BÖLÜM-15 İHANETLERE KARŞI ŞEFKATİ

 İHANETLERE KARŞI ŞEFKATİ
Çok az kızardı. Kızgınlığı asla şahsı ile ilgili olmazdı. Davası için zaman zaman kızsa da asla kin tuttuğu görülmemişti. Savunduğu davasına ihanet edenlere ise onların ahiretlerini kurtarmak adına cevaplar verir, nasihat etmekten asla geri durmazdı. Kısaca diyebiliriz ki, ihanetlere karşı bile, şefkat, merhamet ve sabır gösterirdi.
Erbakan Hocamız hakkında böyle bir çalışma yaptığımızı duyan çok sayıda insan bu bölümün içeriğine uygun hatıralarını gönderdiler. Hepsini yayınlamak kitabın hacmini çok aşar. Ancak bir iki tanesine yer verebiliriz.
İşte bunlardan birisi…
Zekeriya Pehlivan yazmış:
“Ben aslen Kahramanmaraşlı olup, Antalya’da ikamet ediyorum. Kendi işim olan inşaat işi ile meşgulüm. 1993-95 yıllarında Refah Partisi Yozgat İl Yönetim Kurulu üyesi idim. Abdullah? Örnek Bey de İl Başkanımızdı.
Sayın Ekrem Hocam, Erbakan Hocamla ilgili bir çalışmanız olduğunu bir dostum vesilesi ile öğrenmiş bulunuyorum, ben de katkısı olur düşüncesi ile bir anımı sizinle paylaşmak istedim.
Antalyalı 15-16 iş adamı arkadaşımla Balkan ülkelerine bir ziyaret gezisi düzenlemiştik. Bu geziyi Antalya MÜSİAD’lı iş adamları olarak düzenlemiştik. O günkü Antalya MÜSİAD Başkanı Abdullah Aykut başkanlığında bir gurupla yapmıştık. Ziyarette, Abdullah Aykut, Süleyman Aykut, Adnan Büyüközer, Ali Turan, Enver Yiğit, Ispartadan Mehmet Dolmacı, Avukat Adnan Bey (Soyadını hatırlamıyorum, galiba Refah Partisi Eski İl Başkanı) kardeşlerimiz de vardı.
Bu ziyaretimizin bana göre en önemli bölümü, Kosova ziyaretimiz sırasında, Prizren’de bir cami imamını ziyaretimiz esnasında yaşadıklarımızdır.
Cami imamı, İlahiyat Fakültesi’ni Ankara’da okuduğunu, Milli Gençlik Vakfı’nda kaldığını, Erbakan Hoca’nın ahlakı ile ahlaklanmaya çalıştığını söyleyen samimi bir kardeşimiz. Orada baş imam olduğunu da söylemişti.                                            
İmam efendi, (Allah ondan razı olsun) bizleri samimiyetle karşıladı. Hoşbeşten sonra:
-Sizlere birer adet Kuranı Kerim hediye etmek istiyorum, müsade ederseniz bu kutsal kitabımıza da ülkemin mührünü basmak istiyorum, bu mührü de ilk kez sizin için kullanıyorum!
Dedi ve ekledi:
-Erbakan Hoca’yı nasıl tanırsınız, o size göre nasıl bir adamdır?
Diye bir soru sordu. Ben de:
-O nasıl söz Hocam, biz Erbakan Hocamızı çok iyi tanırız, o bize göre mücahittir!
Deyince Hoca Efendi:
-Öyle ise size bir konuyu aktarayım da, hiç olmazsa siz bilin! Erbakan Hoca’ya karşı atılmış bir iftira olan, o kayıp trilyon davası vardı ya, işte o paraları ve daha fazlasını Hocamın teslim ve talimatı ile ben buraya, yani Bosna’ya, Kosova’ya ve Makedonya’ya bizzat getirdim!
Demez mi? Biz adeta sevinçten uçacakmış gibi olduk ve çoğumuz bu durum karşısında ağladık. Hoca Efendi devamla:
-Eğer o para olmasaydı, biz bugün çok daha zor durumlarda olabilirdik, dedi. Allah ondan da sizlerden de razı olsun!”
Burada bir kapı açılmış oluyor. Kayıp trilyon diye hafızalarda adeta kazıttırılarak beyinlere çakılan bir dava. Aslında o günün parası ile bol sıfırlı 900 küsür milyar liradır. Hazine’nin partilere yapmış olduğu desteğin bir bölümüdür. Bu parayı Refah Partisi Genel Merkez yetkilileri il teşkilatlarına göndermişlerdir. Lakin bazı illere gönderilmediği, gönderilmiş gibi evrak tanzim edildiği gerekçesi ile davalar açılmış, sonunda da imzası veya talimatı olmadığı halde, Erbakan Hocamız, paranın hazineye faizleri ile birlikte iade edilmesi hükmü ile karşı karşıya bırakılmıştı. Ayrıca da ömrü cihad ile geçmiş o güzel insana “sahtekarlık” yaftası yapıştırmaya kalkışmışlar ve hapse mahkum etmişlerdi.
Yukarıda Zekeriya Pehlivan’ın anlattığı hatıra ise olaya bambaşka bir boyut katmıştır.
Bu mevzu açılmışken bir hatıramızı nakletmeden geçemeyiz:
2011 yılının 27 Şubat’ında vefat eden Erbakan Hocamız, 1 Mart günü defnedilmişti. Resmi olmayan cenaze törenine, dünyanın her yerinden mahşer gibi kalabalıklar katılmıştı. Basın bu olayı tahmini 3 milyon kişi olarak manşetlerinden duyurmuşlardı.
Hocamızın mezarı ziyaretçi akınına uğruyordu. Dünyanın her tarafından gelmiş insanlar sel olup mezarlığa akıyordu. Hemen o gün Saadet Partisi İstanbul Teşkilatı bir karar alıyor, mezarlığa seyyar mutfaklar yerleştiriliyor, hava şartlarına göre ziyaretçilere kolaylık olsun diye. Gelen ziyaretçilere küçük de olsa çay, çorba ikramı yapmaya başlıyordu. Bunun için teşkilatlar kalabalık kadrolarla gece gündüz nöbet tutuyorlardı. Hatırladığım kadarı ile 2-3 ay bu uygulamayı yapmak zorunda kalmışlardı. Çünkü ziyaretçi akını o kadar uzun sürmüştü.
Mezarlıkta nöbet tutan arkadaşlar enteresan olaylar yaşamışlar. İşte onlardan bir tanesi:
Bir gece bir gurup insan geldiler. Ziyaret yaptılar. Daha önce görmediğimiz simalardı. Ziyareti bitirdiler, çay çorba ikramı yapıyoruz. İngilizce konuşuyorlar. Sorduk:
-Kimsiniz, nereden geldiniz, Erbakan Hocamızı nereden tanıyorsunuz?
Bize akılda bile tutamadığımız Hindistan civarında bir yer ismi söylediler. Dediler ki:
-Biz orada yıllardır İslami mücadele veriyoruz. Mücadelemiz silahlı. Erbakan yıllardır bize hem taktik verir, hem de maddi olarak para gönderirdi. O bizim de liderimizdi. Biz gündüz gelemezdik, zira peşimizde düşman casusları var. Hayatımız her an tehlikede. Bir yolunu bulup kaçarak geldik ve liderimizi gece ziyaret ediyoruz.
Bu hatıra ile Zekeriya Pehlivan’ın anlattığı olayı bir araya getirip düşündüğümüzde, Erbakan Hocamızın dünyanın neresinde olursa olsun, İslami mücadele veren guruplara liderlik yapmış olduğunu, para desteği sağlamış olduğunu anlıyoruz. Anlıyoruz dediğimize bakılıp işin yabancısı olduğumuz sanılmasın. 1984 yılından Erbakan Hocamızın vefatına kadar İslami mücadele veren Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Afrika, Azerbaycan, Keşmir gibi bölgedeki Müslümanlara yapılan yardımların toplanması ve organizesinde İstanbul İl’inin sorumlusu olduğumuz unutulmasın. Arkadaşlarımız sağ olsunlar bize “İstanbul Mercümeği” lakabını takmışlardı.
Diyeceğimiz o ki, böyle bir Dünya İslam Lideri olan Erbakan Hocamızı sahtekarlık isnadı ile hapislere ve tazminatlara mahkum edenlerin yatacak yerleri var mıdır?
Ya bütün bunları bilerek:
-Biz Erbakan’ı hapisten kurtardık, ev hapsine çevirdik!
Diye onun ismini oya tahvil edenler nerede yatacaklar?
Ama o kendisine bunca zulmü yapanlara, davasına ihanet edenlere karşı hakettikleri karşılığı asla vermemiş, merhamet ve şefkatini onlardan da esirgememiştir. Cihadı kaidelerine göre yapmayarak, gayrı meşru yollar kullanarak ele geçirdikleri makamlarına da asla saygısızlık etmemiş, devlet adamlığı vasfını sonuna kadar muhafaza etmiştir. Kendisine taş atanlara, ihanet edenlere hep tebessümle karşılık vermiştir. Yalnız bizim de şahit olduğumuz birkaç kişi var ki, onlar Hocamızı çok çok üzmüş olmalılar ki, onların ismi geçtiğinde yüzünün asıldığını, bizzat müşahede etmişizdir. Bunların başında Salih Kapusuz, Abdullah Gül, Feyzullah Kıyıklık ve Zekeriyya Karaman gelmektedir. Bu insanlar diğerlerinden farklı olarak neler yapmışlar da Hocamızı üzmüşlerdir, detayını bilmemiz mümkün değildir.
O sadece Türkiye’nin değil, Dünya Müslümanlarının da lideri idi. Böyle bir lidere ihanet etmek gerçekten insanı çok üzüyor. Ama insanoğlu bu. Mükemmel değil hep eksiktir. Servetin, şöhretin, şehvetin peşine düşenler ihanet dahil her türlü kötü fiili işlemeye müsait yapıdadırlar.
İşte böyle bir ihanet hazırlığı konusunda Ali Nabi Koçak’ın anlattıklarını okuyoruz:
“Refah Partisi’nin 1993 kongresinden önceki günlerdi. Recep Tayyip Erdoğan o günlerde İstanbul İl Başkanı idi. Bir gün döndü bana dedi ki:
-Erbakan Hoca seni dinliyor, söyle de; Hoca bu işi yapamıyor, bana bıraksın!
 Bir Belediye Başkanları toplantısı idi. Şok oldum. Yanımızda arkadaşlar vardı! Bilindiği gibi biz o zaman Belediye Başkanı idik. Dedim ki:
-Ne ne, nasıl yani? Ya sen Hoca’dan daha iyi mi yapacaksın?
-Evet!
-Nasıl ya? Delirdin mi sen?
Dedim. Mahmut Vanlıoğlu atladı:
-Ya sen nasıl konuşuyorsun?
Bir girdiler birbirlerine… Mahmut bana döndü:
-Ya Hoca niye susuyorsun?
Ben de dedim ki:
-İki Karadenizli çarpışıyorsunuz, ben de seyrediyorum. Son noktayı ben koyacağım!
-Hadi koy noktayı! Ya şuna bak fitneye daldı. Sapıtmış bu ya!
Söze girdim:
 -Tayyip Bey Allah aşkına! Şu anda sen birilerinden fetva almış gibisin!
 Sonradan anladık ki meğer şimdilerde Amerika’da olan meşhur bir Hoca’dan fetva almış!
-Hocam senin aklın yetmez bu işlere!..
Dedi, beni susturdu.
Mahmut Vanlıoğlu ona karşı ciddi mücadele etti, en son:
-Bu iyice sapıtmış!
Dedi.
Bizim Mahalli İdareler Başkanı vardı. Mahalli İdareler Derneği belediyecilerin derneği, Ankara’da. Osman Usta. Beni arıyor ve diyor ki:
-Korkut Özal, Cemil Çiçek, Mehmet Keçeciler… Saydı, saydı, işte Abdülkadir Aksu, Tayyip Erdoğan, Hasan Hüseyin Ceylan… İşte geldiler şey kurdular telefonu da bu. Bunu hocaya yalnız söyleyemiyoruz. Sen söyleyebilirsin!
-Ne kurdular?
-2.liste çıkaracaklar Refah Partisi’nden Abdullah Gül falan!
 -Kardeşim, Erbakan’a bunu söyleyecek Ankara’da deli bulamadınız da, İstanbul’da beni mi buldunuz?
-Adamlar binayı kiralamışlar, ayrılık ateşini yakmışlar, telefonları bu, adresleri bu. İkinci bir liste çıkaracaklar ve genel başkanlıktan Hocamı düşürecekler. Hocam seni sever. En münasibi senin söylemen. Başkaları söylese huzurundan kovar.
Dedim ki:
-Ya ben sevildiğimi bilmiyordum, bu lafı duymak hoşuma gitti, ama kusura bakmayın dereyi deliye atlatırlar veya dereyi keçiye atlatırlar hesabı olmasın. Beraber gidelim.
Üç kişi olarak Hocamın yanına çıktık elini öptük, önüne bir liste koyduk:
 -Bu ne?
Dedik ki:
-Korkut Özal, Cemil Çiçek, işte Mehmet Keçeciler, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül… Bunların hepsi partiyi ikiye bölmek için veya genel başkanlığı ele geçirmek için bu adresteler!
-İyi de onlar iyi kardeşlerimiz!
-Biz de kötü demedik ki, iyi kardeşlerimiz, iyi de çalışıyorlar! Ben görevimi yaptım, size haber verdim, araştırın doğruysa tedbir alın, doğru değilse beni de ikaz edin! Allahaısmarladık!
-Elini öptük çıktık.
 Bunların bir kısmı partide, bir kısmı da girmeye çalışıyordu. Ondan sonra Hocam bir tedbir aldı, partiye girmeye çalışan o adamların hiç birini üye yaptırmadı. O kongrede iltihakları bekleniyordu ertelendi. Onlara ‘sizi seçimden sonra üye yapacağız’ denildi. Onlar da o işte muvaffak olamadılar ve kongre bitti.”
Bu hatıra gazetelerde yayınlandı. İsmi geçen Osman Usta, burada geçen olayı hatırlamadığını ifade etti.
Erbakan Hocamız işte bu ihanetçileri bile kongreden sonra şefkatle bağrına bastı ve partiye kayıtlarını yaptırdı.
Nasıl reddedebilirdi ki? Ona göre yeryüzünde iki grup insan vardı. Birinci gruptakiler, Milli Görüş’e gelmiş olanlar, ikinci gruptakiler ise gelmek için sırasını bekleyenler.
İçlerinde ihanet tohumları olduğunu bile bile yukarıda adı geçen insanları partiye kaydettirmişti. Hoş onlar bu şefkati anlayamamışlar ve kısa süre sonra ihanetlerini gerçekleştirmişlerdi.
Zaman zaman çoğumuz düşünürdük. Bu Siyonistlerle dünya üzerinde dişe dokunur şekilde mücadele eden ilk lider Abdülhamit Han’dır, sonra da Erbakan Hocamdır. Bunların birbirlerine çok benzeyen yönleri var. Abdülhamid Han’a defalarca suikast düzenlendiğini biliyoruz. Acaba Erbakan Hocama da bir suikast yapmayı planladılar mı, veya bir girişimleri oldu mu?
Erbakan Hocamızı ömür boyu hiç yalnız bırakmamış olan Oğuzhan Asiltürk bu konuda şunları söyledi:
“Planlamalar bilinmez, ama girişim bilinir, çünkü ortaya çıkar. Benim bildiğim böyle bir girişim olmadı. Akıllarından geçen nedir, bilmeyiz tabi ki.”
Yani girişim, suikast, şu, bu olmadı ama, bütün güçleriyle Hocayı siyasi mücadeleden uzaklaştırmak için çok şey yaptılar. Hatta Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın o dönemdeki siyasi işler müsteşarı, sonradan gazetelerde bir takım kimselerde tekrar etti ama, ilk söyleyen odur. Demişti ki:
-Biz Erbakan’ı gömeceğiz, üstüne de beton dökeceğiz. Bir daha da siyaset yapamayacak!
Sözünü o söyledi, hem de bizim eski milletvekillerimizden birisine. O zaman parti kapatma davası açılmış yürüyor. İsim söylemekten mümkün olduğu kadar uzak duruyorum, milletvekilimiz, kendisi Konya’da avukat iken bu kişi de orada Başkonsolosmuş. Konya’da Amerikan’ın Başkonsolosu. Bu arkadaşımızın hanımı Alman. Tabi Hristiyan. Bunlar da öyle. Konya’da da başka öyle kalburüstü görüşecek kimse yok. Bunlar ahbap olmuşlar. Sonra bizim arkadaş milletvekili olduktan sonra kendisini yemeğe çağırıyor ve orada söylüyor. Milletvekili bana dedi ki:
-Sayın Asiltürk, sizinle bir konuyu görüşmem gerekir!
İkimiz de meclisteyiz. Ben:
-Hay, hay!
Dedim. Gurup Başkanlığı odasında ikimiz konuşuyoruz. Bana o Konsolosun dediklerini aynen anlattı. İlaveten demiş ki:
-Sen kendine başka bir parti ara!
O da cevap vermiş:
-Ben bu parti de bunların içinde yetişmiş bir insan olmadığım halde, diğer partilerde de bulunduğum halde, başkalarında hiç görmediğim anlayış, takdir ve yakınlıkla, yani kendilerinden biriymişim gibi bana samimi davranışları var. Ben böyle sıcak bir topluluğu başka partilerde görmedim. Ben ayrılmam, ben partimden memnunum!
Diye cevap vermiş. Amerikan Konsolosu o zaman demiş ki:
-Biz Erbakan’ı gömeceğiz, üstünü de betonlayacağız! Bir daha da siyaset yaptırmayacağız, ben seni sevdiğim için söylüyorum, sen kendine başka bir parti ara!
Adamcağız bunu bana anlattı, sonra da parti kapatıldı. Ondan sonra davalar, yasaklamalar, yapılanlar ortada. Suikast değil ama, bunlar aynı şeylerin başka bir versiyonu”
Bu söylenenler zihnimizde çok çağrışımlar yapıyor. Toprağa gömüp üstüne beton dökme söylemi… 28 Şubat darbesinden sonra ABD’de Dışişleri Bakanlığı ve Büyükelçilik yapmış bulunan Eric Edelman’ın söyledikleri aynı sözler. AKP kurucularının da aynı mahiyette, hatta tıpatıp aynı olan sözleri… Bu da neyin nereden yönlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Erbakan Hocamız bütün bunlara karşı o insani tecessümü ile yaklaşmış, kimseyi bu sözlerinden dolayı kırmamış, incitmemiştir. Üstelik bütün bu ihanetler karşısında Milli Görüşçülere itidal ve sükunet tavsiyesi ile istenilmeyen olayların meydana gelmesini önlemiştir.
Şöyle bir neticeye varmak mümkündür:
Bir suikast düzenleyerek Erbakan Hocamızdan kurtulmak mümkün iken, acaba bunu neden yapmadılar? Öyle bir kötülük yaparlarsa Erbakan’ın kendisinden kurtulurlar belki ama, başlattığı bu davasından kurtulamazlar. Onun için buradaki metot, onunla beraber bu davanın açmaza girdiğini ispat ederek sıfırlama metodudur. Davasının hayata tatbik edilemeyecek derecede hayal mahsulü şeyler olduğunu ispat etmeye çalışmak. Bunu başarabilselerdi, gömüp, üzerine beton dökmeleri mümkündü. Ama Allah’a şükürler olsun, dünya kurulalı beri, Hak davaları ortadan kaldırmayı hiçbir kimse ve hiçbir topluluk başaramamıştır. Erbakan’dan sonra da, Erbakan’ın savunduğu Milli Görüş davasını savunacak niceleri gelecektir.
Fatih Erbakan diyor ki:
“Erbakan Hocamıza bir suikast yapılıp yapılmadığı konusunda ben de hep düşünmüşümdür. Siz bir insanın partilerini kapatacaksınız, yok siyasi yasağı koyacaksınız, iftira atacaksınız, mahkemelerde süründüreceksiniz. Kırk sene böyle uğraşacağınıza, bunu öldürürsünüz bir şekilde, elinizde bu kadar imkân var iş biter gider. Yani bence bunu yapmak istemiş olabilirler. Yapamamış olmaları Cenabı Allah’ın büyük bir mucizesidir bence. Çok istediler belki, plan da yaptılar ama, hiç birine Cenabı Allah müsaade etmedi, diye düşünüyorum, Allahu alem. Çünkü o kadar uğraşıp ta, bu kadar bu insan yüzünden sıkıntıya gireceğinize, çok daha az maliyetle, çok daha kestirme yoldan kurtulmanız mümkün iken, neden muvaffak olamadılar? Bu hakikaten çok düşünülmesi gereken, Cenabı Allah’ın mucizesi olan bir durum.”
Burada Fethullah Gülen hakkında bir hatırayı zikretmek gerekiyor. Aslında bu hatıra bir şahsın ömür boyu Fethullah Gülen ile ilişkilerini ve Erbakan Hocamız ile mukayeselerini anlatıyor.
Nevzat Kor’un hatıraları:
“Ben 1974 senesinde İzmir’de üniversitede bir konferans vermeye gitmiştim. İngiltere’de bir beraberliğimiz olan eski Maliye Bakanı Ekrem Pakdemirli bizi kendi mekanına davet etti, gittik. Giderken bir trafik kazası geçirdik, yaralandım, beni hastaneye kaldırdılar. Üç hafta hastanede kaldım. Ziyaretime gelenler oluyordu. Ekrem Bey tutmuş Fethullah Gülen’i de ziyarete getirmiş. O zamanlar Bornova’da üniversitenin yakınında bir camide vaizlik yaparmış. Üniversite camiasından Cumaya bu adamın bulunduğu camiye gidenler çoğunluktaymış. Heyecanlı konuşmaları etkili oluyormuş. Onun talebeleri de ziyaretime geliyordu. Terbiyeli ve dindar gençlerdi. Severdim.
Aradan epeyce bir zaman geçti, ben 1975-1978 yılları arası Adapazarı’nda Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Başkanı’ydım. Erbakan Hoca Başbakan Yardımcısı olduğu için akademimizdeki işe yarar imanlı gençleri aldı, sağdaki, soldaki kadrolara yerleştirdi. Ben bu yüzden asistan bulamaz oldum. İşe yarar çok az insan bulabiliyordum. Fethullah Gülen’e bir mektup yazdım:
-Senin etrafında imanlı gençler vardı. Onlardan bana gönderebilirsen onları Hoca olarak almak isterim! Kaç tane adamın varsa hepsini alırım gönder.
Dedim. Etrafımdaki diğer Nurcular bundan pek hoşlanmadılar. Hatta onların başı olan Hocayı, çalışan kızların bulunduğu kısma çok gidip geldiği için de azarlamıştım. Bana iyi gözle bakmıyorlar. Hatta bunların hepsi bana düşman oldular. Fethullah Gülen’in göndereceği genç elemanlarla bunların dizginlenmesini de amaçlamıştım. O da gönderdi, işimizi gördük. Ama fazla kişi gönderemedi. Etrafında başka yokmuş.
Bizim bu jestimizi etrafına anlatarak:
-Bakın demiş bizim yapacağımız işi Nevzat Kor yapıyor. Biz de onun gibi yapmalıyız. Yurtları ele geçirmeliyiz. Bize bu bir örnektir.
Diye anlatırmış.
Zaman geçti. 2003-2004 yıllarında ben Bosna’daki yeni kurulan üniversiteyle ilgilenmeye başladım. 2005 yılında beni oraya Mütevelli Heyet Başkanı yaptılar. Orada da tabi benim öğrenciye ihtiyacım var. Öğrenci çok az. Masrafları karşılayamıyoruz. Masrafların ancak yüzde 20-30’unu öğrencilerde karşılama imkanımız var. Arkadaşlardan birisi dedi ki:
-Fethullah Gülen cemaatine bağlı binlerce lise var. Bırakın başka ülkelerdekileri, Balkanlardaki liselerinden bize birer ikişer öğrenci yönlendirse, biz işimizi rahat görürüz. Hem ben kendisi ile yakın ilişkide oldum. Sizi çok beğeniyor, methediyor. Ona bir mektup yazıp durumu bildirsen yardımcı olacağına eminim…
Ben de kabul ettim ve bir mektup yazdım. O Amerika’daydı o zaman. Özetle dedim ki:
-Sizin okullaşma konusundaki hizmetleriniz her zaman bizim için iftihar vesilesi oluyor.  Çok güzel hizmet ediyorsunuz. Şimdi biz de Bosna’da bir üniversite açtık, orası için sizin Balkanlar’daki lise ve kolejlerinizde tanıtım yapabilir miyiz, müsaade eder misiniz?
Dedim. Selam ve saygı cümleleri ile bitirdim. Ne aradı, ne cevap verdi. Ama kısa zaman sonra adamlarına emretmiş, tam bizim üniversitenin karşısına bir üniversite açtırdı. Bizimle rekabet edip, üniversitemizi kapatmak zorunda kalalım, iflas edelim diye. Nihayet onlar bu işle uğraşırken ben YÖK ile konuştum, denklik verilmesini ve Türkiye’de merkezi sisteme dahil edilmemizi sağladım. Bu kanalla bize her yıl 150 -200 öğrenci gelmeye başladı. Onlar ise zor durumda kaldılar. Demek istemem o ki, böyle hizmet ve bunun gibi güzel isimlerle işe girişip göz boyuyorlar, ama başkalarının o işi yapmaması için ellerinden geleni yapıyorlar.  
Yine Erbakan Hoca’nın Başbakan, İsmail Kahraman’ın da Kültür Bakanı olduğu dönemde Birlik Vakfı’nda bir toplantı varmış, bizi de davet ettiler. Başbakan Erbakan Hoca da gelip bir konuşma yapacakmış. Ben biraz gecikmeli katılabildim, arka sıralarda oturdum. Baktım ki Fethullah Gülen de var. O zaman düşündüm ki, İsmail Kahraman Fethullah Hoca ile Erbakan’ın arasını ısıtmak için bu organizeyi yapmış olabilir.
 Sırayla konuşmalar oluyor. Fethullah Gülen’i kürsüye davet ettiler. Yarım saat civarında bir konuşma yaptı. Erbakan Hoca onu gayet edepli bir vaziyette dinledi, konuşması bittiğinde ise tebrik etti. 
 Konuşma sırası son olarak Erbakan Hoca’ya geldi. Erbakan Hoca kürsüye doğru yürürken Fethullah Gülen hırsla kalkıp, hışımla salonu terk etti. Şaştım kaldım. Bu adam bu nezaketsizliği nasıl yaptı diye. Be adam, illa çıkmak istiyorsan, o adam kürsüye çıksın, kısa süre bekle öyle çık. Hayır, büyük bir küstahlıkla tepkisini ortaya koydu. Ben arka sıralarda kapıya yakın bir yerde oturuyorum. Beni selamlamak istedi, ben de ona tepki koyarak başımı öbür tarafa çevrdim. Çıktı gitti.
  Galiba Saraybosna Üniversite olayında bana kini belki de oradan geliyordu. Aradan 10 yıla yakın geçmiş, o ise eski kinini unutamamış. Erbakan Hoca ile en bariz farkları bence budur. Erbakan Hoca son derece nazik, kin tutmaz, selamı kesmez, gördüğü yerde hal hatır sorar, saygı ve sevgi gösterir. Ama ondaki bu küstahlık ta eskiden beri gelmektedir. Fakat bu adam Erbakan’ın tam tersi çok nezaketsiz bir adam. Bence Tayyip Erdoğan Bey’in hayatında işlediği en büyük hata bu adamların her dediğine evet, diyerek, makam mevki imkan ve kadro tahsis etmesi olmuştur. Elbette bilmeyerek yaptıysa diyorum. Ama bu adamı tanıyor ve biliyordu da, yine de bu imkanları onlara tanıdıysa, bunun ismini de koymaktan acizim. Şimdi bütün kadrolarda onun adamları var maalesef. Oyları için yaptı desek, görüldü ki oy potansiyelleri çok düşük. Zaten muhtelif açıklamaları var, İslamci partilere asla oy vermeyeceklerine dair. AKP’ye de oy verdiklerini hiç sanmıyorum. Nitekim onların İngilizce bir gazeteleri var. Today, bilmem ne diye.  Onun başındaki adam, bir konuşması sırasında şöyle dedi:
-Ben Amerika’da Fransa’da üniversitelerde dersler okutmuş bir adamım. Bizim cemaatten hiçbir zaman bu güne kadar İslami partilere bir rey gitmedi.
İşte sayıyor, Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Saadet… Hatta Özal’ın partisi ANAP’ı ve Tayyip Erdoğan’ın partisi AKP’yi de saydı. . Bunlara hiçbir reylerinin gitmediğini ısrarla ifade etti. İçlerinde yakın arkadaşlarım da vardır, Ecevit’e oy verdiklerini ifade ederlerdi. Ve Ecevit’in yüzde 20 rey alıp da Başbakan olmasının sebebi de bunlardır. O da aldığı oylara vefa göstererek bunların okullarını korudu. Çünkü bunlardan aldığı o reyi Ecevit çok iyi biliyor.
Bu durumda şu cümleyi rahatlıkla kullanabiliriz:
Fethullah Gülen ve cemaati Recep Tayyip Erdoğan’ı güzel bir şekilde kullandılar.
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın eşi Nermin Hanımefendi vefat etmişti. Taziye için yoğun bir ziyaretci akını oldu. Gelenler arasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da vardı.
Kısa ziyaretten sonra Tayyip Bey’i kapıya kadar uğurladı. Geri gelince de aynen şöyle söyledi:
-Bakın biz bu arkadaşları eleştiriyoruz, bunlar onları sevdiğimiz içindir. Yani biz onların öbür dünyasını da düşünüyoruz, bazıları bunu sadece salt siyasi eleştiri kabul ediyor, bunlar bizim çocuklarımız, onların öbür dünyasını düşünmesek olur mu? Onun için eleştiriyoruz.
Fehim Adak anlatıyor:
“Erbakan Hoca yumuşak yufka yürekliydi. Allah rahmet etsin, şunu söyleyeyim, bütün ömrü boyunca bir tek kişiyi İslami çerçevenin dışına itelemedi, bir tek kişiyi ihraç etmedi, bir tek Müslüman’a zarar vermedi. Bunda mantığı şuydu:
-İslam’dan kimse atılamaz, kimsenin kimseyi İslam’ın dışına atmaya yetkisi yoktur, suç işleniyor olabilir, herkes suç işleyebilir, ama bu İslam’dan dışarı atılmasını gerektirmez.”
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“MSP döneminde istifalar oldu, 48 milletvekilinin 24 tanesi istifa etti, yani yarısı. 1977’de Büyük Kongre oldu. O kongrede Korkut Özal liste çıkarttı, Hoca’ya karşı, Genel Başkan ve Genel İdare Kurulu Üye Listesi çıkarttı. Tabi biz bu işten vazgeçmesi için çok ısrar ettik, uğraştık. Baktık vazgeçmiyor, kararlı. Vazgeçirse geçirse dedik, bir kişi bu işten vazgeçirebilir bunu. Bu da kendisinin de, Turgut Özal’ın da bağlı olduğu Mehmet Zahit Kotku Hazretleri olabilir. Ankara’dan kalktım geldim, Mehmet Efendi ile görüşmek üzere, tabi müsaade istedik girdik içeriye, sedirde önüne rahleyi almış kitap yazıyor. Elini öpüp hal hatır sorduktan sonra dedim:
-Efendim bir maruzatım var, Korkut Özal Erbakan Hocama karşı liste çıkartıyor. Bu fitneye sebep oluyor, teşkilatı bölüyor, emir buyursanız da, bu listeyi çıkartmasa!
Dedi ki:
-Onlar beni dinlemez!
Onlar dediği acaba? Turgut’la Korkut’mudur, yoksa başkaları da var mı? Çünkü ben bir tek Korkut ismini söyledim, onun cevabı çoğul oldu. Elini öpüp ayrıldım. Geldim Erbakan Hoca’ya:
-Hocam ben böyle, böyle yaptım, yalnız Korkut’u söyledim, onlar diye cevaplandırdı. Neden acaba?
Diye sordum. Dedi ki:
-Korkut Özal dördüncü mafsaldır.
Deyince şu soruyu sordum:
-Öbürleri kim Hocam, rica ediyorum söyleyin!
-Turgut Özal, Korkut Özal, Süleyman Demirel ve emir aldıkları yer!
Diye cevap verdi. O zaman anladık ki, Masonlardan emir alan Demirel, onun emrindeki Turgut, onun emrindeki de Korkut’tur. Yani Korkut dördüncü mafsal.
Korkut Özal listesini çıkardı. Kadir Mısıroğlu ve Mustafa Yazgan gibi isimler o listede yer aldılar.
Yine bir ramazan günüydü. MSP dönemi. Bizim birader Mustafa Önügören de MSP Kartal İlçe İdare Heyeti’nde görevli. Bir görüşmemiz oldu. Bana şunu sordu:
  -Mehmet Efendi Hazretleri, ‘Erbakan Hoca yıprandı, değiştirin’ diye emir buyurmuş. Biz de İdare Heyeti olarak iki tane arkadaş vazifelendirdik. Onlar da gidip sormuşlar, bu haberin doğru olduğunu öğrenmişler.  Biz de bu konuda çalışmalara başladık. Sen ne dersin?
Deyince beynimden vurulmuşa döndüm.
-Bunun doğru olmasının imkanı yok. Hemen bu konuyu açıklığa kavuşturmamız gerek. Buna nasıl inanırsınız kardeşim?
Beraberce Gemlik’te Sılai Rahim yapıyorduk. Bayram sabahı. Hemen daha bayramlaşmadan arabama atladım, doğruca İskenderpaşa Camii’ne. Öğle namazına yetiştim. Namazdan önce elini öpüp, bir kenarda hemen sorumu sordum:
-Efendi Hazretleri size ben bir şey soracağım müsaade ederseniz…
-Sor!
Dedi.
-Böyle böyle bir söz çıkartmışlar, emir buyurmuşsunuz, ‘Erbakan yıprandı, değiştirin’ demişsiniz, bu şekilde çalışma başlatılmış. Siz gerçekten böyle bir şey söylediniz mi?
Dedim. Yüzüme dik dik baktı ve:
-Hiç ben böyle bir şey söyler miyim? Cenabı Allah Erbakan’ı bu iş için yaratmış! İç ve dış güçler silmek istedi, Elhamdülillah silemediler, 48’den 24’e düşürebildiler ancak! Yoluna devam edecek, öyle bir şey söyler miyim ben?
Dedi. Ben:
-Peki, efendim o arkadaşlardan bazılarını getirsem, onlara bir nasihatte bulunur musunuz, bu durumu anlatır mısınız?
Dedim.
-Tabi, tabi getir!
Dedi. Bindim arabama gittim Kartal’a… Bu dedikoduyu yapanlardan üç dört tanesini buldum, bindim arabaya, geldim aynı gün ikindide, namazdan sonra 50-60 kişi birikti, geldik huzura.
-Efendi hazretleri o size bahsettiğim arkadaşları getirdim!
Dedim. Sözü aldı:
-Benim için böyle, böyle deniyormuş, hiç ben böyle bir şey söyler miyim? Cenabı Allah, Erbakan’ı bu iş için yaratmış, ondan başkası bu işi götüremez, yürütemez! Bizi iç ve dış güçler silmek istedi ama, 24’e düşürebildiler ancak.  Bir misal verecek olursak; Amerika’da bir şirket iflas etmiş, ikinci bir şirket kurmuşlar. İflas eden şirketin Genel Müdürünü gene oraya Genel Müdür yapmışlar. Niçin yaptınız, bu şirketi iflas ettirdi, diye itiraz edenlere; o tecrübe kazandı, bundan sonra daha iyi yapar, diye cevap vermişler. Elhamdülillah daha güçlü daha iyi olacak inşallah!
Diye nasihat etti. 
Yine Osman Nuri Önügören anlattı:
“Bir gün Çizmeci’lerin evinde 30-40 kişi toplandık sohbet ediyorduk. Vakıf Gureba Hastanesi’nin Başhekimi Profesör Mazhar Özmen dedi ki:
 -Necmettin, başına üç beş tane ayak takımını toplamış, bir parti kurmuş, konuşup duruyor!
Dedikten sonra verdi veriştirdi. Ben söz aldım:
-Mazhar Bey o ayak takımının biri de benim, sana teessüf ederim. O ayak takımı dediğin adamlar senin gibi on tanesini yanında çalıştırır. O ayak takımından biri olan beni sen yanında çalıştırmaya gücün yetmez.
Dedim. Sonra bu olayı Erbakan Hocama anlattım. O da şu cevabı verdi:
-Sen biliyor musun? Bizim yetkimiz onu Vakıf Gureba Hastanesi’ne Başhekim yapabildi, yetkimiz olsa İstanbul’a Vali yapardık!
Yani kendisine taş atana o ekmek attı.”
Yine Osman Nuri Önügören anlattı:
“Recep Tayyip Erdoğan henüz parti kurmamıştı. Kendisini ikna ettim, Kemalettin Erbakan’ın evinde bulunan Erbakan Hocam ile görüşmelerini sağladım.
Erbakan Hoca ile tam üç saat konuştular. Saat beşten sekize kadar konuştular. Ona ayrılığın ve fitnenin zararlarını anlattı. Tayyip Bey hiç cevap vermeden dinledi. Saat sekize yaklaştığında  dedi ki:
-Hocam sekizde benim bir randevum vardı, müsaade edersen gideyim.
Hoca da, peki dedi, kucaklaştılar ve gitti.
Bundan şu anlam çıkıyor, sen ne söylersen söyle, o kararını baştan vermiş, ne dersen de, partiyi kurmaya kararlı.
Mehmet Karaman anlatıyor:
“Zaman zaman partide disiplin suçu, ya da ayrılık çıkarmak gibi fiillerden dolayı dosyalar gelirdi. O derdi ki:
-Bunlar önemli konular. Lakin bunların ispat edilmesi zor. Bu şahısların kendilerine söyleyin, böyle fiiller işlemişlerse kendileri tövbe edip istifa etsinler, partimize zarar vermesinler. Kendilerini ihraç ettirerek bizi günaha sokmasınlar. 
Böylece onlar kendiliklerinden istifa ederlerdi. O hiç kimsenin partiden ihraç edilmesine razı olmazdı. Herkesi partinin içinde tutmaya gayret ederdi.  Prensibi şu idi:
-Biz ihraç edelim de günah ortamına mı itelim, bu büyük bir vebal olur.
Yalnız itaate çok önem verirdi. Mesela birilerinin kongrede aday olmamasını istediği halde, o aday olur da kazanırsa hiç vakit kaybetmez, derhal feshedilmesi için emir verirdi.”    

TOP