BÖLÜM-17 ALINACAK DERSLER

ALINACAK DERSLER
Erbakan Hocamızın öyle hatıraları var ki, insana ders veriyor. Teşkilatçıların önünü açıyor, Türkiye’nin ve İslam Dünyası’nın çıkış yollarını gösteriyor.
Bu türden hatıralarını bu bölümde okuyacağız.
Mehmet Karaman’dan bir hatıra:
“Refah Partisi’nde iken ben yine Erbakan Hocamın Özel Kalem Müdürü idim. 1996 yılında Refah-Yol koalisyonu kurulup Başbakan olduğunda bana dedi ki:
-Mehmet Bey, artık Başbakanlığa gidiyoruz, orada göreve devam edeceksiniz!
Ben itiraz edecek oldum:
-Hocam, malum benim sakallarım var. Kesmek de istemem. Sakallı halimle Başbakanlık’ta bulunmam belki sakıncalı olabilir. Müsaade ederseniz ben Partide kalayım. Size sakalı olmayan bir arkadaş bulalım ve o görev yapsın!
-Hayır, geleceksin, sakalınla birlikte makama oturacaksın!
Diye emretti. Böylece Cumhuriyet döneminde Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğünde ilk sakallı kişi ben oldum.”
Yasin Hatipoğlu anlatıyor:
“1983 Genel Mahalli İdareler seçimlerine gireceğiz. Erbakan Hocam yasaklı ama görevler veriyor, tekmiller alıyor, listeler getiriliyor, götürülüyor, yani hengameli bir ortamdayız. Bir ilçe konuşuluyor. Büyükçe bir ilçe. Aday belirlemesi yapılmamış. Çünkü sorumlu olan arkadaş, rahatsız mıydı, mazeretli miydi, hatırlamıyorum. İlk defa tanık olduğum bir olay yaşadık. Erbakan Hocam müthiş kızdı. Elini yumruk yapıp masaya öyle bir vurdu ki, hayretler içinde kaldık. Diyordu ki:
 -Bana bak bana, arkadaş! Ya gider Allah’a hizmet ederiz, ya da gider Moşe Dayan kafirine hizmet ederiz! Neden görev yerine gitmezsiniz? Allah’tan korkmaz mısınız?
Aradan bir müddet zaman geçti. Hocam sakinlemişti. Ben o zaman dedim ki:
-Hocam ya, sizi çok asabi gördüm, 17 senedir beraberiz, hayatımda o kadar kızdığınızı hiç görmemiştim. Dedi ki:
-Yasin, güzel kardeşim! Ben o ilçede belediye başkanı olacak değilim, anam babam da olacak değil! Bizim sorumluluğumuz var. Bizim görevlimiz o ilçeye gitmedi diye sorumluluk üstlenmek istemeyiz. Bu sebeple bir masumun orada uğrayacağı gadrin hesabını Allah bizden sorar! Tedbiri niye almadın diye! Sen Hazreti Ömer’in hikayesini hep anlatırsın, konuşmalarında:
Kenarı Dicle’de bir kurt kapsa bir koyunu;
Gelir de Adli İlahi Ömer’den sorar onu!
Diye o şiiri okursun! İşte Yasin kardeşim, ben bunun için kızdım!
Dedi. Sonra o arkadaşı da çağırdım, ona da dedi ki:
-Kusura bakma, ben seni azaptan kurtarmak için öyle sert konuştum!
Helalleşildi, arkadaş da Hoca’nın elini öptü, görevine döndü.”
İbrahim Durmuş anlatıyor:
“Seyda Hazretleri, yani Şeyh Muhammed Arabkendi, bize dedi ki:
-Bu Erbakan Allah yolunda cihad etmektedir. Bizler; yalın ayak, aç, susuz, ömür boyu çalışmış olsak bile, bu Erbakan’ın hakkını ödeyemeyiz.”
Yine İbrahim Durmuş anlatıyor:
“Eşi Nermin Hanım’ın vefatından sonra biz, Ankara’ya evine taziye için ziyarete gittik. Bizi tanıdı. Sonra sohbet ettik. Dedi ki:
-Bak Hoca, siz mesulsünüz. Sizin talebeleriniz eğer başka bir partiye oy verirse, bundan siz mesulsünüz. Bu davayı hepimiz beraber yürütmemiz gerekir. Dikkat edin, davamız, bu insanları bu bataklıktan kurtarmaktır. Davamız bu milleti, bu yerleri Yahudilere yedirmemek içindir. Maneviyat bitmiş, bizde maneviyat kalmamış. Şu maneviyat ruhunu Türkiye’ye hakim kılalım. Aslımıza dönelim. Bir zamanlar biz Dünya hakimiydik. Amerika bizden izin almadan Akdeniz’e giremiyordu. Cebeli Tarık Boğazı’na girdiği zaman bizden izin alıyordu, vergi veriyordu. Biz niçin bu hale düştük? Maneviyatımızı kaybettik, onun için bu hale düştük, dedi. Ben de söz aldım konuştum:
-Osmanlı Avrupa’yı sıkıştırdığı zaman, Avrupa, bunların ordu komutanları nerede yetiştiriliyor, herşeyi biliyorlar, her savaşta zafer kazanıyorlar; diye merak ediyorlardı. Hatta casus gönderiyorlardı ordu mensuplarını, komutanları nerede yetiştirdiklerini öğrenmek için. Baktılar ki bu adamlar medresede yetişiyor. Basit bir yerde, medresede yetişiyorlar. Bizim okullar gibi modern okullar değil ki bunlar, deyip şaşırıyorlardı. Demek ki maneviyatları var diye düşündüler. O zaman da şimdiki gibi Avrupa silah bakımından bizden üstündü ama, maneviyatımız o silahları yeniyordu.
Dedim. Erbakan Hoca da bu sözlerimizi destekledi ve:
-Doğru konuşuyorsunuz.
Dedi.”
Mehmet Karaman anlatıyor:
“Erbakan Hocam herkesin nefis terbiyesi için bir şeyhe bağlı olmasını tavsiye ederdi. Derdi ki:
-Nefis terbiyesi olmadan olmaz!
Cihadı herkese tavsiye ediyordu ama, nefis terbiyesinin çok mühim bir şey olduğunu ifade etmekten geri durmazdı. Birilerine görev verdiği zaman ekseriyetle şunları tavsiye ediyordu:
1-Ketum ol.
2-Şeffaf ol, içinden gizli hesap yapma.
3-İzinsiz ayrı iş yapma.
4- Kararlarını istişare ederek ver.
5- İtaat et.
6-Sadakatli ol.
7-Dürüst ol.
8-Asla yalan konuşma.
9-Teklifini çok iyi hazırla.
10-İşini titizlikle takip et.
11-Ana gayen Allah rızasını kazanmak olsun.
12-Düşmanın dahi olsa sütü bozukluk yapma. 
 13-Cihadın edasının farzlarına harfiyen riayet et. Nedir bunlar; iman, ilim, ihlas, ittika, ittifak, iyi ahlak , ihsan, istişare, itaat, sadakat, nefis terbiyesi , infak…
Sonunda sözlerini şöyle bitirirdi:
-Bu nasihat hepimiz için geçerli nasihattir. Her kardeşimiz bu nasihatlere dikkat etmeli ve yerine getirmelidir. Allah bizleri bu nasihatlere uyan, hayatında da tatbik eden ve ettirmek için bütün gücüyle çalışan kullarından eylesin!”
 Yine Mehmet Karaman’dan bir hatıra:
“1986 yılı idi. Siyasi yasakların kalkması konusunda mitingler yapıyorduk. Kars mitingi için önce Erzurum’a gittik. Kars İl Başkanı Erzurum’a gelmiş. Konuşma yapılacak düğün salonunun anahtarını da cebinde getirmiş. Millet kapılarda kalmış. Sonra salonu açtırdık ve 200 kişilik salonda Hocamız konuştu. Akşam oldu, misafir kalacağımız ev konuşuluyor. İl Başkanımızın evi gecekondu bir ev. Tuvaleti de dışarıda 20 metre ileride. İl Başkanımızın bir de arkadaşı var, onların evi dayalı döşeli, kalmak için daha müsait. Tuvaleti falan içeride. O arkadaş evini Hocamı misafir etmek üzere ayarlamış. İl Başkanımız bunu onur meselesi yaptı:
-Erbakan Hocam benim evimde kalmazsa istifa ederim!
Diye kestirip atıyor. Gece saat 24 oldu, biz İl Başkanımızı ikna etmeye çalışıyoruz.
-Zeki Vargün Başkanım, Allah rızası için senden rica ediyorum. Senin evini beğenip beğenmeme meselesi değil. Hocam bugün 6 yerde konuşma yaptı. Çok yorgun. Tuvalet ve abdest olayından dolayı rahat istirahat edemeyebilir. Sen Hocama izin ver, arkadaşının evinde kalsın…
Dedikse de, vallah diyor, kabul etmiyor. Biraz sesimizi yükseltmiş olmalıyız ki, Hocam duymuş, beni çağırdı:
-İl Başkanımızla neyi konuşuyorsunuz? Neyi münakaşa ediyorsunuz?
Diye sordu. Ben de olanı anlattım. O zaman dedi ki:
-Mehmet Bey, bizim bir prensibimiz var. Sen bilmiyor musun, bir ile gittiğimizde komutanımız İl Başkanımızdır? O ne derse öyle hareket etmek mecburiyetindeyiz.
Deyince o evde misafir olmak zorunda kaldık. Ben ve İbrahim Titiz evin içinde, kalan arkadaşlarımız da arabada yattık. O gece Hocamızın hizmeti için nöbet tuttuk. Çünkü tuvalet dışarıdaydı.
Bu olayın ibretlik tarafı şudur:
Hocamız her gittiği ilde, İl Başkanı’na tabi olurdu. İl Başkanı nasıl ve neyi münasip görürse itiraz etmeden ona tabi olurdu.”
Mehmet Karaman başka bir hatırasını anlattı: 
“Erbakan Hocamız hep Eba Eyyub El Ensari’yi örnek almış ve göstermiştir. 26 Aralık 2010 tarihinde Trabzon kongresi vardı. Hocam rahatsızdı, yürüyemiyordu. Trabzon’a gitmemesi için çok çabaladık, fakat o bütün sağlık sorunlarına rağmen gitmek istiyordu. Kendisine dedik ki:
-Hocam oraya Mustafa Kamalak Bey gitti, Hasan Bitmez Bey gitti. Sizin gitmenize gerek yok. Sağlığınız buna müsaade etmiyor. Biraz dinlenmeniz gerekiyor, akşam da üniversite hocaları ile yemek programınız var.
Cevap verdi:
-Ooo! Desenize herkes tam kadro orada. Oraya bizim de mutlaka gitmemiz gerek!
Böylece Erbakan Hocam, 26 Aralık 2010 tarihinde rahatsız olduğu halde Trabzon Kongresi’ne gitti. Kongreden döndükten kısa süre sonra hastaneye kaldırdık. Galiba 2 Ocak tarihiydi. Ahmet Fevzi İnceöz’ün hastanesinde yoğun bakımda tedaviye başlandı. Yataktan kalkamayacak derecede rahatsızdı. Ahmet Bey’i de buldurup çağırttırdık, o da geldi. Genelde kontrolleri orada yapılırdı.
Bana anlatılana göre sabah namazı vakti gelince hemşirelerden bir tuğla istemiş. Hemşireler, herhalde Hoca akli dengesini yitirdi, böyle acayip bir istekte bulundu, falan diye dışarı çıkıp bizim arkadaşlara söylemişler. Arkadaşlar tedarikli imiş, İbrahim’in yanında bir kiremit hazır imiş. Getirmişler dışarıda çocuklar var demişler ki, Hoca tuğla istiyor o kiremit İbrahim’in yanında, getirip vermişler. Hocam namazını teyemmüm edip kıldıktan sonra, hemşirelere dönmüş demiş ki:
-Siz, ben tuğla isteyince tereddüt ettiniz. Müslümanlar yoğun bakımda yatacak kadar hasta bile olsalar, namazlarını bırakamazlar. Abdest alamadıkları, ya da su bulamadıkları zaman da teyemmüm ederek yine namazlarını kılarlar. Katiyyen terk edemezler.
Dedikten sonra, teyemmümü, abdesti, namazı bir güzel anlatmış, yattığı yerden. Arkasından da Milli Görüş nedir, neden Milli Görüşçü olmak zorundayız, neden Milli Görüş için çalışmak zorundayız, tek tek anlatmış.  
 Sabah biz yanına gittik. Ahmet Fevzi İnceöz de vardı. Ahmet Bey’e döndü, dedi ki:
-Ahmet sen kaç yıldır bu hastanedesin?
O da cevap verdi, işte şu kadar senedir buradayız, diye. Sesinin tonunu yükselterek:
-Ahmet, sen görevini yapmıyorsun! Bak bu personeliniz, namazın, teyemmümün ne olduğunu bilmiyor. Biz dilimizin döndüğü kadar bunlara  anlattık. Milli Görüş’ü de anlattık. Buradan taburcu olduğumuz zaman münasip bir günde bütün personeli bir kahvaltıda bir araya getireceksin, onlara Milli Görüş’ü beraberce anlatacağız!
Diye tenbih etti. Ama bunu yapmak için artık ömrü vefa etmedi.”
 Mehmet Karaman başka bir hatırasını anlatıyor:
“Birgün Ankara’dan Konya’ya gitmesi gerekiyordu. Kar yağışı başlamış, havaalanından uçaklar kalkamıyordu. Ama o vazgeçmedi, bir helikopter bulunmasını emretti ve havalandı. Yanında Rahmetli Nazır Özsöz var.
Helikopter havada iken kar yağışı artmış, görüş mesafesi dolayısıyla yola devam imkanı kalmamış. Bir yere mecburi iniş yapmışlar. Ama yine vazgeçmemiş, illa gidecekler. Takribi 100 kilometrelik yol var. Bir araba bulunmasını emretmiş. Nazır Bey de bir otomobile el kaldırmış, oto stop için.
Şahin marka bir otomobil durmuş. Erbakan Hocamı Konya’ya götürmesini rica etmiş. Adam şaşkın:
-Bu arabayı yeni aldım, ilk defa kullanıyorum. Erbakan Hocama nasip oldu. Ben de Konya’ya gidiyordum. Benim için büyük bir şeref. Yalnız bir ricam var. Ben şimdi geri dönünce desem ki, Erbakan Hocam gökden indi, benim arabama bindi, Konya’ya yeni arabamla ben götürdüm. Buna kim inanır? Bir fotoğraf çekin de bana verin!
Erbakan Hocam böylece o toplantıya yetişti. Gideceği yere gitmek için engel tanımaz, gitmemek için de bahane aramazdı.
Yine böyle bir çalışma sırasında bir Rus helikopteri kiralamıştık. Galiba 1989 yılı olacak. 20 kişilik helikopter, ama alet ve donanımı noksan. Harita üzerinden güzergah tespit edilip gidiliyor. Bazen yolumuzu bulamadığımız zaman bir köye iner, okulun veya resmi bir kuruluşun tabelasına bakar, nerede olduğumuzu tespit eder, gideceğimiz yeri ona göre bulurduk.
Bir defasında Bilecik’e gideceğiz. Helikopter hava muhalefeti dolayısıyla uçamadı. Hocam indi ki diz boyu çamur var. Hocam çamurlara bata bata bir köy minibüsüne binmiş, gideceği yere gitmiş, görevini yapıp dönmüştü.
İnegöl’de Hocamın parmağı otomobilin kapısına sıkışıp kopmuştu. Hemen hastaneye koştuk. Parmağı yerine dikilmesi için çabalıyoruz. Biz o arada geçmekte olan namazı unutmuşuz. Hocam hatırlattı. Namazlarımız geçiyor, önce namazlarımızı kılalım diye bizi uyardı.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız ve davası için Allah’ın yardım ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Tabi Allah’ın yardımı durup dururken gelmiyor. Kendisinin İslam’ı öyle mükemmel yaşaması ile bu yardım söz konusu oluyor.
Yoksa siz dört tane parti kapanacak, beşincisini kuracaksınız. Bu kadar yıpranmışsınız. Bakar mısınız, ilk adım attığınızda Milli Nizam Partisi, daha besmele çekerken bir sene bile olmadan kapatılmış. 12 Eylül’den sonra herkes dağılmış, hapse atılmışsınız, siyasi yasaklı olmuşsunuz, sıfıra neredeyse düşmüşsünüz, tekrardan toparlayacaksınız, kaldıracaksınız ayağa partiyi. Elinizde Siyonizm’e karşı maddi imkân yok, medyanız yok, her türlü maddi güç Türkiye’de de dışarıda da size karşı. Düşünüyorum  da, yani aklın alacağı bir şey değil. Tekrar tekrar sıfırdan başlayıp, bu kadar engele rağmen, başarı göstermek hakikaten Allah’ın yardımı. Allahın yardımı da dediğim gibi durup dururken gelmiyor. Bu hassasiyetten, bu titizlikten, bu gayretten dolayı belki geliyor. Yani kolay bir iş değil.”
Mustafa Doğanlı anlattı:
“Erbakan Hocamı vefatından önce, daha hastaneye gitmeden evinde ziyaret ettim. O ziyaret sırasında dünyada duyabileceğim en güzel sözü söyledi bana. Elini öptüm bana dedi ki:
-Kırk yıllık dostum geldi!
Dost kelimesi arkadaş kelimesinden daha özeldir. Kayıtsız şartsız seven demektir. Sevincine sevinen, üzüntüne üzülen demektir. Beni dost olarak görmesi çok sevindirdi…
 Bana bir husus anlatmıştı. Şöyle ki:
-Şu Mardin Mazı Dağı’ndaki fosfat yatağı, bütün dünya zenginliğinin üç katı. Ama çalıştıramazsınız.
Dedi. Ama nedenini izah etmedi.”
Bir hatıramızı da biz anlatalım:
2004 yılındayız. Saadet Partisi Genel İdare Kurulu toplantısı. Genel Başkanımız Recai Kutan, ama toplantıyı yasaklı olan Erbakan Hocam yönetiyor. Gündemdeki konular müzakere ediliyor. Sıra geldi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cidde Ekonomik Forumunda yaptığı konuşmaya. Bütün İslam ülkelerinden gelen kral, cumhurbaşkanı, başbakan veya benzeri seviyedeki yöneticiler toplanmıştı.
Neler söylemişti. Çok şey. Ama konuşma bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın konuşmasından ziyade, adeta Amerika ve Avrupa’nın ısmarladığı bir konuşma gibiydi. Bu konuşmanın ana fikri de her sahada olduğu gibi, küresel ve evrensel kaidelere uyulması gerekliliği üzerine kurgulanmıştı. Din eksenli birlikteliklerin artık küresel dünyada geçerli olamayacağı, paranın dininin ve milliyetinin olamayacağı vurgulanıyor ve en önemli cümle ifade ediliyordu:
“Bu günkü küresel dünya şartlarında İslam Ortak Pazarı gibi düşünceler asla geçerli, gerçekçi ve mümkün değildir!”
İşte Erbakan Hocamın başkanlığında yapılan müzakerelerde söz bu cümlenin tahlililine gelmişti. O konuşmaya başlamıştı…
Bu söz Erbakan Hocamız ve Milli Görüş’ün bir ömür harcayarak yeşerttiği İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslam Ortak Pazarı, İslam Kültür Birliği, İslam Ortak Para Birimi ve İslam Ortak Savunma Birliği fikirlerine bir dinamit koymak demekti. Bu söz İslam Birliği’nin çekirdek kuruluşu olan ve 1997’de Erbakan Hocamızın Başbakanlığı döneminde binbir emekle kurulmuş bulunan D-8’in fonksiyonunun bitirilmesi demekti. Bu söz, Milli Görüş’ün 35 yıldır altyapısını hazırladığı Yeni Bir Dünya, düzeninin alt üst edilmesi demekti. Haçlı ve Siyonistlerin ekmeğine yağ sürmek demekti. Bu konuşmayı yapabilmek, çoluk çocuğun bile yapacağı bir sorumsuzluk olamazdı. Bu sözler, verilen bütün emeklerin sıfıra indirilmesi demekti.
Hocam konuştukça kızarıyor, bozarıyordu. İçinde fırtınaların estiği anlaşılıyordu. Onu böyle sinirli görmeye alışık olmayan bizler üzülelim mi, ağlayalım mı, hayret mi edelim, kararsızlığında iken sinirlilik hali birden zirveye çıktı, kontrolü kaybetti ve yumruğunu sıkarak havaya kaldırdığı sırada:
-Suratına bir tokat vuracaksın!..
Sözü ağzından dökülüverdi. Yumruk havada olduğu halde durakladı. Biz hayretten donakalmıştık. Onu hu halde görenimiz yoktu. Biz hep güler yüzlü, nazik, şefkatli, babacan bir lider tanıyorduk.
Bekledi, kıpkırmızı olan yüzü yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Nezaket ve davranışının kontrolünü tekrar sağlamış gibiydi. Bu sefer yumruğunu gevşetip elini masaya indirirken bizim şaşkınlığımıza bakarak gülmeye başladı.
Biz de sesli sesli güldük. Ama bu gülme normal bir gülme değil, sinir boşalması bir gülme şekli idi. Müzakereler kaldığı yerden devam etti.
Şimdi de Lütfi Yalman’ın bir konuşmasının yazıya dökülmüş ve yayınlanmış şeklini okuyalım:
“Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı anlatan Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Lütfi Yalman, Hoca’nın sözleri kanun niteliğindedir. Sözlerini alt alta yazın, emin olun ki bir ülkenin kurtuluşunu sağlayacak maddeler ortaya çıkar, diye konuştu.
-Hocamızı siyasi bir lider olarak, bir makine profesörü olarak, Türkiye'de toplu iğne bile yapılamazken, motor sanayiini kuran biri olarak tanıyoruz ve takdir ediyoruz. Ancak bana göre Hocamızın tanınmayan yönü gönül dünyasıdır, maneviyatıdır. Günümüzde artık Hocamızın manevi dünyasını daha iyi tanımaya başlıyoruz. Mesela Hocamız için düzenlenen anma etkinliklerinde Hocamızın manevi dünyası vurgulanıyor. Hocamız gönül dünyasıyla ilgili kolay kolay konuşmazdı. Bu özel bir durumdu. Sadece baş başa kaldığımızda bu konulara girerdi.
40 yıl önce Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin, dedi.
Hocamız bağımsız milletvekili olduktan sonra mecliste verdiği ilk kanun teklifi, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi isteğidir. Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi gerektiğini Hocamız 40 yıl önce önermiş. Hocamız bu ülkede inanmış insanlara kimlik vermiştir. Tabiri caizse ülkemizin rotası Roma, yani Batı iken, Hocamız ülkemiz insanlarına şahsiyet kazandırarak yönümüzün doğu tarafa doğru olmasını sağlamıştır. Yine 1974'de CHP ile MSP koalisyon hükümetini kurdu. Hocamız güvendiği insanlarla çalışmak için bazı yerlere atama yapıyordu. Karayolları Camii'nin imamı Bekir Kencik Bey’i Karayolları’na idari amir olarak atadı. Karayolları’nda grev başladı. İmamdan idari amir mi olur, diye. Ülke bu noktadaydı. Bu ülkede namaz kılan vali, kaymakam yoktu. İddia ediyorum namaz kılan insanlar önemli yerlere getirilmiyordu. Ama Hocamız ile ülkemizin başına namaz kılan bir insan geldi. Hocam inançlı kitlelerin yüz akı olmuş ve onları temsil etmiştir. Ülkenin inançlı insanlarla daha iyi yönetileceğini belirterek bunu somut olarak göstermiştir.
Erbakan Hoca’nın başlattığı Milli Görüş Hareketi’nin temel özellikleri ne peki?
Milli Görüş hareketinin temel özellikleri ve hareketimizi diğer partilerden ayıran özellikler; öncelikle biz maneviyatçıyız. Onlar maddiyatçıdır. Biz İslam Birliği deriz, onlar Avrupa Birliği der. Halbuki biz dünyadaki hiç bir meselemizde Avrupa Birliği’nin bizim menfaatimizden yana karar aldığını görmedik, bunu görmek te imkansızdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Müslümanlardan yana bir karar çıktığını gördünüz mü siz? Yok, çünkü Müslümansın sen, haklı olsan bile onlar açısından haksızsındır. Milli Görüş partilerinin hiç birisiyle ilgili, yolsuzluk, hırsızlık suçu yoktur. Ama diğer partilerin hepsi hakkında hırsızlık yaptığına dair iddialar bulunmaktadır.
Milli Görüş partileri ülke yönetimine geldiğinde, ülke her alanda bir atak yapmış ve yaşamda refahlık görülmüştür. Milli Görüş'ün ülke yönetiminde refahı sağlayan formülü nedir?
Bunun iki temel sebebi var. Birincisi manevi yönü diğeri maddi yönüdür. Manevi yönü bu bir inanç meselesidir. Siz bir işe başladığınız zaman niyetiniz ne kadar halis ise, başarınız o kadar yüksek olur. Dolayısıyla bu manevi yöndeki ihlas o kadar büyük ki, başarılarımız da bu kadar çok oldu. Hükümetlerimiz dönemindeki başarının maddi boyutuna geldiğimizde ise, ülkemizin potansiyeli çok fazla ve büyük. Hırsızlıkları, yolsuzlukları kestiğinizde, imkanlar ortaya çıkıyor. Bir insanı iktidara getiren kesim o iktidarları her zaman kendileri açısından kullanmışlardır. Mesela Sultan Abdülaziz’in söylediği bir söz var:
-Bugün borç alan yarın buyruk alır!
Demiştir. İşin mahiyeti budur. Bugün insanların birçoğunun işgal ettikleri makamları sattıkları davanın bedelidir. Ancak Hocamızın manevi yönündeki ihlası nedeniyle, maddi yönden bu davasını satmadığı için çok büyük sıkıntılar yaşamıştır. Sürekli partilerimiz kapatılmış, maaşına varana kadar dedesinden kalan mallarına ipotek konulmuştur. Ama şunu bastırarak vurgulamalıyız, manevi makamlar, maddi makamlardan her zaman üstündür. Hocamızın bu üstün vazifesi sonuç vermiştir.
Eevet, dolayısı ile Erbakan Hocamız bize bir şey öğretti; İslam’ca duruşu, insanca duruşu, Müslümanca duruşu öğretti. Bir başka şeyi daha öğretti:
Müslümanlar devleti en iyi yöneten insanlardır, en doğru yöneten, en başarılı yöneten insanlardır. Bunu gösterdi, fiilen gösterdi Elhamdülillah. Hocam Müslümanların da siyaset yapmasını ve devlete talip olmasını öğretti. Müslümanca çalışılması halinde Allah’ın yardımının mutlaka geleceğini öğretti.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız ömür boyu teşkilat çalışmaları ile meşguldü. Aile ve çocuklarına zaman ayıramıyordu. Rahmetli annemiz Nermin Hanım bize derdi ki:
-Ben sizin hem anneniz, hem babanız oldum mecburen.
Ben sünnet olmuştum, yanımızda bulunamadı. Okulda yaralanmıştım, olmadı. Ablamız hastalandı, yanında olamadı. Bu derece meşguldü. Onun için cihad her işten önemliydi. Kendi sağlığından bile. Hep düşünmüşümdür, Annem Rahmetli nasıl sabırlı bir insanmış.”
Mehmet Altınöz diyor ki:
“Erbakan Hocamızla gece gündüz, dolu dolu, 11 yıl beraber olduk.
Kendisini kısaca tanımlamam gerekirse:
Hepimizin başparmaklarımızı havaya kaldırıp ağzımızdan çıkan; Mücahit Erbakan, sözleri kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır. Erbakan Hocamız; Mücahid’dir, Müceddid’dir, Mübarek’dir, Muhterem’dir, Müstesna’dır.  Erbakan Hocamız demek; İhlas demektir, Samimiyet demektir.”
Ahmet Kızıltan anlatıyor:
“Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimleri öncesi günlerdeydik. Ekrem Doğanay Hocam vefat edeli 7 sene olmuştu. Arkadaşlarımın ve cemaatin ileri gelenleri Yeniçağa Belediye Başkanlığına aday olmam konusunda bana ısrar ediyorlardı. Bir çoğu da AKP’den aday olmamı istedi. Düşünüyorum da; Ekrem Doğanay Hocam hayatta olsaydı hiç kimse bana AKP’den adaylık teklifini yapamazdı. Ben ise, bugüne kadar Rıza i Bari için yaptığımız cihad çalışmalarını düşünerek, asla AKP’den aday olmayacağımın bilincindeydim. Ancak bağımsız olarak adaylığımı koysam belki iki tarafın da oyunu alırız diye düşündüm. Arkadaşlarıma, Erbakan Hocamıza biat ettiğim için bizzat ondan izin aldıktan sonra bağımsız aday olabileceğimi söyledim.
Kalabalık bir istişare heyetiyle Yeniçağa’dan kalktık. Balıkesir, Altınoluk’ a Erbakan Hocama gittik,
Hocam, o gün Kandil akşamı olduğu için oruçlu idi. Hocama Trilyon davası adı altında ihanetlerin ve akla hayale gelmeyecek iftiraların yapıldığı günlerdi. Zeytin ağaçlarının altında oturmuş, AGD’den ziyarete gelen yüzlerce gence tefrikada azap olduğunu, cihadın meşru cemaatle yapılacağını delilleriyle anlatıyor, İslam Birliği’nin gerekliliğinden hararetle bahsediyordu. İki saate yakın ilmi ağırlıklı konuşmasının bitiminde, bize Yeniçağa heyetine işaretle, o tatlı sert bakışlarıyla:
-Hadi bakalım bunca ilahi emirden sonra nereye gideceksiniz?
Dedikten sonra bana dönerek:
-Bağımsız aday olacakmış! Asla! Kendini ateşe atma!
Diyerek sözlerini tamamladı. Böylece hikmetini göstermiş, daha biz bağımsız adaylık konusunu sormadan cevabını vermişti. Yeniçağa heyeti olarak, suallerimizin cevabını sormadan almanın hayreti içinde, Hocamızla vedalaşarak yavaşça oradan ayrıldık.”
İbrahim Titiz’in hatırası:
“Muhterem Eşi Nermin Hanımefendi’nin vefat ettiği gün idi. Erbakan Hocamız çok üzgün. Taziyeye gelenler oluyor, etraf kalabalık. O gün de Saadet Partisi İstanbul İl Kongresi var. Ertesi günü ise cenaze merasimi yapılacak ve İstanbul Zeytinburnu’nda Merkez Efendi Mezarlığında defin işlemi gerçekleştirilecek.
Önceden Recai Kutan Bey İstanbul Kongresi için görevlendirilmiş. Gidecek orada bir konuşma yapacak. Recai Bey arkadaşları ile istişare etmişler ve cenaze dolayısıyla İstanbul İl Kongresinin iptal edilmesi gerektiği kanaatine varmışlar. Recai Bey taziye için geldi. İçeri girmeden önce bana durumu izah etmem için geldiler. İçeri girip bu durumu Hocama arz edip emirlerini sormamı istediler. Yani İstanbul programlarının iptali konusunu.
Ben odaya girip Hocamın kulağına dedim ki:
-Hocam bir dakika gelebilir misiniz?
Hiç itiraz etmedi. Çünkü bilir ki, biz onu basit bir sebep için kaldırmayız. Yani bu en acılı günümde beni neden kaldırıyorsunuz, falan da dese çok normal bir davranış olurdu. Ama kollarına girdik, kaldırdık odanın dışına çıkardık. Yani 5-10 metre uzağa yürüttük:
-Hocam Recai Beyler İstanbul’a gidiş programını iptal etmeyi düşünüyorlar. Size sormak için sizi kaldırmak zorunda kaldık. Ne emredersiniz?
 Diye sorduğumda, boncuk boncuk gözyaşı döken Erbakan Hocam, onlara döndü, birdenbire bambaşka bir insan oluverdi:
-Ne münasebet, ne münasebet! Cihat bırakılır mı ya, o başka, bu başka! O başka, bu başka! Gideceksiniz, orada kongrenizi yapacaksınız, ondan sonra gelip merasime katılacaksınız!”
İbrahim Titiz’in Nermin Erbakan Hanımefendi’nin cenaze merasimi dolayısıyla bir hatırası daha var:
“O gün taziye için gelenler arasında T.C Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de vardı. Enteresandır, yanında  yıllarca bulunup siyaset yapmış bulunan Erdoğan ve Gül, Milli Görüş’ten ayrıldıktan sonra eski başbakanları, eski cumhurbaşkanlarını ve tecrübeli politikacıları ziyaret edip görüş sordukları halde, eski liderleri ve başbakanlık yapmış olan Erbakan Hocamızı 11 yıl sonra ilk defa ziyaret ediyorlardı. O da elbette taziye için mecburi bir ziyaret sayılabilir. Bu ziyaret aslında bu iki zatın son ziyaretleri de olmuştur. Erbakan Hocamızın sağlığında başka bir görüşmeleri de olmamıştır.
Bir hususa açıklık getirmek gerekir:
Erbakan Hocamız hastanede yatarken sadece eski arkadaşlarından Bülent Arınç ziyarete geldi. O da yoğun bakımda olduğundan görüşemeden gitti. Böylece bu eski arkadaşları yüzyüze görüşmediler ve helallik almadılar.”
İbrahim Titiz önemli bir konuya açıklık getirdi:
“Erbakan Hocamız en kritik konuları hep Oğuzhan Asiltürk ile istişare eder ve karar verirdi. Oğuzhan Bey de Hocamızın verdiği karara asla itiraz etmezdi. Bir konu istişare edilirken gerek Oğuzhan Bey, gerekse etrafındaki diğer arkadaşları fikirlerini açıkça ve ısrarla ifade ederlerdi. Ancak Hocamız kararını kendisi verirdi. Verilen bu karar artık itirazsız kabul edilir ve:
-Hayır ve bereket bundadır!
Derler ve gereğini yaparlardı.”
Recai Kutan anlatıyor:
“Onun başlattığı bu siyasi çalışmalarla  önce Türkiye genelinde Müslümanlara bir güven duygusu geldi. Hele 1974 Ecevit’in CHP’siyle bir araya gelip ilk defa siyasi hayatta boy gösteren küçük bir gurup çok önemli hizmetler yapınca milletin gözü açıldı. Aslında Müslümanlara güven geldi. Zaten Erbakan Hoca’nın yaptığı, Müslümanlara hizmetlerinden en önemlilerinden birisi şunu ispat etmesidir:
Anadolu insanı bu ülkeyi öbürlerinden çok daha güzel idare eder.
Oluşan bu kanaat, Müslümanlık bakımından fevkalade önemli etkisi olan bir husus olmuştur. Müslümanlara bir cesaret, bir özgüven geliverdi.
Bir önemli husus da, Erbakan Hoca bir alternatif koydu ortaya. Eskiden Müslümanlar:
-Ne yapalım kardeşim, bir tarafta solcular var, bir tarata Adalet Partisi var. Eksiği var, yanlışı var ama biz mecburen bu partiye gitmek zorundayız!
Diye mazeret üretmek durumunda idiler. Onun bu çıkışı halis Müslümanların o uydurma bahanelerden ve yerlerden kurtulmasını temin etti.
İslami ve manevi alanda uyanış ve dirilişe yaptığı katkı bellidir. Ama bu Türkiye sınırlarıyla sınırlı kalmadı. Türkiye’de başlayan ve onun ardından İslam âlemine de büyük etki yapan bu çalışmalar, Erbakan Hoca’yı adeta şer güçler gözünde en büyük düşman olarak ortaya koydu. Şimdi Türkiye’de gerçekleştirdiği en önemli hususlardan bir tanesi de şudur:
Bir defa Müslümanlar siyasetin dışındaydılar, hatta şu söz meşhur olmuştu:
-Siyaset mi, aman ha, oraya girilmez!
Müslümanların İslami bir şuura, siyasi bir şuura kavuşması Erbakan Hoca’nın gayretleriyle meydana geldi. O arada da biraz evvel ifade ettiğim gibi, batı taklitçisi partiler içerisinde yer alan Müslümanları, oradan çekti kopardı. Diğer bir önemli hizmeti Müslüman hanımları siyasi faaliyetlerin içerisine taşıdı. Bazı kimseler, ya olmasaydı, falan diyorlar da, bana sorarsanız çok faydalı oldu. Ve bu davanın gelişmesinde büyümesinde hanım kardeşlerimizin büyük hizmetleri oldu. O zaman ne deniyordu, işte sizin hanımlar ne olacak, kafesin arkasında, çocuk besler. Bir de mutfakta yemek yapar. Sonra bir baktılar ki, hiç de öyle değilmiş. Ağırlığını koyduğunda dengeleri değiştiriyormuş. Bu durum Müslüman ülkelere o kadar etki yaptı ki, anlatılması mümkün değildir.
Mesela geçende birisi söylüyor:
-Efendim, Endenozya’dan ötede bilmem ne adasına gitmiştik. Orada  bir üniversiteli genç kız hemen Erbakan’ı sordu.
Moritanya diye bir ülke var Fas’ın güneyinde, Suudi Arabistan Devleti’nin misafiri olarak Hacc’a gitmiştim. Moritanya’dan da misafirler var, asansörde bir hanım kız, herhalde şöyle 25-30 yaşlarında, bana döndü:
-Ben sizi tanıyorum!
Dedi.
-Nerden tanıyorsunuz, hiç görüştük mü?
Diye sordum.
-Hayır, biz Moritanya’da sizin televizyonları çok yakından takip ediyoruz. Sizi televizyonda konuşmalarınızdan tanıdım!
Dedi. Yani o kadar etkili ki yapılan çalışmalar…
İslam âlimleri ne diyor, Erbakan Hoca için:
-Erbakan Hocamız bütün İslam âlemiyle yakından ilgiliydi. Bütün İslam âlemi ülkelerinin birlik ve beraberlikleri maddi ve manevi kalkınmaları için elden gelen her gayreti gösteriyordu. İslam âlemi için hayati önem taşıyan D-8 projesi bu gayretin ürünüydü. Bu yüzden İslam âlemi hocamızı bir İslam Mücahidi İslam Lideri olarak benimsemişti.
İslam âleminin bazı önderleri hocamız hakkında şu değerlendirmeleri yaptılar:
Tunuslu büyük İslam âlimi Gannuşi:
-Erbakan benim de hocalarımdan biridir, ondan çok şey öğrendim!
Hamas lideri Halit Meşal:
-Bize göre Erbakan 2.Abdülhamid’tir!
Katar’dan büyük İslam âlimi Kardavi:
-Erbakan hayatı boyunca Müslümanlara önderlik etmiş ve İslam ümmetinin uyanış ve dirilişinde büyük hizmetler yapmıştır!
Mısır İhvanı Müslimin’den Muhammet Mehdi Akif:
-Ben onu takvasıyla, ilmiyle, fikir ve projeleriyle, Allah’ın bu asra gönderdiği bir müceddit olarak tanıdım!
Bu tabi müthiş bir söz! Şimdi Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi diye bir parti var. Endonezya’da Refah ve Adalet Partisi var. Bunlar iki parti de, parti kurulmadan evvel bir cemaat kuruluşu olarak çalışıyorlardı. Benim Fas Adalet ve Kalkınma Partisi ile yakın ilişkim var. Onların büyük kongrelerine hep davet ettiler ısrarla, gittim. Bizim Müslüman Topluluklar Birliği’ne de geliyorlar onlar. Şimdi diyor ki, şu anda Dış İşleri Bakanı olan Saadettin Osmanî:
-Efendim, bizim bir büyük hocamız var, onun nezaretinde gençleri irşat ediyor idik. Nerede var nerede yok, Erbakan Hoca Fas’a geldi. Bizi de ziyaret etti, sordu bize, ne yapıyorsunuz, diye. Efendim işte biz gençleri böyle alıyoruz, irşat ediyoruz. Hay Allah sizden razı olsun, fevkalade hayırlı hizmet yapıyorsunuz, ancak biz mühendisler bazı projeleri değerlendirirken iki şey söyleriz, gerekli şart ve yeterli şart. Bunu sizin de yapmanız gereklidir. Bu gençleri yetiştirmeniz gereklidir fakat yeterli değildir. Elinizde bir siyasi güç olmaz ise, siyasi gücü elinde bulunduranlar bir gün gelir, Türkiye’de bir gün vaktiyle olduğu gibi, sizin bütün bu çalışmalarınızı engellerler, dedi. Erbakan Hocamızın talimatı üzerine biz bu partiyi kurduk. Ancak bizim kurduğumuz parti, Türkiye’deki AKP’nin taklitçisi değil, biz onlardan eskiyiz!
Dedi. Amblemleri de lamba. Ve adamın söylediği Erbakan Hoca sadece sizin değil, bizim de liderimiz, diyor adam. Şimdi bunların partileri geçende seçime girdiler en yüksek oyu aldılar, koalisyonun büyük ortağı oldular. Bizim bu toplantılara gelen iki kardeşimiz, birisi Başbakan oldu, birisi de Dış İşleri Bakanı oldu. Endonezya’da da aynı şekilde. Yani Erbakan Hoca Türkiye’ye yaptığı etki kadar İslam âlemine de çok büyük etkiler yapmış bir liderdir. Tabi bunlar İslam’a yapılan büyük hizmetlerinden bazılarıdır.
 Peki, bütün bunların temelinde ne var? Efendim işte Müslümanlık abdest almak, oruç tutmak, namaz kılmak, Hacc’a gitmekten ibaret değil. Bunlar gerekli şart, ama yeterli olanı cihat, cihat, cihat! Elhamdülillah, o şuuru Erbakan Hoca geliştirdi. Sadece Türkiye’de değil, İslam âleminde de geliştirdi. Büyük mutasavvıflardan Niyazi Mısrı’nin bir şiiri var şöyle diyor: Derman aradım derdime,
Derdim bana derman imiş!
Burhan aradım aslıma,
Aslım bana burhan imiş! Savm ü salat ü Hacc ile,
Sanma biter zahid işin!
İnsanı kâmil olmaya,
Lazım olan irfan imiş!
Yani orada da diyor ya, namaz falan ama, onun üzerinde de yapacağın işler var. Erbakan Hoca Elhamdülillah bütün bunları geliştirdi ve Cenabı Hakk da tabi lütfetti.
Bu güne kadar görülmemiş ihtişamda bir cenaze töreni ile defnedilmek ona nasip oldu. Ve vaktiyle aleyhinde konuşanların hepsinin ağzı değişti. Cenabı Hakk’ın lütfudur bu!..”
Recai Kutan, Erbakan Hocamızın dış gezileri ile ilgili hatıralarını da anlattı:
“Kral Faysal hayattayken ve kral iken Erbakan Hocamla Suudi Arabistan’a beraber gittik. O zaman Hocamız Başbakan Yardımcısı idi. Türkiye’de de çok ciddi anlamda petrol sıkıntısı vardı. O vakit gittik beraber. Tabi çok büyük itibar gördü. Büyük oğlu Muhammed Faysal’ı mihmandar olarak Hoca’nın emrine verdi. Tabi bir sürü de mikrop beraberimizde geldi. Cüneyt Arcayürek diye bir gazeteci de bizimle beraberdi. Onu bu gezi için özel olarak görevlendirdikleri belli oluyordu. Ara sıra bize bakarak diyordu ki:
-Ah benim efendim, zavallı başım, buralara gelmişiz, birkaç gündür bir kadeh içki bile içemedik!
Yine böyle bir hayıflanmasını bana duyurduğu anda cevap verdim:
-Ya! Kim seni zorladı, gelmeyeydin! Git Türkiye’de içki de var, aradığın her şey de var! Burada olmadığını bilmiyor muydun?
-E ne yapalım, işte viran olası hanede evlad u iyal var! 
Tabi böyle özel görevle bizi takip eden kişilerin olduğunu bildiği için, Erbakan Hocamız çok temkinli davranıyor. Bir gece Hoca’nın yanına, akşam saat 02.30’da gece yarısından sonra, Muhammed Faysal geldi. Hoca ziyaret için o saati özellikle seçmiş. Otelin arka kapısından Erbakan Hoca’yı aldı, Kral Faysal’ın yanına götürdü. Tabi sadece gazeteciler değil, Amerika’nın kontrolünde olanlar, yani özel ajanlar da görmesinler diye. Orada tabi o müzakerede biz de bulunamadık, baş başa görüştüler.
Başka bir seferde Saddam Hüseyin’e beraber gittik. Aslında  iki defa gittik.
Saddam Hüseyin’e ilk gidişimizde, Hoca Başbakan Yardımcısı idi.  Irak’la olan ticaret hacmimizin artırılması hususunda çalışmak üzere beni görevlendirmişti. Onların bir devlet planlama müsteşarı durumunda genç bir adamları vardı, Amerika’da eğitim görmüş. Bizi oturttular, çalışma yapın, ne yaparsak bu ticaret hacmimizi arttırabiliriz, diye. Onun üzerine biz bir rapor hazırladık, ikisine verdik. Tabi başlangıçta konuşmalarda ben de var idim. Ondan sonra şöyle bir müzakere olduğunu iyi hatırlıyorum. Bulunduğumuz salonda çepeçevre Ayeti Kerimelerden levhalar vardı. Güzel hatlarla yazılmış. Erbakan Hoca Saddam’a dönerek dedi ki:
-Elhamdülillah! Müslüman bir ülkedeyiz! Yalnız bir türlü aklımız şu sizin Baas Partisi’nin umdelerine yatmıyor, içimize sinmiyor!
Malum Baas Partisi’nin iki önemli prensibi vardı; Arap kavmiyetçiliği ve Sosyalizm! Tabi Hoca hocalığını yapacak! Saddam kendini savunmak için:
-Efendim, biz katiyen bir Arap kavmiyetçiliği yapmıyoruz. Ancak Müslümanlar şöyle ezildi, böyle ezildi, buna karşı bir çalışma içerisindeyiz. Sosyalizm dediğiniz de laf ola. Bu İslam’ın sosyal adalet prensiplerine uygun bir sistemdir.
Dedi. Ondan sonra ertesi sene biz Hacc’a gittik Erbakan Hoca’yla beraber. O zaman Kral Halit vardı. Kral Halit’le müştereken bir görüşmemiz oldu ve o arada Irak Büyük Elçisi geldi. Dedi ki:
-Saddam Hüseyin çok istirham ediyor, Türkiye’ye geri dönmeden önce sizin Bağdat’a uğramanızı istiyor…
Yanımızda hanımlarımız da vardı. Beraberce Bağdat’a gittik.
Bu ziyaretten Türkiye’dekilerin haberi yoktur.
Konuşma arasında ben Saddam’a sordum:
-Benim bir yıl önceki ziyaretimde genç bir arkadaş vardı. Onu göremedim, acaba nerededir?
Saddam:
-Ha o mu, o benim kayınbiraderimdi. Bazı fitne işlerine karıştığı için idam ettirdim onu!
Dedi. Adam o kadar rahatlıkla söylüyor ki, ben dondum kaldım. O arada Erbakan Hoca’nın tabi bir sürü tavsiyeleri oldu. Bilhassa İslam Birliği  üzerinde.
İşte o tanışıklık sebebiyle, özellikle bu ilk Körfez Harekâtı’ndan evvel Erbakan Hoca bizi görevlendirdi birkaç sefer gittik, orada Saddam’la konuşmadık ama, ikinci adamı vardı. Onunla, ayrıca İçişleri Bakanı ile görüşmeler yaptık. İzzet El Duri isimli sağlam, Müslüman biri idi.
-Etmeyin, yapmayın, çekilin şu Kuveyt’ten, yoksa bu Amerikalılar sizi yakacaklar!
Diye tavsiyelerde bulunduk. Ama olmadı. Onlar ABD’nin kendilerini desteklediğini sanıyorlardı. Sanırım ABD onları öyle aldatmış.  
Başka bir zamanda bir Hacc ziyaretimizde Mina’daki bir misafirhanedeyiz. En üst katta Yaser Arafat, orta katta Ziya-ül Hak, onun altındaki katta da Erbakan Hoca’yla ben varız. Bizi orada misafir ettiler. Böylece 3 gün Ziya-ül Hak’la ve Yaser Arafat’la beraber olduk. D-8 projesi sebebiyle İran’a beraber gittik. Pakistan’a beraber gittik, Malezya’ya beraber gittik, Endonezya’ya, sonra Nijerya’ya ve Mısır’a beraber gittik. Beraber bir de İtalya seyahatimiz oldu. İtalya’da ağır sanayi konusu ile ilgili bir dizi anlaşmalar yaptık.”
Bir hatıra da bizden:
Fazilet Partisi’nin o meşhur kongresi öncesi idi. Hocamız Genel Başkan adayı olarak Recai Kutan’ı işaret ettiği, ama karşısına önce Bülent Arınç ve Abdullah Gül’ün aday olduğu dönemde, Erbakan Hocamız dört kişilik bir özel sohbette bize Abdullah Gül portresi çizdi. O toplantıda Ali Taşkıran, Lütfi Aydın ve Hüseyin Kansu da bulunmuştu.
Çok üzüntülü bir ses tonu ile konuşuyordu. Kırılmıştı, yaralanmıştı. Önce biz kendisine bir soru sorduk:
-Hocam partimiz bölünmeye doğru gidiyor. Bu büyük bir felaket. Bizler İstanbul’da Milli Görüş’e hizmeti geçmiş kişileri temsilen geldik.  Bölünmeden çok çok endişeliyiz. Ne yapmamız gerekir, bölünmeyi önlemek için bize nasıl bir görev verirsiniz?
Bir müddet yüzümüze baktıktan sonra şu cevabı verdi:
-Elbette size büyük görevler düşüyor. Buyurduğunuz gibi bölünmek çok kötü bir durum. O halde bölmek isteyenlere nasihat edin. Çevrenizdeki milletvekillerine, belediye başkanlarına, meclis üyelerine, teşkilat mensuplarına gidin ve bölünme fikrinin zararlarını anlatın. Bölünme olmaması için bütün gücünüzü harcayın.
Her çabayı harcadığınız halde yine de bölünme oluyorsa, bırakın bu endişeleri, Allah’a havale edin. Neden bu kadar endişe ediyorsunuz? Siz sizin gücünüzün yettiği şeylerden mesulsünüz. Gücünüzü aşan şeyler içinse kendinizi harap etmeyin. Allah neyi takdir etmişse o olur.
Bölünmenin vebalini bizzat bize yüklemek istiyorlar. Görmüyor musunuz şu basını, günlerdir aleyhimize kampanya yapıyorlar? Güya biz gençlerin önünü tıkıyor muşuz gibi. Onlara yükselme ve yetişme imkanı vermiyormuşuz gibi. Biz bazı şeyleri konuşamıyoruz. Bu kampanyalara cevap veremiyoruz. Bakın size Abdullah Gül’ü anlatayım. Önünü tıkamış mıyız, açmış mıyız? Bu duyacaklarınızı bari siz dışarıdaki arkadaşlara anlatın! Anlatın ki gerçekleri öğrensinler!
Bu Abdullah Gül 1991seçimlerinden kısa bir süre önce birilerinin aracılığı ile bizi ziyarete geldi. Bu ziyarette, kendisinin İslam Kalkınma Bankası’nda sıradan bir uzman olarak çalıştığını, birikim ve donanımı olduğunu, ama bankadaki yöneticilerin kendisini tanımadığını ifade etti. Bankada iyi bir göreve gelmesini sağlamamızı, bu konuda aracı olmamızı istedi.
Gerçekten bilgi ve kültürünü gördüğümüzden dolayı oradaki üst düzey yöneticilere söyledik ve iyi bir mevkiye gelmesini sağladık. Kendisini gözümüz tuttuğu için 1991 milletvekili genel seçimlerinde Refah Partisi’nden Kayseri’den birinci sırada aday yaptık. Refah Partisi Kayseri İl Başkanı ve Teşkilatının tüm karşı çıkmalarına rağmen, seçilip TBMM’ne girmesini sağladık. Hep önünü açmaya devam ettik. Kısa süre içinde, bizim işaretimizle Parti Başkanlık Divanı’na girdi. Genel Başkan Yardımcısı oldu, Parlemanto’da RP grup Başkanvekili seçildi. Onu kimse tanımıyorken böylece Türkiye genelinde parti teşkilatları ile tanışma fırsatı buldu. Fakat bu dönemde teşkilatcılığının ve gayretinin zayıf olduğunu gördük. Bir görev için teşkilatlara göndermeye kalkıştığımızda, gitmemek için mazeretler üretirdi. Ya da gitse bile, problemleri halledemeden dönerdi. Buna rağmen biz onun bilgi bikrimi ve donanımını dikkate alarak hep yükselmesi için gayret gösterdik. 1995 yılında Refah Partisi birinci parti olduğu ve hükümeti kurma görevi aldığımızda, onu hükümetin en etkili yerlerinden biri olan Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na ve Hükümet Sözcülüğü’ne getirdik. Yani önünü açıp yükselmesini sağladık. Ayrıca ona özel bir görev verdik. Dedik ki;
-Abdullah Bey! Sınai Kalkınma Bankası var. Bu bankayı bir milyar dolar sermeye ile zamanında biz kurmuş ve sanayiciye destek olmasını amaçlamıştık. Sonra gelen hükümetler bu gaye için hazırlanan paraları çarçur etmişler. Bankayı boşaltmışlar, sadece 300 milyon dolar kalmış. Bu bankayı sizin Bakanlığınıza bağlattırıyorum. Kalan bu parayı şu an Anadolu’da can çekişen sanayi tesislerinin kurtarılması için sarf edeceksin. Ama elini çabuk tutmalısın. Hemen bu konudaki çalışmaları yapıp bana sonucu bildir!
11 ay içinde defalarca hatırlattığım halde, hep mazeret üretti, bunu bile beceremedi. Şimdi Partimizin Genel Başkanı olmak istiyor. Kendisini çağırdık dedik ki:
-Abdullah Bey, adaylığınızı koymayın, çünkü henüz Genel Başkanlığı götürecek kadar tecrübe kazanamadınız. Adaylığınız uygun değildir.
-Efendim ben şansımı denemek istiyorum!
Diyerek kapıyı çarptı gitti. Bu Partinin asıl kurucusu olan Mehmet Zahit Kotku Efendi’nin odasında “Edep Yahu” levhası vefat edene kadar asılı kaldı. Bu Parti tekke adabıyla çalışmaktadır. Bu edepsizliği bizi çok üzmüştür.
Arkadaşlar şimdi biz hangi gencin önünü kesmişiz! Biz olmasak hala İslam Kalkınma Bankası’nda basit bir uzman olarak çalışıyor olacaktı. İnsaf! Biz bunu çıkıp basına açıklayamayız. Ama siz arkadaşlarınıza bunu anlatın!
Cevat Gündoğdu anlatıyor:
“Hocamın ev hapsi kaldırıldığında ilk Cumasını Altınoluk’taki camide eda etmişti. Namazdan sonraki basın toplantısında:
-Hangi ceza verilirse verilsin, hangi engel konulursa konulsun, hatta hayatımız dahi son bulsa, bizi inancımızdan, davamızdan vazgeçirip, mücadelemizi aksatamazlar. Bizim için hayat ile ölüm, aralarında mekan değişikliğinde başka bir şey olamaz!
Demişti.”
Mahmut Acarlıoğlu anlattı:
“Şimdi o tarihi tam net olarak hatırlayamıyorum ama, ben, 27-28 yaşlarında idim. Hocamın yasaklı olduğu dönemdi. Bir toplantısına katılmıştım. Ben tabi Erbakan Hocamı çok sevdiğim için, bir de çok merak ettiğim için belki, devamlı izliyorum. Yüzüne bakıyorum, gözüne bakıyorum, hareketlerine bakıyorum. İşte ayak ayak ayaküstüne attığını ben de hiç görmedim Hocamın. Sonra Hocam orada daha farklı bir kumandan edasıyla öyle bir toplantı yapıyor. Mesela, o toplantıda sevdiğim bir arkadaşı, kendisi inşaat mühendisi ayağa kaldırdı:
-Gaziantep İl Başkanı İlhan Özgürcükara; kalk, söyle bakalım, falan işi yaptınız mı, geçen ayki toplantıya neden gelmediniz?
Diye sorduğunda cevap verdi:
 -Hocam çok hastaydım!
Erbakan Hocam onun gözlerinin içine bakarak:
-Neden otobüse binip de gelmediniz? Siz Osmanlı’nın at sırtında tedavi metodunu duymadınız mı hiç?
Diye bağırdığını duydum. Sonra Nevzat Laleli Bey’i kaldırdı. O da görevlerini tam yapmamıştı. Ona da şöyle dedi:
-Nevzat! Nevzat! Eğer İslam Devleti kurulmuş olsaydı, şu anda katline fetva verir, arkandan da Fatiha okurdum!
Bu sözleri ben duyduğumda hassas birisi olduğumdan ağladığımı hatırlıyorum.” 
İbrahim Halil Er anlattı:
“O, bize Müslüman siyasetçi kimliğinin nasıl olduğunu öğretti. O, bir Müslüman’ın inanç ve şahsiyetinden taviz vermeden nasıl mücadele edeceğini öğretti. Şahsiyetli bir politikanın nasıl olduğunu öğretti. Önce Ahlak ve Maneviyat, dedi, ardından Ağır Sanayi hamlemiz diyerek dışa bağımlı olmamanın yolunu gösterdi. İlk motoru yaparak Müslümanların da teknolojide başarılı olacağını gösterdi.
O, İslam dünyasına, İslami siyasetin nasıl yapılacağını öğretti. O, Türkiye’deki Müslümanlara meşru haklarını elde etmenin yollarını öğretti. Onun açtığı bu yol ve gösterdiği bu yöntem olmasaydı belki Türkiye bir Mısır, Suriye, Irak olmuştu. İnsanlar, haklarını elde etmek için farklı yöntemlere ve şiddete başvurmuş olurlardı.
O, devleti tanıyordu, siyaseti tanıyordu. Yol gösterdi. Önde giden bir atlıydı. Surda bir gedik açmak için kırk yıl surun duvarına kafasını vura vura bir gedik açabildi. Onun açtığı gedik surun ele geçirilmesi için yeterdi. O, davası için öfkelenmeden, kızmadan ve her şeyden önemlisi baskılar karşısında yılmadan yola devam etmeyi öğretti. Hayatta başarının tek başına bir şey olmadığını, asıl olanın mücadele olduğunu gösterdi. Başarıların kalıcı olmadığını ve her başarının başka bir mücadeleyi de birlikte getirdiğini anlattı. Mücadeleden vaz geçip geçici başarıların ve zaferlerin sarhoşluğuna kapılanların perişan olacağını anlattı.
Her onu iktidara taşımayan seçim; onun için bir mağlubiyet değil, bir zaferdi. Çünkü o seçimler sayesinde davasını ülkenin en ücra noktasına kadar taşıma ve anlatma fırsatını buldu. O, insan yetiştirmeye endeksli çalıştı. Seçimler ve iktidar onun için sadece bir araçtı, amaç değildi. Siyasi mücadelenin kendisi onun için insanlara tebliğ etme fırsatıydı. Parti tabelası altında insan yetiştirebiliyor, her yere gidebiliyordu. Halbuki başka yollar kapalıydı önümüzde. Üç Müslüman bir araya gelip sohbet yapsa polis basarken, parti toplantısı adı altında yapılan çalışmalara kimse karışamıyordu. Onun amacı da buydu zaten. Peygamber metoduydu aslında o. Birebir tüm insanlara ulaşmaktı hedefi. Belki de kırk yıllık mücadele hayatında gitmediği köy bile kalmamıştı.
İnsanların yanına gelmesini beklemedi o insanların ayağına kadar gitti. Gittiği yerlerde partiyi değil İslam’ı anlattı. Çünkü onun davası bir parti davası, bir iktidar davası değildi. Onun davası İslam davasıydı. Bunun için de önce insanların dönüşmesi lazımdı. Peygamber bile on üç yıllık bir mücadele sonucunda Medine’yi oluşturabildi. Medine’yi oluşturmak için önce insanlara ulaşmak gerekliydi. Üzerlerinden silindir gibi geçen laik zulüm ve dönüşüm ancak bire birlik tanışmayla yok edilebilirdi.
Bu gün onun yolundan gitmek isteyenlerin bunu iyi kavraması gerekir. Onun yolu ve amacı bir parti ve iktidar değil, ülkeyi topyekûn dönüştürmek ve İslam gayesini gerçekleştirmekti. Onun azim ve gücünün arkasında da bu ülkü yatmaktaydı. Dava denilen ateşten gömlek, iktidar davası değildi, İslam davasıydı. İslam davası ülkenin bağımsızlığına giden yoldu. Ülkenin Batı’nın uşağı olmasını engelleyecek tek yol buydu. Batı’yı, Siyonizm’i ve sömürü sistemini çok iyi kavramıştı. Ülkedeki insanlar bugün bunları biliyorlarsa bu onun başarısıydı. Başkaları dünyalık peşinde koşarken o, bir yanıyla Anadolu, diğer yanıyla da yitik topraklara uzanıyordu. İslam coğrafyasını birleştirme projeleri ilk kez onun ağzından döküldü.
O, kıymeti belki de yüz sene sonra anlaşılacak bir lider olduğu gibi, onun sunduğu projeler de ancak çok sonra anlaşılabilecekti. Ama bu projeler sadece bu ülkenin değil, tüm İslam Dünyası’nın kurtuluş projeleriydi. Onun talebeleri ve onu sevenlerin önündeki sorumluluk bu projeleri hayata geçirmekte.
Yaşarken kıymeti fazla anlaşılamadı. Ama vefatıyla belki daha iyi tanınır ve projeleri hayat bulur. Selam sana mücahit. Rabb’e bizden de selam söyle. Bu ülke senin değerini çok sonra anlayacak ve o zaman ismin altın harflerle yazılacak tarihteki yerine…”
Cengiz Ocakçı anlatıyor:
“Sanıyorum 1977 seçimleri idi. Ordu’da Fatsa kurtarılmış bölgeydi. Orada sağ görüşte olan bir partinin miting yapması değil, arabasının bayraklarının, flamasının dahi Fatsa’ya girmesi mümkün değildi. Ama Erbakan Hocamızın emriyle biz oradaydık. Fatsa’nın büyük meydanındayız Orada Hocam meydanda konuşurken, Ecevit’in kasketli çok büyük bir posterini astılar, tam Hocamın karşısına! Biz de ondan daha büyük, yani Ecevit’in o büyük posterini örten hemen, hemen onun iki misli bir anahtar flamamızı astık. Milli Selamet Partisi flaması. Bu flamayı bir balkondan, karşıdaki çok katlı bir inşaata tutturmuştuk. Ecevit’in posterini kapatmış olduk. Kısa süre sonra sokakta olay çıktı. Biz solcularla çatışmaya girmiş olduk. Polis etkisiz kaldı. Jandarma geldi. İçeriye alınan arkadaşlarımız oldu. Ama Hocamın emriyle biz orada bu toplantıyı yaptık. Hocamın cesaretine ve davasını anlatmak için engel tanımamasına bir örnektir. 
O dönemde teknolojiyi en iyi kullanan parti biz idik. Bizi takip eden başka bir parti de yoktu. Mesela video cihazlarını kullanıyorduk o devirde. Televizyona video cihazı monte edip, ev ev, köy köy, diyar diyar gezer, insanlara kaset izletirdik.
Meydanlarda mitinglerde ses cihazlarını, ses cihazı monte edilmiş motorlu araçları en iyi kullanan biz idik. Hem de hızlı olmak zorundaydık. Bir miting devam ederken, başka bir mitingin ses cihazlarını ve süslemelerini yapmış olurduk. Mesela Denizli’den bahsedeyim. Denizli ve ilçelerinde bir günde 6 miting yapıldı. Hocamın bir kahvede sandalyeye çıkarak konuştuğunu gördüğümüzde:
-Hocam ses teşkilatını kuralım mı buraya?
-Hayır, hayır! Siz öbür mitinge hazırlık yapın, ben burada tebliğimi yapayım!
Diyerek bizi önden gönderirdi. O günleri düşünüyorum da, biz Erbakan Hocamızın hızına yetişmekte güçlük çekiyorduk. Bu arada belirtmekte fayda var, çalışanlara ve personele çok değer verirdi. Buna bir örnek vermem gerekirse yine Fatsa’daki olaylı programı hatırlatmam gerekir.
O olaylı Fatsa mitinginden sonra, Hocam o akşam Ordu’da iş adamları ile yemek programına katıldı. Yemekte bir konferans da gerçekleştirdi. Türkiye’nin ekonomisi üzerine dersler verdi. Gözaltına alınan bir arkadaşı takip ederken biz yemeğe geç kalmıştık. Bizi tam 45 dakika beklemiş. Arkadaşlarımız da gelsinler, yemeğe öyle başlayalım diye. Önüne konan çorba birkaç defa değiştirilmiş, soğuduğu için. Yani biz gelmeden kesinlikle yemeğe başlamadı ve başlattırmadı. Biz geldik, bize sordu:
-Başka gelmeyen arkadaşımız var mı?
Diye. Dedik ki:
Hayır Hocam. İçeri alınan arkadaşımızı da getirdik, başka noksanımız yok.
O zaman besmele ile yemeğe başladı. Çalışan arkadaşlarımızla bu kadar yakından ilgileniyordu.  
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“MSP’nin ilk yılları idi. Taunus marka otomobilimle Hocamı Konya’ya götürdüm. Konya’da programları vardı. Sonra da Beyşehir de 7 köye gideceğiz, akşam da Beyşehir’ de konferans verecek. Sonra oradan Seydişehir’e gideceğiz, orada da 7 köy gezeceğiz, açık hava toplantısı yapacağız. Programımız belli. O günün yol şartları pek elverişli değil. Buna rağmen arabanın yapabileceği son sürati bana yaptırdı. Yer yer 200 kilometre hız yapmak zorunda kaldım. Yani vakit kaybı istemiyordu. 2-3 saatte yolu bitirdik. Konya’ya vardık. Oradan Beyşehir’e gittik, 7 tane köy gezdik. Ama nasıl?
Ben 10-15 tane limon alıyorum, torpido gözüne koyuyorum. Kahveye gidiyoruz, kahvede 25-30 kişi var, en fazla 50 kişi. Şimdi Önce bir bardak sıcak suya iki şeker atıp, bir de limon sıkıyorum, onu içip ya bir sandalyeye çıkıyor, ya bir masanın üzerine. Tam 2 saat konuşuyor.
-Hocam saatini ayarla, yani zamanını hesaplı kullan, daha şu kadar köye gideceğiz. Biraz az konuşsanız!
Dedim.
-Hayır, davayı tam olarak anlatmak mecburiyetindeyiz!
Diye cevap veriyor. Sonra her yerde 2 saatten az olmamak üzere, 7 köyde 14 saat konuştu. Beyşehir’e bir saat gecikmeli geldik, 2 buçuk saat te orada konuştu. Bir günde tam 16 buçuk saat konuşarak, kırılması çok zor rekorları kırdı. Sadece o gün değil, diğer günlerde de bundan aşağı olmadı. En küçük bir zamanını bile boşa geçirmezdi.
Ertesi günü Seydişehir’de de 4 köy gezdik, sonra açık hava toplantısı yaptık. 2 buçuk saat konuştu. Açık hava toplantısında Adalet Partisi ilçe başkanı laf attı. Seydişehir’in işçileri adamı parçalayacaklardı, bereket versin sivil polisler varmış ta kurtardılar. Sonra Hoca’yı da konuşturmadılar, birisi Hoca’yı omzuna aldı, götürdü. Şehri dolaştırdılar getirdiler. Sonra beşinci köye gittik. Altıncı köye gittik. Gece saat 11 buçuk oldu. Yedinci köye gidiyoruz dedim ki:
-Hocam bizim Anadolu’da bir usul vardır, yatsı namazını kıldıktan sonra herkes yatar, bu köyde bu saatte kimse ayakta olmaz, gitmeyelim.
-Hayır, gideceğiz, gerekirse tek tek kapılarını çalacağız, selam vereceğiz ve Hakk’ı tebliğ edeceğiz!
Dedi. Yola çıktık gittik ki, köylü toplanmış, traktörlerle yollarda bizi bekliyor. Bizi aldılar, traktörün üzerine, tezahürat yapa yapa köye vardılar. Köyde büyük bir meydan var. Saat 12’de Hoca çıktı, saat 03,00 kadar konuştu. Sonra millette bir telaş var. Meğer 2 tane çocuk kayıpmış. Traktör farlarıyla arandı, tarlanın birinde uyuyakalmışlar, bulundu. Biz de döndük.” 
Erbakan Hocamızın vefası da örnek gösterilecek bir haslettir. Etrafındaki eski arkadaşlarına çok vefalı davranıyordu.
Necati Molder anlatıyor:
“Biz Erbakan Hocamızın İstanbul’daki en eski arkadaşlarından biriydik. Bana çok vefalı davranırdı. İstanbul’a geldiğinde bizi mutlaka buldurur ve programlarında yanında olmamızı isterdi.  Bir defasında cumaya Eyüpsultan Camii’ne gelmiş. Cuma çıkışı Ensar Lokantasına gitmişler. Yanında Belediye Başkanı Ahmet Genç de varmış. Demiş ki:
 -Ahmet Bey, bize yakışan en güzel hasletlerden birisi de vefa duygusudur.
Deyince, Ahmet Bey:
-Evet Hocam öyledir.
-O halde hani burada bizim arkadaşımız Necati Molder Bey? O gelmeden burada yemek yemeyiz.
Demiş. Evime geldiler, apar topar beni alıp yanına götürdüler.   Numan Kurtulmuş İl Başkanı idi. Kalktı yerini bana verdi. Yani Erbakan Hocamız en yakınına beni oturttu. Her defasında öyle yapardı. Sonra Hocam beni çok severdi, kim giderse Eyüp’ten onunla bana selam yollardı. Hakikaten Hocamla aramız çok iyi idi, ben Hocamı çok severdim, oda beni çok severdi.”
Osman Öztürk anlatıyor:
“Erbakan Hocam 12 Eylül Cuntacıların mahkemelerinde yargılandı, 11 ay hapiste kaldı ve çıktı. Hapisten çıktı, ertesi günü beni arıyor. Bu kadar azim olur yani, bu kadar moral deposu olur, aman ya Rabbim! Diyor ki:
-İstanbul’daki okumuş zümreyi toplayacaksın, Osman Nuri Önügören’in evinde onlarla sohbet edeceğiz!
Allah ne verdiyse üniversitelerden topladık. Oraya geldi hiçbir şey yokmuş, sanki içerde 11 ay kalan insan o değilmiş gibi, yüksek bir maneviyat ve moralle bizi takviye etti. Biz onu takviye edip:
-Geçmiş olsun Hocam, üzülmeyin!
Diyeceğimiz yerde o bize dedi ki:
-Gazanız mübarek olsun!
Bu toplantıları ayda bir yapalım diye bize görev verdi. Ama kısa süre sonra hocalar katılımı düşürdüler.”
 Yusuf Yiğitalp anlatıyor:
“Erbakan Hocam, birgün beni çağırdı. Hem de ismimi uzatarak:
-Yusuuuuuf!
-Buyur Hocam!
Diye yanına koştum. Dedi ki:
-Cihad canlılarla yapılır, unutma!"
Mustafa Algül anlatıyor:
“Refah Partisi dönemi idi. Ben İlçe Başkanıyım. Tebliğ çalışmaları yapıyoruz. Bayramiç’in Pınarbaşı Köyü’nden bir Yusuf Amca vardı, Hacı. Anlatıyoruz, anlatıyoruz, Milli Görüş’ü, Refah Partisi’ni anlamıyor. Baştan tekrar anlatıyoruz, yine yok. Sadece dediği, haklısın, haklısın! Saat oldu gece 1 veya 2. Sonunda dedi ki:
-Evladım Mustafa , senin her dediklerini kabul ediyorum. Ama lakin benim babam CHP’li idi. Bizi öldürsen CHP’den vazgeçmeyiz!
Üç gün sonra bir toplantıya katıldık, Erbakan Hocamın sohbetine. Rahmetli elini bana doğru uzatarak dedi ki:
-Fosil kafalarla fazla uğraşma!
Sanki benim o gece Yusuf Amca ile yapmış olduğum mücadeleyi görmüş gibi.”
Fehim Adak anlatıyor:
“Erbakan Hocamız MSP döneminde Ecevit’le koalisyona girdi. İçimizdeki bazıları, vay efendim bunlar kâfirdir, vay bilmem nedir, diye feryada başladılar. Aslında İslam’ın dışında ki herkes kâfirdir. İslam’ın içindeki herkes te mü’mindir. Yani hiçbir parti boydan boya mü’min, hiçbir parti de boydan boya kâfir olmaz. Yaptıklarına bakarsınız. Yani şimdi siz, kalkacaksınız, zinayı serbest bırakacaksınız, domuz mezbahalarını serbest bırakacaksınız, teşvik vereceksiniz, Müslümanların katledilmelerine, tecavüze uğramalarına yardımcı olacaksınız. Ama başınıza takkeyi geçireceksiniz, güzel Kuranı Kerim okuyacaksınız, karınızın başı kapalı olacak, böylece kurtaracaksınız kendinizi. Faize gırtlağına kadar batacak, üstelik bunu bir gerçeklik olarak meşru göreceksiniz. Diğerleriyle ne farkınız kalır? Yani Hoca’nın anlayışı değişikti, Hoca realist düşünüyordu, Allah ondan razı olsun. Hocamızın farklı düşünce tarzları vardı. 40 sene sonrayı görüyordu.”
Yusuf Yiğitalp anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın en çok üzerinde durduğu derslerden birisi Temel Esaslar dersiydi. Bir defasında Hocam henüz salonda yokken biz bu dersi konuşuyorduk. Cihat farziyetinden, cihadın ordu ile yapılması gerektiğinden, komutana itaatten falan bahsederken, konu Erbakan Hocamızın kerametlerine geldi. Yaşadıklarımızı, anlatılanları konuşuyoruz. Erbakan Hocam salona geldi, yerine oturdu, ayet ve dualardan sonra ilk sözü şu oldu:
-Hiç kimse bizim kerametimize güvenip arkamızdan gelmesin, icraatımıza baksınlar, istikametimize baksınlar, öyle gelsinler!”
Şaban Atalı anlatıyor:
“Senesini hatırlamıyorum, ancak Refah Partisi Kocaeli İl Kongresi’ndeyiz. Muhterem ERBAKAN Hocamızın misafiri olarak yanında tanımadığımız birisi var. Siyasi konuşmalara sıra gelince Hocamızın misafiri anons edildi. Meğer Fransa’dan ünlü yazar ve düşünür Roger Garaudy imiş. Roger Garaudy tercümanı vasıtasıyla konuşmaya başladı:
-Ben Fransa’da Komünist Partisinin kurucusuyum. Fransa’da bu yüzden bana adeta ilah diye tapıyorlardı, hatta François Mitterand yerine beni Cumhurbaşkanı ilan etmeye kalkıştırlar. Ama ben ne zamanki İslam’la müşerref oldum ve Sayın Erbakan’ı tanıdım, tüm dünyam alt üst oldu…
Diye başlayıp devam eden uzunca konuşmasının sonunda şunu söyledi:
-Sizden istirham ediyorum, ne olursunuz! Dünyanın kıymetini anlayamadığı Sayın Prof. Dr. Necmeddin Erbakan’a sahip çıkın!”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın genel prensibi şu idi. Biz de onu kendimize prensip ediniyoruz. Kıble ehli herkes bizim insanımızdır, ben onun ağzından kıble ehli cemaate, özel sohbetlerinde bile olsun rencide edici bir konuşma dinlemedim, bu da çok önemli bir konu. Kıble ehli derken, bütün cemaat ve İslami mezhepleri kasdettim.
Hatta bazı cemaat liderleri ile ilgili soru sorulunca:
-Biz onunla görüşüyoruz. Hatta günde 5 defa görüşüyoruz.
Bu sözü sadece Fethullah Gülen için söylemiyordu. Cemaat liderleri ile ilgili sık sık böyle diyordu. Birçok kez de bu manevi rehberlerle özel görüşmeler yapıyordu. O özel görüşmelerde kendisinin ne yaptığını anlatıyordu, onların sorumluluklarını onlara baskı yaparak değil, dile getiriyordu o açıdan da çok önemli.
Bir başka husus da şudur:
Hoca İslam Medeniyeti’ni çok iyi tahlil eden bir liderdi. Onun için medeniyetlerin dayandığı dünya görüşlerini ikiye ayırarak inceliyorduk. Hakk merkezli medeniyet, kuvvet merkezli medeniyet. Özellikle Hakk merkezli medeniyetin, o hak anlayışını Hoca hemen her toplantıda anlatırdı. Kuvvet merkezli medeniyeti, yani Firavunun medeniyetini de hak anlayışını da anlatırdı. Onun için o dünyada iki akım var, diyordu. Birisi peygamberlerin açtığı yolda yürüme, diğeri de Firavunları takip etme. Bu konu Müslümanları çok etkiliyordu, özellikle batılıların zoruna da gitse bunu dinliyorlardı. Onun için onun bütün hareketinde biz şunu hissettik; ona göre dünya imtihan dünyasıdır ve imtihan çıkış ve inişlidir. Yani zor günleri de vardır iyi günleri de vardır. Zor günlerinde sabır ve sebat esastır. Onun içindir ki, onun tarihi konuşmalarından birisi 28 Şubat’tan sonra partiyi kapatınca oldu. Orada bu olup biten hadiseler dünya darını düşünürseniz, fazla önemli bir hadise değildir, gibi bir yorum yapması, onun dünya hayatı algısından gelen bir husustur. Ve kendisi biraz öncede arz ettiğim gibi, Milli Görüş’ün Kuran’la irtibatını çok iyi kuran birisi idi.
Erbakan Hoca, savunduğu fikirlerin uygulamaya konulması için 54. Hükümet’te büyük mesafeleri başarıyla aldı. Derdi ki:
 -54.Hükümet’te Adil Düzen’in kokusu geldi, aslı gelse idi daha farklı olurdu.
28 Şubat post modern darbesi maalesef bu düzenin yolunu kesmiştir. Yalan ve talan düzenini tekrar gündeme taşımıştır. Hoca bir de dindarlığın meziyet olduğunu, her yerde rahatlıkla anlatılması gerektiğini söylüyordu. Bu çok önemliydi. Bu dindar kesiminde bir zihni değişime yol açtı, ama tabi onun söylediği dindarlık, amelle desteklenen dindarlıktı. Salt entelektüel boyutu olan soyut bir dindarlık değildi. Türkiye ile İslam dünyası arasındaki engelleri kaldırdı. İslam Birliği’nin ilk adımı bu oldu. Bunu yurt dışında da sık sık anlatırdı. İslam alemine Hoca’nın bir çok hizmetleri var. İslam Birliği’ni gündeme taşıdı Hoca. İslam ile ilmin çatışmadığını anlattı, bu da çok önemli. Yani bazı Müslümanlar ilim deyince neredeyse rahatsızlık duyuyorlardı. Şu noktanın üzerinde duruyordu, Kuran’la kainat birbirini tamamlar. Onun için İslam alimleri dünyadaki gelişmelerin önderleri, rehberleri olduğunu söylerdi.
O her ortamda, İslam Medeniyeti’nin barış medeniyeti olduğunu söyledi. Onun için, bizim Medeniyetimiz Hak Medeniyeti’dir ve yenilmez, diyordu. Yenilen biziz, Medeniyetimiz değildir. Bunun üzerinde ısrarla Hocamız durdu. Onun bir de beşeriyete, bütün insanlığa hizmeti var. Kapitalizm’in ve Sosyalizm’in ikiz kardeş olduğunu anlattı. Bu yayıldı, dünyanın pek çok yerlerine. Avrupa’daki toplantılarında bunu çok güzel anlatıyordu. Hakk ve adalet merkezli yeni bir dünyanın kurulacağını gündeme getirdi. Ve hep ikinci dünya savaşından sonra Yalta’da kurulan düzenin, kuvvet merkezli düzen olduğunu, kapitalizmin ve sosyalizmin tekelci bir düzen olduğunu, aslında birinin siyasi tekel olduğunu, diğerinin de sermaye tekeli olduğunu ve dolayısı ile birinin sömürü, birinin de varlığını baskı ile sürdürdüğünü söyledi. Dünya barışının ancak Hakk’ı üstün kılmakla, adaleti tesis etmekle sağlanacağını söylüyordu. Özellikle batılılar bu konuya çok önem veriyorlardı. Firavunların rehber olduğu bir düzende barış sağlanamaz, bunu her ortamda anlatıyordu. Özellikle Siyonizm’in ırkçı ve tekelci bir düzen istediğini, bu yaklaşımla konuyu anlatıyordu. Siyonizm’in yeryüzünü hile ve desise ile yönettiğini, hatta batı ülkelerini de esir aldığını anlatıyordu. Şimdi bu konularla ilgili Almanlarla zaman zaman görüşmelerimiz olduğunu anlatmaya vaktimiz yok. Bazı insaflı Almanlar Hocayı takdir ediyorlar, ama biz Hoca’nın anlattığını burada anlatamayız, diyorlardı. Çünkü Siyonizm’le ilgili biz özgür değiliz, siz özgürsünüz, diyorlardı. Yani bunlarla ilgili Alman entelektüellerle ilgili çok toplantılarımız oldu.
Erbakan Hoca tabii herkes gibi fani idi, geldi, gitti. Ama Erbakan’ın inandığı ilkeler baki idi. Mekanı cennet olsun. Erbakan Hoca’nın fiziki yapısı, aile bağları, değil, onun inandığı dava, onun inandığı prensipler çok önemlidir. Ben kendisine de hep şunu söyledim:
-Hocam hiç Erbakancı olmadım. Neden sizinle beraberim? Çünkü siz; inandığınız doğruları bütün dünyaya karşı savunuyorsunuz. Bunun için sizinle beraberim.
Diyordum.
Vefatından çok az önce gazetecilerle bir sohbeti oldu. Dediler ki Hoca’ya:
-Şurasını anlayamıyoruz, 50 yıldır hep senin dediklerin doğru çıkıyor. Bu nasıl oluyor?
O şöyle cevap verdi:
-O keramet bende değil, benim inandığım doğrulardadır.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Fetullah Gülen Hoca konuşmalarında ağlardı, gülerdi falan. Erbakan Hocam da hüsnüzan esas olduğundan dolayı aleyhte bir şey demezdi. Ama kendisini gösterip Manisa konuşmasında Milli Görüş’e oy vermeyeceksiniz demiş, o zaman da Erbakan Hocam onun hakkında, ama sadece bizlere:
-Kafasının yarısı çalışmayan bir adam!
Diyordu.
Yine Erbakan Hocamıza ait bir cümle, enteresandır:
-Haklı fikirlerin kendilerini kabul ettirme kuvveti, kendi içlerinde vardır!
Derdi.” 
Yine Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın 1979 yılında İnegöl’de bir konuşması oldu. Senato üçte bir yenileme seçimleri var. O zaman Ecevit Başbakan, yağ yok, tuz yok, mazot yok. Ülke yokluklar içinde. Hocamız oradaki mitingde dedi ki:
-Bak bu millet saf temiz bir millet. Koyun da saf temiz bir hayvandır, melaikeyi temsil eder. Bu millet te koyuna benzer. Bu millet gitti Adalet Partisi’nin çatısı altına girdi, çatısı yok bacası yok, üşüdü, titredi, koştu Cumhuriyet Halk Partisi’ne. Orada da üşüdü, koştu oraya, koştu buraya. Sonunda orta yerde dikilecek ve de diyecek ki, ben kendime sağlam bir kapı bulmam lazım. O da Milli Görüş’tür, hiç başka çaresi yok. Buraya geleceksiniz. Biz niye çırpınıyoruz, ya kolun bacağın kırılmadan, kolunu bacağını kaybetmeden, evladını anarşide kaybetmeden gel, diye çırpınıyoruz İşte görüyorsunuz, Ecevit’in bereketsizliğini…
Diye anlattı. Bunun arkasından da alçak bir sesle:
-Yarabbi! Sen bu milleti bela ile terbiye etme!
Dedi. İşte ta o zamandan beri benim yüreğim sızlar, her geçen gün de bu belaya doğru gidiyoruz, gibi gelir bana.”
Osman Akgün anlatmaya devam ediyor:
“Cihat çalışmaları için zorluk ve menfi şartların engellemelerini kabul etmezdi. Aksine öyle şartların varlığının cihadın sevabını arttıracağını ifade ederdi. Bir defasında Balıkesir İvrindi’de bir Cuma günü çalışma yapılacaktı. Tam da Kurban Bayramı’nın Arefe gününe rastlıyordu. Bana emretti:
  -Sen şimdi Balıkesir’e telefon et, İl Başkanı İsmail Özgün Bey’i ara, yarın cumada herkes orada olsun. 
Dedi. Ben Hocamıza dedim ki:
-Hocam yarın Arefe, herkes pazara gider, kurbanlık mal alır, mezar ziyareti yapar. Herkes çok telaşlı olabilir.
Diye biraz ısrar edince:
-Gelen gelmeyen belli olsun, normal zamanda herkes çalışır belki ama, zor zamanda çalışmanın karşılığı da büyük olur.
Dedi. O çalışmayı o gün İvrindi’de yaptık.
Yine Hocamızla Cuma namazına gidiyoruz, arabamızın tekeri patladı. Bir müddet zaman kaybettik. Ama cumaya yetiştik. Cumadan sonra bir evde hocamız bir toplantı yaptı, o toplantıda dedi ki:
-Bak biz gelirken yolda lastiğimiz patladı, iyi ki patladı. Neden? Çünkü uğraştık, didindik, sevabımız arttı.
Teşkilatta görev yapmanın çok sevap olduğuna dair bir hatıramız var:
Eskişehir’in Sarıcakaya ilçesinde bir kahve programı yapılacaktı.. Hocamız dedi ki:
-İlçe Başkanımız bir konuşma yapsın, selamlama konuşması, sonra biz konuşuruz.
İlçe Başkanı 65 yaşında bir berber. Kızarmaya, bozarmaya başladı. Mikrofonu eline aldı, ama tek kelime konuşamadı, heyecandan. Millet gülüşmeye başladı. Hocam hemen atıldı, mikrofonu kaptı ve şöyle dedi:
 -Ne gülüyorsunuz! Bu ilçede 15 bin kişi yaşıyor, köylerle beraber. Sizin içinizde en nasipli insan bu kardeşimizdir. O mikrofona hiçbir şey söylemedi ama biz çok şey anladık!
Hakikaten o zaman biz de düşündük ki, şimdi hala zaman zaman düşünürüz ki, bir yerde bir rütbeli görev almak büyük ve çok şerefli bir nasip, çok ecirli bir mertebe diye.
Hocamız herkese şuurlu olmasını söylerdi. Neyi niçin yapması gerektiğini herkes bilmelidir. Bilinçli bir şey yapılması doğru değildir, zikir bile bilinçli olmalıdır, diye söylerdi ve bir esprili bir misal ile bunu ifade ederdi:
-Bir gün bir adam handa misafir olur. Adamın merkebini bağlarlar ahıra, derler ki, bu akşam burada bir zikir halkası olacak. Sen de abdestini al otur. Zikire başlarlar, harbi refte, harbi refte, harbi refte, diye saatlerce zikir yapılır. Sabahleyin adam kalkar, bakar ki merkebi yok. Nerede ya bizim merkep? Diye sorduğunda han sahibi; harbi refte, harbi refte… Yani eşek gitti, eşek gitti, eşek gitti, diye cevap verir.
Diye. Zikir bile şuursuzca yapılmaz.
Bir gün biz Altınoluk’taki yazlığın bulunduğu arsanın etrafına duvar yapıyorduk. Şu anda Hocamızın çalışma yaptığı bölümün, yani batı taraftaki bölümün, yoldan aşağı doğru giderken içeriye doğru bir kavis gibi büküldüğünü görürüz. Onun sebebi o toprak Hocamızın tapusuna dahildir, lakin içinde bulunan kocaman bir zeytin ağacı vakfa bağışlanmıştır. Arsanın bitişiği zaten vakıf malı. Böyle bir durum var. Biz duvarı yaparken yanımıza geldi ve bana:
-Sen bu hududu böyle kavisli çekeceksin! Bu toprak ta ağaç ta dışarıda kalacak! Çünkü bu vakıf malıdır.
Dedi. Bu gün o kavisli duvarı görmek mümkündür. Vakıf konusunda çok titiz ve dikkatli idi. Tabi ağaç bizim olmasın, toprağımızı da verelim vakıfa, vakfın olsun, vakıfa bulaşılmaz, diye düşünecek kadar vakıf şuuru vardı.
Hocam bize bir gün şöyle bir şey anlattı:
Milli Nizam Partisi kapatılıyordu. Kapatma kararı ha çıktı, ha çıkacak.  Adamın birisi Muş’tan telefon ediyor diyor ki:
-Efendim ben bu Milli Nizam Partisi’ne üye olamadım, ne olur benim kurtuluşum için bu gerekli, beni oraya üye yazın…
Yalvarıyor. Halbuki Parti’nin evraklarını toplamaya gelecekler diye bekliyoruz. O yalvarmasına dayanamadık, biz de onun, gözümüzden yaş gelerek üye giriş kaydını yaptık, imzasını da biz attık.”
Mustafa Kamalak anlattı:
“2010 yılının son günleri idi. Hocamız oturup kalkmada ve yürümede zorlanıyordu. Başkasının desteğine ihtiyacı vardı. Hele 26 Aralık’ta Trabzon programları yormuştu.
Başkanlık divanında Merhum Hocamıza şunu söyledik:
-Hocam ne olur, Ankara dışı programları biz icra edelim, siz zahmet buyurmayın.
Ama o 20 büyük ili ziyaret etmeyi düşünüyordu. 2010’dayız 2011’de biliyorsunuz genel seçimler vardı. Saadet Partisi’nin, Milli Görüş’ün mutlaka Meclis’e girmesi gerektiğine inanıyordu ki, doğrusu da oldur. O münasebetle 20 büyük ili ziyaret etme niyetindeydi. Biz kendisine hep diyoruz ki:
-Efendim ne olur, siz Ankara dışına çıkmayın, buradan dizayn edin.
Hatta Temel Karamollaoğlu Bey dedi ki:
-Hocam siz bize lazımsınız, ne olur, böyle yapmayın, Ankara dışına çıkmayın.
Erbakan Hocamız Allah Rahmet etsin, Eba Eyyub El Ensari Hazretlerini misal olarak verdi. 90 yaşında 6 oğlu ile beraber yürüyor, Medine-i Münevvere’den İstanbul’a doğru. O günün şartlarında. 90 yaşlarındaki bir zat. Onu misal olarak verdi ve kendisinin Ankara’da oturup kalamayacağını, mutlaka gitmek niyetinde olduğunu ifade etti. Mekânı Cennet olsun.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamıza karşı elbette ki çok kişi dürüst ve düzgün davranırdı. Ama hoş olmayan davranışlar içerisinde bulunanlar da vardı. Mesela Fehmi Koru, bizim Milli Gazetemizde Genel Müdürü olarak bir süre hizmet etti. Lakin hesap vermeden gitti. Onunla temaslar çeşitli şekillerde gene devam etti. Bir gün Fehmi Koru beni aradı, Hocamızla görüşmek istiyorum diye, kendisi aradı, ben de hocamıza telefonu bağladım. Hocam Fehmi koru arıyor dedik. Bu durumda telefon konuşmasına başlayıncaya kadar telefonu açık tutardık. Ama Fehmi Koru çok yanlış bir şey yaptı. Bizimle kendisi görüştü, biz bağlamaya çalışırken o sekreterine aktarmış, Hocamla sekreteri muhatap olmuş, sonra kendisine bağlatmış. Bu çok yanlış davranışa Erbakan Hocamız çok kızmıştı. Bu terbiye noksanlığına biz de çok kızmıştık. Hatta bunu kendi yüzüne karşı da söylemiştik. Bugün olsa yine söyleriz. 
Ecevit Başbakan olduğu zaman birisi ona para kasası attı, Başbakanlığın önünde. Adam esnaf ama işleri iyi gitmemiş, Başbakan’ı protesto ediyor. Hocamız bunun üzerine bize şöyle dedi:
-Başbakan’a protesto için gidilmez, Başbakan’a teşekkür için gidilir. Başbakan’a teşekkür edilir, Başbakan öyle şeyler yapmalı ki, teşekkür almalı.
Biz bunu muazzam bir ölçü olarak değerlendirdik.
Bir ölçü söylerdi bize, sık sık. Derdi ki:
Müslüman hangi makamda olursa olsun safı belli olmalı, istişaresini bizimle yapanın safı bizim safımızdır, saf belirlemek çok önemlidir.
Bu ölçüyü unutamayız.
Yine Hocam derdi ki:
-İslam her zaman üsttedir. Batılın altında asla olamaz, hiçbir zaman.
Çanakkale Ayvacık’ın karşısında Bababurnu’nun karşısında Midilli Adası vardır. Büyük bir ada, dikiliye kadar gider. Yunanistan bir ara Rusya’dan aldığı füzeleri oraya yerleştiriyor, diye haberler çıktı. Biz Hocamla bir gün oradan giderken dedi ki:
-Bak biz iktidar olsak, hiçbir şey söylemeden bu Yunanlar bu füzeleri buradan söker götürürler. Herkes kendine, ona göre çeki düzen verir. Çünkü biz Hakk’a bağlıyız, Hakk her zaman batılın üstündedir. Allah bunu bize nasip eder.
Basın mensuplarının hakaret ve iftira dolu yazılarına kızardı, ama tepki olarak pek bir şey yapmazdı. Tazminat davası falan açtığı görülmemiştir. Yalnız bir defasında ismini hatırlayamıyorum böyle iftira dolu bir yazı kaleme almış olan ünlü bir basın mensubunu Hocam arabasına aldı, Konya’ya gelirken yanına oturttu, teybi de aldı elinden. Ona dedi ki:
-Sen ne diyorsun ya, biz Şeriat istiyoruz arkadaş! Şeriat ne biliyor musun sen? Akılsız adam! Ya şeriat iyilik demek, güzellik demek, sen bunu anlamıyorsun sen ne akılsızsın ya!
Dedi daha çok şey söyledi, bağırdı, çağırdı ve onu bir kavşakta arabadan indirdi. Milliyet veya Hürriyet’ten biri olabilir. Biz bu tür konuları fazla duymaz, bilmezdik. Çünkü üstümüze vazife değildi.
Birgün Arena yapımcısı Uğur Dündar’ın bir temsilcisi geldi. Altınoluk’a muhabir, haber falan kovalıyor. Hocamız yoktu. O gün de akşamüzeri canım biraz değişik birşey yapıp dinlenmek istemişti. Aldım hortumu, hem bahçeyi suluyorum, hem de kendime göre zevk yapıp dinleniyorum. Üstüm ıslandı, ayakkabılarım çamur oldu. İşte tam o esnada o muhabir geldi, benden laf almak istiyor. Dedi ki:
-Siz Erbakan’ın bitmeyen işlerini bitiren bir adammışsınız. Biz öyle duyduk!
Biraz öfkelenmiş numarası yaparak:
-İnsaf ya, Allah’tan korkun,  Ya bak arkadaş, benim şu halime bak, ben akşama kadar uğraşıyorum, didiniyorum ki, akşam üç beş kuruş kazanayım da, çoluğuma çocuğuma rızık götüreyim, şu halime baksana, bende iş bitirecek hal var mı?
Diye çıkıştım. Adam sorduğuna pişman oldu, gitti. Bir defa da Ankara Esenboğa Havaalanı’nda beni çevirdiler, gazeteciler. Çevrede benim de ismim geçen bazı dedikodular dolaşıyordu. İlla bazı havadisler alacaklar benden. O zaman da bana sordular, Osman Akgün kim diye. İbrahim Erdoğan’ı gösterdim, gittiler onun resimlerini çekmeye başladılar, ben o arada gazladım ayrıldım. Ertesi günü Osman Akgün diye o arkadaşımızın resimlerini yayınlamışlar.
Şimdi Süleyman Demirel ile ilişkilerinden bilinmeyenleri anlatmak isterim:
Demirel Hocamızı gördüğü zaman pancar gibi kızarırdı. Nedense bilemem kıpkırmızı olurdu. Demirel ile çok beraberlikleri olmuştur. Koalisyon ortaklığı yaptılar 2 yıl civarında. Hocamızın anlattığına göre hükümet kurma çalışmaları sırasında, Erbakan Hocamızın karşı çıkışları olmasına rağmen, İhsan Sabri Çağlayangil’in Dışişleri Bakanlığı’na atanması konusunda Demirel:
-Hoca beni uğraştırma, bu adam Dışişleri Bakanı olacak, mecburen olacak!
Demiş.
Kendisinin anlattığına göre gençliğinde 7 kişilik bir istişare heyetleri varmış. Bunların içinde Turgut Özal ve Süleyman Demirel de varmış. 1965-1966 yıllarında bir Cumhurbaşkanlığı seçimi vardı, Cemal Gürsel’in ölümü üzerine. Birisi Cumhurbaşkanı olacaktı. Erbakan Hocamız Ali Fuat Başgil’i gözetlemesi, daha doğrusu kaçırılma ihtimaline karşı korunması için Kayserili bir milletvekilini görevlendirmiş. Onun Cumhurbaşkanı olması söz konusu. O 7 kişilik istişare heyetinde bu konu gündeme geliyor. Demirel demiş ki:
-Bunu ben bir bilene sormam lazım!
Beraberce gitmişler, Ankara Ulus’ta Stat otel diye bir yere. Demirel içeri girmiş, Hocamız falan dışarıda bekliyorlar. Hocam anlatırdı:
-Gitti adam bekleriz, bekleriz, bekleriz. Nice sonra geldi. Bir bileni de meğer Osman Kibar imiş. Yani Osman Kibar Demirel’den daha üstte bir Mason imiş. Bu konuyu 7 kişi oylama yaptık, 3 e 3 kaldık. Turgut Özal’ın oyu ile kazandık. Ama sonra başka engeller çıktı.
Erbakan Hocamız Demirel’i şu cümle ile anlatırdı:
 -Şimdi kapalı bir odaya koyacaksın Demirel’i, iki tane düğme olacak, biri İslam düğmesi, biri masonluk düğmesi. Bu düğmelere bin kere basılacak deseniz, bin defa mason düğmesine basar. Bir defacık bile yanılıp da İslam düğmesine basmaz…
Derdi. Hocamız ona derslerinde yardımcı da olmuş, namaz da kıldırmış ama, demek ki o insan masonlara paçasını kaptırmış kurtulamıyor.”
Yahya Coşkunsu şunları söyledi:
“Erbakan Hocamız bir Allah dostu idi. Allah dostları kınında duran kılıç gibidir. Kınında gibi yaşarlar, vefat edince kılıç kınından çıkar. Tabi kılıç kınındayken, bu kılıcın ne rengini, ne kalitesini, ne tipini kimse bilmez. Ama gören görür, onun ne olduğunu.  Göremeyen o körler, o amalar, o şaşkınlar, ancak ve ancak o vefat ettikten sonra, Allah dostlarının bu özelliklerini görmeye başlarlar. Kılıç kınından çıkar. Kılıç resmen ortaya çıkar, o zaman derler ki:
-Bu adam ne adammış yahu!
Ve de dediler, hepsi muhalifi de söyledi, karşı çıkanı da söyledi. Halen de söylüyorlar. Çünkü bu Allah dostlarının hayatı yaşantısı böyledir, öldükten sonra asıl o göremeyen amalar, o zaman görürler ama iş işten geçmiş olur.”
Şerafettin Mollaoğlu anlatıyor:
“Avrupa’ya da gittim geldim, 6 yıl Milli Görüş Hacc organizasyonunda bulundum. Arafat’ta hacılarımızın yapmış olduğu duaların başında:
-Ya rabbi kafir ülkesinde neslimizi kafirleştirme!
Duası gelmektedir. Gerçekten de Milli Görüş’ün orada kurulması, camilerin açılması, bir neslin kurtuluşuna sebep olmuş bir olaydır. İşte buradan giden 65 kuşağı cahil bir kuşak, yani okul okumamış, köyden kalkıp oraya götürülmüş. Tam parayı ve imkanları görüp bozulacakları zaman, Milli Görüş teşkilatları ve müesseseleri imdada yetişmiş. İslam ülkelerindeki yapmış olduğu çalışmalar, bu Müslüman Topluluklar Birliği toplantılarındaki faaliyetler, gazete, televizyon, kadın ve gençlik teşkilatları… Bunların hizmetleri çok büyük. Bütün bu güzel faaliyetlerin arkasında hep Erbakan Hocam’ın parmak izleri vardır. Allah ondan razı olsun.”
Nedim Urhan’ın sözleri:
“Erbakan Hoca sıradan biri değil idi elbette. Motorlarda, tanklarda ve paletlerdeki eşsiz buluş ve icatları ile, elin kefereleri ona, Mister Erbakan diye methiyeler düzerken, biz ise aleyhinde çok şeyler yazmışız. Alaya alanlarımız olmuş, hapislerde ve mahkeme kapılarında süründürmüşüz. Kıymet bilmeyen bir nesil türemiş Türkiye’de. Türkiye Erbakan’ın kıymetini bilip de ondan faydalanamadı. Ne yazık ki faydalanamadı.
Yani Erbakan hocanın iki yönü var, hem maddi hem manevi yönü. Maddi hayatını kefereler bile takdir ediyor, ama manevi hayatını takdir edecek bizim Müslümanlar idi, ama bunu yapamadılar. Bakın Teknik Üniversite’deki yıllarını emribilmaruf nehyianilmünkerle geçirmiş. Cihadı elinden bırakmamış. Varlık zamnında da yokluk zamanında da bırakmamış. Meclis dahil bütün faaliyetleri sırasında kendisine bir zarar geleceğini hiç hesaplamadan Allah Rızası için çalışmış, çalışmış.”
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı vefatından bir gün önce ziyaretine varmıştım, ertesi gün Karabük’e gidecektim, teşkilat çalışması ile ilgili olarak:
-Hocam bir emriniz olur mu? Karabük’e teşkilat çalışması için gidiyorum.
Dedim. Allah rahmet eylesin demek ki, biz ölümü yakın edemiyorduk kendisine, ama muhtemeldir ki kendisi herhalde yolun sonuna geldiğini anlamış olsa gerek:
-Siz ne yapacağınızı bilirsiniz, Ümmet size emanet!
Dedi. Ümmet size emanet, sözü bana çok dokundu. Gözlerim yaşardı. Ama yine de ölümü yakın etmek istemiyorum en azından. Sabahleyin buruk bir vaziyette otobüsle Karabük’e doğru yola koyuldum. Karabük’e yaklaşmıştım ki telefon çaldı, bizim Mehmet Karaman Bey malumunuz Hocamızın Özel Kalem Müdürü idi. Allah kendisinden razı olsun 25 yıl Özel Kalem Müdürlüğünü yapmış durumda. Selamdan sonra:
-Abi nerdesin?
Dedi.
-Yoldayım Karabük’e gidiyorum malum…
-Hocam ağırlaştı. Eğer yakındaysan geri dönsen…
 Dedi.
-Vefat etti mi?
Diye sordum. Hani çünkü, yüreğimde bir sızı vardı zaten akşam.
-Hayır, henüz vefat etmedi ama ağırlaştı.
Dedi. Ben Karabük’e girmek üzere idim, oradan geri dönsek teşkilat tedirgin olabilir, vefat ta etmediğine göre, zaten ölümü de yakın etmek istemiyoruz, ben arayım dedim. Oradaki ziyaretlerimizi ve konuşmalarımızı kısa tutar geri dönerim diye düşünürdüm. Teşkilatımız girişte beni karşıladı, tabi orada salon hazırlanıncaya kadar bir çay içelim denildi, bir pastaneye girdik. Biz çay içerken televizyonlar haber geçmeye başladı.
-Milli Görüş Lideri Erbakan hayatını kaybetti!
Diye. Ben teşkilatın morali bozulmasın diye o konulara girmek istemiyordum ama, işte o haber televizyonlara düştü. Allah Rahmet eylesin dedik, oradan hemen salona geçtik, Hocamızın ruhu için bir aşrı şerif okundu, Fatihalar okundu, bir bakıma anma toplantısı gibi oldu. Oradan tabi ben geri döndüm, toplantıyı orada kesmiş olduk…
Mekânı cennet olsun…
Erbakan Hocamızın çok önemli sözlerinden birisi şu idi:
Bir Müslüman şu üç şeyi beynine çivi gibi çakacak:
1- İslamsız saadet olmaz!
 2.Cihatsız İslam olmaz!
 3.Şuursuz cihat olmaz!
Mekânı Cennet olsun, bize çok şeyler öğretti. Alabildiğimiz kadar tabii. Her şeyin bir alım kapasitesi var, mesela normal bir bardağa bir sürahi suyu dolduramazsınız değil mi? Bir sürahiye bir kova suyu sığdıramazsınız. O büyük insan bizlere alabildiğimiz ölçüde tabi, hem edep bakımından, hem üsluplarından, hem çalışma açısından çok şey öğretti. Mesela işte dediğimiz gibi biz aşağı yukarı, hele hele Refah Partisi’nin kapatılması münasebeti ile, Fazilet Partisi’nin kapatılması münasebeti ile. Sonra Hocamız hakkında açılan davalar münasebeti ile, hemen hemen her gün bir arada oluyorduk. O arada tabi, aramızda da çok samimi ülfetler oluştu. Hani baba oğul gibi, hani insanlar birbirini yakinen tanıyıp ta, her bakımdan da güvenince, bir de özlem duygusu gelişiyor. Eğer bir gün bir araya gelmeyecek olsak, ya özledik diyor telefon açtığı oluyordu:
-Ya nerede Mustafa Bey? Gelsin bir konu görüşelim!
Falan. Asıl maksat bir araya gelmek, özlemek o.  Bir de Allah Rahmet etsin Muhterem Refikaları vefat ettikten sonra daha bir duygusallaşmıştı.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Ben görevim gereği Erbakan Hoca’ya çeşitli adamlar getirirdim, veya bana Hocam ile beni görüştür, diyenler olurdu. Onları getirdiğimizde önce beni çağırır ve:
-Açısı nasıl?
Diye sorardı. Eğer düşünce ve itikadı tamam, bakış açısı da düzgün ise, açısı sağlam demekti. Ona cihadı anlatırdı. Eğer açısı bozuk ise ona İman’ı anlatırdı. Şayet tembellik varsa ona çalışmayı öğretirdi. Yani bir kendi teşhisi ayrı idi ama, bir de bizim yaptığımız tespit nedir, ona göre de bir ilaç vermeye çalışırdı. Ve de Hoca’nın yanından çıkan her insan mutlaka etkilenirdi.”
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“2006 yılının yaz ayları idi. Erbakan Hocamızla yazlıkta sabah kahvaltısı yapıyorduk. Bir İngiliz gazeteci de röportaj için bahçede bekliyordu. Bana, istersem röportaj sırasında kendisi ile beraber bulunabileceğimi söyledi. Seve seve kabul ettim.
Röportaj devam ederken gazeteci şöyle bir soru sordu:
-Efendim Adnan Menderes ile sizin aranızdaki fark nedir?
Hocamız gazeteciye:
-Çok güzel bir soru sordunuz. Menderes İslam’a saldıranlara karşı savunma yapıyordu, biz ise taarruz ediyoruz!
Demişti.”
Yine Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Bir akşam evde yemek yedik ve televizyondan haberleri izlemeye başladık. Herkesin tanıdığı meşhur bir siyasetçi çıktı, konuşuyor. Hocamız gülerek bize baktı ve ağzından tek bir cümle çıktı:
-İnsanlar ne kadar kağıttan!..
Şu sözler onun sözleridir:
“İrfanın i si, ben böyle düşünüyorum, yanılabilirim idraki ile başlar.
Boş koltuk varken ayakta durmak israftır.
Her şeyin aslı bir hayaldir.
Hukuk aslında metematiktir;  şimdi uygulanan hukuk ise pokerdir.”
Veysi İrdam anlatıyor:
“Bir gün, Erbakan Hocamı ziyaret etmiştim. Kendisine dedim ki:
-Hocam senin savunduğun dava benim davam. Şunu bilmelisin ki bu davama ihanet ettiğin gün sen bile olsan beni karşında bulursun!
Hocam güldü, ve:
-İşte ben böyle isterim. Şuurlu adam budur!
Dedi. Yine bir gün Hoca’ya çıktım dedim ki:
-Hocam ben Emek Mahallesi’nde Muhtar adayı olacağım!
-Çok güzel, iyi olur!
Dedi.
-Ama Hocam ben bağımsız aday olmak istiyorum. Çünkü AP’liler var, CHP’liler var. Onların oyunu da almalıyım. Beni destekleyecekler.
Deyince, birden suratını astı ve bana:
-Eyvaaah, Veysi! Sen bizim davamızı anlamamışsın. Senin üstüne görev olan tebliğ etmek. İslam’ı anlatacaksın, doğruları anlatacaksın, kimseyi kandırmayacaksın. Bakalım kaç kişi var senin peşinde? Maksat kazanmak değil, Hakk’ı anlatmak. Böylece Hakk’a gelen kaç kişi var göreceksin.
Dedi.”
Emine Genç Çelebi anlatıyor:
“Erbakan Hocamız, Türkiye’de ilklere imza atan, söylenmesi zor olanı yüksek sesle halka duyuran bir mücahittir. Siyasete başladığı yıllarda yüksek donanıma sahipti. Tevhid inancının şahsuvarı olarak at koşturan, ilimde çığır açıp, kalkınmada büyük hamle yapandır. D-8 leri kurup İslam konferanslarına katılan, Türk siyasetçilerinin önderliğini yapmıştır. Dünyanın her tarafında, Balkanlar’da, Bosna’da, Kafkaslarda, Müslümanlara desteği, siyasi ve özel görüşmeleri sayesinde bir kurtuluş meselesinin ışığını yakmıştır. Dıştaki çabalarının yanında, içte ise ağır sanayi hamlesi, tabiî ki bir takım menfaatine dokunulanları ayağa kaldırmıştır. Bahaneleri ise bellidir, malumdur.
Türkiye’de memur maaşlarına ilk defa yüzde elli gibi artış yapılmış,  denk bütçe uygulaması gerçekleşmiş olup, halka rahat bir nefes aldırmıştır. Konya, Kayseri başta olmak üzere Türkiye ağır sanayi ile tanışmıştır. Fabrika temelleri, bacaları yükselmeye başlayınca, yine sermaye patronlarını kızdırmış, yeşil sermaye çağırtkanlığı ile önü kesilmeye çalışılmıştır. Erbakan Hocamızı yıldıramayınca, hınçlarını Hocamızın dinine, namazına saldırarak gösterdiler. Taksime cami mi olur, Çankaya’da iftar mı olur, feryatları ile yürüyen çarkın tekerine taş koydular. İmam Hatiplerin çoğalması ne demek,  bundan dolayı irtica çığırtkanları sataşmalarını sürdürdüler.
Erbakan Hocamız aldığı terbiye ve eğitimle, başladığı günden vefatına kadar, ilim, irfan ve Tevhid bayrağını dalgalandırmıştır. Milletin yükselmesine adanmış bir ömrü tamamlayıp, Hakk’ın rahmetine yürümüştür. Milletimiz yeri doldurulamayacak bir maneviyat insanını, büyük bir siyasi liderini, Hakk’a uğurladığı gün kaybı büyük olmuştur. 
Makamı Cenneti Ala olsun, Allah Rahmet eylesin!..”
Beşir Darçın anlatıyor:
Erbakan Hocamız, siyasi yasaklı olduğu zamanlarda bile, Türkiye’nin her tarafından insanları Ayrancı’daki 2 numaralı çalışma dairesinde toplar, onları kesif eğitime alırdı. Tebliğin esas konusunu cihad’a ayırır, insanlara cihad ruhunun önemini anlatırdı. Bu toplantılara bazan o kadar çok insan katılırdı ki, yere oturulur, ayakkabıları üst üste numaralandırılarak istif edilirdi. Dairenin duvarları nefeslerden, terden sırılsıklam olurdu. Bu toplantıların yasaklanmasına hiç aldırış etmezdi.
Türkiye’de hiç bir il ve ilçenin teşkilatı kurulmamış olmasına hiç tahammülü yoktu. Önündeki haritadan teşkilat kuruluşlarını takip eder, kurulamayan ilçelere özel ilgi duyar ve bir an evvel kurulmasına dikkat ederdi.
Teşkilatların eğitimine çok önem verir, şuurlanmadan bir şey olmayacağını söyler, davasını savunmada kararlı, ısrarlı olurdu. İtikadi meselelerde çok hassastı. İnancına dil uzattırmazdı.
İslam Birliği büyük idealiydi. Tüm İslam ülkeleri ve İslam camiasıyla yakın dostluk kurmuş, onların siyasi şuura gelmesinde büyük emeği olmuştur.
Bir siyasi deha olduğu bugün herkesçe kabul edilmiştir.
Siyonizmi, gizli dünya devletini ve onların dünyayı nasıl ifsat ettiklerini en iyi o bilirdi, onlarla en etkili mücadeleyi yürütmek hayatının düsturuydu. Onun için de Yeni Bir Dünya sloganıyla ıslah hareketini kendisine en önemli görev olarak görerek, hayatını bu yolda sürdürmüştür.
Yasak ve baskılarla gizlenen tarihi gerçekler ve inanç değerlerimizi gün yüzüne çıkararak, milletimizi ve dünya Müslümanlarını uyandırmış, şuurlandırmış ve davasına sahip çıkan şuurlu bir nesil ortaya çıkmıştır. Bu tarihin en büyük insanlık inkılablarından biri olmuştur.
Hocamızın en önemli vasfı da; itikadı ve imani kavi, ihlaslı bir mü’min oluşudur. Halis niyeti sayesinde de tüm zorluklara rağmen, Allah’ın yardımı ve emanı altında davasını yürütmüştür.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
Biz öğrenci iken 1986 yılında Erbakan Hocamız Medine-i Münevvere’yi ziyaret etti. Biz üniversite öğrencileri ve Türk işçilerine konferanslar verdi, özel sohbetler yaptı. Özet olarak diyordu ki:
-Türkiye’de yeniden bir İslamlaşma hareketine girişiyoruz. Tıpkı Alpaslan döneminde olduğu gibi.
Alpaslan ve Nizamülmülk dönemlerinde Anadolu’nun nasıl İslamlaştığını ve  olanları anlattı. Anlattığına göre, Nizamülmülk, meşhur  medreseleri kurmadan önce, 600 bin dinar gibi muazzam bir parayı bu medreseler için ayırdı. Nizamülmülk bu paralar yüzünden Sultan Alparslan’a şikayet ediliyor. Sultan Alpaslan soruyor:
-Sen bu paraları nereye harcayacaksın?
Nizamülmülk şu cevabı veriyor:
-Sultanım, senin askerlerin var, sabah namazına kalkmazlar, senin askerlerin var, gizli gizli senin aleyhinde çalışırlar, belki bir kısım askerlerin var içki içerler, bir kısım askerlerin var çeşitli yanlış yollara saparlar. Ben sana öyle bir medrese kuruyorum ki, o medreselerde geceleri sabahlara kadar senin ordunun muzafferiyeti için dua edecek, sabah namazından sonra da ordunun önünde akıncı olacak adamlar yetiştiriyorum!
Dedi. Alpaslan çok memnun bir şekilde:
-O zaman al şu1600 dinarı daha, bunları da oraya harca!
Dedi. Erbakan Hoca bunu anlattıktan sonra:
-Şimdi Türkiye’de biz bir müessese kuracağız. Cihad Dervişliği müessesesi. Buradan mezun olan ve yetişmiş bulunan talebeler Türkiye’ye gelecek ve bizimle beraber çalışacaklar. Tıpkı Nizamülmülk’ün kurduğu medreselerden yetişenler gibi, Anadolu’da İslam’ı yeniden canlandıracağız. Anadolu’yu eski haşmetine kavuşturacağız. Bir ağacın kökünü sulamadan, yapraklarını temizlemek bir işe yaramaz. Anadolu köktür, kökü yeniden canlandıracağız. Yiğit düştüğü yerden kalkacak!
Diye çok çarpıcı bir projeyi açıkladı.
Biz heyecanlandık ve 10 kişi Türkiye’ye döndüğümüzde Erbakan Hocamızla beraber çalışmak için söz verdik. Kısa süre sonra da mezun olup Türkiye’ye döndük ve Erbakan Hocamıza teslim olduk.
Erbakan Hocamız bizi 10 gün kampa aldı. Ankara’da Genel Merkez’in birinci katında bir odada, biz 10 gün Erbakan Hocamızdan ders aldık. Ben o zaman anladım ki, biz hiçbir şey bilmiyormuşuz. Gözümüz açıldı. Erbakan Hocam dedi ki:
-Size iki ders verilmedi, çünkü bu dersler hiçbir üniversitede yoktur. Birincisi Usul-ü Nizam, yani İslam Anayasa Hukuku. İkincisi de Usul-ü Cihad, yani cihad ibadetinin usulü.
İşte bize 10 gün boyunca bu dersleri verdi. 1987 yılının son günleri idi. Bize 1988 yılı çalışma programımızı da verdi. Buna iyi çalışmamızı tenbih ettikten sonra:
-Yarın soracağım bakın. Bu 20 sayfayı size bugün verdim, yarın tek tek sorarım.
 Dedi. Ben sonradan öğreniyorum ki Hocamız 10 gün, 10 kişi ile bir yerde hiçbir zaman ilgilenmemiş. Sadece biz varız. Ve ilk defa kafasında Cihad Dervişliği projesi var. Bizi cihad dervişi olarak yetiştirmenin peşinde. Cihad Dervişliği’ni de bize anlattı. Şöyle ki:
 Yukarıda anlattığım Nizamülmülk Medreselerinde yetişen talebeler herhangi bir bir köye seyyah, veya bir yolunu kaybetmiş, parasını kaybetmiş insan şeklinde düşüyorlar. Bu çok iyi yetiştirilmiş kişiler, gerçekte devletin adamı. O köy ile yavaş yavaş ünsiyet kuruyor, orada 5 sene 10 sene yerleşiyor ve evleniyorlar. Oradaki insanları İslam’a davet ediyor. Ve her üç ayda bir köyün tepesinde bir yerde, belli bir günde gelen bir haberci var, merkezden. O haberci geliyor, ona ne yaptığının raporunu alıyor, ne yapacağını söylüyor.
Sultan Alpaslan’dan sonra henüz İslam ile tanışmamış bulunan Anadolu’nun İslamlaşması böyle sağlanıyor. O derviş o köyde 15 sene, 20 sene kalıp köyde İslam mayası tutunca, bir gece onu gelip bir ekip alıyor, başka uzak bir köye bırakıyorlar. Artık irşada orada devam ediyor. İşte Anadolu bu yolla İslamlaştı. Hocamız bize bunları ders olarak verdi. Kendisi de sanıyorum bu dersleri Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin halkasında almış.
Cihad Dervişleri, tıpkı Sahabe Efendilerimiz gibi, İslam yoluna her şeylerini feda edecekler ki, Anadolu yeniden İslamlaşıp ayağa kalksın.
10 kişi olarak bizleri Konya’ya gönderdi,10 gün de orada bir yurtta misafirhanede kaldık. Ders aldık. Konu ise, köylülerle nasıl konuşulur, şehirlilerle ile nasıl konuşulur, işçi ile nasıl konuşulur, memur ile nasıl konuşulur, bunların usulünü anlattılar. Yani hitabet dersi.
Ama ne yazık ki, 9 arkadaşımız, Hocamıza şu teklifi götürdüler:
-Bu iş çok zordur, bu işin sonunda hapis var, biz bu işi yapamayız, eğer bizi Almanya ya gönderirseniz biz orada başarı elde ederiz. Yoksa biz gidiyoruz!
Dediler. Erbakan Hocamız bunlara şu ibretlik sözü söyledi:
-Başarı nefsine yenik düşmemektir. Giderseniz tanınmaz hale gelirsiniz!
Böylece bir tek ben kaldım.
O arkadaşların gerçekten tanınmaz hale geldiklerine bizzat ben şahidim.”
Yine Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hoca hep ufka bakardı. Anlık değerlendirmeler değil, olayları geniş ufukla yorumlardı. Mesela 28 Şubat sürecinde, en yoğun baskıların olduğu Mayıs ayındayız. Aczmendi olayları, Müslüm Gündüz, Fadime Şahin olayları, askerlerin birifing alma olayları gibi. Ankara’da Müslüman Topluluklar toplantısı yapılıyor. Bu toplantıdan sonra İstanbul’un Fethi programlarına gidilecek. 
 İki gün boyunca Hoca ders veriyor. Birinci gün o Müslüman Topluluklar Birliği’nin liderlerine D-8’i anlattı. Henüz D-8 imzalanmamış, böyle bir Dünya kuracağız diyor. D-60’ı anlattı. İkinci gün bu 60 ülkenin birbirleri ile olacak olan münasebetlerini anlattı. Artık toplantının sonu yaklaşırken birisi sordu:
 -Hocam siz bize Türkiye’de ne oluyor, bize bundan bilgi ver, sen bize bir proje çizdin, tamam ama Türkiye’de bu durumlar ne olacak? Asıl bunu öğrenmek istiyoruz. Hükümet düşecek mi, devam mı edecek, ihtilal mi olacak?
Hoca şu cevabı verdi:
-Niye siz ayağınızın eşiğine bakıyorsunuz da, ufka bakmıyorsunuz?
Müthiş bir cevap. Devam ediyor Hocamız. Bana döndü:
-Muhittin Sebe suresinin 49. ayetini oku bakayım!
Dedi. Ben hafız değilim, hemen oradan bir Kuranı Kerim buldular bana verdiler ve okudum:
Mealen: De ki, Hak geldi; artık bâtıl ne bir şeyi başlatabilir ne de geri getirebilir.
 Hoca devam etti:
-Artık batıl yeni bir şey ortaya koyamaz, eski iddialarını da geri getiremez, beli kırılmıştır. Türkiye’de bu oluyor. Başka bir şey olmuyor!
Dedi. İşte Hocamızın bakışı bu idi. Hep ufuk, hep ileri.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Gençlik konusunda Hocamız’ın meşhur sözünü hatırlatmak isterim. Hocamız:
-Bir milletin asıl gücü parası ve tankı değil, milli ve manevi değerlerine bağlı evlatlarıdır!
Demişti. Ayrıca Milli Görüş Hareketi’nin motor gücünün gençlik olduğunu vurgulamıştır. Çünkü bir harekete gençlik sahip çıkıyorsa, o hareket bitmez. Erbakan Hocamız Türkiye’nin dinamik gücünün gençlik olduğunu biliyordu. Gençlerin o inancının harekete geçirilmesiyle, insanlığın kurtarılması vazifesine yönlendirilmesiyle, ne kadar müthiş bir potansiyelin ortaya çıkacağının farkındaydı.
Hocamız gençlikle ilgili hiçbir talebimizi geri çevirmedi. Bizleri devamlı kabul etti. Bundan dolayı 30 yaşın altında 40 milyon gencin tamamını ve eğitim kademesinde çalışan gençlik olarak, hizmet sektöründe, sanayide, hatta köyde, tarlada çalışan gençlere varıncaya kadar, bütün gençlerin Anadolu Gençlik çatısı altında toplanması gerektiğini her zaman vurgular ve çalışmalarımızı yakından takip ederdi.
 Gerek devlet tecrübesiyle gerek bu konularda engin tecrübelerini her zaman bizimle paylaşırdı. Hangi meseleyi götürdüysek, konuyu biraz daha genişleterek, biraz daha asli mecrasına doğru götürerek bize yeni ufuklar açılmasına sebebiyet vermiştir. Bugün Anadolu Gençlik Derneğimizin Türkiyemizde milletimiz için gerçekleştirdiği etkinlikler arasında bulunan, Sarıkamış’tan, Kahramanmaraş zaferine, Çanakkale zaferi ve İstanbul’un Fethi çalışmalarına kadar, hepsinin aslında Muhterem Erbakan Hocamızın ortaya koymuş olduğu geniş ufuktan ötürü ortaya çıkmış çalışmalardır. Kur’an ziyafetleri ve Asrı Saadet geceleri, Hocamızın büyük övgüyle bahsettiği hadiselerdir. Hocamız bu hayırlı çalışmalara vesile olmuştur. Dolayısıyla bu programlardan hasıl olan sevabın bir kısmı merhum Hocamızın hanesine de yazılmaktadır. Bizim hedefimizi yine o belirlemiştir. AGD’ye talimatı, dünyanın en büyük organizasyonu olma talimatı olmuştur.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“1989 yılı idi. Erbakan Hocamız beni emretti, girdim. Dedi ki:
-Yanına 3-4 kişi al, Müslüman Topluluklar Birliğinin; bak işte listesi ve telefonları şurada var, bunları tek tek arayacaksınız, 10 gün içinde arama tamamen bitecek. 20 gün sonra da falanca gün Ankara’da burada olacaklar. Bana da 2 günde bir rapor vereceksiniz!
-Başüstüne Hocam!
Dedik. Arkadaşlarla hemen toplandık. Baktık ki, 70-80 tane topluluk.  Biz onlara ulaşacağız ve onları buraya getireceğiz. Bunlara ulaşmak bir problem, bilet isterler, otel isterler, vasıta isterler, başka istekleri olur. Para harcama yetkimiz yok. Bu işin olur tarafı yok. Arkadaşlarla şu kanaate vardık; bu en az 6 ay sürecek bir iştir. Sonunda oturduk bu işin neden mümkün olamayacağına dair 15 maddelik bir rapor hazırladık ve ben bu raporu Erbakan Hocamıza sunacağım. Girdim yanına ve dedim ki:
Hocam, bu işin olması mümkün değil. Arkadaşlarla oturduk neden mümkün olamayacağını maddeler halinde tespit ettik. Buyurun!
-Oku bakalım o maddeleri, neden olamıyormuş!
Dedi. Ben tek tek okudum.
-Bana bak Muhittin! Bir büyük planın küçük bir parçası olması farziyetinden dolayı, bu iş bu zaman zarfında olacak! Anlaşılıyor ki senin ameliyat olman lazım. Sen şimdi gideceksin bu iş bu zaman zarfında nasıl olacağına dair 15 madde bulacaksın. Kalk bakalaım! Bir de Şeriat Fakültesi’nde okumuşsun, Allah’ın hayra rızası olup, şerre rızası olmadığını bile kavrayamamışsın! Hadi hemen kolları sıva!
Dedi. Biz gerçekten de işe bir koyulduk, o verilen zamanda bu toplantıyı gerçekleştirdik.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın Anadolu Gençlik Derneği’ne son ziyareti vefatından önce idi. Partide bazı karışıklıklar oldu, ayrılıp parti kuranlar oldu. AGD şube sorumluları, şube başkanları toplantısına son kez katıldı. Hocamız öyle yüze övgü yapmaz. Çalışmaların titizlikle takiplerini isterdi. Son ziyaretinde,  iki elini kaldırdı ve avuç içi dinleyenlere gelecek şekilde:
-AGD vazifesini layıkıyla yerine getirmiştir!
Dedi. Vefatında anladık ki, bu AGD’ye son ziyareti imiş ve bize son sözü imiş.”
Son günlerindeki halini İbrahim Titiz şöyle anlattı:
“Hocamızı hastaneye ilk götürüşümüzde, ki herkes bacaklarından rahatsız olduğu için hastaneye gittiğini sanır, halbuki Hocamız evinde kalp krizi geçirmişti. Tabii biz Hocamızın kalp krizi geçirdiğini anladık, fakat Hocamız hiçbir zaman için şuurunu kaybetmedi. Sabah namazı için kalktığında abdest alırken kalp krizi geçirdi. Arkadaşlarımız hemen odaya alıp oturtturmuşlar. Ayaklarını uzatmışlar. O arada bize telefon geldi, koşarak gittik. O zamana kadar arkadaşlar bunun bir kalp krizi olduğunu anlayamamışlar. Ben hemen anladım. Çünkü daha önce babam da kalp krizi geçirmişti. Ambulans istedik ve hemen hastaneye kaldırdık. Biz bu arada telaşlı hareket ediyoruz, o ise:
-Telaş etmeyin, benim birşeyim yok, Allah’ın izniyle! Beni yatağıma yatırın, telaş etmeyin, bir şey yok, ortalığı velveleye vermeyin, yatırın, bir şey yok, biraz sonra düzeliriz, Allah’ın izniyle, inşallah!..
Diye bizi sakinleştirmeye çalışıyor.
Doktorlar gerekli müdahaleleri yaptıktan sonra dediler ki;
-Hocam maalesef kalp krizi geçirmişsiniz. Şu anda kalbiniz ancak yüzde 25 kapasite ile çalışıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse kalbinize bu güne kadar siz kumanda ettiniz. Ama bundan sonra kalbinizin dediğini siz yapmak zorundasınız. Ona göre hayatınızı ayarlamalısınız.
Doktorlar bunu çok açık ve net olarak Hocamıza söylediler.
Son günlerini anlatmak istiyorum: 
 Hastaneye yatmasından itibaren, biz beş arkadaş nöbetleşe yanında bulunup hizmetlerini görüyoruz. Bir nöbet sistemi oluşturduk. Allah hepsinden de razı olsun. Bu arkadaşlarımızın isimleri şöyle:
1-İbrahim Titiz.
2-Abdurrahman Akyüz.
3-Bilal Küçükarpacı.
4-Ömer Tunca. 
5-İbrahim Gölcü.
Ne yapacağımıza karar veremiyoruz. Biz istiyoruz ki, Hocamızı alalım bir an önce eve götürelim. Onun düzeldiğini düşünüyoruz. Ama doktorlar kalması gerektiğini söylüyorlar. Kaldırıyoruz, odada yürüyüşlerini yaptırıyoruz, normal gibi gözüküyor. Ama kalp hastalığı inişli çıkışlı bir seyir takip ediyor. Biz arkadaşlarla iş bölümü ve nöbet saat ve günlerini ayarladık. Nöbetleşe hizmetinde bulunuyoruz.
Vefat ettiği güne gelmek istiyorum:
26 Şubat günü Abdurrahman Akyüz Hocamızın hizmetinde idi. Bizler istirahatte idik. Bir ara beni aradı ve Hocamızın biraz sıkıntılı olduğunu söyledi. Hemen geleyim dedim:
-Hayır abi gerek yok, acil bir durumu yok. Akşama gelirsen ben de Sakarya’ya gitmek istiyorum. Akşama nöbeti devralırsan ben gidebilirim.
Dedi. Akşam üzerine doğru bana biraz ağırlık çöktü. Uyuyakalmışım. Uyandığımda telefon ettim, durumunu sordum. Abdurrahman:
-Abi endişe edecek bir durum yok. Ben Sakarya’ya gitmekten vazgeçtim. Bu akşam kalmak istiyorum.
Dedi. Ben telaşlandım.
-Hemen geleyim Abdurrahman!
Dedim.
-Hayır İbrahim abi, gerçekten acil bir durumu yok! Ben sabah gitmeye karar verdim. Bu gece burada kalacağım, senin gelmene gerek yok. Şimdi sen gelirsen Hocam telaşlanır, bir şey var sanır. Gelme abi!
Dedi. İsrar ettim ama, Abdurrahaman kardeşim gelmeme gerek olmadığını kesin bir dille ifade etti. Ben de evde kalmaya karar verdim. Gece yarısına kadar uyuyamadım. Saat 03,00 den sonra biraz uyumuşum. Bir rüya gördüm, Hocamı hastanede görüyorum, yattığı yatakta. Hocam yatıyor, ben yatağın bu tarafındayım. Hocam yataktan şöyle kalktı, elinden tutuyorum, Hocam düşmesin diye. Yatağın bu tarafından öbür tarafına geçmek istiyorum, geçmeye çalışıyorum. Yatağın onun tarafına geçmeye çalışırken, elim Hocamdan ayrılmaya başlıyor. Ayrılıyor ve Hocam uçuşa geçiyor. Göğe doğru yükseliyor. O anda bağırmışım:
-Hocam, Hocam! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun!..
Diye. Çocuklar bu bağırışımı duymuşlar ve beni uyandırdılar. Sorup duruyorlar, ne oldu, diye.
-Bana hiçbir şey sormayın!
Dedim, kalkıp abdest aldım, hemen hastaneye koştum. Yani 27 Şubat sabah namazı vakti. Vefat ettiği günün sabahı. Gördüğüm kadarı ile Hocamız epey bir sıkıntı içinde. Elini tuttum, elinde can kalmamış gibi geldi.
-Kurban olduğum Hocam! Nasılsın?
Dedim. Göğsünü işaret ederek ağrıyor, dedi.
Bu arada sabah namazı kılındı. Teyemmüm alarak ve işaretle. Yine sıkıntılı bir halde. Doktorlar geldiler, müdahaleye başladılar. Tıbbi çabalar içine girdiler. Biraz rahatlar gibi oldu. İç içe iki oda. Hocamızı içeriki odaya götürdüler. Ben arkadaşlara, çıkalım öbür adaya geçelim dedim. Çünkü biraz uykuya daldı. Biz Hocamızı dışarıdaki odadan  görebiliyoruz. Arkadaşlara elimle işaret ederek sessiz olalım dedim. Cihazlar takılı durumda. Doktorlar başında, devamlı müdahale var. Biz bir taraftan kendi kendimize fısıltıyla birşeyler konuşuyoruz, bir taraftan da gözlerimiz cihazın monitöründe. Bir ara bir baktık ki, monitörün gösterdiği kalp atışları grafiği aşağı doğru gidiyor. 70-60-50-40-30… Kalp atışları hızla düşüyor. Doktorlar koşuştular. O anda kalp atışı sıfıra geldi. Yani durdu. Hemen arkadaşlarımız doktorlara koştular. Saat 09,00 civarı idi.
Doktorlar masaja başladılar. Ben Hocamın yüz ifadelerine bakıyorum, sağlığındaki Rabb’ı ile meşgul olduğu zamanlardaki gibi. Anladım ki, Rabbi ile başbaşa. Sıkıntılı dakikalar… Boncuk boncuk ter akıyor. O sıkıntılı hallerine rağmen, yüzünde güller açıyor.
Kalp masajı ile tekrar çalışmaya başlıyor kalbi, 5 dakika ya geçiyor, ya geçmiyor, tekrar duruyor. Bütün doktorlar ve sağlık ekipleri başında hazır bekliyor. Bize dediler ki:
-Arkadaşlar lütfen bize müdahale etmeyin! Çünkü bizim rahat çalışmamız gerek.
Biz koridora çıktık. Kalp defalarca durdu, çalıştı. Sonra doktorlar bize dediler ki, buradaki aletler kifayet etmiyor, bir üst kata taşımamız gerekecek. Hocamızı hasta servis arabasına yerleştirdiler. Koridora çıkılırken kalp yine durdu, doktorlar elerindeki masaj aletleri ile bir daha çalıştırdılar. Biz hepimiz başındayız. O anda aileye haber veriyorum. Mehmet Abi’yi arıyorum. Aile de başında bekliyordu elbet ama, o anda yoklardı. Böyle olacağını nereden bileceksiniz? Böylece aileye ve parti büyüklerine haber vermiş olduk. Tabi, durumu kritik diye haber veriyoruz. Bu arada kalp yine durdu, tüm çabalara rağmen artık çalışmadı.
Hocamız gitti. Gitti yani, Hocamız gitti! Allah’ına kavuştu! Yani bu tablodan Hocamızın vefat ettiği anlaşılıyor. Allahu alem bilemem, ama döneceğini zannetmiyorum. Gördüğümüz tablo bu idi. Gerekli yerlere haber verdik. Milli Gazete, Tv5, Avrupa teşkilatları…Lütfi Doğan Hocamızı çağırdık. Ama başı kesilmiş tavuk gibiyiz. Ne yapacağımıza karar veremiyoruz. Üzüntü seli kapladı hepimizi. 
Hocamızı yoğun bakım odasına aldılar. Nabız ölçüleri küçük 4 büyük 6 dediler. Artık biyolojik olarak yaşıyor. Lütfi Doğan Hocamız yetişti. Başında Yasin’i Şerif okumaya başladı. Üç kere okumuş. Lütfi Doğan Hocamız merdivenlerden aşağıya indi, Hocam buyur otur dedik, o arada doktor geldi:
-Başınız sağolsun, Allah rahmet eylesin!
Dedi.
Daha sonra Hocamızı aldık, Lütfi Doğan Hocamız başımızda olduğu halde, Mehmet Karaman, hastane imamı, Yusuf Yiğitalp kardeşimiz, Osman Oktay, Abdurrahman, Zihni, Bilal ve İbrahim kardeşlerimiz, Kuran okuyarak gasil odasında yıkadık. Güzel bir koku hissettik. Dizi çok ağrıyordu. O bölgeyi yıkarken devamlı krem sürdüğümüzü hatırladık.
-Hocam ağrıların vardı, şimdi rahatladın mı?
Diye üzüntülü bir sözcük ağzımızdan çıkıverdi. Kefenledik ondan sonra Lütfi Doğan Hocamız:
-Bakmak isteyenler, aileden görmek isteyeler, aileden kimler varsa bakabilir, görebilirler.
Dedi. Yüzünü açık bıraktık, nasibi olanlar geldiler gördüler. Daha sonra hastaneden aldık, ambulansla eve getirdik. Evde de, yani konutunda ertesi sabaha kadar bekledik. Sabahleyin Hacıbayram Camii’ne götürdük. Evladı Fatih Bey Hacıbayram’daki cenaze namazına katılmadı. Çünkü İstanbul’da tekrar kılınacak cenaze namazı için, aile fertlerinden birisi namaza katılmayıp, diğer yerde kılınacak namaza katılması evla imiş. Bunun için katılmadı. Bunu ileride Fatih Bey hakkında kimsenin zannı ve dedikodusu olmasın diye söylüyorum.
Tekrar ifade etmem gerekirse, Hocamızın vücudunda öyle hoş bir koku vardı ki, bunu tarif etmekten acizim…
Dikkatimizi çeken bir başka şey de şudur:
Yıkarken farkettik. Sağ elinin işaret parmağı, şehadet kelimesi söyler gibi dimdik idi. Düzeltmeye ve diğer parmaklarını açmaya çalıktık. Tekrar şehadet vaziyetini aldı. Yıkarken orada bulunan bütün kardeşlerimiz buna şahidiz. Defalarca normal hale getirdik, ama kısa süre sonra tekrar o vaziyete gliyor. Birbirimize bunu gösterme gereğini hissettik. Elhamdülillah, kabre öylece, yani sağ elinin şehadet parmağı yukarı kalkık bir şekilde koyduk.” 
Mehmet Karaman anlatıyor:
“Erbakan Hocamız 27 Şubat 2011 tarihinde sabah saatlerinde vefat etti. Aynı gün hastanede benim de bulunduğum bir ortamda yıkama işlemi yapıldı.
Bir hali hepimizin dikkatini çekti. Sağ elinin işaret parmağı havada idi. Sanki şehadet getiriyordu. Parmaklarını düzelttik, ama tekrar o şehadet vaziyeti aldı. Kefenlenmesi esnasında da tekrar düzelttik ama bu mümkün olmadı.
Erbakan Hocamız sağ elinin işaret parmağı dimdik vaziyette, şehadet getiriyormuşçasına toprağa verildi.
Allah rahmet eylesin!”

TOP