TARİH VE İBRET

 

DUT YEMİŞ BÜLBÜL

 

Hep dinleyerek, geçti bir asır,  

Söylenir nutuk üstüne nutuk.

Sirk aynasından bir tarih yansır,

Normali nasıl, hepten unuttuk.

Karun mal sayar, elleri nasır,

Nemrut’un derdi, yüce bir koltuk.

Bülbülün sesi, sanki hala sır,

Duta alışmış, dilleri tutuk.

 

17.01.2006

 

 

 

 

MEZAR TAŞINDAKİ SIRLAR

 

Ağır ağır çıkıyorum Eyüp yokuşundan,

Maziye gidiyorum taşların duruşundan.

 

Mezar taşları, koca bir tarihi okutur,

Manasız yapılmış tek bir mezar taşı yoktur.

 

Şu taşın baş kısmı kocaman kat kat sarıklı,

Mutlaka mevtada dünya kadar ilim saklı.

.

Bak bak, heybetli kavuğunun yarısı dökük,

Ümera sınıfından biri, rütbesi büyük.

 

Şu taşın desenleri zannedersin  körüklü,

Erkanı harpten olmalı bu, hem de çarıklı.

 

Bu taş var ya, işte şurada, amma da iri!

Sanıyordu ki, kendisi vazgeçilmez biri.

 

Zorbanın biri olmalı şu taşın sahibi,

O da topraklara düşmüş celaliler gibi.

 

Şu tarihi okur musunuz, beşyüzon yıllık?

Mazide kalmış arkasından atılan çığlık.

 

Şu uzun külahlı taşın süsleri  kallavi,

Anlıyoruz ki bunun meşrebi de Mevlevi.

 

Hokka kalem desenlerini buraya çizip,

Anlatmak istiyor ki, buradaki bir katip.

 

Anladın mı, celladın taşı niçin desensiz?

Nefretli anışlardan korunmak için bu giz.

 

Bebek mezarı bu, kalmış küçük bir bölümü.

Yeni doğmuş olmalı, o da tatmış ölümü.

 

Sanki yelkenli bir tekne şuradaki mezar,

Bir denizci olmalı, üzerinde de yazar.

 

Yeniçeri mezarı bu, toprağa karılmış,

Zorbaya duyulan  hınçla başı koparılmış.

 

Hanım mezarıdır, taşa çiçekler dizilmiş,

En önemlisi, üstüne hotozu çizilmiş.

 

Bakar mısınız, boynunda kement resmi belli?

Asılarak öldürülmüş birisi besbelli.

 

Bu taşın kafasına sarık değil konmuş fes,

Osmanlı’nın son dönemi, ama sanat enfes.

 

Çiçeklerle süslenmiş bu başı, iyi bilin,

Muradına ermeden ölmüş taze bir gelin.

 

Bu sade bir taş, yıkılmış yerlere dökülmüş,

Sıradan biriymiş, o da buraya gömülmüş.

 

Hüvelbaki der, başlar her birindeki yazı,

Sonunda da fatihaya davet eder bizi.

 

Her taş tarihin aynasını bize tutuyor,

Öyle ilginç ki, hepsi kendini okutuyor.

 

 

17.06.2004

 

 

 

 

 

 

 

HATTATLARIN ÇINARALTI GEÇİDİ

 

Çınaraltı’nda, dalıp zamanı yudumlamak,

O an inerim maziye basamak basamak.

 

Bütünleştim ulu çınarla, gövdesi benim,

Nice hattatlar tanıdı bu yaşlı gözlerim.

 

Hattı sanat eyledi, Rahmetli Şeyh Hamdullah,

Burada şekillendi, nice yeni Bismillah.

 

Karahisari harfleri burda tasarladı,

Verildi Süleymaniye hatlarının adı.

 

Mustafa İzzet gibisi gelir mi bir daha,

Onun eseri, Ayasofya’daki her levha.

 

Elde Kuran, Hafız Osman’ı gördü bu gözler,

Burada yazıldı O Kuran’a ait cüzler.

 

Hat ustası; Mehmet Hulusi, Yesari, Şefik,

Onlarla gelişti, sülüs, celi sülüs, talik.

 

Hatırlıyorum, Rakım Efendi’yi, Şevki’yi,

Hep keşfettiler, harflere ait musıkiyi.

 

Nazif Efendi, İsmail Hakkı Altunbezer,

Sikkeler üzerine harikalar çizdiler.

 

Üstad Hasan Rıza, Kayışzade Hafız Osman,

Bu gün hayırla yadeder, her kuran okuyan.

 

Sami ve Necmettin Beyler, daha sonra Hamit,

Beraberlerinde hep, kamış, hokka ve divit.

 

Halim Özyazıcı seri hattıyla anıldı. 

Hafız Kemal Batanay; hattat, müzik üstadı.

 

Kamil Akdik’den tutun, Ömer Vasfi’ye kadar

Gelip geçti, eser bırakan nice ustalar.

 

Yaşlı gözler, ne ustalar gördü, ne eserler!

Yılda bir kerre gelse razıyım,Yusuf Sezer.

 

05.07.2004

 

 

ÇANAKKALE’DE RAMAZAN

 

Çanakkale’nin yazı, güneş tam tepemizde,

Gündüz onaltı saat, iftarsa ta sekizde.

Hareket edemeyiz, siper güneşe karşı,

Kaynar beyinlerimiz; bu şehitlik yarışı.

Daracık siper sanki bir kapan veya kafes,

Ömürlere ilave aldığımız her nefes.

El bombası, şarapnel yağmuru, top güllesi, 

Yürekleri dağlayan “ah yandım anam!” sesi.

Düşman uçağı görür, kıpırdamak hep yasak,

Altımızda tünel var, patladı, patlayacak.

Üstü kapatılmamış ihtiyaç çukurunun.

Ceset, çöp, hayvan leşi, nasıl dayanır burun?

Aman vermez karınca, her yerde yılan, akrep?

Kanlı tırnak izleri, bit ve pireler sebep.

Karasinek bulutu, saldırgan sivrisinek,

Bir parça peksimettir, gece yenilen yemek.

Dudaklar parça parça, yarılmış susuzluktan,

Göz kapakları diken olmuş uykusuzluktan.

Hasrettiler sılada bir bayram sabahına,

Onbinler oruçluyken kavuştu Allah’ına.

 

21.10.2004

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR BACAK BİR KOL

 

-Hanım koş telefondaki oğlun!

-Nee! Oğlum mu, gerçek mi diyorsun?

-Evladımm, çok özledik seni çok!

Beş yıllık gurbet bu şakası yok.

-Geliyorum, biri var yanımda,

Gidecek hiç bir kimsesi yok da.

-Gelsin yavrum?

…………………..-Çok samimi biri,

Üstelik çok seviyor sizleri.

Yalnız, anneciğim?

……………… -Buyur yavrum?

-Artık bizle yaşasın diyorum.

-Bir çaresine bakarız çocuğum?

Gelsin, o da bizlerden bir birey.

-Ama diyeceğim önemli şey!

-Ne oğlum?

…………-Nasıl da söylemeli,

Savaşta kopmuş ayağı eli.

-Evlat, öyleyse getirme, problem.

Baban yaşlı, ben ilgilenemem.

O başının çaresine bakar,

Söyle, gelmesin buraya kadar.

 

***

Günler geçti, gelmedi o evlat,

Endişe ve merak arttı kat kat.

Telgrafla sarsıldı anne baba;

"Bir ceset var, sizin mi acaba?

Gelin, oğlunuzsa alın teslim" 

-Hanım haydi gel, hemen gidelim.

***

Geldiler çok uzak kasabaya,

Ceset gösterildi anne babaya.

Evet oğul idi morgta yatan,

-Evlat! Kaybettik kavuşamadan.

Yoktu cesedin ayağı kolu.

-İntihar! Midesi zehir dolu!

 

09.03.2005

 

 

BAŞKA İSTANBUL YOK

 

Burası İstanbul'dur, gamı kasveti gömün,

Çözümü buradadır, yürekteki düğümün.

 

Başka İstanbul yok ki, gönlü diriltecek,

Tek İstanbul'umuzdur, iksir içeren çiçek.

 

Hasret kalan denizler, şimdi halvet olacak,

Şahitler; Sarayburnu, Kızkulesi, Salacak.

 

Balığın "Kavak"lara tırmandığı iki yer,

Anadolu'da Beykoz, Rumeli'de Sarıyer.

 

Kıtalar öpüşüyor, açın bakın perdeyi,

Bir dudak Ortaköy'dür, diğeri Beylerbeyi.

 

Asırlara uzanan taptaze zeytin dalı,

Büyükada, Heybeli, Burgazada, Kınalı.

 

Piyer Loti'ye çıkın, arşa değer boyunuz,

Artık avucunuzda, Haliç, ki "Altın Boynuz"

 

Ünlü mimarlar çizmiş, usta can vermiş taşa,

İsmiyle buradadır, kaç anlı şanlı "paşa"

 

Yerden filizlenip de, göğe ermiş yapılar

Masallar diyarına açılmış şu "kapı"lar.

 

Mimarlar, mühendisler, ustalar sakın, sakın!

İstanbul'a aykırı niyetler varsa, yakın!

 

Kat kat medeniyetler, en yukardaki elif,

Sakın örtmesin onu, beton desenli kılıf.

 

Haramdan gelen kilo, yakışmaz o endama,

Gölge verir içine, kubbedeki her yama.

 

Silüete doyulmaz, temel harcıdır yürek,

Çekilin yaklaşmayın, ey balta – kazma - kürek!

 

Yetmiş yedi tepeden oluşan büyük düzlük,

Yetmiş yedi lehçeden oluşan Türkçe sözlük.

 

Yükselir minareler boyu zarif biblolar,

Hayale bile henüz doğmamış bu tablolar.

 

Sevdalı yürek burda alır hayat nefesi,

Uçmak isteyen kuşun, gönlündeki kafesi.

 

Taşlar bile dillenir, ezan sesi vurdukça,

Bu İstanbul bizimdir, mavi küre durdukça.

 

Siz; ressamlar, şairler! Kabuğunuzu kırın!

İstanbul'u gelecek asırlara haykırın!

 

Sanma, Mecnun Leyla'yı ıssız çöllerde bulmuş,

Yıllardır aradığı Leyla'sı İstanbul'muş.

 

 

(Ümraniye Belediyesince 29.5.2005 tarihinde düzenlenen "İstanbul" konulu şiir yarışmasında ödül almıştır.)

 

13.04.2005

 

 

 

 

 

ŞİİR EDİRNE

 

Koşup atıldın dedem Murad Han'ın koluna, 

Atlama taşı oldun, Avrupa'nın yoluna. 

Doksan sene suladın, sen Çınar'ın kökünü, 

Asırlarca çekmiştin, Milletimin yükünü. 

İki Murad'ı iki Mehmed'i sen besledin, 

Yıldırımın atını, zafer için süsledin. 

Sana mühürler vurdu, her paşa, her padişah, 

Padişahlara, seni gösterdi Rasulullah. 

Niğbolu, Sırpsındığı, İki Kosova, Varna. 

Zaferler şan kattı hep Edirne'nin şanına. 

Nice onulmaz hasta, sende buldu şifayı, 

İlim öğrenilirdi, bütün yılın her ayı. 

'Şahi'nin gümbürtüsü, dağıttı kara sisi, 

Fatih'in dehasıyla, geldi çağın müjdesi. 

İstanbul'a gönderdin, müjdeli askerleri, 

Kapanan karanlık çağ, gelemez artık geri. 

Peygamber buyurdu da, Selim Han etti ferman, 

Selimiye'de coştu, ihtiyar Mimar Sinan. 

Şimdi semaya bakar, Dünyanın Şaheseri, 

Böylesini görmedi, insanlığın gözleri. 

Birbirinden güçlü kırk yiğit, kırk adet pınar, 

Çıkar, demir pençeli şampiyon pehlivanlar. 

Sel olmuş, gözyaşları gibi çağlamış Tunca, 

Ağlamış, kardeş Tuna prangaya vurulunca. 

Bir şanlı direnişe şahit olmuştu Arda, 

Mazlumun ahı durur hala, zalim Bulgar'da. 

Acaba, 'tecavüze ben de şahidim' der mi? 

Mabedin kubbesine saplanmış olan mermi. 

Edirnemiz aşıksız, var olabilir mi hiç? 

Nice aşk hikayesi, duymuş olmalı Meriç. 

Sakın mahzun olma, ey Edirne! Serhat Şehir! 

Milletim sana ait öykülerle beslenir.

 

09.06.2005

 

 

 

 

EDİRNE KAHRAMANI ŞÜKRÜ PAŞA

 

Edirne'yi kuşattı Bulgar, 

Emretti, çekildi kılıçlar, 

İstanbul'da tatlı rüya var, 

Ama uykusuz, Şükrü Paşa. 

 

Edirne, mabetler mahalli, 

Açlığa mahkumdur ahali, 

Yendi; ot, fare, kabuk, çalı. 

Hem aç hem susuz, Şükrü Paşa. 

 

Paşa sanki düşmana esir, 

Politik görüş çok da kısır, 

Neden evde hapis, hala sır? 

Yattı sorgusuz, Şükrü Paşa. 

 

Milletinin asker evladı, 

Edirne'nin dilinde yadı, 

Çantasında kefen taşırdı, 

Merhum korkusuz, Şükrü Paşa. 

 

Aylarca namusu savundu, 

Millet sevgisiyle avundu, 

Tarihe kahramanlık sundu; 

Budur kuşkusuz, Şükrü Paşa.

 

14.06.2005

 

 

 

AĞLA OĞUL AĞLA!

 

Evlat, tarih ilmi ne lükstür ne de bir süs, 

İbret almak için okunmalı Endülüs. 

Yediyüzellide kuruldu, İspanya’da, 

İslam rengi ile boyandı yarımada. 

Ordusuyla Tarık Bin Ziyad boğaz geçti, 

Başlayan çok müthiş çok hızlı bir süreçti. 

Medeniyet oldu, yürekteki her tekbir, 

Tüm şehirler ilim yuvası oldu bir bir. 

Tevhid akidesi can verdi cansız taşa, 

Ülke eserlerle donandı baştan başa. 

Sekiz asır diri kaldı o medeniyet, 

Esastan sapmalar başlamıştı nihayet. 

İsrafa dalmıştı son hükümdar Abdullah, 

Haçlıya güvendi de gaflet etti, vah vah! 

Başkent Gırnata o gün edilmişti işgal, 

Kaçarken almıştı, ağlamaktan bitkin hal. 

Annesi güngörmüş büyük İslam kadını, 

Söylediğine bak, sarsıp da evladını: 

“Ağla oğul ağla! Terketmiştin cihadı, 

Savunmadın erkek gibi madem biladı (*) , 

Çalışan düşmanın bugün gülmek nasibi, 

Sana da ağlamak yaraşır kadın gibi.” 

Evlat, ders al bundan da ülkene sahip çık. 

Fayda etmez sonra duyacağın pişmanlık. 

 

 

(*) Beldeler, şehirler.

 

27.06.2005

 

 

ÜSKÜDAR, ÜSKÜDAR!

 

Beşikten mezara dek, hayat bölüm bülüm, 

Tatlı meltemle açar Boğazlarda gülüm, 

Mezarlar bile sürer, yeşil bir saltanat, 

Şu Karacaahmet'i, ister benim gönlüm. 

 

Çizecek ressam mı var? Tuvaller de çok dar, 

Hangi tabloya sığar, güzelim Üsküdar? 

 

Gözümden öpen meltem, burası Salacak, 

Uzatsan, Kızkulesi, eline gelecek. 

Gözlerime dermandır, güzelim Üsküdar, 

Görmesem her gün inan, gözlerim solacak. 

 

Yazacak şair mi var? Hayaller de çok dar, 

Hangi şiire sığar, güzelim Üsküdar? 

 

Şurası Selimiye, şurası da Harem, 

Hicaz toprağı gibi, muazzez, muhterem. 

Hayalimde canlanır, Hünkar'ın teşrifi, 

İşte Sürre Alayı, manevi bir deprem.

 

Benzeyen roman mı var? Masallar da çok dar, 

Hangi öyküye sığar, güzelim Üsküdar? 

 

Bağlarbaşı, Kısıklı, Çamlıca Yokuşu, 

Yukarısı kafdağı, zümrüdü - anka kuşu, 

Tepeden masal şehri, akşam günbatımı, 

O Hisar ve 'Muhammed', diye okunuşu.

 

Benzeyen rüya mı var? Misaller de çok dar, 

Hangi masala sığar, güzelim Üsküdar? 

 

'Katibim' Üsküdar'a, verir büyük gurur, 

Dünyanın kalbi katip, katip diye vurur. 

Randevulaşmış, tarih, insan ve güzellik, 

Üsküdar daha nice şarkılar doğurur. 

 

Çalacak bir saz mı var? Gazeller de çok dar, 

Hangi şarkıya sığar, güzelim Üsküdar? 

 

04.07.2005

 

 

 

 

YENİDEN BURSA

 

Mevlana, Edebali, hamur yoğursa,

Türk anaları Ulu Çınar doğursa,

Erzurum'dan, Konya'dan, gelse işaret,

Kutlu birliğe mekan, olur mu Bursa?

 

Ertuğrul Kayılara, bir oba kursa,

Davullar çalsa sefer için, kös vursa,

En önde yine Osman, Orhan Beylerim,

Geleceğime ufuk, açar mı Bursa? 

 

Yine yeşil ovalar, yiğit doyursa,

Yine aksakallılar, himmet buyursa,

İkiyüzlü tekfurlar, devrilse bir bir,

Yeni atlama taşı, olur mu Bursa?

 

Çağdaş zalim, Bizans’ım, diye duyursa,

Yıldırımlar Muratlar, köprüyü kursa,

Mehmetlerle son bulsa, zulüm çağları,

Sultan Fatih'e selam, eder mi Bursa?

 

Şahlansa Türk Milleti, kıyama dursa

Zamanı İlahi bir kuvvet durdursa,

Kudretli buyruklarla, dağılsa bulut,

Bir güneş gibi yine, doğar mı Bursa?

 

Osman'ın bereketli toprağı Bursa,

Ulu Çınar'ın büyük yaprağı Bursa,

Seni burçlarda tekrar, görecek miyiz?

Türk'ün yeşil örülmüş bayrağı Bursa.

 

24.08.2005

 

 

 

 

 

DÖRT ASIRLIK BEDDUA

 

Bu konu çok ağır, nasıl ederim ifade?

Hem şiir hem ibret olmalı, işte kaide.

Sözlerim ihanet üstüne ey okuyucu!

Öyle bir kavram ki, çoğuna dokunur ucu!

İhanet yüzünden, nice ülkeler yakıldı,

Toplumlar çürüdü, koca devletler yıkıldı.

İş işten geçince, fayda etmedi pişmanlık,

İhanet yüzünden neler çekti şu insanlık.

Sürer bir yıl, on yıl, bir asır, onlarca asır,

Bazen bir milletin, bütün kaderine yansır.

İşte size büyük ihanetlerden bir dizi;

Viyana önüne, davet ediyorum sizi.

Meşhur Merzifonlu, bir Kara Mustafa Paşa,

Beraberdi o gün bu millet, yoktu kargaşa.

Bir hain paşanın, beynine girdi kör şeytan,

Mustafa Paşa'ya ders vermek istedi o an.

Viyana önünde olan ihanet çok kirli,

Hemen meyvesini verdi, ama çok zehirli.

Başarı tersine dönüp dağılmıştı ordu,

İhanet edenler, geri doğru kaçıyordu.

Kaç asır geçti de, kapanmadı hala yara,

Kanamayı kimse kesemedi sara sara.

İhanet zinciri uzanmıştı  İstanbul'a,

Padişah kanarak, döndü çok yanlış bir yola.

Hainler uzandı, Paşa'nın masum başına,

Kelle Edirne'de koyuldu "İbret Taşı"na.

İbret ama nasıl, asırlara büyük ibret!

Hemen yakınında, kocaman Kasr- ı Adalet!

Hainlere bakar gibiydi kellenin gözü,

Bir acaip renge büründü hemen gökyüzü;

Gazabı İlahi o anda etti tecelli,

Her yeri kapladı alevden yıldırım seli.

Adalet sarayı yanarak oldu yerlebir, (*)

Aklında ihanet olanlar, bu bir ibrettir!

Bu olay tarihin kocaman bir köşe taşı,

Beddua etmişti Paşa'nın günahsız başı.

Büyük liderlere, yapılacak bir ihanet,

Onun hayatını, bitirebilir nihayet.

Lakin bedduası, tutar iyi bilinmeli,

İşte dört asırdır, doğrulmadı Türk'ün beli.

 

(*)Yılmaz Öztuna, Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt:4

  

22.09.2005

 

 

 

 

 

ŞANLI MEHTER

 

Eski Ordu Marşı'nı, çalıyor yine mehter,

Şahlanan koca mazi, şimdi gözlerde tüter.

 

Coşku tufanı ile, dolardı yerler gökler,

Göktürkler'e uzanır, mehtere ait kökler.

 

Bu coşkuyla imanlar süngü göğüsler kalkan,

Mehterin rüzgarıyla, sanki sancaklar yelken.

 

Gülbanklar okunuyor, dolu İlahi Kelam,

Üç adım bir tebessüm, teveccüh ve de selam.

 

Şanlı ordu seferde, beraber mehter kat kat,

Herbiri kartal gibi, askerler kanat kanat.

 

Çalınan nevbet sesi, vuruyor şu vadiye,

Yeni zafer muştusu, milletine hediye.

 

Zaferlere şartlanmış, çelik kaledir ordu

"Yektir Allah" nidası, gökleri tutuyordu.

 

Önde sancak arkada Âli Saltanat tuğu,

Kılıçtır kartal gözlü muhafızın tuttuğu.

 

Sesiyle çoşar asker, sıra sıra davulun,

Türk ordusu geliyor, savulun bre savulun!

 

Şahlanan atlıların, gücünü onlar besler;

Fillerle develerle gelen devasa kösler.

 

Gönülleri titretir, zurnalar ve de ziller,

Zaferi kucaklıyor, tekbir getiren diller.

 

Bu ordu senin ordun, Ya İlahi sen koru!

Kanatlanır süvari, çınlatıyorken boru.

 

Yanık sesli hafızlar, isimleri de cevken,

Beraber söyler marşı, tüyler hep diken diken.

 

Nakkare sesi tempo, yükselir artık nabız,

Fetih müjdesi okur, yanık sesli bir hafız.

 

Cenk meydanı mehterle çınlardı baştan başa,

Düşmanları mağluptu, başlarken o savaşa.

 

Savaşta mehter susmaz, olur halkalı hilal,

Seferde gece gündüz, zikredilir Zülcelal.

 

Tüm dünyanın en köklü mızıkası mehterdir,

Topluyor her milletten, büyük övgüyle takdir.

 

Nağme nağme dizilmiş, ustaların elinde,

Mehter vardır her köklü müziğin temelinde.

 

Mehterbaşı! Sihirli sözle dirilt maziyi!

Bağrımıza basalım, kuşaklarca gaziyi!

 

Müjde var, "Nasrun Min-Allahi ve Fethun Karib"

O şanlı zaferleri, İlahi yine kıl nasib!

 

Mehterimiz dünyanın en muazzam bandosu,

Ordumuzdur dünyanın en muzaffer ordusu.

 

 

12.10.2005

 

 

VUR MEHTER VUR!

 

Mehterbaşı bak ne buyurur?

İşte gelmiştir vakt-i surur!

Başlıyor yine kutlu sefer,

Beraber hasdur! Vur mehter vur!

 

Seferimiz bir aylık yoldur,

Bak mübarek gülbank okunur!

Dikilsin sancaklar ve tuğlar,

Beraber hasdur! Vur mehter vur!

 

Mazlumun yaşı bizle kurur,

Mücahidi Allah’ım korur,

Kahrımız zarardır düşmana,

Beraber hasdur! Vur mehter vur!

 

Kösü getir orta yere kur!

Tokmağını havaya savur!

Davul, zurna, zil, boru, dikkat!

Beraber hasdur! Vur mehter vur!

 

"Nasrun Minallah" ana düstur,

Dilimiz "Fethun Karib" okur,

Düşman titresin sesimizden,

Beraber hasdur! Vur mehter vur!

 

13.10.2005

 

 

 

ÇANAKKALE ŞEHİDİ BEKİR ÇAVUŞ

 

Bardağımda merhume, Safiye Hüseyin,

Çanakkale içmiştim, yine akşamleyin,

Yine buğulu gözler, uğuldayan beyin,

Kalemime takıldı, Şehit Bekir Çavuş.

 

Kumandanları verdi, bu kutsal görevi;

"Durduracaksın ateş kusan koca devi!"

Düşünmeden anayı babayı ve evi

Yumruk gibi sıkıldı, Şehit Bekir Çavuş.

 

Cesareti orduya ulaştı çavuşun!

Bacağına saplandı uğursuz bir kurşun,

"Koşun çavuş vuruldu, arkadaşlar koşun!"

Çınar gibi yıkıldı, Şehit Bekir çavuş.

 

Hastane gemisi bu, ismi Reşitpaşa,

Kaç hastaya bir yatak, o da ortaklaşa,

Bacağını kestiler, bu da geldi başa, 

Uyanınca irkildi, Şehit Bekir Çavuş.

 

"Alınan görev böyle kalamaz ki yarım,

Burada yatıp kalmak... Duramam kaçarım,

Vatandan önemli mi benim bacaklarım?"

Fırlayarak dikildi, Şehit Bekir Çavuş.

 

Allah deyip bir hamle yapınca ileri,

Kıpkırmızı kan oldu yatağın üzeri,

Kan kaybından kararıp kapandı gözleri,

Kollarından çekildi, Şehit Bekir Çavuş.

 

Ana kuzusu idi, taze bir bedendi, 

Hayatı bu cephede yurduna adandı,

Gelecek nesillere örnek bir fidandı,

Bir dereye ekildi, Şehit Bekir Çavuş

 

Nice yiğitler böyle bir bir şehit oldu,

Dereler tepeler hep şehitlerle doldu,

Şimdi mezarları yok, künyeler kayboldu,

Derede bir çakıldı, Şehit Bekir Çavuş.

 

26.11.2005

 

 

TARİH VE ŞEHİT!

 

Söyle tarih! Kim bizim asker?

Ey şehit, kalk cevap ver dedi.

 

İbret alınacaksa eğer,

Cevap vermeye değer, dedi.

 

Muhammed'den Mehmet'ti adım,

Ocağım da Peygamber dedi.

 

Ben Türk oğlu Türk'üm kahraman,

Soyum doğuştan asker dedi.

 

Bana yan bakamadı düşman,

İmanlı göğsüm hep siper dedi.

 

Babam gazi bense şehittim,

Cihadla gelir zafer dedi.

 

Hedefe gerilmiş bir yaydım,

Zafere kuran mehter dedi.

 

Asker doğdum asker yetiştim,

Gözler ok, parmak hançer dedi.

 

Kahraman olmak gayret ister,

Şehitlikse bir kader dedi.

 

Vasiyetim vatan içindir;

Bedel isteyince ver dedi.

 

Kaç asır geçmiş üzerimden,

Şehid oldum bir seher dedi.

 

Türk'ü yıkılmaz kılan nedir?

İman en büyük cevher dedi.

 

Bin defa doğup şehit olmak,

Gönlüm hep bunu ister dedi.

 

15.10.2005

 

 

 

 

YARI ÖLÜ HÜSEYİN PAŞA

 

Gençti yaralandı, cenkte bir kere,

Düşmandan kurtuldu, düşüp de yere,

Bundan "Yarım Ölü" dendi Server'e,

O'dur Mezamorta Hüseyin Paşa.

 

Padişah getirdi, denizde başa

Düşmanı aradı, hep kuytu köşe

Donanmalarını, yaktı peşpeşe,

Cesur Mezamorta Hüseyin Paşa.

 

Beylerbeyi ve de, Kapdan-ı Derya,

Böyle bir kahraman, az gördü dünya,

Barbaros tekrar mı, gelmiş dünyaya?

Budur Mezamorta Hüseyin Paşa.

 

Mezamorta demek, bir yarı ölü,

Akdeniz onunla, oldu Türk gölü,

Sakız Adası'nda, şimdi gömülü,

Durur Mezamorta Hüseyin Paşa.

 

Koyunada,Yera, Midilli, Sakız,

Okuyun da bakın, inanmazsanız,

Kazandığı zafer, az mı tam sekiz?

Vakur Mezamorta Hüseyin Paşa.

 

Ey şanlı milletim, böyle bahtın var,

Yıl tam binyediyüz, suda altın var,

Milletin gönlünde, yüksek tahtın var,

Otur Mezamorta Hüseyin Paşa!

 

17.10.2005

 

 

 

 

 

KANATLANAN TOPLAR

 

İmanla zekayla döndü feleğin çarkı,

Türk'e yoktu deniz ve karanın bir farkı.

Fatih'ti karadan yürüten donanmayı,

Borç diye bilirim, Barbaros'u anmayı;

Binbeşyüzotuzdört yılının sıcak yazı,

Tunus'un fethini ferman etti bir yazı.

Cihan Padişahı idi Sultan Süleyman,

Kapdan-ı deryası da onun kadar yaman.

O devirde fesat yuvası idi Tunus,

Çiğnenirdi burda ahlak iffet ve namus.

Yüklendi donanma denizden iskeleye,

Düşman kaçıverdi çöldeki bir kaleye.

Çöle doğru ağır topları götürerek,

Fesadın başını gidip yok etmek gerek.

Bunlar denizcidir, çok asker ve hayvan yok,

Tedarik içinse, kaybedecek zaman yok.

Kanat yok uçmaya düşmanın arkasından,

Bir çare bulmalı, fayda yok başkasından.

Emretti Barbaros:

..........................-"Kanat takın toplara!

Bizim için deniz sayılır çöl ve kara!"

Tekerlek takıldı toplara birer birer,

Çadır bezlerini kestiler ve biçtiler,

Sonra da taktılar toplara, işte yelken,

Faydalanmak gerek güçlü rüzgar eserken.

Yıldırım hızıyla, girildi büyük çöle,

Yerle bir edildi, girilmez denen kale.

Tek tek fethedildi, birçok fesat ocağı,

Atalarım böyle getirdi yeni çağı!

 

 

25.12.2005

 

 

KANUNİ'YE SUNULAN DONLAR

 

Akdeniz iç deniz sayılırdı o günler,

Neler yaşandı bu denizde hem kaç sefer.

Binbeşyüzaltmış'tı, bakın şimdi şu harbe;

Bu sefer sahne bir ada, ismi de Cerbe.

Birleşik haçlılar, kocaman bir donanma,

Sayı ikiyüzden az derlerse inanma.

Miktarca ölçüsü kaçmıştı endazenin,

İntikamı için, şu meşhur Preveze'nin

Osmanlı sayıca sadece yüz kadardı,

Donanmada ünlü denizciler de vardı.

Gazi Turgut Reis ve Paşamız Piyale,

Ne olaylar oldu, sığmaz akla hayale.

Düşman kendisinden emin küstah ve mağrur,

Osmanlıyı silmek için el oğuşturur.

Bir yığın prens markiz, asil ve asilzade,

Bir gemi dolusu, belki daha ziyade.

Takıp takıştırmış hepsi tüm ziynetini,

Görüp kutlayacak, Türk'ün hezimetini.

Olayı şiirle detaylı anlatamam,

Bir hücumla oldu, haçlının işi tamam.

Esir düşmek oldu, asillerin sonları,

Hünkar’a sunuldu haçlıların Don'ları (*)

 

 

(*) Meşhur esirlerin isimleri:

Don Alvaro de Sandi, Don Sanchez de Levia, Don Beranger de Requesens, Don Juan de Cardona, Don Giovanni de Cardona, Don Gaston vs. 

 

03.01.2006

 

 

MUHTEŞEM SÜLEYMAN VE TÜRK ORDUSU

 

Düşünmeden edemem, maziyi zaman zaman

Nasıl bir ordu nasıl bir Muhteşem Süleyman?

 

Devlet-i Aliyye-i Osmani de ne demek?

Tarihleri çevirip, tekrar okumak gerek.

 

O kutlu devir tekrar gelir mi ki bir daha?

Allah büyüktür tarih tekerrürlü bir saha.

 

Sanmayın ki ecdadım, yağmacı istilacı,

Zulmün hasmı idiler, mazlumun da ilacı.

 

Eğitimli bir ordu, çağdaş modern donanım,

Korunurdu böyle bir güçle o gün vatanım.

 

Kapayın gözünüzü, haydin geçit resmine,

Zaman altın devrinde mekanımız Edirne;

 

Gelen Sultan Süleyman, beraberdir askeri,

Şu ihtişama bakın, sarsıyor göğü yeri.

 

Gözler çevrildi önde, bölük bölük sakaya,

Arabalar atlar yan yana arka arkaya.

 

Levazımat taşınır, su erzak örtü çadır,

Saflar halinde geçer, binlerce güçlü katır.

 

Hassa süvarileri dokuzarlı yüz sıra,

Bunlar refakat eder savaşta hünkarlara,

 

Yiğit atlar üstünde pehlivan gibi erler,

İkmal katarlarıyla beraberce giderler.

 

Derken altı bin deve, cephaneyle muvazzaf,

Altı sıra halinde, geçiyor binlerce saf.

 

Bak taburlar dizilmiş, ne kadar da estetik!

Lağımcı, nakliyeci, cebeci birlik birlik.

 

Bunlar subaylar nasıl parlar elbiseleri?

Atlar şaha kalkıyor, geçmişler de ileri.

 

 

Yağız atlara binmiş onbinlerce sipahi,

Bulutlar yürüyüşe geçmiş gibi billahi.

 

Nişancılar, vezirler, kazaskerler, defterdar,

Haşmetle yaklaşıyor, nurlu alevden tuğlar.

 

Sarayın askerleri, subaylar renk cümbüşü,

Daim konuşulacak bu tören yürüyüşü.

 

İşte yeniçeriler, geçiyor tabur tabur,

Zırhlı silahlı asil, uygun adım vakur.

 

Donanımları tüfenk,  kılınç, sırtta ok ve yay,

Bu yiğitler bu heybet, bu haşmet! Vay anam vay!

 

Derken yedişer tuğla, altın sırmalı sancak,

Ondört babayiğit ki, yiğitlik budur ancak.

 

Serdengeçtiler eller kılıçta sıra sıra,

Yan bakan çıkar mı ki, bu kutsal sancaklara?

 

"Allahü Ekber!" sesi, duyun "Allahü Ekber!"

Titriyor yerler gökler, bu gelen  şanlı mehter.

 

Mehterbaşı sanki bir efsane kahramanı,

Elde sihirli değnek; ayyıldızlı cevganı.

 

Sazları boyunlara asan zincirler altın,

Kulağını fethetmiş bütün şu kainatın.

 

Şunların ismi köstür ters dönmüş kubbe değil,

Kösleri taşıyor şu onlarca görkemli fil.

 

Hassa taburu bunlar, sanki gerçek bir büyü,

Rüya gibi giysiler, sorguçlar tavus tüyü.

 

Yüzlerce serdengeçti, hünkar özel hassası,

İhtişam sergilemek, bunların ihtisası.

 

Taşlara vuran güneş ayrılır yedi renge,

Hayran olur görenler askerdeki ahenge.

 

Cihanın kalbi burda, "çavuşbaşı" kolunda

Otuzbeşer saf yolun sağında ve solunda.

 

Aralarında Ulu Hünkar, Sultan Süleyman,

Muhteşem Süleyman bu, aman Allah'ım aman!

 

Bindiği ata bakın, sanki kanatlanacak.

İnsanlık yaşadıkça, bu Türk'ü hep anacak.

 

Altın sırmalı kaftan, içinde sanki kartal,

Ulu çınar boy atmış, işte göğe eren dal.

 

Sultan Süleyman bu, nasıl anlatılır size?

Tek bir işaretiyle krallar gelirdi dize.

 

Sarık, kavuk ve külah dolu şu dağlar taşlar,

Dağ taş sabit dururken, yürüyor bütün başlar.

 

Ferman var kutlu sefer, bunun için giderler,

Ardı arkası gelmez, bulutlarca askerler.

 

Avrupa Asya Rusya, Afrika Hind Çin Maçin,

Gidişleri İlay-ı Kelimetullah için.

 

Maddeyi mana ile taçlandırmıştı madem,

Muhteşem sıfatını çoktan haketmiş dedem!

 

Peygamberim her asra tutmuştur nurdan fener,

O'nu rehber edinmek, işte en büyük hüner!

 

10.01.2006

 

 

 

 

CELALÎ

 

Malı mülkü canı, evlad ü iyali,

Eşkiyaya kurban ederdi ahali.

 

"Celâlîlik" dendi yapılan her zulme,

"Eşkiyalık" ismi, dilde kaldı tali.

 

Birisi geberse yenisi gelirdi,

Sanki yerden biten pıtraklar misali.

 

Sap saman karışır, asayiş biterdi,

Fokurdar kaynardı, tüm Devlet-i Alî

 

Elinde silahla çıkardı dağlara,

Her birinin ortak adıydı "celâlî"

 

Yavuz Selim Han'ın devrinde türedi,

Nesillere unvan salmaktı hayali.

 

Her mazlumdan bir ah da ona  giderdi,

Her parmak gösterdi Bozok’lu Celâl'i.

 

27.01.2006

 

 

 

 

NEME LAZIM

 

Halife-i Müslimin, Koca Sultan Süleyman,

Devletin bekasını düşünür zaman zaman;

Cihad ruhu getirdi Osmanlı’yı bu hale,

Acep bir gün gelir de, uğrar mı izmihlale?

Allah korusun çöküş çok acı bir akıbet,

Her çöküş bir sebebe dayanacaktır elbet.

Düşündü ki alimdir, Hoca Yahya Efendi,  

Hem de Şeyhülislamdır. Sormaya niyetlendi;

-Hocam ferasetiniz var, cevabı siz bulun,

Kaç zamandır beynimi kemiren şu müşkülün;

Gün gelir de yıkılır mı devletimiz acep,

Sizce ne olabilir böyle yıkıma sebep?

Cevabı geldi lakin, biraz şaşırdı Hünkar,

Hem cevap çok kısadır, hem de üslup isyankar;

“Neme lazım Hünkarım!” yazmış Yahya Efendi.

Padişah hem alındı, hem biraz sinirlendi.

Yazdı ki; 

 ------------------Bu devletin atisi asıl meram,

“Neme lazım” ne demek böyle, Muhterem Hocam?

Şeyhulislam makama izah etti;

 ----------------------------------------Hünkarım,

Haşa sizi üzmek mi? Ben Allah’tan korkarım!

O cevabımız yanlış anlaşılmış elbette,

Biz şunu demek istedik: Bir gün memlekette,

Nemelazım deyip de, sinenler çoğalırsa,

Devletimizi bir gün, bunlar devir alırsa,

Herkes ortak dertlere olursa kör ve sağır,

Artık başlar devletin batışı ağır ağır.

 

24.09.2007

 

 

BİR MERMİ, BİR GEMİ, BİR ZAFER!

 

Akıl mantık dayanmaz, iman şaha kalkınca;

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

Kendinden kat kat fazla kaldıran bir karınca;

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

 

Cehennem sahnesiydi, o gün Karanlık Liman,

Hilal’i boğacaktı, göğü kaplayan duman,

Felaketi “Nusret”e çevirdi kırık dümen;

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

 

Haçlılara dur demek milletimin borcuydu,

İman dolu göğüsler, sanki kale burcuydu,

Türkiye Devleti’nin temelde ilk harcıydı;

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

 

Bu topla önlenmişti, azgın bir haçlı seli,

Ve doğruldu dünyada birçok mazlumun beli.

Asırlarca duyulur daha bu topun yeli;

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

 

Dinleyin, yükseklerden bakan sözde süperler!

Bugün daha güçlüdür, dünkü çelik siperler,

Milyonlarca Seyit var, gereğini yaparlar;

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

 

Çanakkale şehidi, gıpta eder Yiğid’e,

Sevaplarından hisse ayırmışlar Seyid’e,

Vefa, dua borçluyuz, her gaziye, şehide;

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

 

Kaidesi böyledir, bu İlahi Devran’ın;

Başarı Hakk’tan gelir, yeter ki siz davranın,

Bir yiğit insandı ki, evladıydı Havran’ın,

Koca Seyit; bir mermi, bir gemi ve bir zafer!

 

01.12.2007

(Koca Seyit’in 68.vefat yıldönümü münasebetiyle…)

 

 

 

İSTANBUL SURLARI

 

Zaman su gibi akıp yiyorken asırları,

Kim bilir neler gördü, şu İstanbul Surları?

 

“İstanbul fethedilir; mutlaka fethedilir;

O beldeyi fetheden emir, ne güzel emir,

 

O fethin askerleri de güzel askerdir.”

Bu muştuları veren, sevgili Peygamber’dir. 

 

Ayasofya hayrandı o muştuyu yazana,

Ayasofya hasretti, minareye ezana.

 

Madem ki yüce Resul, işaret buyurmuştu,

Emirlerin hülyası olmuştu hep bu muştu.

 

Toplandılar binlerce kutlu çağın yıldızı,

Bu surların önüne geldiler dizi dizi.

 

Yıkık burçlar şahittir, kaç yiğit burda kaldı;

Doksanlı yaşlarda bir Koçyiğit burda kaldı.

 

Tevhidin gecikmesi giderdi ki zoruna;

Ayasofya dargındı İstanbul’un suruna,

 

Göğsünden ulu çınar fışkırdığı zamanda,

İstanbul sevdaları yaşıyordu Osman da.

 

Bu surlar görünürdü, Bursa’daki Orhan’a,

Kosova’da can veren Hüdavendigar Han’a

 

Peygamber muştusunu resmetti hep nakkaşlar,

Yıldırım kaç kez çarptı, dillendirsin şu taşlar,

 

Çelebi Mehmet köprü oldu kutlu askere,

Murad-ı Sani gelip kuşattı, hem kaç kere.

 

Bir çocuk ki derdi hiç olmadı çelik çomak,

Hedefleri büyüktü; çağ kapamak çağ açmak.

 

Mürşitlerin elinde yoğruldu deha beyin,

Bu surlarda kaç taş var, sayardı geceleyin.

 

Maddeyi mana ile beraberce resmetti,

Kuşanmıştı tedbiri, tekniği, feraseti.

 

Tahta oturduğunda, emir verdi askere,

Yürüyün çıkıyoruz bir mübarek sefere! 

 

Dev gibi namluları çeken binlerce manda,

Ordular buluşmuştu, emredilen zamanda.

 

Denizde orman gibi duran direk ve yelken,

Boğazı bekliyordu, kutlu zaman gelirken.

 

Toplar verdikçe selam, taşlar gelirdi vecde,

Bu surlar bazen rüku ederdi bazen secde.

 

Her tepede bir mehter, kösler davullar kat kat,

Sesler orduya kamçı, düşmana ise tokat.

 

Surlar diz çöktürüldü, top top olan demirle,

Dağlar gemi taşıdı, verilen sert emirle.

 

O gün öyle muhteşem ve mübarek bir gündü,

Şükretti Ayasofya, kıbleye doğru döndü.

 

Fatih’le rahatladı, Yahudi, Rum, Ermeni;

Ey insan, senden bekler bir tek dua vermeni!

 

Taşlarında yazılı, kara ve ak sırları,

Artık kara görmesin, şu İstanbul Surları

 

05.04.2009

 

 

 

 

 

 İNANIYORSAN FATİH’SİN

 

İnanmışsan Kur’an’a, varsa fetihten haber,

Müjdelemişse seni, sözleriyle Peygamber,

 

Zorluklar yıldırmasın,  fetih ise amacın,

Peygamber buyrukları olsun daim baş tacın.

 

İstanbul surlarına varırsın gide gide,

Bedeli var her fethin, hazır etmişsen öde.

 

Düşünde görmelisin surların her taşını, 

Yastığa koyamazsın, düşünmekten başını.

 

Hedefin İstanbul’sa, çalışıp gece gündüz,

Yollar için hazır ol, yürü yokuş ya da düz.

 

Meydanı boş sanmışlar mazlumları ezenler,

Senin gelmeni bekler, köhneleşmiş düzenler.

 

Madenlere hükmeden ilmi kullan burada,

Toplara dayanacak kale kalmaz karada.

 

Kaleleri gözünde büyütme al tedbiri,

Yap dev toplarını, diz çökecektir her biri. 

 

Hiç korkutmasın seni, kat kat aşılmaz surlar,

Elbet dize gelecek, bütün zalim unsurlar.

 

Yalnız Allah’a kul ol, rehberin ilim ve fen,

Ölüm senden korkmalı, koynunda olsun kefen.

 

Uğrunda şehit düşmüş, binlerce yiğit insan,

Bu şehrin fatihi sen olursun istiyorsan.

 

Türk genci, işte hedef, karşıda yalçın kale!

İçerisi karanlık, engeldir istikbale.

 

Haydi yürü ileri! Baş dik, irade çelik,

Saf sık, kollar kenetli, silahın birliktelik.

 

Ulubatlı Hasan’lar yoldaşların olmalı,

Burca bayrak dikerek şehitliği bulmalı.

 

Boğazlardan geçerek gelirse zulme destek,

Hisarları kondurup irade koymak gerek.

 

Kereste, yelken bezi, tersane ve de gayret,

Kaç yüz kadırga girer hizmete gör de seyret.

 

Yüreği çelikleşmiş askerlerin hazır mı?

Bak şu toz bulutuna, melekler mi, Hızır mı?

 

Şu davullar zurnalar, şu kubbe gibi kösler,

Yedi tepede yedi mehter, gürleyen sesler.

 

Tekbirler, top sesleri, sallasın gök kubbeyi,

Askerin önde görsün hep sarığı cübbeyi.

 

Temeli yaşıt olmuş Muhammed Peygambere,

Ayasofya göz eder, isteği dört minare.

 

Kabrinde garip kalmış, Rasul’ün Sancakdarı,

Kaç asırdır bekliyor övülmüş hükümdarı.

 

Akşemseddin ufuğa dikmişse gözlerini,

Dinlemeyi bilirsen, manalı sözlerini.

 

Yürüyoruz deyince, hainler çıksa bile,

Rum ateşi bağrını, delerek yaksa bile.

 

Türk genci sakın bozma, o ettiğin yemini,

Denizler zincirliyse, dağdan yürüt gemini.

 

Burca dik, taşıdığın ayyıldızlı sancağı

Parçala zulümleri, kapat karanlık çağı!

 

 

19.04.2010

 

TOP