatine göre ayarlamaya çalışıyor. En önemli toplantılar, mesela, Bakanlar Kurulu, mesela yurt dışından misafirlerin bulunduğu toplantılar olsun, namaz vakitlerine çok önem veriyor, ona göre zamanı kullanıyordu. Yani dünya bir yana, namazı bir yanaydı, diyebilirim. 
 Cemaatle namaza çok önem veriyordu. Özellikle hizmetinde 5 arkadaş idik. Biz namazlarımızı kılar onun toplantıdan çıkarak namaz kılmasını beklerdik. Cemaatle namaz kılmaya önem verdiğini bildiğimizden, en azından birimiz onunla cemaat olmak için namazımı kılmaz, onu beklerdi. O arkadaşımız müezzin olur, Hocamız da imam olurdu. Böylece cemaatle namaz kılmış olurdu. Bazen bu aksıyordu. Herkes namazını kılmış olurdu. O sorardı:
-Cemaat yok mu bana?
Dediğinde biz derdik ki:
-Hocam biz namazımızı kıldık!
-Hımmm! Beni yine yalnız bıraktınız namazda!
Diye sitem ederdi. Bunu bildiğimizden meclis olsun, konut olsun, başbakanlık olsun, sürekli hazırlığımızı yapar, cemaat halinde namazımızı kılardık. Namaz konusunda hiç acele etmeden, tam böyle bir tadili erkâna uyarak namazlarını kılardı hiç acele etmezdi, sünnetleri terk etmeden. Ha acelemiz var, toplantımız var, onlara aldırış etmezdi. Yani onlar illaki olacak ama, sünnetlere de riayet ederdi. Namaz sonrasında tesbihatlara oldukça riayet ederdi. Onun yanında biz de öğrenmiş olduk. Yani bizim önümüzde böyle bir Mürşidi Kâmil gibi bize yol gösterdi. Allah ondan razı olsun. Allah rahmet eylesin.
1997 Haziran’ındaki D-8 toplantısının final akşamı, yani imza günü akşamı idi. Devlet başkanlarının da konuk olduğu, İstanbul’un Anadolu yakasında Cumhurbaşkanlığı’nın misafir köşkü var, Beylerbeyi Sarayı. Orada misafir devlet başkanları, Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Yardımcısı  Tansu Çiller’in de katıldığı yemekli akşam toplantısı. Orada akşam namazı vakti girdi. Hocam uzun bir konuşma yapacak. Konuşmaya çıkmadan önce beni çağırıp kulağıma fısıldadı:
-Bu ara namazımızı kılalım!
 Koştuk içeriye, sarayda 35 yıl hizmet etmiş ve emekliliğini bekleyen bir insana dedik ki:
-Böyle böyle, bizim bir iki tane seccademiz var, ama burada Erbakan Hocamız ile beraber cemaat halinde namaz kılacağız, 8-10 kişi. Namaz için bize hazırlık yap.
Başladı ağlamaya. Gözyaşları ile kendi seccadesini açtı. Dedi ki:
-Ben 35 seneden beri buradayım, bir ev sahibi olarak, hiçbir başbakan, hiçbir cumhurbaşkanı, bana seccade aç demedi, namaz kılmak için. Elhamdülillah emekli olmadan önce bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı benden seccade istedi. Ona seccade hazırlamak bana nasip oldu. Allah’ıma şükürler olsun!
Ağlayarak seccadelerimizi hazırladı. Allah’ıma şükürler olsun, bunu da biz yaşadık. İlginçtir biz de şükrettik, tabi böyle bir insana hizmet ettiğimiz için. Oradan namazımızı kıldık, akabinde tarihi konuşmalarını yaptı Hocamız” 
Hasan Aksay anlatıyor:
“Erbakan Hoca 1996’da Başbakan olduğu zaman ziyaretine gittim. Başbakanlık konutunu kullanmadığını gördüm. Dedim ki:
-Hocam neden burayı kullanmıyorsun? Bu konut Başbakanlar kullansın diye inşa edilmiş, senden öncekiler kullanıyordu. Yani kendi eviniz buradan daha rahat ta onun için mi kullanmıyorsunuz? Bence burayı kullanın.
Deyince şu cevabı verdi:
-Hasan Bey, ben de kullanmayı düşünüyorum ama, Ramazan ayını bekliyorum. Çünkü burayı benden önce kullananlar içki, miçki her tarafını berbat etmişler. Allah’ın hoşlanmayacağı şeylerle dolu. Ramazan’da hocaları falan davet edip, bir iftar yemeği verdikten, Kuranı Kerim okunduktan ve güzel sohbetler yapıldıktan sonra, yani o pis havası temizlendikten sonra kullanmaya başlayacağız. Manen temizlensin, sonra oraya geçeceğiz.
Dedi. O meşhuır iftar yemeği işte bu düşünce ile tertip edildi. Ama bu hassasiyet bazılarına adeta battığı için, o iftar bahane edilerek bir bardak suda fırtına kopartıldı.”
Erbakan Hocamızın itibar ettiği ve uzun yıllar ilişki içinde olduğu bir Hocamız daha vardı: Muhammed Emin Er, Allah Rahmet eylesin vefat etti. Hocamızın mahdumu İbrahim Halil Er Milli Gazete’de o özel ilişkiler için şunları yazdı:
“Tanıdığım bir mücahit: Necmeddin Erbakan
Erbakan “Başbakan”dı artık. Gururlanıyorduk onunla birlikte. Ama Onun Başbakanlığı farklıydı. Farkı da hissettiriyordu. İlk Başbakan olduğunda, “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlamıştı konuşmasına. Bu bile yeterdi zalim düzenin paniklemesine. O, verdiği kararların İslam’a uygun olması için hep gayret etmişti.
Gece yarısı telefon acı acı çaldı. Ben açtım telefonu. Başbakanlıktan aranıyordu, Erbakan’ın danışmanlarından birisiydi. Erbakan acil olarak babamla görüşmek ve bir şeyler sormak istiyordu. Ama maalesef babam o gün evde değildi. O dönemlerde cep telefonu yoktu. Gittiği yerin telefonunu verdim. Evet! Hoca İslam’a aykırı kararlar vermek istemiyordu. O, şüpheli kararlarında mutlaka fetva almaya çalışıyordu. Özellikle babamın ilim ve takvasına güvendiğinden onun fetvalarına itibar ediyordu. Bunu canlı olarak şahit oldum. Bir nevi Şeyhulislam’ı olmuştu.
Bir gün babam Erbakan’ın Başbakanlıkta iftar yemeği verdiğini ve kendisinin de davetli olduğunu söyledi. Akşam gelip arabayla götürmemi de tembihledi. Akşamüzeri eve geldim. Üzgündü. Aslında çokta gitmeye taraftar değildi. Bunun henüz zamanı değil, hiç rahat değilim diyordu. Ama Hoca’nın davetini kıramazdı. Zaten kendisi için değil, Hoca için endişe ediyordu. Tam onu götürmeye hazırlandığım sırada, partiden bir araç gönderildiği haberini aldım. Lüks bir araçla götürmek istiyorlardı. Onlar, hocaları laik medyaya karşı zayıf göstermek istemiyorlardı.
Meşhur hocalara iftar yemeği yapıldı ama yer yerinden oynadı. Sanki Erbakan ülkeyi Yahudilere satmıştı. Sonunda hocalar da bu ülkenin evladı değil miydiler? Üstelik bir iftar yemeğinde ülkenin din adamları ve hocalarını davet etmek kadar doğal bir şey olabilir miydi? Ama laik medya laikliğin elden gittiği haberleriyle sarsılıyordu. Özellikle babamın resmi gazetelerde ön plana çıkmıştı. Bindiği aracın lükslüğü ön plana çıkartılıyor, tarikat liderlerin ne kadar zengin olduğu vurgulanıyordu. Halbuki insan bir telefon açıp sormaz mı? Bu araba sizin mi değil mi diye? Hayatta bir arabası olmayan babamın bindiği arabayı onunmuş gibi gösteriyordu medya.
İftar yemeğinden sonra baskılar oluştu yemeğe katılan insanlar üzerinde. Bir gün namazdan gelen babama araba çarptı. Babam karşıdan karşıya geçerken kendisine çarpan arabayı köşede durmuş şekilde gördüğünü, kendisi yola çıkınca hızlıca harekete geçip vurduğunu anlattı. Aslında olay kaza süsü verilen bir cinayete teşebbüstü. Ama canı veren Allah’tı. O dilemezse kimse bir şey yapamazdı. Yaklaşık iki ay hasta yattı. Ayakları kırılmıştı. Uzun bir tedavi süreci yaşadı. Fakat o yemeğe katılmanın bedelini ailece ödedik. Vebalı muamelesi gördük sürekli ve hep işlerimiz baltalandı birileri tarafından.
Bir gün babama sordum iftar yemeğinde ne konuşuldu diye. Bana:
-Aslında biz o gece sadece ağladık.
Dedi.
-Nasıl yani?
-Öyle çok önemli bir şey konuşulmadı. Erbakan çıkıp bize bir konuşma yaptı. Kırk yıllık mücadele arkadaşlarına teşekkür etti. Ben ve Mahmut Efendi Erbakan’ı Başbakan olarak gördüğümüzden dolayı birbirimize baktık ve ağladık.
Evet, dışardaki insanlar o geceyi çok farklı anlatsalar da o gece sevinç gözyaşları dökülmüştü. Dualar edilmişti devletimiz için ülkemizin âlimleri tarafından. Bundan daha doğal bir şey de olamazdı. Başbakanlıkta papazlara yemek verildiğinde bunun adı demokrasi olurken, âlimlere yemek verilmesi birilerinin zoruna gidiyordu.
28 Şubat dönemi ve sonrasındaki baskılar ve ardından Hoca’nın başbakanlıktan ayrılması hepimizi derin bir kedere boğmuştu. Erbakan, İstanbul’dan Ankara’ya uçakla geliyordu. Çok kalabalık bir grupla onu havaalanında karşılamaya gittik. Kalbimiz perişan ve öfkeyle doluydu. Onun bize vereceği mesajlar önemliydi. Ne söylerse yapmaya hazırdık. Ama o her zamanki sakinliğiyle çıktı medyanın karşısına ve her zamanki gibi besmeleyle başladı sözlerine. Konuştu konuştu… Konuştukça yüreğimiz yumuşadı, öfkemiz dağıldı. O, bir Müslüman lider tavrını sürdürdü. Hz. Hasan oldu o an. Ümmetin birliği için haklarından feragat etmenin erdemliliğini gösterdi. Zaman vahdet ve birlik zamanıydı. Öfke ve kırgınlık bu millete sadece zarar verirdi. Zaten birileri pusuda bekliyordu. Ama o fedâkarlık yapmaktan çekinmedi. Millet için, huzuru için her şeyi içine attı. Fakat onun bu yenilgi ve geri çekilişi kâfir üzerinde Hudeybiye oldu, kendi kurdukları tuzaklarda boğuldular.
Partisi kapatıldı. Ama o yine küsmedi devletine. Acı bir söz söylemedi. Yüzünü ekşitmedi. Kimseye küsmedi. Ülkeyi germedi. Yere düşen bayrağı diğer omuzuna aldı ve yoluna devam etti. Bu gün küçük çıkarlarına halel gelenlerin ülkeyi kana bulamaktan çekinmeyen sözde liderlere rağmen o hep birliği ve vahdeti emretti. Hz. Hasan oldu devleşti. Müslüman’ın Müslüman’a karşı kullanılmaması için hep göğsünü siper etti. Onları sakinleştirmeye çalıştı. Düşündüğü gibi yaşadı, yaşadığı gibi düşündü. Son gün, son nefesine kadar mücadele etmekten yılmadı.”
Nevzat Laleli Anlatıyor.
“24 Aralık 1995 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde, TBMM’nin toplam 550 milletvekilliğinden Refah Partisi 158 milletvekili, Doğru Yol Partisi 135 milletvekili, Anavatan Partisi 132 milletvekili, Demokratik Sol Parti 76 milletvekili ve Cumhuriyet Halk Partisi de 49 milletvekili alarak çıkmışlardı.
Büyük mücadelelerden sonra hükümeti kurma görevi RP’ne verilmiş, o da önce ANAP ile ve daha sonra DYP ile yaptığı görüşme ve çalışmalar sonuncunda RP-DYP hükümetini kurmaya muvaffak olmuştu. Büyük Birlik Partisi de 3 milletvekili ile hükümete dışarıdan destek olacağını açıklamıştı.
Bu koalisyon zamanında Başbakan Necmettin Erbakan’ın vermiş olduğu iftar yemeği istismar edilen en önemli olay olmuştur. Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, diğer başbakanların da yaptığı gibi, Başbakanlık konutunda bir iftar yemeği vermek istedi. Ancak bu yemek, kalburüstü siyasetçilere değil, ülkemizin sevilen ve sayılan din adamları ve ilahiyatçılarına verilecekti.
Erbakan Hocamız her zaman kendinin dikkat ettiği ve bize de söylediği bir önemli sözü:
-Çalışmalarınızı yasal çerçeve içerisinde yapın! Yasal çerçeve içerisinde kalarak yapılacak o kadar çok çalışma vardır ki, biz bunun yarısını bile yapamıyoruz!
Tenbihi idi. Ancak Hocamızın bir önemli özelliği de, mevcut sisteme bir koyun uysallığında boynunu vermez, sistemi inancı uğrunda gerilebileceği kadar gerer ve hatta bunu isteyerek ve severek yapardı. Milli Görüşün iktidarı için yapmayacağı fedakârlık yoktu. Buna, biz cihad ediyoruz, derdi. Çünkü biz Müslümanız ve cihad da bize farzdır, açıklamasını yapardı. Eğer bir çalışma cihadsa, o çalışmanın karşısına koyabilecek ne bir engel ve ne de bir başka değer bulunamaz, derdi.
Güneş battıktan sonra açık hava konuşması yapılamayacağı halde onun konuşmaları ikindiden sonra başlamışsa, akşam namazı vakti iyice daraldığı zamana kadar konuşurdu.
Diyanet camiasını ve din adamlarını tapu kadastro memurları ile eş tutan zihniyetin, 28.Haziran.1996 tarihinde kurulan RP-DYP hükümetinde çok büyük bir değişme göstermesi, zaten bu hükümetten beklenen en önemli icraatlardan biriydi.
Milli Gençlik Vakfı Genel Başkanı olarak, 11 Ocak 1997 Cumartesi  Ramazan ayında, Başbakanlık konutundaki Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın iftar yemeğine bizzat katılanlardanım. Yemeğe katılanlar arasında bazı İlahiyat Fakültesi Profesörleri, Diyanet işleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş ve yardımcıları, Eski Diyanet İşleri Başkanı ve Eski Senatörlerimizden Lütfi Doğan, Rıza Çöllü Hoca, değerli ilim adamlarımızda Muhammed Emin Er Hocamız, ilk etapta aklıma gelen isimlerdir.
O gün iftar yaklaşırken kendi arabamla iftara gitmiş ve daha sonra TV haberlerinde kendimi de seyretmiştim. Tabii arabalarıyla gelen resmi ve özel davetli ilahiyatçılar, Başbakanlık Konutu’nun salonunu doldurmuşlardı.
Ancak benim dikkatimi çeken önemli olaylardan birinin gazeteci ve TV kameralarının olağan sayıdan fazla yer alması ve bunların en küçük detayları bile çekmeye çaba göstermeleriydi.
Gazeteciler ve TV kameraları iftardan önce bir salondan bazı görüntüler aldılar ve kendilerinden salonu boşaltmaları istendi.
İftar büyük bir huzur içerisinde yapıldı. Ama ben dâhil hepimiz, hiç alışkın olmadığımız Başbakanlık kotunda ilahiyatçılara bu Başbakanlık iftar yemeği verilmesini biraz şaşkınlık ve biraz buruklukla karşıladık. Şaşkındık, zira; öz yurdunda garipsin, öz vatanda parya, diyen şairin bu şiiri yazdığı devirler ile, bir Başbakanın iftar yemeğine ilahiyatçıları davet etmesi ve onlara Başbakanlık Konutu’nda yemek vermesi garibimize gitmişti.
Biraz burukluk yaşıyorduk, zira bu ülkenin gerçek sahipleri bizdik. Bu ülke Allah Allah! diyerek düşman üzerine yürüyen ve ölürsek şehit, kalırsak gaziyiz, diyen dedelerimiz tarafından bize vatan yapılmıştı. Ve biz Başbakanlık Konutu gibi bir yerde, ilk defa bir iftar yemeğinde bir araya geliyorduk.
Bu duygular içinde iftar yemeği yendi, dualar yapıldı. Arakasından ev sahibi olarak Başbakanımız Prof. Dr. Necmettin Erbakan günün mana ve önemini anlatan bir küçük konuşma yaptı ve vaktin dar olması da göz önüne alınarak akşam namazları kılında ve dağılındı.
Ertesi günü yayınlanan gazeteler ve TV ler verdikleri haberlerde, sanki ülkemizde ihtilal oldu, havasında haberler verdiler. Meğer neler yapmışız da haberimiz yokmuş, demekten kendimiz alamadık.
Refah-Yol Hükümeti’ni düşürebilmek için, çıkarları bozulan bazı güç odaklarının medyayı kullanarak Refah-Yol hükümetinin başına örmek istedikleri çoraplardan biri…
Daha sonra öğrendiğimize göre bu haberlerde ki sansasyon, bir ay kadar sonra yapılacak (28.Şubat.1997) olan Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin kafalarını bulandırmaya yönelik olduğu anlaşıldı.
Burada bir yanlışı daha düzeltmek istiyorum. O da Refah-Yol hükümeti, 28.Şubatta yıkıldı, yanlışlığıdır.
Refah-Yol Hükümeti 12.Haziran.1997 günü DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’e Hükümet protokolü gereği, Başbakanlığın verilmek istenmesi için kendi isteğiyle hükümetin istifa etmesi şeklinde olmuştur.
Hükümet istifa dilekçesini Cumhurbaşkanı Demirel’e verirken yanında da 296 milletvekilinin imzaladığı, kurulacak Tansu Çiller Hükümeti’ne güvenoyu vereceğiz, beyanları yok sayıldı ve güya demokratik sistem göz ardı edilerek Demirel Hükümeti kurma görevini Çiller’e vermeyerek, Mesut Yılmaz’a verdi. DSP ve DTP de bu hükümete destek olacaklarını açıkladılar. Erbakan Hükümeti böyle gayrı meşru bir şekilde yıkılmış oldu. Çokları 28 Şubat’ta yıkıldı zannederler. Yine çokları paşalar yıktı zanneder, ama DYP’nin milletvekillerinin partilerinden istifası hükümeti desteksiz bırakmıştır.”
Bahattin Elçi diyor ki:
“28 Şubat öncesiydi. Hava bulanıktı. Guruptan bazı arkadaşlar sağda solda çok serbest bir şekilde, ölçmeden, tartmadan konuşma yapıyorlardı. Bir gurup toplantısında Hocam şöyle dedi:
-Bazı arkadaşlarımız kendilerini kontrol edemiyorlar.  İstismarlara vesile olacak şekilde sağda solda konuşuyorlar. Hey sizler, gidin ormana ve ormanda bağırın alabildiğine!”
Fehim Adak anlatıyor:
“1996 yılında Başbakan Erbakan, biz de Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı’ydık. Hocamızın makamı olan Başbakanlık binasının hemen bitişiğinde, bizim makamımız vardı. Erbakan Hocamız, yani Başbakan, bizi emrettiği anda, hiç kimseye görünmeksizin onun yanına gizlice geçebilecek bağlantılarımız vardı.
Başbakan, bilhassa Türkiye’deki para ve kredi konusunda incelemeler yapmak üzere bize emir vermişti. Türkiye çok sıkışmıştı. Para bulmak gerekiyordu. İç para yok, dış para yok, her şey borç… Kurumlarımız borç alıyorlar bulabildikleri kadar.  Ama tefeciler, yani durumu kendi lehlerine çeviren kurumlar istedikleri faizle bize borç veriyorlar. Biz de bu konuları incelemeye başladık. Allah mutlaka bize bir yol gösterecek, biz O’nun için geliyoruz, O’nun davası için geliyoruz. Ama nereden ve nasıl bir çıkış yolu bulacağız, bu benim o zamanki aklımla?
Hazinenin parası var malum, bütün kirasıdır, bilmem vergileridir, şusu busu, bunlar hazinede toplanıyor. Şimdi bu hazinenin paraları nerede yatıyor? Biz işe biraz buradan başladık, benim ekonomi ile ilişkim yok, ben mühendisim, ama bu paralar nerede toplanıyor, diye merak ettim. Nerede birikiyor bu paralar, bu paralar varken niye biz borç alıyoruz? Baktık ki bu paralar, özel bankalarda birikiyor, özel bankalara yüzde bir iki faizle, yahut üç beş faizle veriliyor. Aynı müesseseler, aynı paraları kredi ihtiyaçları olduğunda müesseselerimize yüzde 60 la veriyorlar.
Biz buna mani olursak, bir miktar kaynak temin ederiz, diye düşündük ve işin içine bu düşünceyle girdik. Allah selamet versin, Vakıflar Bankası’nın Fehmi Gültekin isminde bir Genel Müdür’ü vardı. O şahıs bize çok yardımcı oldu. Ama tuhaftır ki, AKP’liler o adama çok haksızlık ettiler. Ben Fehmi Bey’e dedim ki:
-Sen bana yardımcı ol, benim kafamda böyle bir şey var, yani bunu halledelim. Bizim Türkiye’nin bütün müesseselerin paralarını bir yerde toplayalım, hepsini. İhtiyacı olan ödeme evrakı ile buradan çeksin. Bu paralar da Ziraat Bankası’nda ve Vakıflar Bankası’nda toplansın! Bunu sağlayabilir miyiz?
-Evet, ben bunu yapabilirim! Bir program var, bu programı tatbik edersek, kim ne koydu, kim ne çekti belli olur, hesabı verilir, dedi. Böylece işe başladık. Böylece bir havuz oluşturduk. Bu havuza devletin bütün müesseseleri, artı devletin ortak olduğu bütün müesseseler, artı devletin her hangi bir şekilde finanse ettiği müesseseler, artı sigortalar, artı belediyeler, artı ticaret ve sanayi odaları ve benzerlerinin paraları gelecek. 
Başladık bu hesabı çalıştırmaya. Bir de baktık ki, 6 ayda 7 milyar dolarlık para birikti. 7 milyar dolar, tek başına sadece 7 milyar dolar değil, Kamu İktisadi Teşebbüsleri, yani KİT’lerin ihtiyacı olan paralar buradan ödenince, faizler kalktı. KİT’ler zarar ediyorken kara geçtiler. Devletin ödediği faiz 10 milyar dolar düştü . 7 milyar dolar KİT’lerden, 10 milyar dolar da bu faizden… Ötekinden berikinden, derken büyük rakamlar önümüze çıktı. Erbakan Hoca bana dedi ki:
-Yahu Fehim! Biz ne kadar zenginmişiz de farkında değilmişiz?
 Ayrıca buna ilaveten, dört tane de ekonomik paket yaptık. Bir de Yurt dışında ki paralarımız konusu var. Sadece İngiltere değil, bu bankalar kendi döviz mevduatını yurt dışı muhabirlerine yaptırıyorlar. Yurt dışı muhabirler, yurt dışında ki yabancı bankalara yüzde 2 faizle yatırıyorlar, oradan geliyor bize aynı paralarımız, yüzde 15’le bize veriliyor.  Biz inceledikçe böyle en az 40 tane mevzu çıkardık. Ekonomi paketleri ile birlikte, biz denk bütçeye ulaştık. Allah yardım ediyordu, denk bütçeyi hayata geçirdik. Bu olayların her safhasında Erbakan Hocamızın emir ve talimatları var. Onun bu emirleri olmasa ve bizi yönlendirmese, muvaffak olmamız mümkün olmaz. Allah razı olsun, Hocam önümüzü açıyordu.
Prof. Dr. Osman Altuğ Hoca biz işte karınca yuvasına böyle çomak sokmuş olduk falan diye bunları anlatıyor.
Burada Osman Altuğ Hoca’nın çok büyük katkılarını unutamayız. Benim takdim kabiliyetim yok. Osman Hoca bütün bu olayları ilmi bazda dizayn ediyor takdim ediyor.
Şimdi Erbakan Hocamızla biz bazı şeyler üzerinde düşünüyorduk, şu anda da düşünüyorum. Mesela biz bir türlü fiiliyata geçiremediğimiz mühim bir mesele var, ona yetişemedik. Kaydi para konusu. Merkez Bankası tespit ediyor, onunla soygun yaptırıyor bankalara. Ben bunu da gündeme getirip normalleştirmeye çalıştım, ama yetiştiremedik. Bu gün de zaten kimse bu konuya itibar etmiyor.
Tayyip Bey iktidara geldiği zaman, işin farkında olmadığı ve bilmediği için, acil eylem planına havuz sistemini uygulayacağına dair madde yazdırdı. Sonra baktı ki, yo öyle değilmiş. Onu hemen kaldırttı. Yani baktı ki para babalarının buna rızaları yok, kaldırtmak zorunda kaldı. 28 Şubat’ın temelinde bir bu havuz sistemi var, bir de D-8 olayı var.”
Mustafa Algül anlatıyor:
“1997 yılı. Erbakan Hocam Başbakan. Osman Akgün bana telefon açtı:
-Mustafa Bey bir şey söyleyeceğim!
-Buyur Osman Hocam!
-Erbakan Hocam size gelmek istiyor. Ne kadar sevildiğini bil. Hanımı ile beraber size gelecekler.
Ben kulaklarıma inanamadım. Biz kimiz ki, koskoca Başbakan, Dünya İslam Lideri kalkıp bizim mütevazı hanemizi şereflendirecekler.
Osman Bey devam etti:
-Ben şu kadar senedir Hocamın yanındayım, herkes onu ziyarete geliyor, Hocam ise seni ziyarete geliyor, haberin olsun!
Dedi. Hava sıcak olduğundan ben hemen bahçeye masaları kurdum, mütevazı hazırlığımı yaptım. Hocam eşiyle teşrif etti. Eskortlar, korumalar etraf doldu taştı. Tam 4 saat orada sohbet ettik. Bir ara sordum:
-Hocam durumlar ne olacak? Kimisi hükümeti düşürecekler, diyor, kimisi başka şeyler söylüyor. Ben bunları duyunca, düşüremezler, boşuna telaşlanmayın, falan diyorum ama, bir de sizden duymak istiyorum. Hocam bu işin sonu ne olur?
Dedi ki:
-30 Ağustos’u atlatırsak, orada alacağımız tedbirlerle tehlike geçer. Ondan sonra bizi indiremezler!
Dedi. Ama bırakmadılar. Haziranda iş bitti. Allah nasip etmedi.”
Lütfi Yalman Anlatıyor:
“Nevşehir’de Hacı Abdullah Baba diye bir zat vardı. Bir mürşidin halifeliğini yapıyordu. Yenilikçi-Gelenekçi tartışmalarının yaşandığı günlerde ziyaretine gittim. Bu tartışmalarla ilgili kanaatini sordum. Bana şöyle bir hadise anlattı:
Milli Selamet Partisi’nin ilk yıllarında Erbakan Hoca’nın ismi duyulmaya başlayınca, ileri geri bir sürü sözler söyleniyordu. Abdestsiz namaz kılıyor, bir vakti iki defa kılıyor veya ailesi ile ilgili sözler söyleniyordu… Bizim Nevşehir’de bir Hocaefendi vardı. Bana:
-Git İstanbul’da Mehmet Zahit Kotku Efendi’ye bir sor bu konuları en iyi o bilir, ona göre bize bir haber getir.
Dedi. Ben de otobüse bindim yola çıktım. Uyumuşum. Rüyamda otobüsten uçağa geçmişim, baktım uçak yavaş gidiyor, penceresinden çıktım uçarak Mekke Medine gibi bir takım yerleri ziyaret ettim. Son olarak İstanbul’a Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesine geldim. Fatih Sultan Mehmet Han bana:
-İstanbul’a gelince ilk beni ziyaret edeceksin ona göre!
Dedi. Uyandım, garaja gelmişiz. Ben de ilk defa Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesine ziyarete gittim. Fatiha ve dualarımı okuduktan sonra birisi geldi koluma girdi:
-Sen nereye gideceksin?
Diye sordu. Ben de:
-İskender Paşa Camii’ ne gideceğim, dedim. Bana:
-Ben Erzincan Kemaliye Müftüsü,(galiba) Abdurrahman. Ben de oraya gideceğim, dedi. Beraberce gittik, öğle namazından sonra Mehmet Zahit Kotku Efendi’nin odasına geçtik. Ben Erbakan’la ilgili soruyu sormadan önce Kemaliye Müftüsü Hoca efendiye şu rüyayı sordu:
-Hocam geçenlere rüyamda Efendimiz (a.s.v)’i gördüm. Dedim ki Ya Rasulallah, ben sana bu devirde nasıl hizmet edebilirim?
Diye sordum. Peygamber Efendimiz şehadet parmağını ileriye uzattı, parmağının ucundan bir nur çıktı, Erzurum veya Erzincan’da bir salonda Erbakan Hoca konferans veriyordu.
-Buna hizmet, bana hizmettir.
Buyurdu. Bunun üzerine Mehmet Efendi şöyle dedi:
-Erbakan saçının ucundan ayağındaki tırnağa kadar iman doludur. Namaz borcu yoktur. Kur’an ı okur ve anlar. Hadis hafızıdır, dedi.
Ben bu hadiseyi dinleyince, ilave bir soru sormaya ihtiyaç duymadım. Erbakan Hoca ile ilgili kanaat belli olmuştu. Nevşehir’e geldim. Nevşehir’deki Hoca efendiye olayı anlattım. Bizim şeyhimiz de Erbakan Hocamızla birlikte çalışmamızı emretti ve biz Hocamızdan ayrılmadık.
NOT: Bu hadiseyi Nevşehirli Hacı Abdullah Baba MEMLEKET DERGİSİ adlı dergiye verdiği röportajda da anlattığını gördüm.”
 Arif Ersoy anlatıyor:
1995 yılı genel seçimlerinde Refah Partisi birinci parti oldu. Erbakan Hoca bizi topladı dedi ki:
-Seçimleri birinci parti olarak bitirdik. Şimdi bundan sonra nasıl bir yol takip edelim, herkes fikrini açıkça söylesin!
Herkes uzun uzun konuştu, sıra bana geldi:
 -Hocam Elhamdülillah çalıştık gayret ettik birinci parti olduk. Ama bu egemen güçler, bu haramiler bize başbakanlığı vermezler! Ama biz birliği korursak, çalışırsak, mutlaka gelecek seçimde tek başımıza iktidar olabiliriz, dedim.
Nitekim Başbakanlığı vermemek için çok büyük çaba harcadılar ama, sonunda mecbur kaldılar.
  Erbakan Hoca 26 Haziran 1996’da Başbakanlığa gelecek, resmen göreve başlayacak. Böyle ilan edildi. Biz Çorum’da idik. 25 Haziran’da hanıma dedim ki:
-Yarın bizim belediye ile ilgili işlerimiz var, sabah erkenden Ankara’ya gideceğiz.
Sonra geldik, Yargıtay’ın karşısında hanımla bekledik. Erbakan Hoca geldi, merasimle Başbakanlık’tan içeri girdi. Sonra hanıma dedim ki:
-Bizim burada işimiz bitti, haydi geri gidelim.
Dedi ki:
-Bey niye buraya kadar geldin, madem geldin git, Hoca’yı tebrik et?
-Hanım bir hata işledim, onun tövbesini yapmaya geldim. O hata da; arkadaşın birisi ta yıllar önce 1969’da Erbakan Başbakan, diye slogan atmıştı, o zaman bir anormallik görmemiştim. Ama onu unutmuşum, fakat seçimden sonra Hoca bizi topladı sordu, ne yapacağız, diye. Ben de Başbakanlığı size vermezler dedim. Hata yaptım. Başbakanlığı veren de, alan da Cenabı Allah’tır. Ben bunu gözardı edip o hatalı sözü söyledim. Şimdi Hoca’nın Başbakanlığını gördüm, tevbe ettim ve burada işimiz bitti, dedim ve geri gittik.”
Yine Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın Refah Partisi döneminde en önemli icraatlarının birisi D-8 oluşumu idi.
 D-8’in üç aşaması vardı:
Birinci aşaması kuruluş aşaması idi. Erbakan Hoca baştan geniş düşünüyordu. Yani 8 değil daha çok ülke ile kuruluş yapmak. Baktı ki yaptığı toplantılarda, onların hepsini bir arada toplamak zor. Hepsinin özel kutlama günleri var, bağımsızlık günleri var, bayramları veya başka meşguliyetleri var. Bunun üzerine nüfusu 60 milyondan fazla olan 8 ülkeyi bir araya getirdi. Türkiye, Endonezya, Malezya, Bangladeş, Pakistan, İran, Mısır, Nijerya. Bu birinci aşama idi. Burada hem nüfus, hem de birikim, potansiyel, kurumsallaşma, gelişmişlik gibi kriterleri de ön plana çıkarmıştı. 
İkinci aşamasına Erbakan Hoca D-60 diyordu. Bu kuruluşu fikren benimseyenler diyordu. 60 ülke, bu kategoriye giriyordu. Bu aşamada kurulmuş olan bu organizenin içine 50 ülke daha girmiş olacaktı.
Üçüncü aşamada ise bütün mazlum milletler. Burada Müslüman olma şartı aranmayacaktı.
Konuyu biraz açmakta fayda var:
Erbakan Hocamız bu konuyu bizimle enine boyuna müzakere etti. Baştan aramızda bazı görüş farklılıkları vardı.  
Teorik olarak düzenleri ikiye ayırıyoruz; ya barış düzeni olur, ya çatışma düzeni. Barış düzenine Silm Düzeni diyoruz. Çatışma düzeni ise barışın baskı ve dayatma ile sağlandığı düzen. Silm Düzeni, insanın kendi iradesi ve rızası ile sağlanandır. Silm, Kuran’ın tabiri, İslami esaslara göre oluşmuş bir düzendir. Kuran’da Bakara Suresi 208. Ayet’te mealen Müminlere buyuruluyor ki:
-Ey İnananlar! Hep birden Silm Düzeni’ne, yani barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.
 Silm Düzeni ne demektir, şeytani hilelerin olmadığı, barış düzeni. Hazreti Adem’den bu güne kadar o barışın sağlanmasının da iki şartı var. Birincisi Allah’ın insanlara verdiği doğal hakların korunması. Doğal haklar;  düşünme, inanma, fikriyat, girişim hakkı, çalışma özgürlüğü, sözleşme özgürlüğü… Erbakan Hocamız bunu sık sık anlatıyordu. Bunlara Batılılar doğal haklar diyor, biz de Allahın insana insan olarak verdiği haklar, yaratılıştan gelen haklar, diyoruz.
Biz bunu tevhitle izah ediyoruz, yani tevhit Lailaheillallah, demek. Veren, alan, getiren, götüren Allah’tır, demek. Ondan başka bu hakları kimse veremez ve alamaz, demek. Sosyal hayata yansıması da, haklının güçlü kılınması olarak anlatılır. Bir yerde barışın olması için haklının güçlü kılınması lazım.
İkincisi de paylaşımda adaletin olması lazım. Muhammedün Resulullah da adaleti ifade ediyor. Dolayısı ile ilk dönemlerde şöyle ortaya konmaya çalışılıyor; barış düzeni Rahmeten lil alemin. O düzeni kabul eden herkese orada yer var.
Onun için üçüncü aşaması da bütün mazlum milletler. Ve dolayısı ile belki Hoca gündemde bu son yıllar olduğu için tartışılmadı, ama barış düzeni, tevhit ve adalet çizgisinde kurulacak olan, şeytani hilelerin olmadığı, Kuran’ın deyimi ile bizim başkasının hakkını yemediğimiz, başkasının da  bizim hakkımızı yemesine rıza göstermediğimiz bir düzendir. Kuran buna faiz ayetinden sonra diyor ki:
-Sizler öyle insanlarsınız ki, başkasına zulmetmezsiniz, size zulmedilmesine de rıza göstermezsiniz. Onun için İslam Birliği, İslam Düzeni demek, bizim başkasına zulmetmediğimiz, baskı uygulamadığımız, sömürmediğimiz, başkasının da bize baskı uygulamasına ve bizi sömürmesine rıza göstermediğimiz düzen ve birlik demek.
Orada önderleri İslami esaslara inanacaklar, zaten iman etmezlerse yapamazlar, yani Müminlerin kurması gerek. Yani dünya hayatını şimdiden ahiret karşılığı verenlerin kurması gerekir. O Silm Düzeni ile ilgili o iman eden insanlardır ki, Cennet karşılığında dünya hayatını ve malını Allah'a vermiş olan insanlar. Onun için bu barış, yani Silm Düzeni ancak dünya menfaati olmayan ve kendi çıkarlarını düşünmeyenlerin kurduğu bir düzen. Müminler bunu kuracak, tevhit ve adaletin yanında ama, orada herkes yaşayacak. Yani orada her kesim yer alabilecek. Çekirdek Müslüman olmak kaydıyla. Müslüman olacak, yani şöyle düşünecek; bir kere Müslüman’ın bir hususiyeti de, ben kimsenin hakkını yemem, dünyayı da verseler, yiyemem. Biliyorsun iki günahın affı mümkün değil, birisi şirk, diğeri de kul hakkı. Şirk demek Allah’ın insanlara doğuştan verdiği temel hakları ihlal etme yetkisini başkasına tanımak demek. Siyaseten işin manası bu. İkincisi de kul hakkı. Öyle ise barış düzenini kim kurar, haklıyı güçlü kılmaya inanan ve paylaşımda adalete iman edenler kurar. Müslümanların önderliğinde bunun kurulacağını belirtiyor Kuran. Ama o sadece Müslümanların yaşadığı bir düzen değil. O düzende mahkeme kararlarını kabul etmeyenlere ülkeyi terk etme hakkı tanınıyor, ülkeyi terk et deniyor.
Bu haliyle Silm Düzeni’nde, hangi dine mensup olursa olsun veya dinsiz olsun, yer var. Onun için Erbakan Hocamızın vefatı yıllarında, hatta vefatından sonra da, biz batıda bunları anlatırken de diyorlardı ki, ya bütün beşeriyet bunu anladı ama, İslam kelimesini duyunca, benim dinim var, senin dinin benim dinimin alternatifi gibi, anlıyor.
Erbakan Hoca diyordu ki:
-İslam A dininin, B dininin alternatifi değildir. O, kainatı yaratanın barışa ulaşmak için gönderdiği bir inanç sistemidir. İslam Dini’ni biz şöyle formüle ediyoruz; barışa giden yol haritasıdır. O yol haritasını takip edenler barışı tesis eder.
Hakikaten, bütün insanlık alemini düşünürsek, tarihi yorumlarla Hocamız zaman zaman anlatırdı. Hak ve batıl medeniyetlerin seyrini orada anlattığımız zaman, Hak merkezli medeniyet, nerede, ne zaman hakimse, barış, kuvvet merkezli medeniyet nerede ne zaman hakimse de çatışma vardır. Onun en güzel örneği de Kudüs’tür. Kuran Allah Resulü’nün Mekke’den Kudüs’e gidişini izah ederken, etrafını mubarek kıldığımız, diyor. O halde mübarek nedir? Bir rivayete göre Kudüs barışın barometresidir. Kudüs’te barış varsa, o zaman Hak merkezli medeniyet hakim demektir. Kudüs’te savaş varsa o zaman kuvvet merkezli medeniyet hakim demektir. Yani ta Hazreti Davut’tan bu güne kadar. Onun için Erbakan Hoca şunu söyledi:
-Firavunlar hiçbir zaman barış tesis etmemişler. Onların kurduğu barış, hayat korkusu ve açlık korkusundan dolayı, baskı ve dayatmaya dayanan düzendir.
Şunu size söyleyeyim ki, yukarda anlattığımız Silm Düzeni, yani barış birliğini, bugün dünyada en fazla isteyenler batıdalar. Müslümanlar henüz barış birliği nedir bilmiyor. Bu Irak işgalinde ben İngiltere’deydim, orada bir yürüyüş oldu, o zaman, 300-400 bin kişi, bu zulme son diye haykırıp yürüdüler. Ben o zaman orada şöyle dedim, o kalabalığı görünce: Bu topluluğu biz şu anda hiçbir Müslüman ülkede toplayamayız. Yani dolayısı ile batı da barışı arıyor. Arıyor ama başka yerde arıyor. Sömürge yapan Firavunun peşine takılmış, barışı arıyor. Halbuki barış ancak haklının güçlü kılınması halinde olur. Buna hukukun üstünlüğü de diyebiliriz. Yalnız bizimle batılılar arasında, hukukun üstünlüğü kavramında bir bir tanım farkı var. Hukukun üstünlüğü demek, Allah’ın doğuştan insana verdiği hakları ihlal etmeyen kuralların egemen olduğu düzen, o kuralları ihlal ediyorsa o hukuk değildir. Bunu, batı dilinde hak, hukuk kavramı olmadığı için anlatmada zorluk çekiyoruz. Onun iki şartı var; birisi haklı güçlü kılınacak, ikincisi de nimet külfet paylaşımı adil olacak. Ne demek adil; külfetle nimet orantılı olacak. Yani kim külfete çok katlanıyorsa, nimetteki payı da fazla olur. Efendim çok anılarımız oldu, çok toplantılarımız oldu, kendi aramızda yani İslam birliği baştan şöyle algılanıyordu:
Sadece Müslüman dünyası bir araya gelecek, sonra o sadece Müslümanlar için kurulacak.
Halbuki Cenabı Allah Rahmetenlil alemindir, dolayısı ile bugün ezilen nerede bir toplum varsa, Afrika’da, Ameriaka’da Asya’da nerede olursa olsun, Silm Düzeni’ne girmelidir. Çünkü Silm Düzeni haklarının yenilmediği bir düzendir. Çünkü Allah Rahmeten lil alemindir.”
 

TOP