BÖLÜM-16 HİKMET ÖNSEZİ VE RÜYA ALEMLERİ

HİKMET ÖNSEZİ VE RÜYA ALEMLERİ Bu bölüme Erbakan Hocamızın bir sözü ile başlayalım:
“Hiç kimse bizim kerametimize güvenip arkamızdan gelmesin, icraatımıza baksın, istikametimize baksın…”
Bu bölümde bazı hikmetli olay ve rüyaları yazacağız. Bunu yaparken bir Allah dostunu deşifre etmek amacını gütmüyoruz. Belki savunduğu davadaki samimiyetini ve açık olan kalp gözünü nasıl kullanmış olduğunu görmüş ve göstermiş oluruz. Şurasını kabul ediyoruz ki, samimi olarak onun çizdiği çizgiyi takip etmiş olan hemen herkesin, burada yazacaklarımız türünden bir takım hatıraları olabilir. Hepsini yazacak olsak ciltleri dolduran yazılar ortaya çıkar.
Sadece birkaç olayı bu sayfalarımıza alabiliyoruz.
Yasin Hatipoğlu anlatıyor:
“Onunla tanıştıktan sonra bir defasında bir rüya görmüştüm. Rüyamda Erbakan Hoca bana diyordu ki:
 -Yasin koş, bak adamlar karşıdalar. Sakın fırsat verme, koş! Yahu görmüyor musun, işte oradalar!
Ben de:
-Tamam gördüm Hocam!
Dedim, onun dediğini yaptım. Onları defettim.
Bu rüyamı kendisine anlattığımda şöyle dedi:
-Yahu maşaallah, sen uykuda da cihat yapıyorsun! Bilirsin ki, biz eğer bir hedef gösterdikse, orada İslam’ın dışında  bir başka kasıt olamaz!”
 Mustafa İspir anlatıyor:
 “Yıl 1986 otobüs şoförü olarak Hacc’a gittim. Hac farizamızı yerine getirdikten sonra ülkemize dönmek için yola çıktık. Ürdün’e gelmiştik arabamızda yiyecek bir şeyler kalmamıştı, yolda bir delikanlıya rast geldik, meyve-sebze satıyordu, alış veriş için durduk. Aramızda şu konuşma geçti:
-Türk müsün?
-Evet Türk’üm.
-Sen nerelisin?
-Filistinli.
-Hizbu Refah?
Dedi, bende biraz latife yapayım diye:
-Hizbu Demirel!
Dedim. Birden öfkelendi. Hemen verdiği malları alarak beni oradan kovmaya çalıştı:
-Defol pis Türk!
Parayı da suratıma fırlattı. Ben latife yaptığım için tebessümlü bir şekilde:
-Gitmem!
Dedim, tabi çok öfkelendiği için anlaşamadık. Daha sonra arkadan Arapça bilen bir şoför arkadaş geldi, bize tercümanlık yaptı. Milli Görüşçü olduğumu anlattım ve benimle o zaman barıştı. Benden bir isteği oldu:
-Türkiye’ye varırsan evinde 3 gün kal, sonra hemen Erbakan Hocamızın yanına git ve Ürdün çölündeki Filistinli Muhammed’in sana çok selamı var, diyerek ellerinden öp benim için!
Dedi. Ben de:
-Başüstüne!
Dedim ve yola çıkıp evimize vardık. 5 gün sonra da Hocamızın Ankara’daki evinde toplantı varmış. Ben de o zaman gittim. Tam toplantı başlayacaktı ki, Hocamız besmelesini çekti ve benimle göz göze gelerek:
-Ayağa kalk Mustafa İspir, anlat bakalım Filistinli Muhammed’i!
Dedi. Şaşırmıştım ama olayı anlattım. Hocam bana:
-Muhammed sana 3 gün sonra git dedi, sen 5 gün sonra geldin! Bu haksızlık değil mi?
Diyerek kafasını salladı ve tebessüm ederek:
-Kıtır kıtır keserim bir daha olmasın!
Dedi.”
Mustafa İspir’in başka bir anısı da şudur:
“Fırıncı Mehmet Efendi Dörtyol’umuzun manevi bir komutanıydı. Bir gün Fırıncı Mehmet Efendi hastalanır, Merkez Camii İmamı Mehmet Ocak ve Müezzini Burhan Kurtoğlu, Mehmet Efendi’ye Kur’an okumaya giderler. Ama çok hastadır. Hoca efendiler Kur’an okumaya başlarlar, zaman yatsı Namazı sonrası, hava çok yağışlı, her tarafı sel götürüyor…
Bir ara Mehmet Efendi hocalara:
-Biraz ara verin ve karşı odaya geçin!
Der. Şaşırırlar:
-Hayırdır efendi?
Derler.
-Benim bir misafirim geliyor!
Deyince, hocalar hemen karşı odaya geçerler. Ama merek ederler, misafirin kim olduğunu. Kapının anahtar deliğinden izlerler, bakarlar ki, Prof. Dr. Necmeddin Erbakan! Şaşıp kalırlar.
-Aman Yarabbi! Dışarıda yağmur yağıyor, ama misafir ıslanmamış!
Bir müddet kaldıktan sonra kalkıp gitmiş, Erbakan Hocamız. Fırıncı Mehmet Efendi hocaları yanına çağırmış. Burhan Kurtoğlu sormuş:
-Misafiriniz kimdi?
Mehmet Efendi tebessüm ederek:
-Anahtar deliğinden gördünüz ya!
Diye cevap verir. Kısa bir süre sonra da ruhunu Rahman’a teslim eder.
Erbakan Hocamızın bize vasiyetidir. Hatay’ın Dörtyol ilçesine dışarıdan, partimize kim konuşmacı olarak gelirse gelsin, Fırıncı Mehmet Efendinin kabrini ziyaret etmeden konuşmaya çıkarmayın.
Ben şuna şahidim, gelenlerden Şevket Kazan Bey, Recai Kutan Bey, Ahmet Tekdal Bey ve niceleri Dörtyol’da konferansa gelmişse, Fırıncı Mehmet Efendi’nin kabrini ziyaret ettiler.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“İstanbul’da Erbakan Hocamızla bayramları geçirdiğimiz zamanlarda vefatına yakın yıllardan birinde, Sultanahmet Camii’nde bayram namazı kılmıştık.
 Namazı kıldıktan sonra da imam odasına geçiliyor, İmam Efendi’nin odasında bir sohbet oluyor. Emrullah Hatipoğlu ve Erbakan Hocamız yan yana oturuyor. Oda küçük bir oda olmasına rağmen bir anda doldu. Değil oturmak, ayakta durmak bile zor halde, izdiham var.
Emrullah Hoca:
-Hocam geçenlerde bize bir kutu çikolata hediye etmişlerdi, müsadenizle ben bunun paketini açayım, burada arkadaşlara ikram edelim.
Dedi. Küçük bir paketti. İlk bakışta bunun oradaki insanlara dağıtılması halinde birer tane bile düşmesi mümkün değil gibi gözüküyordu. Önce Erbakan Hoca aldı bir tane, sonra sağ taraftan elden ele dolaşıp, herkes birer tane aldı. Sonra çok hayret ettim ve duygulandım, bütün odayı dolaşıp herkes çikolatadan aldıktan sonra en son bana geldiğinde küçücük paketten belki bir sıra ya eksilmiş ya eksilmemişti. O berekete hayret ettim.”  
Mehmet Akyel anlatıyor:
“Erbakan Hocam ile yurt gezilerinde çok beraber olduk. Gittiği yerlerde ilk önce Allah dostlarını ziyaret eder, onları dua ve tavsiyelerini alır, sonra programlarına giderdi.
Aklıma gelen birkaç tanesini size söyleyeyim.
Dörtyol’a gittiği zaman Fırıncı Mehmet Efendi’yi mutlaka ziayeret ederdi. Diyarbakır’a giderdik, orada çok muhterem bir zat vardı Tilloda, şu anda ismi aklıma gelmiyor orayı da mutlaka ziyaret ederdi. Norşin şeyhlerine gitmeden program yapmazdı. Karadeniz programlarında Bayburt’ta Paşa Dede, Ordu Korgan’da Kiraz Hoca, Yusufeli’nde başka bir hoca, buralar onun daim ziyaret ettiği şahıslardı.”
Emine Şenlikoğlu anlatıyor:
“Sanıyorum yıl 1970 idi.
Babam:
-Kızım, gel seni önemli bir toplantıya götüreyim!
Dedi. Ben de:
-Baba ben ne anlarım toplantıdan?
Dedim. Rahmetli biricik babam:
-Sen gel kızım, şimdi duyar, sonra anlarsın!
Dedi. Gittik, Necmettin Erbakan isminde bir kişi konuştu. O geceden aklımda kalan şunlardı:
    -Aziz ve muhterem kardeşlerim. Biz Milli Nizam partisini kurduk. Ama onlar kapatacaklar! Biz ikinciyi kuracağız, onu da kapatacaklar. Ama biz yılmayacağız! Bu milletin evlatları kendi meclisinde Allah diyemiyorsa, bize çok çalışmak düşer. Biliyorsunuz Millet Meclisinde Allah demek, gizli bir baskıyla yasaklanmıştır.
    Derken geldik 1975 yılına. Taksim’de kapalı spor salonunda Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Necmeddin Erbakan konuşuyor. Milli Nizam kapatılmıştı. Milli Selamet partisi vardı o zaman. Erbakan:
-Bir gün gelecek, ülkemizde alışverişler dolar ve marklarla yapılacak!
Diye bir cümle kullandı. Bizde üç-beş arkadaşız. Bilgi yok, tecrübe yok, bir süre üzüntü yaşadık.
-Erbakan atıyor, neden yapıyor bunu. Biz şanlı bir Türk Milletiyiz. Ne demek şimdi bu?
Derken, arkasından:
-Biz uçağımızı kendimiz yapacak kapasitede bir milletiz!
Dedi. Biz çok bilmiş gençler attık tuttuk:
-Biz nasıl uçak yapabiliriz?
Diye. Çünkü bizim beynimize, ülkemizin asla uçak yapamayacağı, Erbakan’ın attığı empoze ediliyordu. Biz Milli Selamet Partili idik. Fakat Hoca aleyhinde propaganda o kadar güçlü yapılıyordu ki aldanıyorduk.
    Çok geçmeden, Necmeddin Erbakan’ın eroin yakalattığına dair Hürriyet Gazetesinde büyük puntolarla manşet görünce, beş arkadaşın üçü, bu yalan habere inandı ve Erbakan’ın aleyhine döndüler. Demek ki onlar bizden daha cahillermiş ki, duyduklarına inandılar. Biz iki zavallı ağlaştık, için için yandık, Hocamıza bunu nasıl söylerler, diye günlerce üzüntüde kaldık.
    Çok dehşet günlerdi o günler. Hocamız Türkiye’nin kalkınması için ne söylediyse, ertesi gün, hatta bazen aynı gün, onu çürüğe çıkaracak bir şeyler söylerlerdi. Şaşkına dönerdik. Kalbimiz Hocayla, aklımız bazen onların iftiralarıyla, bu çelişki bir-iki yıl devam etti, ama o yıl içinde bize yirmi yıl yetecek kadar acı çektirdiler.
    Yıllar sonra, dolar ve marklarla, alışveriş yapıldığını gördüğüm her ortamda, Hocamızın o sözünü hatırlarım, öteki konularda olduğu gibi.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“MGV Genel Başkanı olarak bir heyetle göreve geldiğimizde Hocamızı ziyaret ettik. Tabi mevcut Mali borç dosyasını da yanımızda götürdük. Eğer sorarsa diye.
Hocam bize:
-Sizi Bolu dağına attım. Siz komandosunuz, ayakta kalacaksınız. Ot mu yersiniz, ağaç kabuğumu kemirirsiniz, onu bilmem. Sizi belli bir yerde ve zamanda ayakta bulacağım.
Dedi. Tabi biz mali borç raporunu çantadan çıkarmaya dahi yeltenemedik. Çünkü Milli Görüşçü tekeden süt çıkarır. Ayakta kalıp hizmete devam edeceğiz. Bu mesajı Hocamız verdi.
Hocamız İnsanlığın kurtuluşu çalışmalarının bir ahenk, disiplin, titizlik ve intaç dediğimiz neticelendirme hususuna fevkalade dikkat ederdi. Bunun için üye kayıt formlarına ve yaka rozetine çok büyük önem verirdi. Üniversiteli gençlerle makamına çıktığımızda, bazı kardeşlerimizin yakalarında rozetin olmadığını görünce, Hocamız:
-Bazı kardeşlerimizin yakalarında melek göremiyorum!
Demişti. Hocamız AGD’nin rozetinin taşıdığı manaya işaret etmişti. Merhum Hocamız aynı düşünceyi İmam Hatip Liseleriler için söylediğini hatırlıyorum. Bir insanın İHL tabelası altından gire çıka, İslam boyasına bürüneceğini söylerdi.”
Mevlüt Özcan anlatıyor:
“Hacc’a gidenler bilir. Hacc’dan önce veya sonra Medinei Münevvere’ye gidilir, Aleyhisselatü Vesselam Efendimize selam verilir ve kendisinden merhamet dilenilir ve orada çok güzel bir imkân ortaya çıkar.
Cenabı Hakk’a sonsuz hamdolsun, bir defasında demeyelim de şöyle diyelim, her Medine ye gidişimde ben bir rüya görürüm, o rüya beni bir sonraki yolculuğuma kadar besler, motive eder, benim için bir gıda olur, maddi manevi bir gıda olur, ben o hatıra ile yaşarım elhamdülillah.
Bir defasında yine Medinei Münevvere’deyim, Hacc’dan önce.Yine mutat olan rüyalarımdan birisini gördüm. Her zaman gördüğüm rüyayı:
Bu rüyamı okuyanlar benim kendi payıma bir şeyler çıkardığımı zannedebilirler. Ama hiç de öyle değil.
Rüyamda kıyamet kopmuş, her şey bitmiş, insanlar yeniden diriltilmiş, bunların arasında ben de varım. Rabbimizin huzuruna çıkıyoruz hesap vermek üzere. Yani o yaşanılan şeyleri rüya bile olsa anlatmak mümkün değil tabi, ancak yaşamak lazım. Dehşet verici şeyler… Neyse Rabbimiz Teâlâ’ya hesap veriyoruz. Bir melek geldi bana dedi ki:
-Sana müjdeler olsun, senin hesabın görüldü, Cennet’e gideceksin!
Düşünün o andaki müjdeyi aldıktan sonraki haleti ruhiyeyi! Neyse bizi Rabbime hamdolsun bir melek aldı, Cennet’e götürüyor. Yolda kulübe gibi bir yer var, oradan geçeceğiz. Önümüzde bir boşluk var, o boşluğun bitiminde de Cennet’in kapısı var. Yani devletler arasındaki tampon bölge gibi, aynen öyle bir yer.
  Ben birinci kulübeden geçtim, birinci kapıdan geçtim, o tampon bölgeden yürürken, sol tarafta cehennem homur homur homurduyor  ve orada bir kişi bana sesleniyor:
-Hocam! Hocam!.. Ne olur bana şefaat et, beni buradan kurtar, artık dayanamıyorum!..
Döndüm baktım, çok yakinen tanıdığım birisi, ama cehennemin alevi öyle bir geliyor ki, öyle bir yalazlanıyor ki, böyle fırın gibi. Fırın ağzında durduğunuzda içerde ateş yandığı zaman gelir ve böyle kendine çeker. Aynen onun gibi, geliyor onu dağlıyor, simsiyah hale getiriyor ve çekiliyor ve sonra o kişi düzeliyor, böyle bu devam ediyor.
Acıdım, ben ona doğru yöneldim, kurtarayım, dedim. Yani elimizden geleni yapalım, diye. Döndüm ona doğru yöneldiğim zaman, melek karşıma dikildi:
-Nereye!
Diye sordu. Dedim ki:
-Baksana çok berbat! Kardeşimiz yanıyor, azap ıstırap içerisinde, cehennem ateşinde kavruluyor! Bağırtısını  duyuyorsun. Ona bir şeyler yapmaya çalışmalıyım!
 -Hayır, senin ona şefaat etme hakkın yok!
Dedi. Sesimi çıkaramadım. Beni o taraftan geri çevirip yolumuza devam etmeye başladık. Cennet’e doğru gidiyoruz. Ama adam ondan sonra yine aynı şekilde bağırmaya başladı ki, dayanılacak gibi değil. Ben o meleğe o sözü vermiş olmama rağmen, tekrar azap gören adama doğru yöneldim. Melek tekrar karşıma geçti:
-Yoluna devam etsene sen!
Dedi. Cevap verdim:
-Dayanamıyorum bu kardeşimin feryatlarına!
O zaman dedi ki:
-İşte onun çaresi yok, bunu kafandan sil, böyle bir şey yok, senin hakkın da yok. Ben merak ederek sordum:
 -Bu adamın dünyadaki suçu ne de, Allah buna ahirette böyle bir ceza veriyor?
Melek bana dedi ki:
-Bu adam Allahın veli bir kuluna iftira attı, üzdü!  Allah kendi dostlarının birilerini tarafından çiğnenmesine asla razı olmaz! Allah’ın affetmediği suçlardan biri de budur. Bu bir kul hakkıdır, kulla kendi arasında ödenir, ama bunun affı yoktur,  Allah bunu affetmez! Ona çok ağır bir iftira etti, çok üzdü, kalbini çok kırdı. Bir insanın dünyada üzülmesi en zor gelen olaydır. Bu adam onu üzdü ve dolayısı ile Allah buna bu cezayı verdi. Bu adam cezasını çekecek, çaresi yok!
Ben de merak daha da arttı. Sordum:
-Kime iftira etti bu adam?
Cevap aynen şöyle idi:
-Bu adam Allah dostu olan Erbakan Hoca’ya iftira etti! Allah veli kulunu ezdirmez! Cezasını er geç verir. Buraya geldiği zaman da böyle ceza çeker.
Dedi. Ben orada dondum kaldım. Ne yapacağımı bilemedim, dünya gözümün önünde tekrar canlandı, bir şerit gibi… Sonra Cennet’e doğru gidiyoruz, derken ben uyandım. Ama rüyanın etkisinden kurtulmam mümkün olmadı.
O Erbakan Hocamıza iftira attığı için azap çeken adamı tanıyorum. Hem de çok yakından. Gerçekten de Hoca’nın aleyhine çok şeyler söyleyen biri. Aylarca tereddüt geçirdim, bu rüyamı o adama anlatıp anlatmamak konusunda. Sonunda dayanamadım ve ona dedim ki:
-Gel bir çay içelim, sana bir şey anlatacağım!
Bulunduğumuz semtin kenarında bir göl var. Göl kenarında bir çay bahçesine beraberce gittik. Kendisine dedim ki:
-Bak kardeşim, ben sana bir şey anlatacağım, sen dersen ki bu bir rüyadır, rüyaya göre amel edilmez. Bunu deme hakkın var. Evet rüyaya göre amel edilmez. Amel edilmeyişi dinden de çıkarmaz, imandan da çıkarmaz. Ama benim içimde de bir ukde var. Anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Yarın ahrete vardığımız zaman, bu manzara ortaya döküldüğünde, sen bani, uyarmadın ki, demeyesin diye ben sana bunu söylüyorum. Sana bunu söylemezsem, bana bunu dünyada iken söyleseydin Erbakan Hoca’nın ayaklarına kapanıp, kendimi affettirirdim, deme hakkın kalmasın diye anlatmayı düşünüyorum. Anlatacaklarımı dikkate alırsın veya almazsın, bu tamamen senin bileceğin bir iş.
Dedim. Ben daha olayı anlatmadan tir tir titremeye başladı. Elinden çay bardağı düştü. Rüyayı olduğu gibi anlattım. Titremesi daha da arttı. Kendisini tuttum salladım, kendine gelmesi için.
Sonra dedim ki:
-Kendine gel, ben sana bir şey anlatıyorum, yani bu senin bileceğin bir iş. Bilesin ki bundan kurtuluş ta var. Çünkü her ikiniz de hayattasınız.
Mırıltı halinde şunu söyledi:
-Ama, bunu falanca çıkardı, o şu anda milletvekili. Ben de onun çıkarttığı şeyi kullandım!
-Kim çıkarırsa çıkarsın, sen de kullanmışsın! Seni bu suçtan kurtarmaz ki, o kişinin bu iftirayı atması. O iftirayı atan kişi daha önce belediye başkanı oldu, onu da biliyorum, attığı iftirayı da biliyorum. Ama senin duyduğun bir iftirayı bir takım ortamlarda konuşup, siyasi malzeme edip, kendine bir yer bulmak için, çeşitli ayak oyunlarına girmek bir suçtur yani. Üstelik, iftira olduğunu bilerek kullandın.
Dedim. O yine şöyle diyordu:
O uydurmuştu, biz konuştuk bunu. Ama çok kişiler de konuştu.
Dedim ki:
-Kardeşim çok kişilerin konuşması da seni alakadar etmez, burada fail sensin. Ben sana bunu anlatıyorum, istersen gider helallik alırsın, istersen gitmezsin, dikkate almazsın. Bu iş böyle kapanır gider. Bak ben bunu kimseye anlatmadım, ilk defa anlatıyorum, o da sana anlatıyorum.
Sonra bana dedi ki:
-Mevlüt Hocam, bunu bana sen ayarlayıver! Benim tarafımdan git Erbakan Hoca’ya özür dilediğimi söyle, helallik al.
-Olur mu, sen hayattasın, Hocamız da hayatta? Hoca’nın da öyle bir hali vardır ki, bir karış çocuğa bile gösterilmesi gereken ihtimamı gösterir. Seni de geri çevirmez, küfür etmez, vurmaz, kovmaz, kabul etmemezlik te yapmaz. Git kemali edeple elini öp, durumu anlat ve helallik iste, belki o haktan kurtulursun.
Sanıyorum gitmedi ve helallik almadı. Sonra Hocamız vefat etti, kuş gibi uçtu gitti. Yani o fırsat elinden geçti gitti. Şimdi o şahıs benimle karşılaşmak istemez. Ama üzücü olan şu ki, hala Erbakan’ın yoluna karşı muhalefeti devam ediyor. Üç günlük bir meclis üyeliği, üç günlük bir belediye başkanlığı, milletvekilliği yapabilmek uğruna. Bütün bunlara sahip olabilmek için, bir takım ayak oyunları yapmaya, Allah’ın veli kullarını incitmeye, Allah’ın rızası dışında bir yol takip etmeye gerek yok. Tabi biz bu şekilde nasihatimizi de yaptık.”
Mevlüt Özcan sabitkadem bir Hocamız! Yani çizgisini kırmadan bükmeden devam ettirmiştir. Erbakan Hocamızla olan son hatıralarını da anlattı:
“Vefat etmeden önceki Ramazan ayında beraberdik. Hatta Kadir Gecesi idi. Tv5 tesislerinde iftar etmiştik. O gece teravih namazını kıldırmam için beni imamlığa geçirdi. Bunu hayatımın en büyük hatıralarından biri olarak kabul ediyorum ve saklıyorum, onu yaşıyorum. Namazdan döndük ve bana teşekkür etti, dua etti ve benden de her gördüğünde de olduğu gibi dua istedi. Ben her elimi açıp dua ettiğimde Erbakan Hocama dua ederim. Sağlığında dua ederdim, şimdide rahmet diliyorum. Ben bundan büyük bir haz alıyorum.
Eğer ben bugün Mevlüt Özcan isem Erbakan Hocamın sayesinde Mevlüt Özcan’ım. Neden; belki hocalarımız kuş dilinde söylediler, ben İmam Hatip lisesini bitirdiğim zaman, İslam Nizamı diye bir nizam tanımıyordum. Yani abdest al, namaz kıl, oruç tut, İslam bundan ibaret sanırdım. Ama Erbakan Hocam Allah razı olsun, İslam Nizamı’nın varlığını bize öğretti. Böylece hayatımızın ve mücadelemizin bir anlamı oldu.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Aydın’da Aslen Van’lı bir ağabeyimizin Hocamızı tarifi:
      1.Korkmaz – Dava ön plandadır.
    2.Yalan söylemez.
    3.İslam konusunda hiç taviz vermez.     
    4.Çok merhametlidir. Kimseyi davadan dışlamaz.
Aynı ağabeyimiz Hocamızı anlatıyor:
Hocam Van’a geldi, program yaptık köylere gideceğiz. Konvoyla yola çıktık. Yol topraklı ve yağmurdan aşırı çamurlamıştı. Konvoyda patinaj yapan bir araba yolda kaldı ve bütün araçlar zincirleme yolda kalmış oldu. Biz bundan sonra gidilmez dedik. Arabayı geldiğimiz istikamete çevirdik. Döneceğiz diye. Erbakan Hocam arabadan indi ve yürüyerek, gidilecek köye doğru hareket etti. Çaresiz biz de çamurlu yolu yaya olarak katettik. Kaç saat sürdü hatırlamıyorum otomobillerin çamura battığı yerden o köye yaya gidip çalışmamızı yaptık ve geri döndük. Anladım ki bu bir parti çalışması değil, Rabbimizin Hak davasının hakim kılınması için yapılan say - ü gayretti Anladım.”
 Refah Partisi döneminde olmuş bir hadiseyi de biz bildiğimiz kadarı ile yazmak isteriz:
Bazen Erbakan Hocamıza gelirler, üçüncü bir şahıs hakkında haberler verirlerdi. Ama o bu tür haber ve dedikodulara asla itibar etmezdi. Mesela, falanca kişi sizin yurt dışından valizlerle para getirdiğinizi söylüyor, altında Mercedeslerle cihad ediyor, hiç böyle şatafatlar içinde cihad edilir mi, diyor.  Dergiler, bantlar ve belgeler de getirmişlerdi. Sanıyorum Rahmetli Esat Coşan Hocaefendi hakkında idi. O şu cevabı verdi:
-O Hocaefendi bizim şeyhimizin damadıdır. Böyle bir şey demiş olamaz. Siz o elinizdeki bantları ve kağıtları bana vermeyin, alın götürün. Bu konularla da uğraşmayın, kapatın!
Diyerek tepki göstermişti.
Böyle bir tepkiyi ortaya koymak tabi dile kolay da. Yapmak zor olan şeyler hakikaten. İddia edildiğine göre, o Rahmetli Hocaefendi:
-Mercedes üzerinde cihat mı olur?
Demiş. Sonradan duyuldu ki, kendisi uzak bir diyarda Mercedes arabada iken kaza geçirip, vefat etti.”
Uzun yıllar Özel Kalem Müdürü olarak hizmetinde bulunmuş olan Mehmet Karaman da şunları anlattı:
 “İlginç olan bir rüyam var, onu anlatmak isterim…
1986 yılında ben Refah Partisi Ankara İl Başkanı iken rüyamda Turgut Özal’ı gördüm. Hiç Turgut Özal ile tanışmadık. MSP zamanından tanırım ama, hiç diyalogum olmamıştı. O rüyayı gördüğüm zaman Başbakan idi. Rüyamda beni partisine katılmaya çağırıyor. Yani Anavatan Partisi’ne:
-Gel, bizim partide özel kalem müdürü ol! Beraber çalışalım!
Diyor. Uyandığımda hiçbir anlam veremedim bu rüyaya. Aklımda ne Özal vardı, ne de Anavatan Partisi. Rüyamı hanıma anlattım, böyle böyle rüya gördüm, diye. Bana:
-Peki ne düşünüyorsun?
Diye sordu. Ben de dedim ki:
-Tahminime göre Erbakan Hocam Başbakan olacak, ben de Hocamın Özel Kalem Müdürü olacağım.
 Allah bu rüyayı tamamen gerçekleştirdi. 1996 yılında, yani 10 yıl sonra Erbakan Hocam Başbakan oldu, ben de onun Özel Kalem Müdürü oldum. Şükürler olsun.
Şimdi bir rüya olayı daha var. Erbakan Hocam ile ilgili. Ama rüyayı ben görmedim. Benim kayınbiraderim Ömer Alemdar’ın gördüğü bir rüya.
Bir ara partiye çok hizmet etti. Refah Partisi ve Ahmet Tekdal’ın Genel Başkan olduğu dönemde, Erbakan Hocamızı arabası ile taşıdı.
İşlerinin yoğunluğundan mıdır nedir, biraz partiye gevşek gelmeye başladı. Bir gün rüyasında Erbakan Hocamızı görmüş. Erbakan Hocamız:
-Nerelerdesin Ömer!
Demiş. O da rüyada şu cevabı vermiş:
-Hocam halımı kaybettim, halılarımı arıyorum!
Hocam ona:
-Halıcı dükkanının bitişiğindeki kırtasiyeciden halını al!
Demiş. Ertesi günü beni arıyor ve rüyasını bana anlatıyor.
-Yahu Mehmet Bey, böyle böyle bir rüya gördüm.
Ben:
-Bu halı işi de ne oluyor?
Diye sordum.
 -Evin halılarını yıkatmaya verdim, parasını da verdim, bir hafta sonra almaya gittim, dükkan sahibi iflas etmiş, kapatmış gitmiş. Benim halılar yok. Erbakan Hocam da rüyamda bana böyle söyledi. Bir şey anlamış değilim!
Dedi. Ben tereddütsüz:
-Ömer’ciğim git, halıcının bitişiğinde kırtasiyeci vardır, halılarını onlara sor! Erbakan Hocam demişse bu yanlış çıkmaz!
Dedim. Bana anlattığına göre sonra gitmiş halı yıkamacının dükkanının olduğu yere. Gerçekten de yakınında bir kırtasiyeci dükkanı varmış. Ama kırtasiyeciye girip, ben rüya gördüm falan demeye utanmış. Kapısının önünde sağa sola bakarken, kırtasiyeci sormuş:
-Ne oldu kardeş, bir şey mi var?
-Sorma kardeşim, evin halılarını buraya yıkamak üzere verdik, bir hafta oldu, adam dükkanı kapatmış gitmiş. Halılarımız ortada yok!
Diye cevap vermiş. Adam gülerek demiş ki:
-Senin halıların burada, gel al. Yıkamacı bana dedi ki; komşu böyle böyle. Bu halıları yıkamak için bana getirdiler. Adamın adresi yok, telefonu yok. Ben de dükkanı kapatıyorum. Sizden rica ediyorum, gelen olursa halıları sahibine teslim et!
Ömer de halılarını noksansız olarak teslim almış. Rüyası da bu şekilde gerçekleşmiş.”
Önsezi konusunda örnek olmak üzere Bahattin Elçi anlattı:
1994 genel mahalli seçimleri arefesinde, birkaç kişilik bir arkadaş gurubu ile partimiz tarafından İstanbul’a gönderildik. O zaman aday tespit çalışmaları yapılıyordu. Bize verilen talimat şu idi:
-Refah Partisi İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak kimi göstermeli. İstanbul’un nabzını tutun ve raporunuzu getirin.
Biz birkaç gün içinde zannediyorum 15-16 ilçeyi, kendi görevimiz olarak taradık. İstanbul’un nabzını tuttuk, teşkilatlarımızın nabzını tuttuk, yaklaşan seçimlerdeki Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı konusunda görüşlerine başvurduk. O zaman hemen, hemen %99 - %100 gibi hem teşkilat çerçevesinde, hem de taban çerçevesindeki temayül ve yöneliş tamamen Tayyip Bey’in üzerinde idi. Hatta zannedersem Ali Coşkun filan bazı isimler de dolaşıyordu aday olarak. Başka kim vardı bilmiyorum da, Ali Coşkun’u hatırlıyorum, birkaç isim daha vardı. Fakat bu şekilde biz gözlemlerimizi aldık, raporumuzu hocamıza sunduk. Hocamıza bu raporumuzu ve gözlemlerimizi özetle aktardık:
-Hocam hem taban, hem teşkilatlar Tayyip Bey’in aday olmasını istiyor, başkan olarak görmek istiyorlar. Bu coşku ile yani inşallah burada kazanacağız ve adayımız da bu yönde büyük bir çoğunlukla tasvip görüyor.
Şeklinde sözlerimi tamamladım. Hocamın olumsuz tepkisini sezdim. Yani bizim raporumuzdan dolayı memnuniyetsizliğini bir şekilde algıladım ve içimde de bir ukde olarak kaldı. Ya niye acaba Hocam niye? Epeyce kafamda ukde olarak kalmıştı, bir ara o ukde kalktı. Neden, çünkü AKP harekatını kurduran ve yönlendiren, Milli Görüş’ü bölen Tayyip Bey oldu. Demek ki, Erbakan Hocam gelecekteki olacaklara dair, müthiş bir önsezi sahibi imiş.”
Bir başka olay nakledelim.
Rahmetli Ali Oğuz anlatmış, Metin Hasırcı da bize nakletti, şöyle anlatmış:
“Bizzat bizim şahit olduğumuz bir Eskişehir vakası vardır. Erbakan Hoca Eskişehir’den bir özel uçağa bindi. Oturur oturmaz seslendi:
-Pilot bey pilot bey, bu benzin deposunun kapağı neden açık?
Dedi. Pilot kendinden emin cevap verdi:
-Olur mu efendim öyle şey?
Dedi. Ama yine tereddüt etmiş olmalı ki, Erbakan’ın yanına geldi. Erbakan bu sefer tekrar konuştu:
-Bizahmet inip de bak, kanadın üzerinde oluyormuş o kapak.
Pilot indi kontrol etti, gerçekten o kapağın açık olduğunu farketti. Hemen koşarak kapağı kapattı. Tekrar uçağa gelip Erbakan Hoca’ya şunu söyledi:
-Sayın Erbakan, gerçekten kapak açıkmış. Siz haber vermeseydiniz o şekilde havalanacaktık ve yanacaktık. Hepimizin hayatını kurtardınız!”
Rahmetli Altan Günay anlatmıştı:
“1969-70 yılıydı. Milli Nizam Partisi’nin yeni kurulduğu zaman.  Erbakan Hocam Eyüpsultan Camii’nde cuma namazını kılarken, rahmetli hanımımla birlikte caminin önündeydik. Rahmetli oğlumuz kucağımdaydı. Onu annesi ile evlerine gönderdim, ben camiye gittim, namazı kıldıktan sonra Hocamın koruması gibi koluna girerek caminin dışına çıktık. Ta bineceği arabaya kadar ona refakat ettim. Etraf çok kalabalık. Ben heyecandan ayakkabı giymemişim. Yani unutmuşum, farkında değilim. Hocam kulağıma eğildi:
-Hadi şimdi git, ayakkabılarını giy!
Dedi. O zaman çorapla geldiğimi anladım. Ama o kalabalıkta baksa bile benim ayağımı görmesi imkansızdı. Ayakkabı giymediğimi nerden anladı, hala şaşarım. İşte o günden sonra Erbakan Hocama daha çok bağlandım. Vefat edene kadar canla başla çalışmanın gayretinde oldum”
Yine Altan Günay’ın başka bir hatırası:
“İstanbul Büyükşehir Belediyesini kazandıktan sonra, benim evlatlarımla ilgili bir sıkıntım meydana gelmişti. Bu sıkıntımı İstanbul’da çözmem mümkün olmadı. 1995 yılı, Erbakan Hocamın henüz Başbakan olmasından önceki günlerdi. Ankara’ya gidip durumumu Erbakan Hocama arz etmeye karar verdim. Bir pazartesi günü randevu alıp gitmiştim. Öyle oldu ki, devletin üst kademesindeki insanlar araya girince bizimle görüşmeyi erteledi, ama ben dışarıdayım. Bekliyorum. Ama derdimi hiç kimseye açmadım. İki gün sonra emretmiş:
-Altan Bey’i içeri alın!
Yanına girdim, Ahmet Tekdal ve Recai Kutan Beyler içerde idiler. Beni karşıladı ve içeridekilere dönüp dedi ki:
-Bakın bu Altan kardeşimiz, ne kadar sabırlı, ne kadar teşkilatçı. Bizi hiç sıkıştırmadı. Hocam bizi kabul etmiyor, ben de geri gideyim falan demedi. İşte teşkilatçı adam böyle olur. Allah razı olsun.
Dedi. Bana nasihatte bulundu: 
-Rabbimiz herkese bir imtihan veriyor. Senin de imtihanın bu. Sakın ha, çocuklarım benim elimde değil, deyip isyan etme. Armut nasıl ki olgunlaştığı zaman sapı onu bırakır ve düşer ise, senin evlatların da iş olgunlaştığı zaman kopup sana geleceklerdir.
Dedi. Ben 16 buçuk ay Hocamın bu tavsiyesine uyarak sabırla bekledim. Sonra tıpkı Hocamın dediği gibi işler olgunlaştı, evlatlarım olgun bir armudun düşüşü gibi, kopup bana geldiler. Böylece zayiatsız olarak çocuklarıma kavuştum. Bu benim için büyük ve çok önemli bir hatıradır.”
İbrahim Titiz’den önemli bir hatıra:
“Bir gece konutta geç saatlere kadar çalışıldı. Erbakan Hocam ile beraber. Bir hukuk çalışması idi. Sanıyorum saat gece 02.30 veya 03.00 e geldi. Yatsı namazı da kılınmamıştı. Çalışma bitti, artık dağılacağız. Dosyalarımızı da toparladık. Hocam dedi ki:
-Ben yukarıya çıkayım abdeste!
Halbuki Hocam böyle çalışma yapıldığında abdestini hep aşağıda alır. Yani çalışma büromuzda. Biz yardımcı oluruz. Arkadaşlarımızla beraber Hocamızın yukarı evine çıkması dikkatimizi çekti, meraklandık. Mutlaka bir bildiği var ki çıkıyor, diye düşündük. Bekliyoruz, geri gelmesini, namaz kılacağız. Yarım saati geçti, bir saate yaklaştı, Hocam inmiyor. Merak içindeyken Hocam bana telefon açtı:
-İbrahim, ablanız biraz rahatsız, sen bir ambulans çağır!
Dedi. Hemen bir ambülans istedik. Yukarıya koştuk. O manzarayı hiç unutamıyorum, Eşi Nermin Hanım şöyle kanepede uzanmış, üstü örtülü, Hocam da yanında koltukta oturuyor. Birbirlerine sevgiyle ve hasretmiş gibi bakıyorlar. Sanki ikisi de ayrılık saatinin yaklaştığını bilerek bakışıyorlar. İçim kanadı. Bir tuhaf oldum. O bakışlarını hiç unutamıyorum. Hocam dedi ki:
-Telaşlanmayın, takdir Allah’ındır!
Ambulans geldi, Nermin Hanım’ı battaniyeye koyduk, aldık hastaneye götürdük. Takdiri İlahi, bir daha evine dönemedi.
 Hocamızın bir gün yeni bir cep telefonuna ihtiyacı olmuş. Bana dedi ki:
-İbrahim, bir cep telefonu lazım, al da getir!
-Başüstüne Hocam!
Dedim çıktım. Araştırmadan rastgele bir şey götürdüğünüzde asla kabul etmeyeceğini bildiğimizden dolayı, bir araştırma yaptık. Fiyatlar, kaliteler, fonksiyonlar… Ayrıca konu hakkında size sorduğu sorulara da cevap vermek zorundasınız. Gittim, değişik fonksiyonları olan 4-5 tane telefon aldım, götürdüm. Seçimini kendisi yapsın diye. Özelliklerini ve fiyatlarını da söyledim. Hepsine baktı ve:
-Şimdi bunların hepsi de alo dediğin zaman konuşuyor değil mi?
-Evet Hocam konuşuyor!
Diye cevapladım. En ucuz olanı seçti ve dedi ki:
-Şu bizim için yeterli! İhtiyacımızı karşılar!
Tercih ettiği telefonu ben kendi evladıma versem, burun büküp kabul etmez. En basit bir alet idi. Ümmetin lideri, Başbakanlık yapmış bir insan, kalburüstü bir insan, en ucuz telefonu tercih ediyor ki, israf olmasın, israf haramdır, diye. Bu telefon olayını araya neden soktum, şundan:
Telefonun arkasına çok sık aradığı kişileri ve kodlarını sırayla yazdırır küçük bir liste yaptırırdı. Kolaylık olsun diye. O isim listesinde 1 numaraya hep Mehmet Karaman’ı yazdırırdı. 2 numarada İbrahim Titiz kayıtlı. Nermin Hanım ancak 5 numaraya kaydedilirdi. Nermin Hanım vefat etti. Daha sonra Hocam telefonuna birkaç numara daha eklemek istiyor. Telefonun arkasındaki listedeki yazılar aynı büyüklükte olacak, ama listenin boyutu yeni isimleri alacak kadar büyük değil. Bazı isimleri silmemiz gerekecek. Oraya ancak 6 isim sığabiliyor. Biz dedik ki:
-Hocam yeni bir isim yazacağız ama, bir isim çıkarmamız gerekecek. Ne emredersiniz?
Listeye baktı, baktı ve enteresan bir cevap verdi:
-Siz demek istiyorsunuz ki, buradan Nermin Hanım’ın ismini çıkartalım! Yahu bırakın onun da hatırası kalsın!
Eşe olan saygının bir örneğini bu şekilde Hocamızdan öğrenmiş oluyoruz. Anlıyoruz ki Efendimizin eş ve çocuklara şefkat ve merhamet emreden sözlerini aynen uygulamaya çalışıyordu.”
Hasan Başel’in anlattıkları da şöyle:
“Sabah abdestiyle genelde gün boyu abdestli olarak devam ederdi. Çok nadir uzun günlerde, uzun yaz günlerinde, öğleden sonra veya akşamüzeri bir abdest tazelerdi. Lavaboya beraber girerdik, yardımcı olurduk. Malum belinden eğilemediği için abdestine biz yardımcı olurduk. Çok hassasiyetle dikkat ederdi abdestine.
Sanıyorum 2001 yılı idi. Yüzyılın Konferansları serisinden konferanslar vermeye başlamıştı. İstanbul Taksim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde bir konferans günü idi. Hocam konferansını verdi, uzun bir konferanstı. Sonra kuliste dinlenme esnasında Mukadder Başeğmez geldi. İstifa etmiş, ertesi gün partiye geri dönmüştü. O olayı anlatıyorum. Hocam yüksekçe bir koltukta oturuyordu. Mukadder Başeğmez de onun yanında  alçak bir sandalyede. Böyle bir baba ve evladın birbirlerine bakışı gibi bakışıyorlar. Mukadder Bey Hocamızın yanında alçak bir sandalyede adeta büzülmüş bir şekilde oturuyor. Çok kalabalık değil, üç dört kişiyiz. Ben Mukadder Başeğmez’i iyi tanıyorum, böyle kibir gurur var Sivaslı hemşerimiz. Orada o kadar aciz, o kadar zayıf, o kadar mahcup ve suçluluk duygusuyla:
-Hocam ben bir gecede bin yıllık cehennem azabı çektim! Ne olur, beni gönlünüzden kalbinizden atmayın, ne olur yalvarıyorum size!
Dedi. Şaştık kaldık. Hocam ona şefkatle baktı ve:
-Ey Mukadder, böyle gönüllerde de mi buluşmak vardı?
Dedi. Mukadder Başeğmez gibi kibir ve gurur dolu olan ve kendini beğenmiş bir adam, küçülmüş, adeta yok olmuştu. Milletvekilliği yapmış, belli bir kariyer sahibi olmuş bir insan bu. Sıradan bir mahalle başkanı değil. Öyle bir ezildi ki, Hocamın karşısında, bu davanın ne kadar büyük olduğunu bir kere daha müşahede ettik. Bu manzara karşısında Hocamıza karşı sevgimiz, saygımız ve hayranlığımız bir kat daha arttı. Mukadder Başeğmez’e de acıdık orada. Ama nasıl olduysa, daha sonraki yıllarda Erbakan Hocamın sağlığında partiden ayrılmış olduğunu da gördük. İnsanoğlu demek ki, dönek demeyeyim de çok değişkenmiş.”
Evet, Milli Gazete’de Mukadder Başeğmez hakkında o son ayrılık olayı ile ilgili bir eleştiri yazısı yazmıştık. Bizimle bir telefon görüşmesi yapmış ve anlattığımız gibi, Hocamızla kendisi arasında böyle bir manevi olayın yaşanmadığını söylemişti. Halbuki ondan önce anlattığı bu olayı bizzat kendisinden biz de dinlemiştik. Allah Dostu Erbakan kitabımız için araştırma yaparken işte bu hatıraya burada rast geldik.
Hasan Başel anlatmaya devam etti:
 “Bir de Lütfi Doğan Hocamızdan dinlediğim bir hatırayı aktarmak isterim:
Bir tarihte Eskişehir ve civarında bir seçim çalışması var. Erbakan Hocamız Eskişehir’de miting yapacak. Lütfi Doğan Hocamın da o civarda  ilçelerden birinde çalışma programı var. Erbakan Hocam Lütfi Doğan Hocama demiş ki:
-Biz Eskişehir’de olacağız. Siz önce bize uğrayın, beraber mitingi yapalım, sonra siz çalışmanıza gider devam edersiniz.
Bu teklif Lütfü Doğan Hocamın gönlüne pek yatmamış. Zaman kaybı olur düşüncesi ile doğrudan görev yerine gitmek için o ilçenin yoluna sapmış. Kısa süre sonra arabası kaza yapıp yaralanmış ve arkadaşıyla beraber Eskişehir’de hastaneye kaldırılmışlar. Erbakan Hocam bunu duyunca hastaneye koşmuş, onları ziyaret etmiş. Lütfi Doğan Hocam ezik bir şekilde şöyle demiş:
 -Hocam, hakkını helal et, siz bizi davet ettiniz, bunun bir emir olduğunu anlayamadık, nefsimize ağır geldi. Size uğramadan göreve gitmeye kalkıştık. Emre itaat etmediğimizden dolayı, Allah başımıza bunu getirdi ve mecburen buraya sizin yanınıza geldik.”
O bir uçak pilotu. İsmi Doğan Kapkıner. Erbakan Hocamızı birçok kere özel uçakla o taşımış.
Erbakan Hocamızın vefatının ardından pilot Doğan Kapkıner’in bir itirafı basında yayınladı. O itiraf aynen şöyle:
“ Yıl 1994… Türkiye mahalli seçimlere hazırlanıyor. Ben o yıllarda Ankara’da özel bir havacılık şirketinde (Kalyon)Kaptan olarak çalışıyorum. Ordudan ayrılalı henüz bir buçuk yıl olmuş. Ankara’da bir büromuz var, bir büromuz da Esenboğa Havaalanında Çubuk yolu tarafında var. Biri cessna 172 tek motorlu 4 kişilik, diğeri cessna 340 iki motorlu 6 kişilik iki uçağımız var.
Ya Şubat sonu ya da Mart başı, tam hatırlamıyorum ama havanın çok kötü olduğu bir gündü. Hava çok soğuk, çok bulutlu ve hafif kar yağışı var. Büroda otururken sıkıldık. Arkadaşlara:
-Hadi meydana gidelim, orada uçağın bakımını yaparız!
Dedim. Kendi arabamla havaalanına giderken sıkıntıdan arabayı kullanamadım, benimle beraber arabada bulunan diğer arkadaşlardan birine verdim kullanması için. Yolda yanımızdan bir konvoy geçti. Plakası ERBAKAN yazan Mercedes takip etti. Biz:
-Hoca yine bir yere gidiyor!
Dedik. Havaalanına Çubuk tarafından girerken, Hoca’yı orada bir taburenin üzerinde otururken gördüm. Hayırdır ne oluyor, derken başka bir şirketin helikopterinin hazırlandığını gördüm. Onlarda arkadaşlarımız, kendilerine havanın çok kötü olduğunu, bu işin helikopter işi olmadığını dikkat etmelerini söyledim ve büroya geçtim.
Biraz sonra genç pilot arkadaşımız odaya girdi ve:
-Kaptan, Erbakan hoca Antalya’ya gidecek, uçar mıyız?
Dedi. Ben de:
-Gideriz de helikopter hazırlanıyordu ne oldu?
Demeye kalmadan Erbakan ve ekibi içeri doldu. Pişman oldum. Psikolojik olarak kendimi hazır hissetmiyor, uçmak istemiyordum. Her türlü yokuşu yaptım ama nafile. Patron Turan Kalyoncu onlara çok yakın olmasına rağmen beni zorlamadı:
-Sen bilirsin!
Dedi. Mecbur uçma kararı aldık. Uçak küçük olduğu için iki yolcuyu indirdiler ve 4 kişi kaldılar. Bunlar Hoca, Basın Müşaviri Nazır bey, TRT den kameraman ile bir haber muhabiri. Çok kötü bir havada, şiddetli yağış altında Antalya’ya indik. Hoca şehirde konuşurken ben meteorolojiye gittim. Çünkü; Antalya’dan Adana’ya, ertesi gün Gaziantep, Van, Muş devam edecek uçuşumuz. Aldığımız meteoroloji benim uçak için uygun değil. Antalya –Adana arası pilotlar için en tehlikeli hava olan CB(Oraj) dediğimiz dikine gelişmeli bulutlarla dolu. Bu satırları yazarken rahmetli Kaya İstektepe aklıma geliyor. Pilot psikolojisi işte, hayır diyemedik ve uçuşa çıktık.17000 uçuş seviyesi almışım, olmuyor çıktıkça bulutlar yoğunlaşıyor ve her tarafımızdan çakıyor. Bir ara rahatlar gibi olduk. Mersin üzerinde olmalıyız gece şartları başladı. İstikametimizde yoğun bir bulut, simsiyah. Bu arada ramazan oruçluyum da. Ezan okundu ve hep beraber orucumuzu suyla açtık. Adana’da hocayı iftara bekliyorlar.
Adana incirlik radarı bu tip (CB) bulutları tespit eder. DHMİ radarları tespit edemiyordu ne hikmetse. İncirlik’le temas kurdum, istikametimdeki bulutu sordum. Bana herhangi bir aktivite olmadığını söyledi, rahatladım. Zararsız bulut, deler ve alçalırım dedim.
Hemen hemen buluta girmek üzereyim ama bulut sakin bir buluta benzemiyor ve uçağı tutmak zorlaşmaya başlamıştı. Adana İncirlik tekrar beni aradı ve beni kaybettiğini söyledi. İşte o anda önümdeki bulutun CB bulutu olduğunu anladım. Çünkü elektrik yüklü bulutlar sizin ekranda görünmenizi engelleyebilir. Buluta girmek üzereydik. Acele geri döneyim biraz da yükseleyim derken uçak sağımdaki solumdaki bulutların da şiddetli sallamasıyla süratsiz kaldı ve stol olarak aşağı doğru kendi etrafında döne döne alçalmaya başladı. Stol tabiri uçağın ağırlığının yer çekimine yenilmesi demek.
Yani kısacası biz düşüyorduk…
Bu harekete spin veya viril deriz. Eyvah, dedim. Eyvah dedim çünkü bu olay kendi isteği dışında bir pilotun başına kolay kolay gelmez. Zannedersem o yıllarda Gönen civarına aynı şekilde bir küçük uçak düşmüştü. Bir özel sertifikalı pilot arkadaşımız ailesi ile beraber hayatını kaybetmişti. Sonraki yıllarda Adana’dan Mekke’ye gitmek için böyle bir havada kalkan THY uçağı da bu nedenle düşmüştü. Benim böyle tehlike durumlardan çıkış eğitimim oldukça fazlaydı. Ama uçakta yolcu varken niye bu iş oldu diye kendi kendime kızdım.Niye ben bu uçuşa çıktım. Nitekim sonradan duyduğum kadarıyla Hocanın kira anlaşması yaptığı Türk Kuşu’ndaki arkadaşlar kötü hava koşulları nedeniyle uçmamışlar. Helikopter uçacakmış. Sonradan onun pilotları da bu havada uçulmaz demişler.Ve doğru da yapmışlar. Çünkü pilot uçuş planlamasını yapmadan önce ilk bakacağı şey meteorolojik şartlardır. Kahramanlık yapmak bana düşmüş. Halbuki o kadar tecrübesiz de değildim. Şimdi düşünüyorum ve oruçlu olmama bağlıyorum.
Fazla uzatmak istemiyorum ama olay çok ilginç. Uçağın dönüşünü durdurup dalıştan çıkmak bayağı zor oldu. Çıktığımız zaman tam 5000 feet yani 1500 metreden biraz fazla, irtifa kaybetmiştik. İncirlik’teki radar bizi takip ediyor ve:
-Çok irtifa kaybettiniz bir şey mi oldu?
Dedi. Geçiştiren bir cevap verdik. Çünkü bu başımıza gelen biraz da onun yüzündendi. Tekrar kendimizi topladık ve bulutun etrafından dolaşarak Adana’ya indik. Adana sivil havaalanı bütün konuşmalarımızı dinliyor ve Hocayı bekleyenlere durum aktarılıyor tabi.
Yere indiğimiz zaman TRT muhabiri arkadaş bana;
-Kaptan bize ne oldu? Benim bu durumu haber merkezine bildirmem lazım!
Dedi. Ben de, bizim oraj dediğimiz buluta girdiğimizi söyledim. Benimle tam konuşmadan haber yapmazsanız sevinirim, dedim. Hoca araya girdi:
-Meteorolojik nedenlerle Adana’ya geç indi, deyin!
Dedi. Geçekten de Adana’ya yarım saat geç inmiştik. Çünkü önümüzdeki o koca bulutu dolaşmak zorunda kalmıştık.
Sonra ne oldu; TRT bizimle canlı yayın yapmak istemiş. Haber merkezindeki arkadaş CB bulutunun ne olduğu biliyormuş, söyleyince muhabir arkadaş o zaman geçirdiği tehlikenin farkına varmış.
Muhabir arkadaşla sohbet ettiğimizde söylenenler çok dikkat çekiciydi. Bana, sen eyvah, dediğin zaman Erbakan Hoca:
-Allahuekber!
Diyerek, önünde bulunan küçük masaya secdeye kapandı. Sonra her şey düzelip sen konuşmaya başlayınca başını kaldırdı ve bizlere:
-Geçmiş olsun!
Diyerek ve size uzanarak teşekkür etti, dedi.
Tehlikeyi atlattıktan sonra ben yanımdaki genç pilota yüksek sesle bir şeyler söylemiştim, arkadaki yolcular duysun rahatlasınlar diye.
Adana’dan sonra Gaziantep ve Gaziantep’ten Van’a geçeceğimiz gün Hoca’nın kiraladığı uçak Gaziantep’e geldi. Açıkçası bayağı sıkılmıştım. Ben kendisine durumu anlattım ve ben Ankara’ya dönüyorum dedim. İşte Hoca’nın o günkü kararını hiç unutmuyorum;
-Hayır kaptan, senle başladık senle bitireceğiz!
Dedi ve diğer şirketin uçağını geri yolladı. Yıllar sonra bu olayı o pilot arkadaşla konuşmuş ve birbirimize anlatmıştık.
Rahmetli Erbakan Hoca yürekli davranmış ve bu arada beni de onore etmişti.
Rahmetli sonra yine kötü bir havada Van’da kalmıştı. THY’ nın inemediği bir havada beni çağırmıştı Van’a.
Kendisiyle görüş olarak paylaştığım hiç bir şey yok, ama beraber geçirdiğimiz bu tecrübe benim için çok önemli.
Allah rahmet eylesin.
Doğan Kapkıner
E. Kr. Plt. Yb.”
Zihni Sadak anlatıyor:
“Erbakan Hocamın Refah Partisi Genel Başkanı olduğu günden, yani 1987’den itibaren yanında görev aldım. Bir seferinde küçük bir özel uçakla Ankara’dan Konya’ya gidiyorduk. Biraz geç hareket ettik. Konya’ya vardığımız noktada müthiş bir yağmur vardı. Uçak birkaç defa inmeyi denediyse de yağmurdan dolayı inemedi. Konyalılar havaalanını doldurmuştu.  Bir iki tur attık ama yağmur kesilmedi. Pilotun umudu kesmesi üzerine Ankara’ya geri döndük ve indik. Meğerse uçağın tekeri patlakmış. Sonradan anlaşıldı. Kaptan pilot Hocama dedi ki:
-Havaalanının özelliğinden dolayı, şayet Konya’ya inmemiz mümkün olsaydı, bu patlak tekerle kaza yapardık. Ankara’ya dönmemizde hayır varmış. Buraya rahat indik.
Yani büyük bir tehlikeyi yağmur ile önlenmiş oldu.”
Ali Nabi Koçak anlatıyor:
1977 yılında Kartal Müftüsü idim. Çok çalışıyorduk, gece gündüz mefhumu yoktu. O dönemde Gebze’den tutun, Kadıköy’e kadar sadece üç tanecik Kuran Kursu var. Onlar da göstermelik. Kolları sıvadık, sadece Kartal’da Allah’ın izni ile 48 tane Kur’an Kursu açtık. Mehmet Moğultay CHP İlçe Başkanı. Tabi Diyanet’e büyük bir baskı var:
-Bu Müftü hem şeriatçı, hem de Nakşi, durmadan Kuran Kursu açıyor, bunu Kartal’dan alın!
Diye! Hiç görüşmüşlüğümüz olmadığı halde ben rüyamda Erbakan Hocamı gördüm.
-Gel Ali Nabi, Ankara’ya gel, seninle görüşeceklerimiz var!
Diyor. Şimdi rahmetli olan hanımıma diyorum ki:
-Erbakan Hocam rüyamda beni çağırıyor!
Onun sitemi şöyleydi:
-Hah zaten eve gelmiyordun, daha şimdi hiç uğramazsın!
Ertesi gün bir telefon geldi, ama kimdi arayan bilemiyorum. Beni Ankara’ya çağırıyormuş, Erbakan Hocam. Kendisi Başbakan Yardımcısı idi. Hemen gittim, inanın ilk defa yüzünü yakından gördüğümde çarpılmış gibi ağlamaya başladım. Yüzüne bile bakamıyorum. Rüyanın etkisi de var tabii. Bana dedi ki:
-Hoş geldin, çok meşgulüm, benim seninle görüşecek vaktim yok.  Süleyman Arif Emre ilgilenecek!
Dedi. Devlet Bakanı Süleyman Arif Emre Abi, Hocamdan bana şu teklifi yaptı:
-Hocam senin Kartal Müftülüğü görevinden istifa etmeni ve Yozgat’a Milli Selamet Partisi İl Başkanı olmanı istiyor!
Dedim ki:
-Ağabey, ben bunu yapamam! Ben bak şu anda Gebze İmam Hatip Okulu’nu yaptırdım, arkasından Kartal İmam Hatip Okulu’nu yaptırmakla meşgulüm. 48 tane Kuran Kursu açtım!
Bana anlamlı anlamlı baktı ve:
-Sen ne açarsan aç, ne yaparsan yap, iktidar olmadan bu okulları kim açacak, kim ayakta tutacak?
Dedi. Doğru söylüyordu. Cevap verdim:
-Ağabey sen de doğrusun ama, benim hanımım hasta, Yozgat’a evimi götüremem, hastama kayınvalidem bakıyor. Bu işi benden daha layık, daha güzel yapacak Hamdi Coşkun var!
Dedim. Hamdi Coşkun Ağabeyi de, bugünkü Gazeteci Yazar Ahmet Hakan Coşkun’un babası. Kendisi o günlerde Amasya Suluova Müftüsü idi. Seçimlerde köy köy gezer, çalışır, MSP’ye oy toplardı. Böyle bir mücahit kişi idi.
Biz İl Başkanlığı teklifini maalesef kabul edemedik. Devrin Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş, Kayseri Müftüsü olmamız için çabaladı, ama oraya da gidemedik. Hastam olduğu için.”
Yine Ali Nabi Koçak anlatıyor:
  “Bir arkadaşımız vardı, devamlı Erbakan Hocamıza küfredip dururdu. Bir gün duyduk ki, Tahir Büyükkörükçü Hoca İstanbul’a gelmiş, Harem’de konuşma yapacakmış. Bu arkadaşı ikna ettik, Tahir Hoca’nın sohbetine götürdük.  Tahir Hoca sohbetin yarısında:
-Evladım sen ne diye bu mübarek zata küfredip duruyorsun, ben onunla 8 ay cezaevinde kaldım, ben o adamı çok iyi tanıyorum, o bir şeriat delisidir. Öylesi güzel bir insana nasıl o kötü lafları söylüyorsun?
Diye çıkıştı. Biz şaştık kaldık, çünkü bu adamı ilk defa götürüyorduk, daha önce tanışmıyorlardı. Biz de bir şey söylememiştik. Bir daha o arkadaş hocama küfretmedi ve bizimle beraber namazına niyazına devam etti.
Tahir Büyükkörükçü’nün böyle bir olayına daha şahit oldum:
 1980’li yıllardayız. Erenköy’de bir konuşmasını dinliyoruz. İçimden şöyle geçirdim:
-Bu Tahir Hoca bu kadar güzel konuşuyor. İyi ama kayın biraderi olan Mehmet Keçeciler’i faizci ve zinacı ANAP gibi bir yere ne diye gönderdi?
Bana döndü ve dedi ki:
-Hem vallahi, hem billahi, gitmeden evvel bana geldi, konuştuk,  oğlum Mehmet sakın ha gitme, tuz gölüne düşen erir, tuz olur. Şu senin beğenmediğin, omuzu yamalı insanlar var ya, bir gün gelip onlar seni Hakk davada devam ettiğin müddetçe omuzlarına alıp yükseltirler, dedim. Beni dinlemedi gitti, o günden bu güne kadar daha ben Keçecizadenin evine ayak basmadım. Yengen de ayak basmadı.
Bu sözünü araya sıkıştırdı, sohbetine kaldığı yerden devam etti.”
Milli Görüş İzmir teşkilatlarında çalışmış olan Mehmet Alpat’ın anlattıkları da çok ilginç:
"O sabah içimde tuhaf bir sıkıntı vardı. Tam o sırada Şerafettin Kılıç Bey aradı:
-Hazırlan Ankara'ya gidiyoruz, Erbakan Hocam çağırmış!
Dedi. O günler sıkıntılı günler. Seçimden yeni çıkmışız. Parti bölünmüş. Bütün kalantorlar yenilikçilerin yanında. Üstüne üstlük bir de teşkilatın yüklü bir miktar borcu var ki, büyük para. Hazırlandım. Tam kapıdan çıktım ki, karşıda bir loto bayisi var. Nasıl oynandığını bilmem. Hayatımda elimi sürmemişim. Ama reklamlardan falan gözüme ilişiyor. İçime bir his doğdu. Dedim ki kendi kendime:
-Ben gidip şu lotodan oynayayım. Çıkan parayı da götüreyim teşkilata vereyim. Böylece borcu kapatalım.
Gittim büfeye. Dedim ki:
-Ben bunu oynamayı bilmem. Nasıl oynanıyorsa sen benim yerime oyna, bana ver.
Kağıdın üzerine birşeyler yazdı, işaretledi ve altına benim ismimi yazdı, bana da kağıdın bir kısmını verdi.  İçimde bir sevinç var ki sorma. Kesin para çıkacak. Ben de onu teşkilata verip borçları kapatacağım. Sürpriz olsun diye de hiç kimseye söylemiyorum. Çıkacağından o kadar eminim yani.
Neyse Loto kağıdı cepte, biz arabada vardık Ankara'ya. 4 kişiyiz. Geçmiş zaman belki 3 saat belki 4 saat Rahmetli Erbakan Hocamla oturduk. O anlattı biz dinledik. Sonunda tahmin ettiğimiz gibi Şerafettin Bey’e:
-İzmir İl Başkanı olacaksın!
Dedi. Elini öpüp ayrılacağız. Ben en sona kaldım. İşte ne olduysa o an oldu. Sıra bana gelince elimi tuttu. Kendine doğru çekti. Kulağıma fısıldar gibi:
-Bana bak!
Dedi. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Tebessüm ediyordu.
-Bana bak! Haram parayla cihat olmaz. Sen, Allah'ım bana cihad için harcayabileceğim helal kazanç nasip et diye dua etmelisin!
Dedi. Dondum kaldım.
Dışarı çıktığımda benzim sapsarı olmuş. Şerafettin Bey ve diğer iki arkadaş:
-Ne oldu sana birden böyle!
Diye soruyor. Ama benim ne söyleneni duyacak, ne de ağzımı açacak mecalim var.
Aklımda tek bir şey var, bir an evvel loto kağıdını yırtıp çöpe atmak.”
Erbakan Hocamızın vefat anını gaslini ve kefenlenmesi olayını anlatan İbrahim Titiz’in şu cümlesi bu kitabın tamamını okuyanlarca hatırlanacaktır:
“Hocamızın vücudunda öyle hoş bir koku vardı ki, bunu tarif etmekten acizim…”
Meryem Gezmişoğlu anlattı.
Lakin anlattıkları İbrahim Tititz’in yukarıdaki cümlesi ile yan yana getirilirse daha da anlamlı oluyor.
“Türkiye, hatta dünya, ilk defa insan seli olan böyle bir cenaze merasimi görüyordu. Yalnız ana caddeler değil, ara sokaklarda bile yürüyecek, bir adım atacak boşluk kalmamıştı. O insan seli ile Merkez Efendi kabristanlığında idik. Çok kalabalık olduğundan biz hanımlar yaklaşmak şöyle dursun, kabristanın içerisine dahi giremedik.
O gün büyük bir acı ve hüzünle geri döndük. Hocamızın kabri başında teşkilat görevlileri nöbet tutuyordu. Ertesi sabah çok erken saatlerde Hocamı ziyarete gittim, etraf  yine doluydu, bir ara boşluk bulup kabrine yaklaştım, Kuranı Kerim’den sureler okudum. Sürekli giden gelen oluyordu. Kalabalık olmaya başlamıştı, oradan ayrılmam gerekiyordu, ama bir türlü  ayrılmak istemiyordum. Beni oraya bağlayan ayrılmamı engelleyen bir şey vardı, adını koyamadığım bir şey…
Hocamın tam ayakucundaydım. Hayatımda hiç unutamayacağım bir koku duymaya başladım. İlgimi çekti, etraftakilerden mi diye bakındım, çok yakınımda kimse yoktu. Birkaç bayan vardı onlardan mı diye yaklaştım, hayır tekrar olduğum yere geldim. Evet bulunduğum yerdeydi bu koku. Eğildim toprağı kokladım, hayır topraktan da değil. Ama kabrin üzerinde müthiş güzel bir koku vardı. Bu ne olabilir diye düşünürken aklıma geldi.
Evet, evet bu koku o kokuydu! Allah’ım bu ne güzellikti! Birkaç sene evvel Aşk’ın Aşk’ını, Peygamber Efendimizi ziyarete gitmiştik. Mescidi Nebevi’den gelen kokuyla aynı koku. Mescidi Nebevi’deki erkek ziyaretçilerin giriş yaptığı kapıya yaklaştığınızda, içeriden Peygamberimize ait olan, güzel mi güzel, mest eden bir koku etkiler. İnsan oradan ayrılmak istemez. Bazen de Mescidi Nebevi’nin bahçesinde, ara sırada olsa hissedersiniz o kokuyu. İşte o esnada bulunduğunuz yerden ayrılmak istemezsiniz. Aynen öyle oldu. Hocamızın kabri başında o koku vardı, Efendimize ait olan o güzelim koku. Bu bir hayal değil, bir benzetme değil. Çünkü o koku başka hiçbir yerde bulunmaz Medine sokaklarında aramıştım, belki benzeri de olsa almak istemiştim ama, kime sorduysam:
-Aynısını bulamazsınız!
Demişlerdi. Nasıl olsun ki o sevgililer sevgilisine has bir şeydi, onun kokusuydu… Ve işte o andan sonra içimde bir huzur bir rahatlama oldu ki anlatamam. Ağlıyordum ama bu sefer çok daha farklı duygularla. O anki duygularımı yazmam imkânsız.
 O duygu ve gözyaşlarıyla oradan ayrılmak zorunda kaldım, çünkü artık Hocamın etrafı bir sürü sevenleriyle dolmuştu. Tarifi imkânsız duygularla AGD’ye gittim, çalışmalarımıza devam ettik.     
Birkaç gün sonraydı, Kütahya teşkilatından bir arkadaşımla telefon görüşmesi yapıyorduk. Konu Hocamıza geldi ve o güne kadar hiç kimseye anlatamadığım bu güzel olayı o arkadaşımla paylaştığımda bana şu enteresan cümleyi söylemişti:
-Cenaze günü korumalar, görevliler, kortej ilerlemeye başladığında, ben cenaze arabasında sandığım Hocam, meğer ambulanstaymış. Caminin köşesinde  duruyordum. Ambulans tam yanımızdan geçerken aynı o kokuyu ben de hissetmiştim!
Dediğinde Allah’ım, bize ne kadar güzel bir lider bahşetmişsin, layık olanlardan eyle, diye dualaştık.”
Abdullah Asilsoy anlatıyor:
2009 Mahalli İdareler Seçiminde Yozgat/Yerköy ilçemizin Belediye Başkanı adayı idim. Orta gelirli bir memur olmamıza rağmen Erbakan Hocam hayatta iken ordusunda fiili olarak vazife yapmak düşüncesiyle teklif edilen adaylığı kabul etmiştim. Seçimlerden evvel Ankara'da iki defa Saadet Partisi'nin düzenlemiş olduğu büyük programa katıldım. Merhum Hocamızın da iştirak edeceği Balgat'ta bir salon programı vardı. İlçe yönetimi ve Belediye Meclis Üyesi adayı arkadaşlarımızla salondaki yerlerimizi almış heyecanla Hocamızın gelmesini bekliyorduk. Yanımda da Belediye Meclis Üyesi adayımız Ahmet Türker Bey vardı. Kendi aramızda sohbet ederken bir anda salon kapısında hareketlilik başladı. Çok geçmeden Parti’li gençler kapının girişinde tezahürata başladılar;
-Mücahid Erbakan! Mücahid Erbakan!
Salon inliyordu adeta. Bir kaç dakika sonra kalabalıkların arasında mütebessim çehresiyle Hocamız kapıdan giriş yaptı. Hocamızın teşrifleriyle beraber salon bambaşka bir havaya büründü. Sanki melekler de girmiş, cennetten getirdikleri özel kokuları dağıtıyorlardı. O ana kadar hayatımda hiç hissetmediğim müthiş bir koku beni de sarmaya başladı. Öyle manevi bir atmosfer oluştu ki kelimelerle ifade etmenin mümkünatı yok. Hemen yanımda oturan Ahmet Bey'e dönerek:
-Benim aldığım kokuyu sen de alıyor musun, salondaki havanın değiştiğini hissediyor musun?
Diye sorduğumda:
Evet Hocam ben de farkettim. Şu anda çok enteresan bir manevi atmosfer oluştu.
Diye cevap vermişti. Hocamız kürsüye doğru ilerlerken, biz de o müstesna kokunun verdiği sekinetle mest olmuştuk. Üzerimden büyük bir ağırlığın kalktığını ve ciğerlerimin en ücra hücresine kadar o tarifsiz manevi iklimin huzurunun dolduğunu hissediyordum.
Aradan üç sene geçmiş, görevli olarak yine bir Mart ayında Umre'ye gitmiştim. Medine-i Münevvere'ye ulaşır ulaşmaz, ilk işim Mescidi Nebi'ye gitmek olmuştu. Peygamber Efendimizin; Cennet bahçelerinden bir bahçe, diye buyurduğu alana girdiğimde, hafızam beni aldı üç sene önceki salon toplantısına götürdü. Aman Allahım! Aynı hava, aynı atmosfer, aynı duygular, aynı güzellik.
Bir kez daha mest olmuştum. O gün anladım ki:
-Malıyla, canıyla cihad eden bir Mü'min olarak anılmak istiyorum.
Diyen Mücahid Erbakan'ı, İslam’ın Peygamberi çok ama çok sevmiş, kokusunu Mücahidi’ne hediye etmiş.
Mekanı Cennet olsun.”
Yahya Coşkunsu anlattı:
“Erbakan Hocamızın kendine has bir kokusu vardı. Terlediği zaman o koku alenen size gelirdi. Peçete ile terini aldığı zaman, hemen alırdım onu cebime koyardım orada kokusu sürekli dururdu bende.”
Osman Akgün de aynı konuyu anlattı:
“Biz hocamızı her zaman temiz gördük elhamdülillah. Gözünde, burnunda veya başka bir şekilde bir akıntı veya değişik bir şey görmedik. Evinin tuvaletinden veya başka bir yerinden asla bir koku hissetmedik. Vücut ve ev temizliği her zaman mükemmel idi. Yüzü parıl parıl parlıyordu, bizim için. Yani biz öyle hissederdik.
Hocamızın kendine has, doğuştan hoş ve başka bir yerde hissedemeyeceğimiz bir kokusu vardı. Eline hacı kokusu dediğimiz kokulardan sürerdi ve o da elinin üzerinde tomurcuk olarak dururdu. Biz de, herkes de Hocamızın elini öperdik. Bana göre kendi özel kokusu hissedilmesin diye, eline başka koku sürerdi. O özel kendine has kokusunun mezarında bile devam ettiğini düşünürüm.”
Şevket Kazan’ın bir hatırası:
“Ben avukatlık yapıyorum, yazıhanemdeyim, geçinmek konusunda zorluklarım var. Bir gün Erbakan Hoca telefon etti, beni konuta çağırdı. Bir mesele varmış, istişare etmesi gerekiyormuş. O gün de öyle bir gün ki, ödemem gereken 400 liralık bir senedim var, son günü. Ama bütün gün uğraştım, parayı denkleştiremedim. Oraya başvuruyorsun olmuyor, buraya başvuruyorsun olmuyor, tam da saat işte 15.30 olmuş 16.00 da yatırılması gerekiyor. İşte tam o sırada Erbakan Hoca’nın telefonu geldi.
Kendi kendime dedim ki:
-Şimdi şu senet ihbarnamesini alıp bankaya ineyim, yarın saat 9’a kadar müsaade isteyeyim, o saate kadar inşallah parayı bulup getiririm, derim. Banka müdürüne rica edersem sanırım beni kırmaz, kabul eder. Böylece senedim de protesto olmaz. 
İhbarnameyi aldım, dördüncü kattan iniyorum, bankaya uğradıktan sonra Erbakan Hoca’nın evine gideceğiz. Merdivenlerden inmeye başladım 8-9 basamak indim inmedim, birisi merdivenleri çıkıyor. Beni görünce:
-Hocam nereye gidiyorsun?
Dedi. Cevapladım:
-Erbakan Hoca konuta çağırdı da oraya gidiyorum!
-Hocam ya, benim sana bir borcum vardı. Tam da ben sana gelip ödeme yapacaktım.
Deyince geri döndük, beraberce, kapıyı açtım içeri girdik, dedim ki:
-Ne kadar borcun vardı, şimdi defterleri açıp bulmak için vaktim yok, söyle!
Dedim.
-Hocam 400 lira borcum vardı, işte getirdim, buyurun!
Dedi. Ben ona acele bir çay ısmarladım, o çayını içerken hizmetli çocuğa o 400 lirayı ve ihbarnameyi verdim, ödemeye gönderdim. Sonra aceleyle çıkıp Erbakan Hocamın konutuna gittim.
Ertesi gün geldim, düşünüyorum, bu adamın kim olduğunu. Adını bile not etmemişim. Defterleri karıştırdım, hiç öyle bir alacağım yok. Yıllar geçti, o adam kimdi, adı neydi bulamadım, öğrenemedim. Ama şuna inanıyorum ki, ben Erbakan Hoca’nın sözünü dinledim, Erbakan Hoca da kerametini gösterdi, o sıkıntıyı aşmamız için Allah’ın izni ile bana yardım etti.”
  Ahmet Bozkurt anlatıyor:
“Kahramanmaraş'ın merkezinde bulunan Mercimektepe'ye çıktığınız zaman, şehir merkezinin hemen hemen her yerini görebilirsiniz. Yıllar önce bu yüksek tepeye gece kulübü ve meyhanelerin yapılacağını öğrenen Necmeddin Erbakan Hocamız, derhal harekete geçer ve bu tepenin en münasip yerine bir cami inşaatı başlatır.
Bu camiin kısmen ibadete açıldığı yıllarda işte o camide imamlık yapıyordum. Emekli olmak istedim ve nezaketen Erbakan Hoca’ya bu haberi gönderdim. Yani ondan müsaade almak istiyordum.
Necmeddin Erbakan'dan henüz bir cevap gelmemişti, ama ben bir an önce emekli olmak niyetindeydim. Bir gece rüyamda onu gördüm. Bana diyordu ki:
-O camide görevine devam et, ama şu yemekten yeme!
-Hangi yemek efendim?
Diye sorduysam da:
-Şu yemek!
Diye geçiştirdi. Aradan bir kaç gün geçmişti. Mahalle muhtarının düğün merasimi vardı ve biz de o düğüne katıldık. Düğünde yemek ikramı vardı. Herkese ikram edilen bu yemek başladığında, ben Erbakan Hocamızın bana dediği o yemek sözü aklıma geldi. Acaba bana dediği bu yemek olmasın? diyerek tereddüt ettim. Her ihtimali düşünerek bu yemekten yemedim. Kısa süre sonra insanlar zehirlenme belirtisi göstermeye başladılar. Tam 170 kişi zehirlenerek hastanelere koştular.
Ben emeklilik konusunda Erbakan Hocamızdan bir işaret bekliyordum. Partinin Kahramanmaraş il teşkilatına gidip sordum:
-Erbakan Hocamızdan bana bir mesaj var mı acaba?
Diyerek. Bana haber göndermiş olduğunu söylediler. Merakla sordum ne demiş?
 -Biz kendisine gerekeni söyledik!
Kahramanmaraş’ta, Mercimektepe’de Erbakan Hocamız tarafından temeli atılıp yapımı biten bu caminin ismi Abdülhamid Han Camii’dir. Görkemli yapısı ile Kahramanmaraş’ın simgesi haline gelmiştir. Büyüklük bakımından Türkiye’nin üçüncü büyük camiidir.”
Erbakan Hocamızla aramızda geçen çok önemli bir hatırayı da biz nakletmek isteriz. Yalnız bu hatıramızı nakletmeden önce İslam’ın 5 farzından biri olan zekat konusunda bazı bilgileri buraya yazmamız gerekir.
Zekat’ın Hicret’in 2.nci yılında farz kılındığını biliyoruz. O halde Peygamber Efendimizin zekatı nasıl uygulamış olduğuna dikkat etmemiz gerekiyor. Peygamber Efendimiz, Müslümanların zekatlarını toplayıp Beytülmal’e getirmek üzere, zekat memurları tayin buyurmuştur. Biraz tetkik ettiğimizde görüyoruz ki; Zekat Müessesesi bugün işlediği gibi değil.
Kuranı Kerim, zekat konusunda, aynı zamanda İslam Devleti’nin Başkanı da sayılan Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyuruyor:
Tevbe Suresi-103: 
“Müminlerin mallarından zekat al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara dua et; çünkü senin duan, onlar için bir rahatlık ve huzurdur.”  
Bu Ayeti Kerime’de, zekatın bizzat Hazreti Peygamber Efendimiz tarafından toplanması, dolayısıyla İslâm Devleti tarafından idare edilmesi emredilmekte, bu mali ibadetin Müslüman toplum için önemi ve hikmetleri vurgulanmaktadır. Açıkça anlaşılıyor ki, zekat Müslümanların fert olarak kendi isteğine bırakılmamış, bizzat Devlet eliyle tanzim ve toplanması emredilmiştir. Bundan dolayıdır ki, Peygamberimiz, zekat memurları tayin ve göndermek suretiyle, zekatı her sene muntazam şekilde Beytülmale, yani devlet hazinesine almıştır. Bu Ayet’in gelmesinden itibaren, yaşadığı müddetçe, zekatlar hep Hazreti Peygamber'e verilmiştir. O devirde ve daha sonra halife olan Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer devrinde zekatın, Müslüman fertler tarafından uygun gördüğü yerlere dağıtıldığına dair, en küçük bir belge ve işarete rastlanılamaz. Aksine, bütün delil ve rivayetler, bize zekatın İslam Devleti tarafından alındığını göstermektedir.
Yine bu Ayet’in ışığında, İslam bilginleri; Devlet Başkanı’nın bilgisi dışında, zekatı başka yerlere veya şahıslara vermiş olan bir mükelleften, Devlet Başkanı’nın, o zekatı tekrar tahsil edebileceğini ifade etmektedirler.
O’nun vefatından sonra Halife olan Hazreti Ebu Bekir de, zekatı bundan böyle devlete vermeyeceklerini bildirerek isyan eden kabile reislerini, askerî kuvvet göndermek suretiyle hizaya getirmiştir. Hazreti Ebu Bekir’in sözü meşhurdur:
“Vallahi onlar Hazreti Peygamber’e zekat olarak vermekte oldukları keçilerin, değil kendilerini, yularlarını dahi vermeyecek olsalar, onun için bile savaş açarım!”
Bu günkü çağımızda, zekatın nasıl toplanacağına ve nerelere nasıl dağıtılacağına dair görüşlerini söyleyen ilim adamları; Müslümanların mutlaka bir “Zekat toplama ve dağıtma müessesesi” kurmaları gerektiğini, böyle bir müessese ile ancak sosyal yaralarımızın sarılabileceğini ifade etmektedirler. Böyle bir müessese kurulmasının isteğe bağlı olmadığını, tüm Müslümanların yapmaları gereken bir görev olduğunu da açıkça beyan edip, sorumluluğumuzu vurgulamaktadırlar.
Bunları okudukça:
-Acaba bizim vermekte olduğumuz, ya da verdiğimizi sandığımız zekatlarımız, üzerimizden mükellefiyet olarak düşüyor mu?
Diye hayıflanmamak ve ızdırap terleri dökmemek mümkün değil.
İslam Dini, dünyaya yepyeni bir nizam ve bambaşka bir sistem getirmiştir. Toplumun maddi omurgası olan zekat gibi bir mali ibadet, ferdin vicdanına bırakılmamış, İslam devletinin görevlileri tarafından tek bir bütçede toplanarak yine aynı devlet tarafından gerekli yerlere sarfedilmesi kurala bağlanmıştır.
Tevbe Suresi’nin 60 ncı Ayeti’nde açıkça yazıyor ki, İslam devletinin hazinesinde toplanmış bulunan bu zekatlar ancak:
1-Fakirler
2-Miskinler
3-Zekat memurları
4-Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar
5-Köleler
6-Borçlular
7-Allah Yolunda cihad
8-Yolcular
Olarak sayılan 8 yere verilecektir.
Bu 8 yeri çok iyi incelemek ve irdelemek gerekir.
Zekat memurlarına, kölelere, kalpleri ısındırılacak olanlara ve de Allah yoluna, olarak sayılan sarf yerleri iyi anlaşılmalı ve uygulamada neler sağlayacağı hesap edilmelidir.
Yoksa “Zekat fakirin hakkıdır” diye genel kaideyi öğrenip, işin içine girmekten imtina etmek ve sıyrıldığını zannetmek, zekattan toplum olarak beklediğimiz faydaları göremememiz neticesini doğurur.
Herkes de böyle düşünüp, zekat konusunda alınması gereken kararlar alınmayıp, gerekli adımlar atılmaz ve  başıboş bırakılırsa, fert olarak hepimizin sorumluluğu devam edecektir. Üstelik yerine getirmediğimiz bu sorumluluk dolayısıyla, hem bu dünyada hesabımız ağır olmaktadır, hem de Huzuru Hakk’a varınca bu vebal dolayısıyla uğrayacağımız kötü neticeler bizi bekliyor olacaktır.
Zekatı, Allah’ın emrettiği ve Resulullah’ın tatbik ettiği şekilde tatbik etmediğimizden dolayı, 8 sarf yerinden bir çoğu hakkını alamamakta ve toplumun maddi omurgası zayıflamaktadır. Bundan dolayıdır ki, fakir ile zengin arasında uçurumlar oluşmakta, sosyal denge bozulmaktadır. Bunun için, Müslümanlar cihad müesseselerini destekleyememekte, sömürgeci zihniyetler İslam diyarlarını neredeyse istedikleri gibi sömürebilmektedirler. Savunma sanayi ve zekat ilişkileri unutulmuş, orduların donatımı yetersiz mali kaynaklarla yerine getirilememektedir. İslam’ın tanıtımı için gerekli fonlar tedarik edilememekte,  cihad gerektiği şekilde yapılamamaktadır.
İşte bu gerçeklerden hareket ile 1987 yılından itibaren Refah Partisi İstanbul İl Teşkilatı tarafından gerekli araştırmalardan sonra bir çalışma başlatılmasına karar verilmişti. İl Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından bu görev, İl Mali Komite Başkanı olarak bize verilmişti.
Gerekli araştırmalar ve çalışmalar tarafımızdan yapıldıktan sonra, bizim başkanlığımızda bir “zekat toplama ve dağıtma komisyonu” kurulmuştu. Bu komisyon Kitab’a ve Sünnet’e uygun olarak teşkilat mensuplarımızdan zekatlarını tahsil edip bir fonda topluyordu. Toplanan bu zekatlar emredilen 8 sarf yerine, uygun oranlarda dağıtılıyor, böylece hiç olmazsa teşkilat mensuplarınca ayetlerin hükmü yerine getirilmeye çalışılıyordu.
Teşkilat içinde fedakarane bir şekilde çalışan, ama desteğe muhtaç bulunan mensuplarımıza bir nebze de olsa rahatlatıcı bir kaynak temin edilmiş, çalışmalara bu yönüyle hız verilmiş oluyordu. Aynı yıllardan itibaren İstanbul’da bütün dünyanın gıpta ile baktığı bir teşkilat kurulmuş ve yine bu teşkilatça örnek çalışmalar yapılmıştır. Bu örnek çalışmaların içinde “zekat komitesi”nin yeri çok önemliydi. Cihad çalışmalarına ivme kazandırıyordu. O devirde bu fondan, çok muhtaç bulunan üyelerden, il ve ilçe başkanlarına kadar bir çok kişi faydalanmıştı.
Daha sonra bu çalışmanın diğer illere de örnek olmasını sağlamak için, Genel Merkezimiz tarafından eğitim faaliyetleri başlatılmıştı. Biz de bu eğitim faaliyetleri ile görevlendirilmiştik. Birçok ilde teşkilat mensuplarına bu uygulamalar örnek gösterilerek öğretilmişti.
1994 yılında Refah Partisi’nin Belediyeleri kazanmasından sonra, bu komisyonun çalışmaları daha da genişletilmiş, mahalle ve sokaklarda zihniyet ayırımı gözetmeksizin fakirler ve muhtaçlar teşkilat kademelerince tesbit edilmiş, listeler çıkarttırılmış, zenginler gidilip ziyaret edilmek suretiyle zekatları ve sadakaları tahsil edilerek, bu listede bulunan kişilere kumanya olarak dağıtılma geleneği oluşturulmaya başlanmıştı. Yani, Türkiye’de yardımlaşma ve dayanışma yönünden çok temel uygulamalar başlatılmıştı. Bu aynı zamanda Kuran’da emredilen ve Peygamberimizin tatbik ettiği zekat müessesesinin yavaş yavaş ayağa kaldırılması ve toplumumuzda gerekli fonksiyonunu icra etmeye başlaması anlamına geliyordu.
Esefle belirtmeliyim ki, daha sonra Milli Görüş’ten ayrılanlarca kazanılan belediyelerde bu uygulamamız çok kötü bir şekilde taklit edilmeye çalışılmış, fakir fukaranın onurunu zedeleyecek şekilde, gösteriş için meydanlarda ihtiyaç maddeleri alenen dağıtılmaya kalkışılmış, izdihamlar, coplamalar, itişip kakışmalar meydana getirilmişti ki, bunlar bizlerin başlattığı uygulamalara tamamen tersti. O kadar ileri götürüldü ki, bu müessese seçim kazanma aracı haline getirilip, beyaz eşya veya kömür gibi ihtiyaç maddeleri oy karşılığında dağıtılmaya kadar alet edildiğini basına akseden haberlerden öğrendik.
O günlerde biz bu uygulamaları yaparken Genel Merkezimizdeki yetkililere bilgi veriyor, eğitimleri de onların istediği şekilde tanzim ediyorduk. Lakin Erbakan Hocamızı bunlarla meşgul etmemek için onunla hiç konuşmamıştık. Genel Merkez’deki yetkililerin de konuştuğunu hiç zannetmeyiz, çünkü o çok meşgul idi. Yurt içi problemler ve İslam Dünyası’ndan yansıyan problemler, ayrıca mahkemeler, davalar sebebiyle bu konulara eğilecek vakti de olmuyordu. Veya biz öyle sanıyorduk.
Zaman ilerledi, devran döndü, Milli Görüş’ü bölenler AKP’yi kurdular. 2002 genel seçimlerinde tek başlarına iktidar oldular. Saadet Partisinin oyları ise Türkiye ortalaması olarak yüzde 2,5’lara kadar gerilemişti. İstanbul Teşkilatlarından çok sayıda mensubumuz da AKP’ye geçmişti. Çok üzülmüştük ama takdiri İlahi, bunu da bir imtihan vesilesi olarak kabul ediyorduk. Aradan bir müddet zaman geçmişti. Bir telefon aldık:
-Erbakan Hocamız sizi çağırıyor. Milli Gazete binasında bir toplantı düzenlendi, sizin de gelmenizi istiyor!
Dediler. Koştuk gittik. Milli Gazete konusunda istişareler yapıyordu. Dar çerçeveli bir toplantıydı. Toplantıya ara verildiği bir anda Hocamızın bulunduğu odada, Saadet Partisi İl Başkanı Osman Yumakoğulları ve biz kaldık. Sohbet; teşkilatlarda kimler vardı, kimler gitti, kimler kaldı, konusuna gelmişti. Yumakoğulları:
-Hocam bu Ekrem Şama kardeşimizi tanıyorsunuz. Refah Partisi döneminde kurulan o meşhur teşkilatın motor kadrosunda bulunuyordu. İl başkanlık divanında bulunan 8 kişiden birisi idi.
Dediğinde Erbakan Hocamız:
-Evet biliyorum. Allah razı olsun, canla başla çalıştı.
Diye cevap verdi. Yumakoğulları:
-Ama Hocam bilmediğiniz bir durum daha var. O teşkilatı kurmuş bulunan 8 kişiden biridir ama, 7 kişi gitti bir tek Ekrem Şama kardeşimiz Milli Görüş’te kaldı.
Dediği zaman Erbakan Hocamız bize döndü, anlamlı anlamlı baktıktan sonra:
-Sen de o kadrodandın. Sen de gitmek üzereydin. Ayağın kayıp amellerin iptal olmak üzere idi. Seni o zekat çalışmaların kurtardı. O çalışmaların olmasaydı kurtulman mümkün değildi.
Dediğinde şaşkınlıktan donakaldık. Çünkü bizim zekat çalışmamızdan haberi yok sanıyorduk. Meğer teşkilatlardaki her olaydan haberi oluyormuş. Ayrıca ayağımızın sabit kalmasının sebebinin zekat çalışmamız olduğunu da anlamış olduk.
Bu hatıramızı Erbakan Hocamız ile yaşadığımız müstesna bir hatıra olarak saklamaktayız.
Yine başka bir hatıramız:
1984 yılında Refah Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu’na seçildik. İl Muhasibi ve Mali Komite Başkanı olarak göreve başladık. Görev ağır ve mesuliyetli bir görev. Aynı zamanda tehlikeli bir görev. Çünkü paranın yüzü sıcak. Nefis insanı her an aldatabilir. Ama Allahım korudu, şeytan bizi asla kandıramadı.
Refah Partisi’nin kapatılma anına kadar bu görevimiz devam etti. Kaba bir hesapla 16 yıl. Hatırladığım kadarı ile görevi değişmeden uzun yıllar devam eden 2 kişiden biri biz idik. Diğeri de Rahmetli Ahmet Cengiz Arancı idi. O da salon ve meydan organizasyonları, idare amirliği, teşrifatçılık gibi zor bir görevi 16 yıl devam ettirmişti.
Her ikimizin görevi de yoğun tempolu bir çalışma gerektiriyordu. Tatil-mesai, cumartesi-pazar, bayram-kandil, akşam-sabah mefhumları kaybolmuştu. Ayrıca herkesten önce teşkilata koşup, en son çıkan da biz olmak zorunluluğumuz vardı. Birileri bir takım hesaplar peşinde koşabilir, ama bizim böyle bir niyetimiz ve maksadımız bulunmadı. Cihad niyeti ve alınan görevin başarıyla yürütülmesi mesuliyeti daima ön planda oldu. Arkadaşlarımızın görevlerini tam yapabilmeleri için onları mali yönden meşgul etmeme prensibini benimsemiştik. İl Başkanımızı da asla para işleri ile meşgul etmemiştik. İşte bu yüzden olmalı ki, bize anlatıldığına göre, İl Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan değişik yerlerde ve zamanlarda şu sözleri söylemiş:
-Ekrem Şama gibi bir muhasibim olmasaydı, beni para işlerine bulaştırırlar, yıpratırlar, önümü keserler, ben de ilerleyemezdim…
Bu söz paraya karşı zaafı mı, endişeyi mi belirtiyor, yoruma göre değişir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde bizim bulunmadığımız bir gurup toplantısında:
-Çalışmak ve başarmak zorundayız. Yeterli gayreti göstermezsek, bırakın başka mesuliyetleri, Ekrem Şama’nın gayretlerinden dolayı hakkını ödeyemez, hesabını veremeyiz.
Dediği bize ifade edilmişti.
Çok şükür gayretlerimiz şahıslara ve olaylara bağlı olarak azalmadı. Refah Partisi’nin kapatılmasından sonra da, resmen İl Muhasipliği görevini, bizde olmasa bile fiilen işi bilen kişi olarak biz yürüttük. Mesela trilyon davası ile ünlenen Erbakan Hocamıza ve onlarca arkadaşımıza atılan o meşhur iftiralar sırasında, İstanbul Teşkilatı’nda asıl işlemi yapan biz idik. Ama resmen ismimiz olmadığından imzayı muhasip olarak Akif Gürdoğan ve mutemet olarak da Selman Esmerer atmışlardı. Kardeşlerimizin aylarca yargılanmaları ve hapis cezasına çarptırılıp içeride kalmaları sırasında vicdan azabı çekmedik desek yanlış olur. Ama Mevlamın takdiri böyle imiş. Fazilet Partisi döneminde de mali işlerle ilgili eğitimler tarafımızdan yapılıyordu.
Fazilet Partisi kapatıldı, Saadet Partisi kuruldu. Ama ayrılıkçı arkadaşlar da Adalet Ve Kalkınma Partisi’ni kurup Milli Görüş çizgisinden saptılar. İl Yönetimindeki ve ilçelerdeki ve belediyelerdeki birçok arkadaşımız derhal o partiye geçtiler. Vefa denen duygu ne kadar da zayıfmış. Yılların davası ve güzide lideri hemen ve nasıl terk edilebiliyormuş, görmüş olduk. En çok üzüldüğümüz ise, yıllarca zekat ve sadakalarla, gerek kendisini ve gerekse evlat ve ailesini beslediğimiz maddi imkanı kıt arkadaşların çoğu da, teşkilatları yüz üstü bırakıp gittiler, gidebildiler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bizim gayretimizden bir şey eksilmedi. Aynı tempoyla çalışıyoruz. Bu safhada Erbakan Hocamızla yoğun diyaloglarımız oldu. Yakın temaslar ve ikili görüşmeler yaptık. Çok üzüldüğünü görüyor, biz de kahroluyorduk. Ama bizim çalışma tempomuzu Hocamız pek bilemez, bilmesi de gerekmez. Ona maddi mesafe olarak uzağız. İstanbul’dayız ve kendimizi pazarlama derdimiz de hiç yok. Bu hengamede 2002 milletvekili genel seçimleri de geldi çattı.
Aday olarak Ankara’ya adımız teklif edilmiş, İstanbul birinci bölgeden seçilme ihtimali hiç olmayan bir sıradan milletvekili adayı yapılmıştık. Seçimlerin ana konusu Milli Görüş’ün bölünmesi idi. İlçe ilçe, mahalle mahalle , ev ev koşturup bu konuyu işliyorduk. Bölmenin, bölünmenin sakıncalarını, mesuliyetlerini, anlatarak, bölenlere bir ikaz olmak üzere oy verilmemesini telkin ediyorduk. Liderimiz Erbakan Hocamızın selamlarını götürüyorduk. Ev sohbetlerinde halk bizi gözü yaşlı olarak dinliyor, Hocamızı bağırlarına basıyorlardı. Bilhassa 1996-1997 yıllarındaki 54. Erbakan hükümeti döneminde cebi para görmüş sanayici, içşi, çifçi, esnaf ve emekliler hem dua, hem de destekleyeceklerine dair yeminler ediyorlardı.
Bu seçimlerde AKP’nin ise fısıltılarla yayarak işlediği konu enteresandı. Çok ustaca hazırlanmış yalan bir senaryo üretmişlerdi. Diyorlardı ki:
-Biz mi Milli Görüş’ü bölüyormuşuz? Haşa! Haddimize mi? Hem bölmenin manevi mesuliyetini en iyi bilenler bizleriz. Biz asıl Milli Görüşçüyüz. Erbakan Hocam bize gizli talimat verdi. Dedi ki:
“Gidin başka bir parti kurun. Bize muhalefet eder gibi hareket edin. İktidara gelip Milli Görüş davasını yürütün. Görüyorsunuz, bizim önümüzü hep kesiyorlar, ihtilaller ve ihanetlere uğruyoruz. Biz sizin aleyhinize de konuşsak bilin ki, siyaset gereği yapıyoruz. Siz işinize bakın!”
Biz işte bu görevi yapıyoruz. AKP’yi Hocamızın emriyle kurduk. İktidara geleceğiz, yeniden bütünleşeceğiz. Erbakan Hocamızı da Cumhurbaşkanı yapacağız. Saadetli kardeşlerimiz de Milli Görüş Partisi olarak bizim aleyhimizde konuşmak zorundalar. Çünkü Erbakan Hocamız onlara da o görevi verdi.
İşte Saadet Partisi olarak biz bu hengamede ve bu minval üzerine seçim çalışması yapıyoruz. Halkın bizim konuşmalarımıza olan teveccüh ve gözyaşlarına bakarak iktidara gelebileceğimizi hesaplıyoruz.
Seçim yapıldı, sandıklar açıldığında görüldü ki, Saadet Partisi’nin oyları Türkiye genelinde yüzde 2,5’a geriledi. AKP ise o seçim taktiği ile iktidara geldi. Morallerimiz bozulmadı desek inandırıcı olur mu? Ama takdiri İlahi’ye de inancımız tam. O seçim yorgunluğunu atalım, hem de biraz kafamızı dinleyelim diye eşimizi de alıp bir haftalığına rezervasyon yaptırarak Afyon, Sandıklı Hüdai kaplıcalarına gittik. Kafamızı dinleyip öz muhasebe yapmaya çalışıyoruz. Henüz 2 gün olmuştu ki, Saadet Partisi İstanbul İl Teşkilatı’nın sekreteryasından bir telefon aldık:
-Ekrem Bey, bu akşam İl Teşkilatı’nda olağanüstü bir toplantı var. Seçimlerin değerlendirilmesi yapılacak. İl Başkanımız sizin de gelmenizi emretti, dedi. Durakladık. Böyle teşkilat çalışmalarını pek ihmal etmezdik. Şöyle bir cevap verdik:
-Biz şimdi 500 km. uzaktayız. Bir haftalık rezervasyonumuz var ve yeni geldik. Bu toplantıya katılamayız. Değerlendirmeyi kalan arkadaşlar yaparlar! İl Başkanımıza selam söyleyin, biz Sandıklı’dayız, birkaç gün dinleneceğiz, bu akşam gelemeyeceğiz!
İşte o gece bir rüya gördük. Erbakan Hocamız suratı asılmış bir vaziyette, parmağı ile bizi göstererek:
-Ekremmm! Dikkat et, sermayeden yemeye başladın!
Kan ter içinde uyandık. Daha uyumak mümkün mü? Sabah hesabı kesip, İstanbul’a doğru hareket ettik.
Bir hatıramız da şöyle:
Teşkilatlarda görevimiz devam ettiği sürece faaliyetlerimizi aksatmadan yürütmeye gayret ettik. Hele Saadet Partisi’nin başından itibaren Genel İdare Kurulu üyeliğimizden dolayı sohbet, konferans, radyo, televizyon programlarımız ve Parti dışındaki kuruluşlardan yoğun istekler üzerine yaptığımız programlar ve rehberlikler sebebiyle hemen hemen hiç boş günümüz olmamıştır. Birçok teşkilat ve kuruluş ise günlerimizin dolu olduğu mazeretini soru işareti ile karşılayıp gönül koymaya başladıklarında programlarımız için pratik bir çözüm bulduk:
 İnternet!..
Şahsi internet sitemizde bir bölüm açarak söz verdiğimiz programlarımızı aleni ilan etmeye başladık. Sanıyorum 2003 yılından itibaren bütün programlarımızı isteyenin göreceği şeklide tarih sırasına göre kaydetmeye başladık. Bizden program isteğinde bulunan kişi ve kuruluşlara sitemizin adresini vererek orada müsait bir tarih tespit etmelerini sağlıyorduk. Bu usül de hem programlarımıza bir disiplin getirmiş, hem de kimsenin kırılmasını veya gönül koymasını gerektirmeyecek şekilde bilgilenmelerini sağlamıştır. En önemlisi de konferans ve programlarımızın yıl içinde hemen hemen, her güne yayılmasını sağlamış, boş günlerimiz neredeyse kalmamıştır. Tabi bütün bu programlarımız, Saadet Partisi’nin Eğitim Başkanlığı’nın bilgi ve programları dahilinde yapılmış olduğundan, başkanlığın isteği veya periyodik zamanlarda bu faaliyetlerimizin tarih, yer, konu ve faaliyet cinsi itibariyle bildirilmesi mecburiyeti vardır. Bu mecburiyet sebebiyle her yıl sonunda bu faaliyetlerimizin bir özetini Genel Başkan’a ve Eğitim Başkanına bildiririz.
Başlarda onlarca sayfa tutan bu faaliyet özetleri, Genel Başkan Recai Kutan Bey’e, daha sonra da Numan Kurtulmuş Bey’e birer dosya halinde her yıl sonunda tarafımızdan takdim edilirdi. Genel Başkanlar bu dosyayı biraz takdir, biraz da şaşkınlıkla alırlar, bir iki sayfasını okurlar ve çekmecelerine atarlardı. Biz buna alışmıştık. Son yılda Erbakan Hocamız Genel Başkan olunca 2010 yılı faaliyetlerimizi randevu alıp kendisine takdim ettik. Dosyamızı aldı, kapağını kaldırdı, sayfaları çevirdi, sonra bana dedi ki:
-Otur bakalım şuraya!
Biz bir iki iltifat cümlesinden sonra, diğerlerinin yaptığı gibi bize usulen teşekkür edilecek ve çıkacağız sanmıştık. Bizi oturttu. Birinci sayfadan başlayarak, tek tek satırları okumaya başladı. Tam 24 dosya sayfası faaliyeti (300 kalemden fazla idi) tek tek okudu. Biz heyecanlanmaya  başladık. Herhalde bunlar için bir de karşı sondaj yapacak, teşkilatlara da bunun doğruluğunu sorup sağlama yapacak sandık. Ama o şunları söyledi:
-Çok miktarda sohbet, konferans ve program yaptığınız anlaşılıyor. Çok çalışmak, çok konuşmak, çok faaliyet yaptığınız anlamına gelmez! Mühim olan bunların sonunda verim alabiliyor musunuz? Bu programların gayesi Milli Görüş Davası’nın halka anlatılması, sonra üye, ya da başka şekilde sonucun alınmasıdır. Şimdi yaklaş bakalım şuraya. Şu konuda şurada konferans vermişsiniz. Şurada değişik bir konu, şurada TV programı, burada panel, şurada açık oturum. Şimdi senden şunu istiyorum, bu programlarda neler konuşuyorsan, bunların tek tek deşifre olmuş ve yazılmış şekilde dosyalarını istiyorum. Hemen işe başlayacaksın, bana bunları ulaştıracaksın!
Titremeye başladık. Hocamızın dediği şey onbinlerce sayfa tutarında metin demekti. Aman Allah’ım! Bunu biz nasıl yapacağız? Aylarca gece gündüz çalışmak gerekecekti. Ama Hocama hayır demek ne mümkün?  Ne dediyse yapmak zorundayız.
-Başüstüne Hocam, hay hay!
Dedik, elini öpüp çıktık. Elbette heyecandan titreyerek. Bu işin altından nasıl kalkacağımızı kara kara düşünerek.
Eve döndüğümüzde çalışmaya koyulduk. Hocam emrettiyse Allah bir kolaylık ihsan eder diye düşünüyorduk. Bir kaç günlük çalışma ile bir aylık kısmının metinlerini yazmaya muvaffak olduk. 400- 500 sayfalık bir metin oluştu. Onu aylık dosya olarak bir araya getirip o hafta Hocamıza takdim edelim, diye düşünürken, o hastaneye kaldırldı. Bugün yarın derken ilk taburcu olduğunda, rahatsız etmemek kaygısıyla randevu talep etmedik. Kısa süre sonra ağırlaşıp ikinci defa hastaneye kaldırıldı ve vadesi dolup vefat etti. O aylık dosya da bizim çekmecemizde buruk bir hatıra olarak bize kaldı. O dosya, Erbakan Hocamızın diğer liderlerle olan farkını bize gösteren yazılı bir belge olarak hatıra kaldı.
Hocamızdan sonra da genel başkanlara o dosya takdim etme usulümüz devam etmektedir.
Ve acı bir hatıramız:
Erbakan Hocamızı biz, daha öğrenci iken tanıyıp, elini öpüp, sevip, takip etmeye başladık. Milli Selamet Partisi’nin kongrelerinin birinde söylediği şu söz hatıralarımıza nakşedildi:
“Bir insan, Alpaslan olup Malazgirt’te şahlanmadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul surlarına bayrağı dikmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa'nın içlerine yürümeden, Seyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi ya Allah, diyerek namluya sürmeden, İstiklal Savaşı’nda Sakarya siperlerine girmeden, Mücahit olup Kıbrıs Harekatı’na katılmadan Milli Görüş nedir anlayamaz!”
Sadece Milli Selamet Partisi dönemi değil, sonradan yaptığı birçok konuşmasında hep Seyit Onbaşı ve Çanakkale vurgusu yaptığını görüyorduk.
İşte o tarihten beri hep onun söylediği bu sahneleri merak etmeye başladık. Bilhassa Seyit Çavuş kimdir, neden o mermiyi kaldırmıştır, Çanakkale savaşları neden önemlidir, merak ediyorduk. Ediyorduk ama gerek maddi durumumuz, gerekse cihad teşkilatındaki çalışmalarımız sebebiyle Çanakkale savaşının geçtiği mekanları dolaşıp, konu hakkında esaslı bilgiler edinme şansını yakalayamamıştık. Fakat Refah Partisi’nin kapatılması ve yerine Fazilet Partisi’nin kurulması safhalarında bize şu talimat verildi:
-Fazilet Partisi’nin, Refah Partisi’nin devamı gibi anlaşılarak kapatılmasına sebep olmamak için, ismi ön planda olan kardeşlerimiz bir müddet sahneye çıkmasınlar!
İstanbul’da ilk göze batanlardan biri de biz olduğumuzdan bu talimatın muhatabı olduk ve evimize döndük. Bu durum 150 km hızla giden bir araçtan aşağıya bırakılmaya benziyordu. Hayatımızda ilk defa boş zamanlar oluşmaya başlamıştı. O halde ne yapmalıydık? Elbette Erbakan Hocamızın dilinden düşürmediği Çanakkale savaşlarının geçtiği mekanlara bir ziyaretle işe başlamalıydık. İşte o günlerde ailece o mekanlara yaptığımız bir ziyaret önümüze bambaşka bir kapı araladı. Çanakkale şehitlerinin maneviyatı o kadar güçlü idi ki, şahsımızla ilgili büyük bir çekim sahası oluşuverdi. Artık Çanakkale ile yatar, Çanakkale ile kalkar olduk. Yeni bir ziyaret, bir daha, bir daha… Kütüphaneler, konunun uzmanları, internet siteleri, eski kitap ve doküman araştırmaları bizde bir takıntı haline geldi.
Kısa süre sonra bir de baktık ki, bizim eriştiğimiz bilgi ve belgeler çevremizde hiçbir kişide yok. Erbakan Hocamız da yine Çanakkale ve Seyit Çavuş konusunu işleyip duruyor. Kendisi ile yaptığımız özel görüşmelerin birinde konuyu açtık ve eriştiğimiz bilgilerin bir iki tanesini naklettik. Şu mealde bir şey söyledi:
-Bu kadar araştırma yapmış ve bilgi toplamışsın. Bu bilgilerin sende kalması seni vebale sokar. Bunları bir kitap halinde yayınlarsan herkes faydalanır. Hadi bakalım çalışmalara başla!
-Hay hay Hocam, baş üstüne!
Dedik ama, kitap nasıl yazılır, nasıl basılır, ne kadar finansmana ihtiyaç var, aldı bizi bir telaş. Ama yola çıkıp sebeplere tevessül edene Cenabı Allah yardım ediyor. Kısa süre içinde 2003 yılında “Şu Boğaz Harbi, Bir Başka Açıdan Çanakkale Savaşları” isimli kitabımızı yayınlamayı başardık. Aynı yıl İstanbul İl Teşkilatı’nın iftar programına teşrif eden Erbakan Hocamıza kitabı takdim ettik, o da o programında övgüyle bahsederek bu kitabımızı Milli Görüşçülere ilan ve tavsiye etti.
Bu kitabımız olağanüstü bir teveccüh gördü. Hemen ertesi sene “Hilelerle Çanakkale” kitabımızı da yayınlamayı başardık. Şükürler olsun şu ana kadar bu iki kitabımız 20’şer, 30’ar baskı yaparak geniş kitlelere yayıldı.
Erbakan Hocamızın ve camiamızın nezdinde artık biz “Çanakkale Uzmanı” oluvermiştik. Konu ile ilgili yoğun konferanslar, televizyon ve radyo programları, ziyaret rehberlikleri gibi faaliyetlerimiz böylece başlamış oldu. Erbakan Hocamız o tarihten sonra Çanakkale ve seyit Çavuş konusunu konuşacak olsa, önce bizim ismimizi anar, bizi yanına çağırır, sonra konuyu anlatırdı.
Vefat etmezden önceki yıl, yani 2010 yılında İstanbul’da kutlanan İstanbul’un Fethi programından önceki saatlerde yine biz gençleri şuurlandırmak üzere gittiğimiz Çanakkale Şehitlik ziyaretinden dönmüştük. Eve gidip üstümüzü bile değiştirmeden doğruca İnönü Stadyumu’na gidip Hocamızın elini öpmüş ve kendisine:
-Hocam Çanakkale Şehitlerinin ziyaretinden dönüyoruz. Şehitlerimizin size taze selamlarını getirdik!
Dedik. Elimizi tuttu bırakmadı. Gözlerimize baktığında iki damla yaşın titreyerek gözlerinden çıktığını fark ettiğimizde biz de duygu seline kapıldık. Bir müddet bakıştık ve bize dedi ki:
-Allah senden razı olsun. İki cihanda aziz olasın. Bu hizmetin dolayısıyla o şehitlerin dua ve şefaatleri sana yeter! Bizim selamlarımızı da onlara götür!
Tekrar elini öptük.
Yıl 2011…
26 Şubat’ı 27 Şubat’a bağlayan gece.
Bir rüya gördük:
Erbakan Hocamız Çanakkale Şehitliklerinin siperleri arasında bir mekanda bir masa başında çalışıyor. Bulunduğu mekan bir mahzen. Masasının üzerinde bir takım kağıtlar, çizimler planlar var. Elindeki cetvelle bir takım mesafeleri ölçüyor, notlar alıyor. Yanına yaklaştık, selam verdik. Selamımızı aldı. Biz:
-Hocam siz bu mahzende ne yapıyorsunuz?
Dedik. O da:
-Çanakkale siperlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Yeni planlar yapılması lazım. Bu konuda çalışıyoruz!
Dedi.
-Hocam biz de yeni bilgiler bulduk. Kitabımızı genişleteceğiz. Bizi takip ediyorsunuz zaten!
-Evet, hepsini biliyorum. Aman bu çalışmalara devam et. Allah yardımcınız olsun!
Dedi. Sonra etrafı inceledik. Tavanda dar bir çıkış yolu olduğunu gördük. Dedik ki:
-Ama Hocam burası havasız bir mahzen. Sizin sağlığınıza uygun bir mekan değil. Önce sizi buradan çıkarıp daha müsait ve ferah bir ortama götürmemiz gerek. Biz hemen sizi buradan çıkarmanın çarelerini arayalım!
Diyerek yukarıdaki çıkışa erişmek için bir seyyar merdiven aramaya başladık. Ama uyanıverdik.
O gecenin devamında hep Çanakkale siperleri ve Erbakan Hocamız ile ilgili rüyalar gördük. Ertesi günü Pazar günü idi. Saadet Partisi İstanbul İl binasında Milli Görüşçü Orduluların bir çalışması vardı, oraya katıldık. Ama aklımız fikrimiz gece gördüğümüz rüyada idi. Toplantı devam ederken aldığımız haberle yığılıp kaldık.
Hocamız vefat etmişti.
O artık gitmişti. Çanakkale siperlerini yenileyip, yeni ve ferah bir mekana intikal etmişti. Bizi öksüz ve yetim bırakarak…
O gün çağırıldığımız televizyon kanallarında Erbakan Hocamızı bu rüyamız ile anarak gözyaşları içinde anlatmaya çalıştık.
Osman Nuri Önügören’den bir hatıra:
“Biz çok büyük anormal kazalar atlattık, ölümden kurtulmamız mümkün değildi, yani Cenabı Allah kaç kere korudu.
 Milli Selamet Partisi dönemi idi. Çanakkale’den Biga’ya gidiyoruz.  Biga’da konferans var. Arkamızda devletin istihbarat elemanları bizi takip ediyor. Bunu hep yaparlardı. Siyah bir araba ve 4 tane görevli. Gittiğimiz yerde de bütün konuşma ve olayları kaydederlerdi. Bant kaydı. Taunus arabamızla 160 km. ile falan gidiyoruz. Hava yağmurlu ve yol virajlı. Arkada Rahmetli Orhan Batu var uyuyor, yanımda Erbakan Hoca. Biz Orhan Batu ile yolda nöbetleşe araba kullanır ve nöbetleşe uyurduk. Aniden keskin virajlara girdik. Hava da yağmurlu. Frene basacağım derken, ayağım kaydı gaza bastım. Aşağısı ağaçlık ve uçurum, az ilerisi tel ile çevrilmiş yeni sürülmüş tarla. Tarlaya doğru uçtuk. Dikenli telleri geçtik, tekerlekler üzerine tarlaya düştük. Tarladaki derin çamurlu toprak fren görevi yaptı ve öylece kaldık. Orhan Batu benim üzerime uçtu. Hocam kafasını cama vurdu, ama bir şey olmadı. Eğer ağaçlara vursaydık sağ kalma ihtimali yok gibiydi. Arkamızdaki istihbarat görevlileri geldiler, geçmiş olsun, dediler. Arabamıza hiçbir şey olmamıştı, sadece bir kablo çıkmış, onu da takınca çalıştı ve tarladan çıkıp hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ettik.
Hoca konferansa yetişti, girdi salona. Bizi takip eden aracın şoförü yanıma geldi ve ne büyük kaza geçirdiğimizi anlattı. Dedi ki:
-Siz nasıl insanlarsınız kardeşim, biz çözemiyoruz? Çok süratli idiniz, kaza yaptınız, sonra arabayı yola çıkarıp hiçbir şey olmamış gibi, yine süratle yola koyuldunuz. Biz arkanızda tir tir titriyoruz, her an kaza yapacağız diye.
Dedim ki:
-Kardeş bizim görevimiz var, bizim davamız var, onu tebliğ edeceğiz. Vaktimiz çok az. Ondan acele ediyoruz. Tebliğ görevimiz var.
Adam şaştı kaldı. Sonra Balıkesir’e doğru devam ettik, oradan Bursa’ya geçtik. Yolda ben o görevlilere bir oyun yaptım ve bizi kaybettiler, takip edemediler.”
 Fatma Nur Mücevher anlatıyor:
2011 senesiydi. Milli Görüş ile alakası ve bağı olmayan bir kurum bünyesinde çalışıyordum. Teşkilatımızın içindeki görevimiz gereği, Mahallemizde sohbetlerimiz devam ediyordu, öğrencilerimiz ve arkadaşlarımızla faaliyetlerimiz devam ediyordu. Yaptığımız her faaliyette ve attığımız her adımda Rabbımızın rızası olur mu, olmaz mı, endişesi içindeydik. Çalıştığım yer dolayısıyla içimi kemiren bir vicdan sızısı vardı. Milli Gazete’ye aboneliğim devam ediyordu.
Bir akşam evime geldim, iftarımı yaptım, namazımı kıldım. Vicdan sızımla ilgili bir sürü soru aklımda olduğu halde uykuya dalmıştım. Rüya görmeye başlıyorum:
Rüyamda sohbetten eve gelmişim. Erbakan Hocamızın konuşması var, diyorlar. Eve girdiğim gibi çıkıyorum. Ali Sami Yen stadyumundaymışız. Erbakan Hocamızın yanına yaklaşıyorum. Mahcup bir ifade ile:
-Hocam sohbetim vardı ondan geç kaldım.
Diyorum. Hocam tebessüm ediyor:
-10 dakika oldu başlayalı kızım, diyor. Hocamın yanında Hatice Nermin Annemiz, koruması ve 5 kişi var:
-Hocam, kimse gelmedi mi? Milli Görüşçü'ler bu kadar az mı?
Dediğimde, eliyle karşı stadı işaret ediyor:
-Geldiler kızım, hepsi orada konserde.
Deyince karşı tribünlere bakıyorum. Hakikaten bir ezgici ağabeyimizin konserinde slogan atıyorlar, ama Hocamın yanı başında 5 kişiyiz. Sonra mahcup bir ifade ile:
-Benim onlardan bir farkım yok. Ben de davama hizmet edemiyorum!
Diyorum. Bana bakarak:
-Hakk'a hizmet ettiğin sürece, Milli Görüş’e  hizmet etmiş olursun!
Diye cevaplıyor.
Rüyamda geçen bu durum beni çok etkilemişti. O günden sonra daha bir gayretle davamıza dört elle sarılıyorum.” 
İbrahim Kasapoğlu anlatıyor:
“Refah Partisi döneminde Terme İlçe Başkanı idim. Erbakan Hocamızın talimatıyla Samsun’da bazı işler yapılacakmış, beni çağırdılar. Tam da ayın son günü. Ödemelerim var, senetlerim var ve dükkanımın kasası bomboş. Yağmur da yağıyor. Züccaciye dükkanımın kapısını kilitledim, emir aldığım işe koştum, Samsun’a doğru.
İkindiye kadar sürdü. İşimi bitirdim, ama bende bir telaş var. Çekleri senetleri nasıl ödeyeceğim, borçlarımı nasıl vereceğim? Çünkü ay sonu.
Dükkâna geldim, baktım saçak dibinde bir adam bekliyor. Eski müşterilerimden birisi. Bana sitem etti:
-Neredesin kardeşim, sabahtan beri seni bekliyorum?
Diye. Şimdi yanı başımda Kayınbiraderim Ahmet’in dükkânı var, züccaciye dükkanı var. Hem de sağlam insanlar. Başka dükkanlar da var. Bu adam beni sabahtan beri neden beklesin? Alışverişini rahat yapıp gidebilirdi. Şimdi bu adam beni oyalayacak, bir şey değil de, yani ben şimdi bankada çeklerim, senetlerim var, onları alacağım, para yok. Dükkan kapalıydı. Sağdan soldan para toplamaya çalışıp borçlarımı ödeyeceğim. Beni fazla oyalamasa bari, diye düşünüyorum. Dükkanı açtım, adama dedim ki:
-Biraz acele et de, işlerim var!
Adam, tamam dedi, içeri girdik, şunu ver, bunu ver. Epeyce bir mal ayırttırdı:
-Sen hesabı yap, ben bu malları daha sonra alırım.
Dedi. Çıkardı malların bedelini nakit olarak ödedi. Tüylerim diken diken oldu. Peşin parası olduğu halde, beni beklemiş ve Allah’ım benim ihtiyacımı o kuluna gördürmüş. Çünkü ben Allah’ın davası için dükkanımı kapatmışım. Çeklerimin, senetlerimin bedeli çıktı, ilave olarak harçlığım da çıktı. İşte bu Erbakan Hocamın ve davamın bir bereketi idi. Allah’a bir defa daha şükrettim. Bu davada ayağımı sabit kılması için de dua ettim.”
Mustafa Algül anlatıyor:
“Erbakan Hocam Mamak cezaevinden çıkmadan 6 ay önce ben bir rüya gördüm.
Rüyamda böyle iki kişiyiz kahvede, küçük bir kahvede oturuyoruz, aksakallı bembeyaz nur yüzlü bir insan ama, gülüp duruyor dedim ki:
-Abi benim mürşidi kâmilim sen misin?
-Senin mürşidin ben değilim, seni gelip alacaklar, sen caminin karşısında Saraç Mustafa Efendi’ye git, onunla bir kahve iç.
Diye cevap verdi. Sabah ezanı okundu, ben namaza gittim. Ama ben aynı zamanda cemaat arkadaşım olan Saraç  Mustafa Efendi’ye gidip de birer kahve içelim, diyemedim. Aradan 6 ay geçti, bir gün Mustafa Efendi’nin kapısına dayandım. Selam verdim, hayırlı işler diledim:
-Bir ricam var senden, parası benden, kahvesi de kahveci Yakup Usta’dan olmak üzere senle bir kahve içmek canım istedi!
Dedim. Hemen geldi, kalktı koltuktan, koluma bir yapıştı:
-Ya benim mekânımda bana kahve mi ısmarlayacaksın? Sen gel bakayım kahveyi nasıl içeceksin?
Dedi ve ısmarladı. Kahveleri içtik ama ben rüyamı ona söylemedim.  Aradan bir 6 ay daha geçti, ben namaz kılıyorum, ama particilik, siyaset bilmiyorum. Burada bir kahvede yalnız başıma oturuyorum. Bir Golf araba geldi, kırmızı renkli, kahvenin önünde durdu. Arabanın içinden uzun boylu genç bir adam indi, bana bakıyor.
-Ne var beyefendi, neden bana bakıyorsun?
Dedim.
-Konyalı Mustafa varmış burada!
-Mustafa Algül, ben Konyalı’yım!
Dedim.
-Seni almaya geldim!
Dedi. Benim aklıma hemen rüyada beyaz sakallı kişinin bana söylediği cümle geldi. “Seni almaya gelecekler” şeklindeki cümle. Ama açığa vurmadım.
 -Beni ne yapacaksın ya?
Dedim ben.
-Bin arabaya götürüyorum seni!
Dedi. Yani biz de hani delikanlılığa sığdırmıyoruz ya, binelim bakalım ne olacak diye, bindik. Bayramiç’i çıkıyoruz, ben tekrar sordum:
 -Ya sen beni nereye götürüyorsun?
Direksiyondan bana doğru dönüp gülümsedi:
-Erbakan Hocamın emri var. Seni alıp kendisine götürmem için bana emir verdi. Kendisine seni teslim edeceğim!
Dedi. Ben yine:
-Kardeşim ya benim Erbakan Hoca ile bir alışverişim yok.
-Ben anlamam bana emir verdi, al gel dedi, alıp götüreceğim! Benim adım Osman Akgün, Erbakan Hocamın yanında bulunurum!
Dedi. Gaza bastı ve gün batmadan Altınoluk’a vardık. Osman orada 25 metre uzaklıkta şöyle durdu hazır ol vaziyetinde ve:
-Hocam Mustafa Algül’ü getirdim!
Dedi. Hocam beyaz bir pantolon giyinmiş, vardım elini öptüm.  Bir sarılayım dedim, Hocam zaten cüsseli ya, bir de baktım ki, ben onun göğüs hizasında kaldım. Yani boyu birden uzadı sanki. Ben uzun boylu olduğum halde benim gözümde, ben ancak göğüs hizasında kaldım. Dedi ki:
-Osman, Mustafa Efendi’yi misafirhaneye al, çayını kahvesini içir, açsa karnını doyur, misafire iyi bak!
Ben çay kahve içtim, biraz sonra orada bir sohbet toplantısı oldu. Ben de katıldım. 9 kişi olduk. Bir tanesi de Almanya’dan gelmiş, bilmem ne şehrinden.
-Hocam ben Almanya’dan geliyorum, orada size biat etmiştim!
Dedi. Diğeri de:
-Hocam ben Avrupa’da Milli Gazete temsilcisiyim, şimdi Mardin’e gidiyorum, biz Mardinli olduğumuz için, Arapçayı çok iyi biliriz, Kuran’ı okuduğumuz zaman manalarını çözeriz, anlarız. Türkiye’ye girdiğim anda, buradan memleketime gitmeden önce, size biat etmek lazım olduğunu çok iyi anlıyorum, biliyorum, tekrar biatımı tazelemeye geldim, size Hocam biatımı kabul et!
Dedi. Kabul etti o da… O akşam orada gördüklerim beni çok etkiledi. Çok doğru şeyler söyledi, bunların bir kısmını duymuştum ama, Milli Görüş ile ilgili söylediklerini ilk defa duyarak çok etkilendim. Gece 23’de Osman Akgün beni Bayramiç otobüsüne bindirdi ve geri döndüm. Bundan sonra Hocamızla gide gele iyice aşina oldum. Milli Görüşü anladım. Hocamızla bir daha da ayrılmadık. Allah herkese nasip etsin.
Kısa süre sonra bizim evimize geldi Erbakan Hocam. Recep Tayyip Erdoğan da vardı. Evde ağırladık. Bir komşumuz vardı, kadın. Erbakan bu eve gelirse onu taş yağmuruna tutacağım, diye tutturdu. Etme, yapma, falan dediysek de, o illa taşlayacağım diyordu. Erbakan Hocam geldi evimizde misafir oldu, epey sohbet yaptı. Sonra çıktı. Komşu kadın daha sonra gözlerini oğuşturarak kapıda gözüktü.
-Ne oldu hani taşlayacaktın, bak Allah senin taşlamana mani oldu!
Dediğimde,
-Sorma komşu, bana bir hal oldu. Sabahleyin üzerime bir ağırlık çöktü, şu saate kadar uyumuşum!
Bir müddet sonra Erbakan Hocam’ın emriyle ben Bayramiç’te Refah Partisi İlçe Başkanı oldum. Uzun müddet bu görevi yürüttüm. Erbakan Hocam bana Usame ismini taktı. Çölde açan tek bir gül anlamına geldiğini bizzat kendisi ifade etti. Şu an bile bana Usame diye seslenen kardeşlerimiz mevcuttur.
Bir gün arkadaşlar bir video bant getirdiler. İzliyoruz. Birden Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin resmini gördüm dondum kaldım. Çünkü yıllar önce bana rüyamda:
-Senin mürşidin ben değilim, seni gelip alacaklar!
Diyen beyaz sakallı nurani yüzlü adam bu! Meğer bu bant, Mehmet Zahit Kotku Efendi Hazretlerinin vefat yıldönümü için hazırlanmış bir bantmış.
Böylece yıllar önce gördüğüm o rüya, bana Milli Görüş yolunu açan ve Erbakan Hocama tabi olmayı nasip eden serüvenin özeti imiş.”
Şaban Atalı anlatıyor:
“Refah Partisi Kocaeli İl Teşkilatı ile beraber biz de, Gebze İlçe Teşkilatı olarak Ankara Balgat'da Hocamızın evindeyiz. Hocam her zamanki gibi teşkilat mensuplarına teşkilat içi eğitimin yanı sıra, güncel olaylarla da ilgili bilgiler veriyor. O sırada benim de aklıma gelen bir soru oldu, ancak çekindiğimden ve de Hocam bana bir soru sorar ve bilemezsem utanırım, korkusuyla kendi kendime:
-Boş ver başına iş alma, sus!
Dedim. Bu şekilde iç dünyamda boğuşurken Hocam birden:
-Herkes aklından geçen bir soru ve anlamadığı bir mesele varsa sorabilir, çekinmenize ve korkmanıza lüzum yok!
Deyiverdi. Ben bir an ne olduğunu anlayamadım. Ancak onbeş, yirmi saniye sonra kendime gelince, aklımdan geçen soruyu sordum:
-Hocam size her fırsatta, yıllarca hep zulmeden şu ordu mensuplarının maaşlarına neden bu kadar zam yaptınız?
Deyince Hocam o güzel yüzüyle tebessüm ederek:
-Bakın biz iktidara gelince baktık ki, teknik kadro parayı bahane ederek görevinden istifa edip ayrılıyor. Biz de kendilerine, aldığınız ücret size yetmeyebilir, ancak bu size, millete dirsek çevirmenizi gerektirmez. Kaldı ki, bizim ülkemizin parası elhamdülillah bitmez, bundan dolayıdır ki, biz bu milletin ulvi evlatlarının çocukları olan silahlı kuvvetlerimizin mensuplarının maaşlarında düzenleme yaptık. dedi.”
Elif Erbakan Altınöz anlatıyor:
“Hatice Nermin annemiz yeni evli oldukları dönemde yaşadığı bir olayı şöyle anlattı:
-Apartman katında bir dairede oturuyorduk. Birgün kapı çalındı. Kapıda değişik görünüşlü yabancı birisini gördüm. Ben daha kendisine, buyurun, kimsiniz, ne istiyorsunuz, diye soramadan, kızım eşine dikkat et, zira o Allah dostudur, diyerek kapıdan ayrıldı. Ben bu adamın kim ve nasıl birisi olduğunu anlamak için apartmanın girişini gören pencereye koştum. O kadar bekledim, ama apartmandan çıkan olmadı.”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hoca ile beraber İslam Dünyasına zaman zaman seyahat ederdik. Tabi orada Hoca’nın konuşmasını biz mümkün olduğu kadar sona koyardık. Yani protokol konuşmaları yapılır, vezir ü vüzera konuşur, sonra Hoca konuşunca doğal olarak her şeyi Hoca yönlendirmiş oluyordu. Birdenbire oranın doğal lideri konumuna geliyordu. O da inandığı doğruları samimiyet ve ihlâsla, ilmi ölçülerle anlatırdı. Öyle kişiler vardı ki, İslam Dünyasında, Kardavi gibi daha başkaları gibi. Bunlar fıkıhta, tefsirde, hadiste, dünya çapında otoriteler. Ama onlar meseleyi bir sistem bazında almıyorlar, Hoca’nın önemli bir katkısı da, meseleyi sürekli sistem bazında ele alması oluyordu.
Hayata tatbik, yani konuşurken, ki bu çok önemlidir, biraz önce de anlattığım gibi, yani söylediğimizi nasıl uygulayacağız, yani ülkenin imar ve ıslahına katkısı ne olacak? Esas olan bizim yaratılış gayemiz, tevhit ve adalete inanarak, yeryüzünü imar ve ıslah etmektir. O bir sistem içerisinde olayı anlattığı için, ister istemez orada hemen doğal bir lider konumuna gelirdi. Ve bir de, biz zaman zaman yurt dışında ve Türkiye’de önemli zatları davet eder, Hoca’yı onlarla tanıştırırdık. Bürüksel’de bir zattan bana bahsettiler. İsmini vermek istemiyorum, halen hayattadır. Batıda da etkisi var, aslen İtalyan’dır. Onu buraya Hoca ile tanıştırmaya getirdik. Hocamız onu biraz dinleyince:
-Bu zındığı nereden getirdiniz, bana?
Dedi. Biz onu anlayamıyorduk, adam güzel konuşuyordu, ama Hoca işte o ferasetle çelişkiyi hemen fark ediyor. Sonra araştırıyoruz ki adamın İslamiyet ile irtibatı farklı imiş. Neyse inşallah hidayete erer.
Dışarıdan gelen insanların, ya da bulunduğu çevrede etkin insanların hataları varsa, hemen bulurdu ve çoğu da o noktada Hoca’nın ikazını kabul ederdi. İran’a gitti. Daha sonra o görüştüğü liderlerle bir toplantı vesilesi ile görüştük. İran liderleri bana aynen şunu söylediler:
-Biz yıllardır bu davanın, bu meselelerin içindeyiz. Ama Hoca’nın ikazını görünce, çok noktalarda nasıl hata ettiğimizi anladık.
Onlar öyle ifade ettiler. Yine biz bir konferansa katılmıştık, dünyanın birçok ülkelerinden insanlar vardı. İran’dan Ahmedi Nejat da vardı. Orada ilim adamları konuştu, herkes bir şeyler anlattı. Ahmedi Nejat ile vedalaşırken ben kendimi tanıtınca, hemen toparlandı, elimi bırakmadı. Dedi ki:
-Erbakan Hoca’nın bize, bizim hatalarımızı anlamamıza çok büyük katkıları oldu. Ne olur özel selamımı götürün!
Bunlar çok önemli şeyler. Yine başka bir görüşmeyi hatırlıyorum. Çerniçev Rus elçisiydi burada Türkiye’de. Rus elçiliğinde Adil Düzen’i seanslar halinde, iki seans mı, üç seans mı,  orada anlattık. Sonra Erbakan Hoca bana bir gün dedi ki:
-Bu Rusya’nın gidişi çok kötü. Rusya sıradan bir ülke değil. Biz bu Adil Düzen’i elçiye anlattık, elçi bazı temaslarda bulundu ve haber yok. Sen bir git de, orada ki Bilimler Akademisi ile bu konuda görüşme yap.
Tabi oraya gittik, ön görüşmeler yaptık, orada ki Müslümanlarla. Ertesi günü Bilimler Akademisi’ni ziyaret edecektik, 19 Ağustosta darbe oldu, askeri darbe. Gorbaçov düşürüldü, Yeltsin iş başına geldi. Sonra geri döndüm, Almanya üzerinden. Bütün yollar kapatıldı. Hoca dedi ki:
-Demek ki, daha hazırlık yapmamız lazım, yani bunların başına bu işin geleceğini ben tahmin edemedim.”
Osman Akgün anlatıyor:
“1976 yılında polis memuru olarak Ankara’ya tayin edildim. Fakat ben Ankara’dan başka bir yere tayinimi arzuluyordum. 1977 yılı genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi İstanbul İl Başkanı Abdullah Tomba milletvekili seçilmişti. Kendisi ile tanışıyorduk. Milliyetci Cephe koalisyonu vardı. Erbakan Hocam Başbakan Yardımcısı, Vecdi Gönül de Ankara Valisi idi.  
Rahmetli Abdullah Tomba’ya dedim ki:
-Ben Ankara’dan gitmek istiyorum bana yardımcı olun
-Hay hay, Vecdi Gönül’e söyleriz, kolayca hallolur!
Dedi. Bugünkü Ulus’ta Devlet Konukevi olan yerde ağır sanayi toplantısı vardı. Oraya genel müdür, şube müdürü ve değişik şehirlerden Türkiye’nin değişik yerlerinden yatırım yapan insanlar geliyordu. Orada buluşmaya karar verdik. Ben salona girdiğimde Erbakan Hocamız konuşma yapıyordu. Abdullah Tomba Bey de boksör olduğundan Hocamızın arkasında duruyordu, icabında korumak üzere. Mevzu Ağır Sanayi Hamlesi idi. Hocamız konuşurken dedi ki: 
-Bak bizim bir polis memurunu şuradan alıp şuraya tayin etmekle kaybedecek vaktimiz yok!
Şaşırdım. Sanki bana bakarak söyledi gibi geldi. Toplantı bitti, ne ben Abdullah Tomba’ya, ne de o bana bir şey söyleyemedik. Böylece tayin işinden vazgeçmiş olduk. Daha sonra bir gün bir polis arkadaş bana dedi ki:
-Milli Selamet Partisi’nin Genel Merkezi’ne koruma polisi arıyorlar. Sen istemez misin?
Bunun üzerine biz Milli Selamat Partisi’nin Genel Merkezi’ne gittik. Gidiş o gidiş, orada kaldık Elhamdülillah! Resmi koruma olarak başladık, sonra oradan işte biz yakın koruma, ev koruması, Genel Merkez koruma görevlerini yapmaya başladık. 24 kişi idik toplam. Münavebeli bir şekilde çalışılıyor idi. Sonra ihtilal oldu. İhtilalın arkasından Erbakan Hocamız cezaevinden çıkınca beni ismen istedi, tekrar hizmetine girdik.
1983 Yılı’nın Haziran ayına kadar resmi görevli olarak hizmet yaptık. Haziran ayında Kenan Evren’in talimatı ile Hocamızın yakın koruması kaldırıldı. Kaldırınca hocamız bize dedi ki:
-İstifa edin beraber çalışalım!
Bunun üzerine resmi görevimizden ayrıldık ve Hocamızın hizmetinde kaldık. Böylece Erbakan Hocamızın 42 senelik siyaset hayatının 32 senesinde beraber çalıştığımızı hatırlıyoruz. Bu süre içinde, hem şoförü, hem koruması, hem vekili, hem hizmetlisi, hem arkadaşı… Her görevi beraberce yapma bahtiyarlığını yakalamış olduk.
Tabi köylü çocuğuyuz, zorluklar içerisinde yetişmişizdir. İslam’ı bilmemek bana bir nimet olarak görülmüştür. Kendi kendime öyle görmüşümdür. Çünkü bir insan bir şeyi biliyorum, dediği zaman, ona bir şey öğretmek çok zor, hatta imkânsız gibidir. Biz de bir şey bilmediğimiz için, Hocamızın öğrettiği şeyleri çok hızlı bir şekilde kavradığımızı düşünürüz. Bunların Hocamızın öğrettiği şeylerin en başında da, İslamsız saadet olmaz, kaidesidir. Ne yaparsan yap, İslam olmadan saadet olmaz. Hocamızdan öğrendik. Çokları bir yere gelip kuvvet sahibi oldular ama, İslam’la tanışmadıklarından helak olup gittiler. Çok kuvvet sahibi olduğu halde, komünizmin idarecisi olan Lenin, işte Troçki, işte Mao gibi isimler. Bunlar insanlara saadet getirdi mi? Getiremedi, çünkü İslam’sız asla saadet olmaz. Biz bunu kafamıza iyice nakşettik Elhamdülillah.
Tabi Hocamızın manevi olarak birçok vasıfları vardı. Mesela bendeniz Hocamızdan canlı canlı olarak gördüm ki, Hocamız bakarak insanı temizler. Nasıl mı?
Şimdi mesela birisi bir yerden geldi. Hocamız ona bakar, baktığı zaman onu süzer, onların kusurları varsa böyle fazla veya eksik tarafları varsa doldurulur, veya boşaltılır. İnsanı bakarak temizlemek, Allah’ın sevgili kullarının böyle bir yetkisi vardır. Bendeniz Hocamdan böyle temizlendiğime inanırım. Çok şükür bunların, bizim Hocamızın yanına bağlanıp kalmada çok büyük etkileri olmuştur.”
Yine Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın cezaevinden çıktığı günlerdi. Bayramda İstanbul’a gittik. Hocamız cezaevinden çıkınca tabi çok heyecanlı, herkes Hocamızı görmek istiyor. Hocam da çeşitli insanları ziyaret etmek istiyor. Yaz günü Hocamız Fatih’te  baba evinin olduğu yerde, köşede taze incir satan bir adam vardı, seyyar  tezgâhta satıyordu. Hocam bize birkaç kilogram incir almamızı ve arabaya koymamızı emretti. Ziyaretler devam ediyor. Her defasında inciri soruyoruz, buraya verelim mi, buraya götürelim mi, diye. O hep hayır, diyor.
Bayramın dördüncü günü Edirne’ye gittik. Edirne’de Havlucu Ahmet Efendi vardı. Evliyaullahtan bir zat idi. Oraya vardık bir halka oluşturdu. Gecekondu bir evde oturuyordu Havlucu Ahmet Efendi. Oturunca hemen Hocamız bana işaret etti, şurada otur, dedi. Oğuzhan Asiltürk te vardı orada, hatırlıyorum şimdi. Hocam kendi çocukları ile de gitti. Havlucu Ahmet Efendi evli değildi, kız kardeşi ile yaşıyordu. Hocamız ve çocukları onun kız kardeşinin yanına gittiler. Oturduğumuzda  Havlucu Ahmet Efendi söze girdi:
-Kuranı Kerim’de ismi geçen iki tane meyve vardır, biri zeytindir!
Dedi. Hocamız bize dedi ki:
-Şu inciri getirin!
Günlerce beklettiği inciri orada yedik. Yani orada Havlucu Ahmet Efendi Hocamızın incir getirdiğini biliyor, o da kendisinin inciri anlatacağını biliyor gibi idi.
Yine o günlere yakın zamanlarda, yani 12 Eylül’den sonra, 1983’ten önce Ankara’da oturuyoruz. Hocamız ile Gölbaşı’nda Mogan Gölü etrafında yürüyüş yapardık. O gölün etrafı toplam 9 kilometredir. Arabayı bırakıyoruz, gidiyoruz bir buçuk saatte dolaşıp geliyoruz… Hocamın yanında ya Recai Kutan oluyor, ya Süleyman Arif Emre oluyor. Süleyman Arif Emre çok yürür. O bakanken bile, Kızılay’da arabayı çektirir, Etlik’te otururdu, yayan giderdi. Neyse, o gölün etrafında, tam gölün girişinin karşısında lojmanlar vardı. Orada da köpekler var, havlayıp dururlar. Bir gün öyle bir pozisyona geldik ki, Hocam ile Süleyman Arif Emre Bey ikisi konuşuyor, konuşurken biz de edeben onların ne konuştuğunu duymak istemeyiz. Bize bir faydası yok, yarın her hangi bir sıkıntıda bir yerde boşboğazlık yaparız, endişesi ile de 10 metre geriden gidiyorum. Oradan bir köpek havlayarak fırladı üstümüze geldi. Bana doğru saldırıyor, ben silahı çektim, köpeğin ağzına girdi namlu, tetiği çeksem köpeği vuracağım, ama çekemem elbette. Derken köpek benden ayrıldı, Hocama doğru gitti. Şimdi Hocama doğru tetiği çeksem, ateş etsem onları vurur, gibi aklıma geldi. Sonra düşündüm, bu köpek Hocama zarar vermez. Çünkü ben öyle inanıyorum ki, o bir manevi kalkan tarafından korunuyor. Bundan dolayıdır ki, ona hiçbir kimse zarar veremez, tokat atamaz, yüzüne karşı hakaret edemez, vahşi veya evcil, hiçbir hayvan ona zarar verecek bir harekette bulunamaz. Nitekim, Hocam rahmetli elleri arkasından bağlıydı. Köpek vardı, yavaşladı, kuyruk salladı, sesi değişti, bakışları yumuşadı. Sonra da döndü gitti.”
Hakkı Kabakçıoğlu anlatıyor:
“Milli Selamet Partisi dönemi idi. Biz parti çalışmaları yapıyorduk. Şehrimizde Nakşi Bendi şeyhlerinden Hacı Muştak diye anılan bir zat vardı. Sokakta karşılaştık. Bize hal hatır sordu, siyasi çalışmaların nasıl gittiğini sordu. Biz de elimizden geleni yaptığımızı, gayret ettiğimizi söyledik. Bize dedi ki:
-Çalışın, hem de çok çalışın! Belki siz şu anda ne yaptığınızı bilmiyorsunuz. Milli Selamet’in ne olduğunu durun ben size anlatayım!
Dedikten sonra bize bir rüyasını anlattı.
-Konya ovası kadar geniş ve düz bir arazi gördüm. Ovada saf bağlayıp namaz kılmakta olan bir topluluk, cemaat var.  Üzerlerinde bir uçtan bir uca kadar uzanan bir Tevhid bayrağı vardı. Ben bu manzarayı görünce korkuya kapıldım. Bana dediler ki; ne korkuyorsun, bunlar korkulacak insanlar değil! Bunlar Milli Görüşçüler! Bunlar Milli Selametçiler! Anladım ki Milli Selametçiler tevhid ehlidir. Sizlere ve hepimize bu Tevhid Bayrağı’nı dalgalandırmak için çok görevler düşüyor.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Diyarbakır’da Refah Partisi’nde çok güçlü bir halimiz vardı, fakat Diyarbakır’ın insanı biraz inatçıdır. Birisi il başkanı olur, öbürü küser, öbürü il başkanı olur, diğeri küser. Bunun gibi sevimli hareketler oluyordu yani. Bu bir nevi hayırda yarışma olarak da düşünülebilir.
Biz bir kongre için Diyarbakır’a gitmiştik. O gece Diyarbakır’da kalacağız, ama İl Başkanı olan kardeşimin evinde mi, başkanlığı devreden kardeşimizin evinde mi? Hocam dedi ki:
-Elbet buna bir karar vereceğiz.
Gece kalma saati geldiğinde Hocamız dedi ki:
-Börek kimin evinde ise oraya gideceğiz!
Hemen her iki ev arandı. Bir tanesi Hocamız gelecek diye börek yapmış. O eve gittik. Böylece dargınlık ve kırgınlık olmadan Hocamızın hikmetli bir tahmini ile işi halletmiş olduk.
Yine bir seçim gezisinden bir hatıra:
Hocamızın seçim gezileri çok yoğun ve yorucu oluyordu. Mesela Hocamız Afyon’da biz bir belediye seçiminde bir günde 11 tane beldede konuştu. Çok zor bir şey yani, 11 yerde konuşma yapması ki, konuşmasını kısaltmaz, ne söylenmesi gerekiyorsa söylerdi. Bu şekil çalışmalardan sonra o ilde genelde kalınırdı, Ankara’ya dönülmezdi. Arkadaşlar sonradan Genel Merkezde anlattılar; bu seçim çalışmalarının birisinde, benim olmadığım bir günde,  Hocamızı bir evin salonuna, kapısı açılan bir odaya yatırmışlar, kendileri de salonda konuşuyorlar. Konuşurken gece saat bir birbuçuk olmuş, Hocam kalkmış kapıyı açmış:
-Sabah ezanı oldu mu?
Diye sormuş. Onlar da anlatırken, Hoca sabah oldu zannetti diye falan anlatıyorlar. Ben onlara dedim ki:
-Bre kafasız adamlar, yatın artık, demek istemiştir. Sabah ezanı sözü size kibarlığından söylenmiştir, dedim.
Bir başka hatıramız:
Erbakan Hocamız ve ailesini birkaç gün dinlenmeleri için,1983 Yılı Şubat Ayı sömestri tatilinde Antalya’da iki yıldızlı Lara Oteli’ne götürmüştük. Koç gurubuna ait başka lüks oteller de vardı ama, Hocamız asla onların oteline gitmezdi. Ben koruma görevlisi, Mehmet Şafak şoför ve İbrahim Aktaş da Antalya sorumlusu olarak beraberinde bulunuyorduk. Bir sabah erken saatte köylü kıyafetli, çok yaşlı bir erkek ve kadın ziyaretine geldi. Hocamız bulunduğu kattan lobiye inerek onları karşıladı. Çok saygı gösterdi, iltifatlar etti. Hatta  4-5 yaşlarında olan evladı Fatih’i de getirterek onun elini öptürdü. Kadın diyordu ki:
-Erbakan gelmiş, Erbakan gelmiş, mutlaka ziyaret etmemiz gerekir, diyerek bu gece bizi uyutmadı, ekenden sizi ziyarete geldik.
Bir müddet sohbetten sonra Hocamız bize dedi ki:
-Misafirimizi alın evine kadar götürün, evini de öğrenin, bu akşam kendisini ziyaret edeceğiz.
Biz onları evlerine kadar götürdük.
Akşam Hocamızı ziyaret için götürüyorduk. Hocamız arabada giderken bize dedi ki:
-Bu zat bu bölgenin manevi komutanıdır. İsmi Hakkı Gökçe’dir, emekli öğretmendir. Bir rivayete göre, kendisine 70 bin kişiye şefaat etme hakkı tanınmıştır.
Biz şaştık kaldık. Yaşlı zatı o akşam Hocamızla birlikte biz de ziyaret ettik. Kendi titrek elleri ile soyduğu portakalı hepimize ikram etti. Bu zatın seneler önce vefat ettiğini biliyoruz, Allah Rahmet eylesin.
Ben bu olaydan şunu çıkardım:
Erbakan Hocamız, bu zatın manevi komutan olduğunu ve o kadar kişiye şefaat etme hakkı bulunduğunu bildiğine göre, makamı o kişiden daha yukarıda olması gerekir. Ama o makamını ve durumunu etrafına göstermek istemediğinden, kendini gizlemeye çalışıyordu. Başka bir hatıramız. Bizim bir şoförümüz vardı Mehmet Şafak Bey. Yazın biz sıkıyönetim mahkemesine devam eden davalara geliyorduk. Perşembe günü Altınoluk’ta Cuma günü mahkemeye katılıyorduk.  Mahkemede genelde bir ara karar veriyor erteliyordu, her hafta geliyorduk aşağı yukarı. O zaman polis memuru idim. Bursa’nın çıkışında eskiden böyle çift yol yoktu, tek yolda bizim önümüzden bir damperli kamyon gidiyor, karşıdan da bir damperli kamyon geliyor. Mehmet Şafak Bey o araya daldı. Tuzak gibi bir şey ve oradan kurtulmak mümkün değildi gibi düşünüyordum. Hocamız  arkada tek başına oturuyor ya, elini ön cama doğru uzattı, Bismillahirrahmanirrahim, dedi. O yol sanki açıldı gibi geldi bana. Bu da Hocamızın bir hikmeti idi diye düşünürüz.
Ben Hocamdan harcanmak üzere aldığım paraların hesabını ayda bir liste halinde yazar verirdim. Bir gün bizim ince işlerimizi yapan bir iki ustamız vardı, onlara ben ağaçtan çıtalar aldım mastar, olarak kullanması veya ölçü olarak kullanması için. Çıtaların parası ile, arkadaşlara aldığım gazozun parasını birleştirip yazmışım. Ama diğer kalemler içinde çok cüzi. Listeyi aldı, inceledi, inceledi, tam çıta ve gazozun beraber yazılan bedeline gelince:
-Bu ne?
Dedi.
-Hocam çıta ve gazoz parası, dedim. Birazcık sustu ve:
-Bunları ayrı yazman lazım!
Dedi. Böylece biz anladık ki, onun kalp gözü açıktır ve en ufak teferruatına kadar onun haberi oluyor.
Bir gün Hocamızı bir yere misafir olarak götürdük. Kendisi evden inerken Nermin Hanımefendi de elinde bir hediye paketi ile beraberdi. Misafirliğe gideceğimiz evin kapısına vardık. Hocam ellerindeki hediye paketini bize uzatarak:
-Siz bu paketi alın, bir kenara koyun, bize bir paket pasta alın gelin pastaneden.
Dedi. Biz o paketi aldık arabaya koyduk, gittik pastaneden bir paket pasta ve çikolata yaptırdık, verdik. Biz arabada iade ettiği o paketi açtık baktık ki, kokmuş pasta dolu.”
Akla bir soru takılıyor.
Gerek Siyonizm’i, gerek Haçlı gibi batıl zihniyetleri tüm dünyaya deşifre etmiş bulunanların başında gelen kişi Erbakan Hocamızdır. Bu zihniyetlerin İslam Dünyasına kurmuş oldukları tuzakları ve yaptıkları tertipleri o en güzel şekilde deşifre etmiş, bunların bir çoğunu da boşa çıkarmıştır.
Tabiidir ki, bu çevreler Hocamıza husumet duymuşlardır. Acaba Hocamıza karşı bir suikast, bir tertip girişimi olmuş mudur?
Bunu Osman Akgün’e sorduk. Şu cevabı verdi:
 “Ben o kanaatteyim ki, bunu yapmayı çok isteseler de muvaffak olamıyorlardı. Güçleri yetmiyordu ben öyle düşünüyorum. Çünkü Erbakan Hocamız maneviyatı yönünden koruma altındaydı. Mesela o kadar uzun süre hizmetinde bulunmuş olan bendenize böyle bir örgüt veya kötü maksatlı kişiler asla yaklaşamamışlardır. Çünkü biz de Hocamızın manevi koruması altında bulunuyorduk. Bu elbette benim kanaatimdir. İbrahim Titiz Bey de bunlardan birisidir. Bizim Genel Merkez’de çalışan Celalettin İlhan Bey vardı. Onu MİT’çiler aldı götürdü, bize bilgi vereceksin, bilmem ne yapacaksın falan diye. Bize öyle bir şey olmadı. 1979 yılı idi, Ankara’da Demetevler Kültür Merkezi’nde bir sinemada Hocamızın bir programı vardı. Hocam kürsüde konuşuyor, arkadan sinema giriş kapısı arada açılıp kapanıyor. Benim de hiç görevim falan değil. Hocamız dedi ki:
-O kapıyı kapatın kimse girmesin oradan! Gerçi oranın maddi manevi muhafızı vardır!
Dedi. Ben bu sözü duydum, koşarak gittim, kapıyı kapattım. Kapının dışında program bitene kadar nöbet tuttum. Bence o anda bir girişim söz konusu oldu ve Hocam bunu feraseti ile önledi.
Bazen ani kararla bize giderken yol değiştirttirirdi. Ama bunu bize hissettirmeden yapardı. Mesela bir gün Ayrancı’dan Balgat’a giderken bana dedi ki:
 -Ya Osman şurada bir otobüs durağı var, geçerken ona bir bakalım.
Allah, Allah! Otobüs durağının neyine bakacak? Biz doğru Ayrancı’dan çıkınca Hava Harp Okulu’nun üstünden geçip gidiyoruz. O, bu sözü ile bize yol değiştirtti. Eski bir yoldan gittik. Bence bu da bir girişimin önlenmesi maksadıyla yapıldı, ama bize hissettirmeden, panik çıkarmadan.
Yine bir gün biz Cuma namazına gideceğiz, Altınoluk’tan Ayvalık’ın Altınova diye bir beldesi var, o beldeye. Altınoluk’tan çıktık, Cuma ezanları okunuyor. Altınova’da bize 100 km uzakta bir yer. Biz oraya vardık, millet Cuma namazından çıkıyor. Bizim arkadaşlar bana dedi ki:
-Ya hep geç kalıyorsunuz arkadaş! Neden böyle yaparsınız, bak rezil olduk gene!
Ama işin rengi bence başkaydı. Yine bir tertipten kurtulduk diye düşünürüm. Hocam oraya gitmedi, belki adam bekledi bekledi, ümidi kesti çıktı gitti.”
Ali Fuat Demirbaş anlatıyor:
“MSP dönemi idi. 84 yaşındaki kayınvalidem Hatice Hanım bir rüyasını bize anlattı. Şöyle:
-1973 seçim zamanı idi. Rüyamda şehrimize bir adam geldi ve gitti. O adam gelip geçtikten sonra sokaklar, Kuran harfleri ile doldu. Ben uyandıktan sonra şehre gelenleri takip etmeye başladım. Bir hafta sonra Erbakan Hoca geldi geçti. Ben ondan sonra anladım ki, Erbakan Hoca Kurana hizmet yolunda istikamet sahibi bir adam. Ben hep onun yanında yer alacağıma dair kendime söz verdim.”
Mürsel Başer anlatıyor:
“Refah Partisi’nin kapatılmasına rastlayan dönemdeydi. İstanbul’da 10 kişi beraber olduk, Erbakan Hocam’dan randevu aldık. Yola çıktık. Yolda arkadaşlara dedim ki, Hocama ben bir soru soracağım. Diyeceğim ki:
-Hocam 28 Şubat sürecinde, perdenin arkasında kim vardı? Biz de düşmanımızı bilelim, ona göre hareket edelim!
Diye soracağım, dedim. Arkadaşlar da dediler ki:
-Mürsel Bey, bu suali sormasak daha iyi. Çünkü ya cevap vermezse mahcup olursun, ya da Hocamız zor durumda kalabilir.
Dedikleri için sormamaya karar verdik. Hocamın yanına vardık. Ben tam karşısına oturdum. Bize hoş geldiniz ve hal hatırdan sonra, Mehmet Karaman’a dedi ki:
-Şu dosyayı ver.
Biz daha hiçbir şey dememişiz, soru sormamışız. Dedi ki:
-Amerika’da Siyonist teşkilatı bizim Genelkurmay’a bir yazı yazmış. 4 kuvvet komutanı, bir de Genelkurmay Başkanı. Siyonist Teşkilatı demiş ki; İran Şah’ının ordusunun düştüğü zor duruma düşmemeniz için Refah Partisi’ni kapatacaksınız, Erbakan’a da yasak getireceksiniz!
Sonra Hocam o Siyonist Teşkilatı’nın neler yazdığını teferruatlı olarak anlattı. Mehmet Karaman’a dedi ki:
-Şu dosyayı da ver!
Bir resim gösterdi, Çevik Bir ile Vural Savaş ağız ağıza vermiş konuşuyor. Çevik Bir diyor ki:
-Vural Savaş! Partiyi kapatmak yetmez, Erbakan Hoca’ya nasıl yasak getireceksin?
Vural Savaş cevap veriyor:
-Ya öyle tedbirli konuşmuş, öyle tedbirli konuşmuş ki, kardeşim bir tek suç yok! Bir tek suç bulabilsem canına okuyacağım!
Diye cevaplıyor. Hocamın ağzından bunları dinliyoruz, biz böyle sansür süz olarak bunları dinledik. Hoca bize perdenin arkasını gösterdi. Sanki bizim yolda konuştuklarımızı dinlemiş gibi…”
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı çok özlüyoruz. Ben şahsen öyleyim.
Vefatından sonra sık sık rüyamda görüyorum. Rüyalarımızın konusu hep teşkilat üzerine oluyor.
Bursa’dan bir kızımız ziyaretimize geldi, bize bir rüyasını anlattı. Onun rüyası daha değişik ve daha anlamlı. Kübra Gül ismindeki bu kızımız ısrarlı bir şekilde Özel Kalemi arıyor, diyor ki:
-Sayın Genel Başkanımız ile görüşmem lazım, Erbakan Hocamızı 5-6 sefer rüyamda gördüm. Hocamız bana sitem ediyor. Mutlaka Mustafa Kamalak Genel Başkanımla görüşmem gerekiyor.
Bana aktarıldığında:
-Gelsinler bakalım!
Dedim. Babası Emekli İmam Kemal Gül ile çıkıp geldiler. 14-15 yaşlarında bir kızımız. Buyurun dedim:
-Erbakan Hocam 5-6 sefer rüyama girdi, hala gitmedin mi? Gitmiyor musun? Gitmezsen seninle konuşmam, diyor.
-Buyurun anlatın o zaman.
Dedim.
-Git Mustafa’ma selam söyle, Evladım Fatih’e sahip çıksın, yoksa Fatih Siyonistlerin eline düşecektir.
Rüyanın özeti bu imiş. Öteden beri biz Fatih Bey’i bağrımıza basmaya çalışıyorduk, bize karşı nezaketi aşan cümleler kurulmuş olmasına rağmen. Ama bu rüyayı öğrendikten sonra, o etkiyle tekrar araya insanlar soktum, davet ettim. Rüya benim üzerimde çok etkili oldu. Ama rüyayı biz kendisine asla açıklamadık.
Meseleyi baştan alırsak daha iyi anlaşılır sanırım.
 Erbakan Hocamızın Genel Başkanlığa seçildiği 17 Ekim 2010 kongresinden önce, henüz Genel Başkan adayı belirlenmemişti. Hocamız bana dedi ki:
-Mustafacığım teşkilat Genel Başkanlık konusunda zatıâlinize büyük bir teveccüh gösteriyor, ne dersin? Cevap verdim:
-Hocam, ben teşkilatımıza teşekkür ederim, ama bu doğru olmaz. Teşkilatımızı Numan Bey’in elinden mahkeme kararıyla kurtardık. Cenabı Allah Partiyi sahibine teslim etti. Yoksa işgale uğramış bir parti vardı. Teşkilatımız benim bu davada etkin olduğumu düşünerek şahsıma karşı teveccüh göstermiş olabilir. Ama bu doğru olmaz, sizin Genel Başkan olmanız lazım. Çünkü ben Genel Başkan olduğumda, yarın birileri çıkar, biz de Milli Görüşçüyüz derler. Ama siz Genel Başkan olduğunuz takdirde, bak Milli Görüş’ün tabii lideri, Saadet Partisi’nin Genel Başkanı olacağı için, başka birileri, biz de Milli Görüşçü’yüz diyerek başka tarafta çadır kuramaz, tefrika yapamaz.
Dedim. Ben bunları söyleyince Erbakan Hocam bana dedi ki:
-O zaman sen yarın bir basın toplantısı yap, Genel Merkez’de, bunları açıkla!
Ben sordum:
-Peki Hocam, o basın toplantısında muhtemeldir ki, basın mensupları bana Fatih Bey’den de sual ederler, ne diyeyim onlara?
Bu sorum üzerine alnındaki damarları gerildi, yüzüme baktı ve:
-Hayır, Fatih’in yetişmesi lazım!
Dedi. Hatırlanacaktır; Erbakan Hocamız o kongrede Genel Başkanlığa seçilince, salonda bir konuşma yaptı ve şu cümleyi vurguladı:
 -Milli Görüş’ün tek temsilcisi vardır, o da Saadet Partisi’dir. Birileri çıkıp da biz de Milli Görüşçüyüz, diyecek olursa, o ancak palyaçoluk yapmış olur.
Erbakan Hocamız bu sözü muhtemeldir ki, benim ona söylediğim, başkaları da Milli Görüşçülük iddiasıyla başka yerlere çadırlar kurabilirler, cümlesi dolayısı ile söylemiştir.
İşte Kübra Gül kızımızın bana anlattığı rüyada, Fatih’e sahip çıksın, yoksa Siyonistlerin eline düşecektir, mesajı ile, Hocamızın söylediği Fatih’in yetişmesi lazım, sözlerini bir araya getirerek yeniden harekete geçtim. Çünkü Hocamızın o sözünü bir vasiyet olarak aldım. Doğrusunu söylemem gerekirse Fatih Bey’in üzerine çok düştüm, ama başaramadım.
Başaramadım deyip de bırakmış değilim. Ümidimi yitirmedim. Fatih Bey pırıl pırıl, saf, temiz bir genç, asla kötü niyetli değil. Ama onu abluka altında tutan birkaç kişi var, onları aşmak kolay değil, şu ana kadar mümkün olmadı. Zaman zaman hayıflanıyorum, CHP daha yeni olağanüstü bir kongre yaptı. İki aday vardı. Sayın Kılıçdaroğlu ile Sayın Muharrem İnce, birbirlerine karşı bunlar ağır ifadeler kullandılar. Mesela Kılıçdaroğlu rakibi Muharrem İnce için “rakı masalarından particilik yapılamaz” biçiminde ağır cümleler kullandı. Bu cümlede bir bakıma tarihi bir çağrışım yaptı, hani edebiyatta telmih sanatı var biliyorsunuz. Bu cümlenin bir benzerini, İnönü Atatürk için söylemişti, sarhoş masalarından ülke idare edilemez, biçiminde. Bu sözler solda tartışmalara yol açtı. Muharrem İnce de ağır sözler söyledi. Ama kongre yapıldı, daha salondan çıkılmadan, yarışan iki kişi kürsüye çıkıp, delegelerin önünde kucaklaştılar. Muharrem İnce Bey dedi ki:
-Kemal Bey bir saat önceye kadar benim rakibim idi. Ama artık Genel Başkan’ımdır. Onun Başbakan olması için var gücümle çalışacağım.
Bizim kongreden sonra orada ki arkadaşları çağırdım:
-Fatih Bey nerede, bu kongrenin kazananı kaybedeni yoktur, burada direksiyonda kim olsun seçimi yapıldı. Gelsin burada kucaklaşalım!
Diye arattım. Ama Fatih Bey yoktu. Kanaatimce, çevresindeki kişiler onu uzaklaştırmışlardı. Bu Fatih Bey’den kaynaklanmadı, çevresinde onu ablukaya alanlar tarafından yapıldı. Yine araya birilerini koydum, haber gönderdim:
-Gelsin Fatih Bey, bizim problemimiz nedir, eksiğimiz nedir, noksanımız nedir, gelsin anlatsın, dinleyelim.
Dedik ama olmadı. İnşallah çevresinde ki o insanlar hata yaptıklarını anlarlar ve Hocamızın vasiyeti yerine gelir.”
Yahya Coşkunsu anlatıyor:
 “1984 yılı idi sanırım. Erbakan Hocamı Ankara’dan Altınoluk’a götürmek üzere yola çıktık. Arabanın önünde sağda ben oturuyorum, Rahmetli Osman Yılmaz da arabayı kullanıyor.
Hareket edince Hocamız dedi ki:
-Hadi bakalım gençler, manevi sigortalarınızı bir yapın.
Biz ayet ve dualarımızı okuduk. Yola çıktık. Erbakan Hocamız her zamanki gibi elinde tesbih, zikir ve dua ile meşgul. Bizimle konuşmaz. Sorarsak cevap verir. İnegöl’den geçtik, Bursa’ya yaklaştık. 7-8 km. var Bursa’ya. O zaman yol gidiş ve geliş şeritleri olmak üzere tek yol idi. Süratli gidiyoruz, belki 150-160 km. hızımız var. Yolun sağı solu şeftali bahçeleri.  Takriben 150 ile 200 metre ilerimizden bir damperli kamyon aniden bahçelerden çıkıp yola girmeye çalıştı. Bizim şeridimizi kapattı.  Dönme çabasıyla geliş şeridinin de yarısını kapattı. Aksilik karşıdan da bir araç geliyor. Süratimiz de fazla. Durmak imkansız. Şimdi yol kapandı ve biz duramıyoruz. Kaza mutlak hale geldi. Osman Yılmaz ve ben şoka girdik. İşimiz bitik çünkü. Çıkış yolu yok. Erbakan Hocamın arkadan sol eli ile şoför Osman’ın sağ omuzunu sağ eli ile de benim omuzumu tuttuğunu ve:
-Besmele çekin çocuklar! Allahü Ekber!
Dediğini hatırlıyorum. Ne kadar zaman geçti, neler oldu, bilmiyorum, hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda, arabanın içerisinde tabi şok halindeyiz. Araba ağır ağır tek tekeri şarampolün kenarında kumlu yerde, tek tekeri asfaltta birinci vitesteymiş gibi gidiyor.
Hocamızın sesi ile irkildik:
-Sağ benzinliğe girin, bir abdest tazeleyin çocuklar!
Dedi. Ağır ağır girdik ama, önden başka bir tarafa bakamıyorum. Benzinliğe girerken bir döndüm ki rahmetli Osman Yılmaz’ın yüzü kireç gibi bembayaz olmuş. İrkildim ben korktum ölü gibi aynen. O da bana baktı, irkildi. O arabada ne oldu, biz ikimiz de bilmiyoruz. Bizim filmlerimiz adeta kopuk.
   Neyse arabayı kenara çektik, lavaboya girdik. Kafalarımızı suyun altına soktuk ve epey tuttuk. Suyu akıta akıta yavaş yavaş kendimize geldik. Osman’a sordum:
-Ne oldu bize Osman?
-Ben hiçbir şey görmedim!
Diye cevap verdi. Zaten ben de bir şey görmedim. Arabada hiçbir hasar veya darbe izi yok. Tekrar hareket ettik ama, yavaş yavaş. Hocamız dedi ki:
-Buralarda durmayalım, akşam namazına Altınoluk’a yetişelim.
 Yavaş yavaş Altınoluk’a vardık ama, ne olduğunu bilmiyoruz.
Ben ertesi günü merakımı yenemedim, Hocama sordum:
-Hocam dün bize ne oldu? Ben şoktayım, rüyama da girdi!
-Bak Yahya, bazı şeyler sorulmaz!
Diye cevap verdi. Bu olay bende Hocam hakkında iz bıraktı.
Daha sonraki seneler, bir tane Zonguldak yolunda, bir tane de Bayburt’tan Artvin’e giderken sahil yolunda kazalar yaptık. Kurtuluşu yok gibi gözüken kazalar idi. Yine benzer şekilde Allah bizi korudu.” 
 Yusuf Yiğitalp anlatıyor:
“1992 veya 1993 yılı idi. Hocam öğrencilere yönelik yoğun eğitimler yapıyor. Bizler dersleri anlatıyoruz hocamız da eğitim sonrasında onları kendi usulünce sınava tabi tutuyor. O gün de 300 civarında lise öğrencisine soru soracak ve derslerin doğru anlatılıp anlatılmadığını test edecek. Bu bilindiği için öğrencilere dedim ki:
-Erbakan Hocam şu şu soruları soruyor. Şu konuları iyi ezberleyin.
Onlara böylece taktik vermiş oluyorum. Hocam geldi yerine oturdu, Euzü Besmele çekti, Fatiha suresini okudu. Sonra ilk cümlesi şu oldu:
  -Bu iş ezberlemekle olmaz!
Dedi. Sonra benim atladığım ve buralardan soru sormaz dediğim konuları tek tek anlattı, sonra da sorulara geçti.
Yine 1995 yılı idi. Refah Partisi, seçimlerden birinci olarak çıkmıştı. Ben de İmam Muhammet Berzenci’nin yazmış olduğu Dünyanın Sonu, isimli kitap üzerinde çalışıyordum. Hadisi şerifleri şerh ediyorum. 3.Bölüme geldim. Bu bölümde Peygamber Efendimiz bir olayı haber veriyor. Diyor ki:
-Ahir zamanda bir insan çıkacak ve diyecek ki, artık kimse aç kalmasın, artık aç kalmayacak.
Bu manada bir Hadisi Şerif. Okudum tabi onu şerh etmeye başladım. O gün Erbakan Hocam çıktı, ilk basın toplantısını yapıyor. Dedi ki:
-Bugünden itibaren aç kimse, açık kimse kalmayacak!
Kitap elimdeydi, şaştım kaldım. Sonra ben kitabı kapattım, taa vefatına kadar kapalıydı. Açamadım yani. Vefatından sonra şimdi tekrar devam ediyoruz yazmaya…”
Aydın İlhan anlatıyor:
“Biz 1980’li yıllarda Konya’da üniversite öğrencisi iken, Mehmet İncili Bey anlatmıştı. Kendisi şu an Konya İlim Yayma Cemiyeti Başkanı’dır. 1970’li yıllarda Erbakan Hoca koalisyon hükümetlerinde Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. İstanbul’a geldikçe, İskenderpaşa Camii’nde Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’ni ziyaret etmeden gitmezdi. Kendisi adım adım istihbarat tarafından takip ediliyordu. Yine böyle bir ziyaret sırasında cami içinde Hocası ile görüşen Erbakan, istişare için beraberce avludaki eve gitmek üzere camiden çıktıkları bir sırada Mehmet Efendi etraflarında bulunan gençlere fısıltı halinde:
 -Evladım birileri bizi rahatsız ediyor, bizahmet ilgilenir misiniz?
Der. Gençler sağı solu araştırırlar, sonra çatılara bakarlar ki, iki tane gazeteci tam karşıdaki binanın çatısında yatmışlar, resim çekmeye çalışıyorlar. Çatıya çıkan gençler fotoğraf makinalarını aldıkları bu iki gazeteciyi hırpalamışlar. Meğer bu muhabirler o zamanlar Cağaloğlu’nda basılan Hürriyet Gazetesi’nden geliyorlarmış. Patronlar şöyle bir haber yazmışlar, o resimleri bekliyorlarmış:
-T.C Hükümetinde Başbakan yardımcısı olan Erbakan bir cami imamından akıl alırken görüntülendi.
Ama Hürriyet gazetesi ertesi günü şu haberi vermek zorunda kaldı:
 -Dün 2 muhabirimiz İskenderpaşa Camii’ndeki gericiler tarafından hunharca saldırıya uğradı.
Altta da ağzı gözü sarılı iki muhabirin resmi vardı.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın şoförlerinden İbrahim Erdoğan anlatmıştı. 1994 yılı Refah Partisi dönemi, seçim çalışmaları için Trakya’da koşturuluyor.   İbrahim Erdoğan aracı kullanıyor. Kırklareli’nden Edirne’ye giderken, tabi Mart ayı, lapa lapa kar yağıyor. Yola çıkmışlar. Yolda kar daha da artmış. Araçta zincirler takılı. Yavaş gitmek söz konusu. Yolda sağa sola kaymış araçlar, yolda kalanlar var. Mitinge de geç kalınması söz konusu. Erbakan Hocamız arkada gazete okuyor, yol ile kar ile hiç ilgilendiği yok.
Bir ara gazeteyi kapatıp İbrahim’e diyor ki:
-Şöyle sağa çek te zincirleri çıkart, zincir bizi geç bırakacak, çok yavaşlatıyor bizi.
İbrahim şaşırmış şu cevabı vermiş:
-Hocam, bu şartlarda zinciri nasıl çıkartıcağız? Sağda solda habire uçan, kayan arabalar var. Göz gözü görmüyor, kar, tipi?
-Olsun, sen çıkart!
Deyince emrini yapmış, zincirleri çıkartmış. Hayretle görmüş ki, biraz sonra kar yağışı durmuş. Biraz daha gidince, yani 300-400 metre, kar bıçak gibi kesilmiş, ne fırtına, ne tipi, hiçbir şey kalmamış. Yol kupkuru, sanki hiç ıslanmamış gibi.”
Ali Fuat Demirbaş anlatıyor:
“Bir defasında yurt dışında 500 teşkilat mensubumuz için bir program hazırladık. Herkesi tek tek davet ettik. Salon tam olarak doldu. Erbakan Hocamız gelince salonu bir müddet gözden geçirdi. Elindeki listeye bakarak, salonun arka sıralarından bir kişiyi ayağa kaldırdı. Kim olduğunu ve görevini sordu. Meğer o listede olmayan bir kişi imiş. Sonra bir başkasını kaldırdı. Listede o da yokmuş. Bize şunu anlatmak istedi, salon dolu ama görevlilerin bir kısmı gelmemiş. Onun yerine başkaları gelmiş. O kişileri nasıl tespit ettiğine şaştık kaldık.”

TOP