FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN RÜYASI

 
ONU TANIYALIM

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’den itibaren sayılırsa o 7.Osmanlı sultanıdır. Baştan itibaren saydığımızda şöyle demek gerekir:
Osman Gazi oğlu, Orhan Gazi oğlu, Muradı Hüdavendigar oğlu, Yıldırım Bayezid Han oğlu, Çelebi Mehmed Han oğlu, 2.Murad Han oğlu 2. Mehmed Han.
1432 yılında Edirne’de dünyaya geldi. Babası 2.Murad Han, Peygamber övgüsünü kazanabilmek için İstanbul’u almayı çok istedi. Fakat 2 defa kuşattıysa da, Haçlıların saldırısı ya da Anadolu’daki Karaman Beyliği’nin arkadan saldırması ile kuşatmalar yarım kaldı.
Çağdaşı olan alimlerden Hacı Bayramı Veli’ye bir gün İstanbul’u fethetmesi için kendisine dua etmesini istedi. Şöyle diyordu:
-Allahü Teala’nın izniyle, evliyanın himmet ve bereketleriyle İstanbul'u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bayezid Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devleti Ali Osman’ın topraklarının ortasında bir Bizans Devleti’nin olmasına hiç gönlüm razı değil. Sevgili Peygamberimizin fethini müjdelediği bu İstanbul bize lazım. Bunu almak için de himmetinizi ve yardımınızı bekliyorum.
2.Murad Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayramı Veli derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu:
-Sultanım! Bu şehrin alınışını görmek ne size ne de bize nasib olacak. İstanbul’u almak, şu beşikte yatan Muhammed’e (Fatih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddin’e nasip olsa gerektir.
 Sonra geleceğin Fatih’ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sultan 2.Murad Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu Şehzade Muhammed’e ve Akşemseddin’e artık başka bir nazar ile bakmaya başladı. Artık ona İstanbul Fatihi nazarıyla bakıyor, o gayeye uygun ilim ve feraset ehli olarak yetişmesine gayret sarfediyordu. Bu fethin bir an önce gerçekleşmesi için padişahlıktan bile feragat ederek çocuk yaşta olan oğlu Mehmed’i  tahta oturtuyordu. Ne var ki Haçlılar bunu fırsat bilerek saldırmak isteyeceklerdi. 2.Murad Han da tekrar tahta geçerek haçlıları tepeleyecekti.

PEYGAMBER ÖVGÜSÜNE MAZHAR OLDU

Daha çocuk yaşta olmasına rağmen tahtını oğluna bırakıyordu ki, İstanbul’un fethini kendisi de görsün. Çeşitli engeller çıktı. Tahta geri oturmak zorunda kaldı. Ancak Şehzade Mehmed 19 yaşına geldiğinde 1451 yılında babasının vefatı üzerine 2.Mehmed Han ünvanı ile tekrar ve vefat edinceye kadar kalmak üzere tahta oturmuştu.
Osmanlı tarihinde 1.Mehmed diye anılan padişah ise Fatih’in dedesi Çelebi Mehmed Han’dır.
2 Yıl süren hazırlık devresinden sonra İstanbul’u fethetmişti. Böylece orta çağı kapatıp, yeni bir çağın kapısını açmış ve kendisine Fatih ünvanının verilmesini hak etmişti.
İstanbul’un fethi sırasında yaşananları daha önceki sayfalarımızda anlatmış olduğumuzdan burada tekrar anlatmayacağız.
İstanbul’un fethinden sonra çeşitli mücadelelere girişen Sultan 2. Mehmed Han, doğuda da Akkoyunlu tehlikesinin belirdiğini görüyordu.
Kendisi de Müslüman ve Türk soyundan olan Uzun Hasan, Fatih’in başarılarını küçümsüyor, Haçlılarla olan akrabalığını öne sürerek, Osmanlı topraklarına gözünü dikiyordu. Hele Fatih Sultan Mehmed Han’ın Trabzon Pontus devletini ortadan kaldırması karşısında, adeta onların hamisi kesilmiş, elçi üzerine elçi göndererek Fatih’in önünü kesmeye çalışıyordu.
Fatih Sultan Mehmed Han, Trabzon Pontus üzerine yürüyordu. Bayburt ve Gümüşhane üzerinden, karadan Zigana dağlarını aşması gerekiyordu. Ordusunun başında kah ata biniyor, kah yaya gitmek zorunda kalıyordu. Yokuş, iniş ya da tırmanış gerektiren meşakkatli yolculuğuna devam ediyordu. Bu sırada yanında Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın annesi Sare Hatun da vardı. Kendisi yukarıda yazılı türden bir mesajını Fatih Sultan Mehmed Han’a ulaştırması için, Uzun Hasan tarafından elçi olarak gönderilmişti. Sare Hatun, Fatih’in bu zahmetli tırmanışını görünce şöyle dedi:
-Hey Oğul! Bu Trabzon için bunca zahmet nedendir?
Fatih, Sare Hatuın’a doğru manalı manalı baktıktan sonra şu cevabı vermiştir:
-Hey Ana! Bu zahmet din yolundadır. Bizim elimizde İslam’ın kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti etmezsek bize “Gazi” denmesi yalan olur. Bugün yahut yarın Allah’ın huzuruna çıkınca mahcup olurum.
İşte Fatih’in Din Yolu dediği cihada ne kadar değer verdiğinin delili bu tür olaylardır. Akkoyunlu Devleti işte bu Gazi ile uğraşıyor, onun önünü kesmeye çalışıyordu.
 
DOĞUYA DOĞRU HAMLE

İstanbul’un fethinin üzerinden 20 yıl kadar geçmiştir. Akkoyunlu devleti iyice güçlenmiş, Uzun Hasan kendini Fatih’ten daha üstün, devletini de Osmanlı’dan daha güçlü görmektedir. Senelerdir şan ve şeref peşinde koşan Uzun Hasan, Azerbaycan’ı, İran’ı, Diyarbekir’i, Erzurum’u ve bunların doğusunu, Anadolu’nun doğu kısmını, Irak’ın tamamını, Horasan’ı ve daha birçok memleketi fethetmiş, bu sınırların içinde güçlü bir devlet kurmuştu. İşte bu başarılarından dolayı gurur ve kibir abidesine dönmüş, kendisini yenilmez olarak görmeye başlamıştı. Osmanlı Devleti’nin batıdan Venedik ve diğer Haçlı devletleri, doğudan da kendisinin sıkıştırması halinde kesin mağlup edileceğini düşünüyordu.
Akdeniz’de ise o devrin en güçlü donanmasına sahip olan devlet Venedik’tir. Osmanlı Donanması da çok güçlüdür ama yüzyıllardır denizci olan Venedik Devleti’nin deniz gücü seviyesine erişememiştir. O yıllarda Venediklilerin elinde 3 binden fazla gemi, 30 binden fazla da denizci mevcuttu.
1471 yılında ise Akkoyunlu Devleti ile Venedik Devleti arasında işbirliği anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre bu iki devlete Osmanlı’dan bir saldırı olursa, beraber hareket etmeyi, keza Osmanlı’ya birisi savaş açarsa öbürü de iştirak etmeyi garanti altına alıyordu. Kağıt üzerinde Osmanlı yurdunu da paylaşmışlardı. Buna göre İstanbul ve Anadolu Akkoyunlular’ın, İstanbul hariç olmak üzere tüm Avrupa’daki Osmanlı toprakları, Venedik ve müttefiklerinin olacaktı. Uzun Hasan Anadolu’dan Osmanlı’nın önünden kaçıp kendisine sığınmış bulunan İsfendiyaroğlu, Germiyanoğlu, Dulkadiroğlu ve Karamanoğlu gibi beyleri de sarayında bulunduruyor, Osmanlı’ya savaş açması için onların teşvik ve tahrikleri Uzun Hasan’a cesaret veriyordu.
Bu tarihlerin birinde Uzun Hasan, Venedik Devleti’nin gönderdiği elçi ile konuşmaktadır. Sözü edilen bu elçi aynı zamanda Uzun Hasan’ın akrabası da oluyordu. Venedik devletine şu teklifi götürmesini istemiştir.
-Osmanoğlu’nu iki taraftan sıkıştırıp, namını dünya yüzünden kaldıralım!
Bu çok tehlikeli bir gelişmeydi. Fatih Sultan Mehmed Han’ın istihbaratı bu gelişmeyi anında kendisine ulaştırdı. Tedbir gerekiyordu. Osmanlı kıskaca alınmak isteniyordu.
Derhal Çanakkale Boğazı’nda tedbirler alındı. Kaleler güçlendirildi. Osmanlı Donanması tüm gücüyle bu boğaza konuşlandırıldı. 
Uzun Hasan ise, Fatih’e mektuplar gönderiyor, yendiği devlet başkanlarının kellelerini kesip yolluyor ve dehşet salmaya çalışıyordu. Daha da ileri giderek, Osmanlı’dan para istemeye yelteniyordu. Hatta Osmanlı’nın kendisine bağlılığını bildirmesini isteyecek kadar ileri gidiyordu.
Fatih Sultan Mehmed Han ise, devlet adamlığı örnekleri sergiliyor, bu gelen çirkin tekliflere makul, mantıklı, itidalli cevaplar veriyordu:
“-Allah Malik ül Mülk’tür. İstediğine devlet verir, istediğinden de geri alır. İstediğini aziz istediğini de rezil eder. Biz Allah’ın beldelerinin valisiyiz, kullarının hamisiyiz, Resulullah’ın sünnetinin ihya edicisiyiz, onun şeraitinin yolunun koruyucusuyuz.
Sen de Acem Serdarı’sın, Büyük Han’sın, yeryüzünün Keyhüsrev’isin, zamanımızın Feridun’usun… Kişi kendine verilen devlete mağrur olup, haddini tecavüz edip, insafsız hareket ederse bunlar, saltanatının değişeceğine, memleketinin de yıkılacağına alamettir.
Osmanlı Ülkesi Darül İslam’dır. Böyle bir İslam Devleti’ne kasdın varsa, şeriat ve devlet düşmanı olursun. Şayet yapmak istediğin bu ise, senin gibi böyle taifelerin yok edilmesi için atımın eğerlenmiş, kılıcımın kuşanılmış olduğunu, üzerine gelerek mazlumlar üzerinden zulmünü kaldıracağımı, nam ve nişanını yerle bir edeceğimi bilmiş ol.”
Artık savaş kaçınılmaz olmuştur. Bu iki Türk ve Müslüman devlet ve ordu, kozlarını paylaşmak zorundadır. Ama Fatih bir kardeş devlet diye kabul ettiği Akkoyunlular’a hala savaş açmakta tereddütlü davranıyordu.
Bu tereddüdü giderecek ilk hareket Akkoyunlular’dan geldi. Osmanlı beldelerine saldırıya geçtiler. Sivas ve Tokat istila edildi, yağmalandı. İleri harekete de devam ediyorlardı. Venedik donanması ise Çanakkale Boğazı’nı zorlamaya cesaret edememekle birlikte, Ege ve Akdeniz kıyılarındaki Osmanlı limanlarını ve kıyı şehirlerini yağma ediyor, yakıp yıkıyordu.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın çekindiği bir durum vardı. Akkoyunlu Devleti ile Mısır Memlük Devletlerinin ittifak etme ihtimali… Uzun Hasan’ın Memlükler hakkında hayır düşünmediği belliydi. Bu konuda yazılmış hakaret ve kötü niyet dolu bir mektubu, Fatih’in casusları tarafından ele geçirilmişti. Bu mektubun Memluk Sultanı Kayıtbay’a gönderilmesi, bu ittifakı önlemeye yetmişti. Şimdi Uzun Hasan’a karşı harekete geçmek için ortam müsait hale gelmişti.
1473 yılının Nisan ayında Üsküdar’dan ordusunun başında hareket eden Fatih Sultan Mehmed Han’ın yeni amacı, Uzun Hasan’a bir ders verip, doğu sınırlarını güvenli hale getirmektir.
Osmanlı ordusu Sivas yakınlarına geldiğinde, Fatih Sultan Mehmed Han, teftiş edip gözden geçirdi. Sağ kanat, sol kanat ve merkezdeki kuvvetleri ile yaklaşık 100 bin asker mevcuttu. Modern silahlarla donatılmış güçlü bir ordu meydana gelmişti. Ateşli silah olarak Uzun Hasan’ın ordusundan çok daha üstündü.
Akkoyunlu ordusu hemen hemen Fatih’in ordusu ile sayı olarak eşitti.
Fatih burada bir harp divanı kurulmasını buyurarak, savaşta takip edilecek stratejik ve taktik hattı hareketi müzakere etti. Çıkan netice şu idi:
Kale muhasarası ve zaptıyla hiç oyalanmaksızın ileri harekete devam edilecek ve bir meydan savaşında kozlar paylaşılacaktı.
Eski akıncı beylerinden Mihaloğlu Ali Bey kumandasında bir öncü kuvvet ileri gönderildi.                                                                                                                                                                                                                                                                          
 
FATİH’İN RÜYASI

Fatih Sultan Mehmed Han, ileri yürüyüş sırasında bir gece değişik bir rüya gördü:
Rüyada Fatih bizzat kendisi pehlivan kıyafeti ile Uzun Hasan’la bir güreş tutmuştur. İlk hamle Uzun Hasan’dan gelmiş, Fatih bu hamleyle diz üstü yere düşmüştür. Kendisini toparlamaya muvaffak olan Fatih Sultan Mehmed Han, hasmı Uzun Hasan’ın göğsüne bir darbe indirmiştir. Bu darbe ile sarsılan Uzun Hasan’ın yüreğinden bir parça koparak yere düşmüştür. Galibiyet Fatih Sultan Mehmed Han’ın olmuştur.
Rüya, yorumcular tarafından Fatih Sultan Mehmed Han’ın zafer kazanacağının bir işareti sayıldı. Orduya da aynen tamim edilerek moraller yükseltildi. Asker canlarından çok sevdikleri Gazi Padişah’ın bu rüyayı görmüş olmasının, kesin zafere işaret olduğunu anladı ve o moralle Otlukbeli mıntıkasına doğru harekete geçti.

RÜYA GERÇEKLEŞİYOR

Osmanlı öncü kuvvet olarak ileri gönderilen birlikler içinde bulunan Has Murat Paşa, eline bir fırsat geçtiğini düşünerek tedbirsizce ve diğer birlikleri beklemeksizin düşman üzerine atılmıştır. Kolay bir zafer kazanacağını ummaktadır. Mihaloğlu Ali Bey, her ne kadar bundan kaçınmasını emrettiyse de, büyük başarı kazanıyorum zannıyla hücumu devam ettirmiştir. Beraberinde bazı kumandanlar olduğu halde pusuya düşmüş, askeri mağlup ve kendisi de şehid edilmiştir.
Uzun Hasan esir alınıp huzuruna getirilen Osmanlı kumandanlarını görünce;
-Osmanlı ordusunda artık güç ve kuvvet kalmamıştır. Zafer bizimdir.
Diyerek sevinç tezahürlerinde bulunmuştur.
Esir alınan kumandanlar içinde bulunan Turahan Bey Zade Ömer Bey;
-Sevincin kursağında kalacaktır. Sultan Mehmed Han’ın geride daha benim gibi yüzbinlerce askeri bulunmaktadır.
Demiştir.
Bu acı haber Fatih Sultan Mehmed Han’a ulaşınca çok büyük üzüntüye kapılmıştır. Sadrazam Mahmut Paşa’yı Has Murad Paşa’ya zamanında yardım yetiştirememekle suçlamıştır.
Sonradan muhtemelen bu ihmalinden dolayı olacak, sadrazamı Mahmut Paşa’yı azlettiğini görüyoruz.
Böylece rüyanın birinci bölümü tahakkuk etmiş oluyordu. Uzun Hasan ilk hamleyi yapmış, Has Murad Paşa kumandasındaki Osmanlı birliklerini mağlup etmeyi başarmıştı. Yani Fatih dizüstü düşmüştü. Rüyanın geri kalan kısmı Otlukbeli savaşında aynen hakikat olacaktır.
İşte Otlukbeli savaşının ayrıntıları:

OTLUKBELİ ZAFERİ

Bir tarafta Akkoyunlu Devleti’nin mağrur hükümdarı Uzun Hasan’ın ordusu, diğer tarafta da Osmanlı Devleti’nin Peygamber’in övgüsüne mazhar olmuş güzel Emir’i Fatih Sultan Mehmed Han ve güzel ordusu bulunmaktadır.
Mekan Erzincan, Tercan yakınlarında Otlukbeli mevkiidir.
Uzun Hasan ordusunun iki kanadına, oğulları Zeynel ve Uğurlu Mehmed Mirza’yı kumandan tayin etmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın da ordusunun iki kanadına oğulları gelmişti. Zeynel’in karşısına Şehzade Mustafa düşmüştü. Daha ilk hamlede Zeynel’in kuvvetleri bozguna uğradı. Şehzade Mustafa’nın kumandanlarından Mahmut Ağa, Zeynel’in kellesini keserek Şehzade’nin önüne getirdi. O da bu kelleyi babası Fatih Sultan Mehmed’e gönderdi.
Zeynel babasının yürekparesi sayılıyordu. Kellesi Fatih Sultan Mehmed’in önüne düşünce, Uzun Hasan’ın ciğerparesi yere düşmüş oluyordu. Böylece rüyasının ikinci kısmı tahakkuk etmiş oluyordu. Şimdi son olarak Uzun Hasan’ın mağlubiyetine sıra gelmişti.
Diğer cenaha kumanda eden Şehzade Bayezid de, hasmı olan Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed’e yaptığı hücum sonunda, onu bozguna uğratıyordu. Zafer 8 saat gibi kısa bir sürede kazanılmış oluyordu.
Uzun Hasan her şeyin bittiğini anladı. Artık kesin olarak mağlup olmuştu.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın görmüş olduğu rüya böylece safhalarıyla birlikte aynen tahakkuk etmiş oluyordu.
 Tarihlerimize Otlukbeli Zaferi diye geçen büyük zafer böylece kazanılmış oluyordu.
Uzun Hasan’a gelince:
Bütün otağını, ağırlıklarını, hazinelerini ve ordusunu savaş meydanında bıraktı. Hızlı koşan soylu bir atı vardı. Bu atına atlayıp, canını kurtarmak üzere savaş meydanından kaçarken, kendisini savaşa teşvik etmiş bulunan Karamanoğlu Pir Ahmed Bey’e şöyle bağırıyordu:
-Behey Karamanoğlu! Hanedanın harab ola! İsmimin kötü anılmasına sebep oldun. Sanki benim Osmanoğlu ile ne işim vardı?
170 kumandanı ile 5 bin askeri esir düşmüştü. Ömrü boyunca bir daha Osmanlılar’ın karşısına çıkamadığı gibi, isimlerini bile anamadı. Oğullarına da Osmanoğlu ile asla savaşmamalarını vasiyet etti.
Düşman ordusu bozulmuş kaçarken, kumandanları Fatih Sultan Mehmed Han’a:
-Hünkarım, düşman bozulmuş kaçmaktadır. Emrederseniz takip edip hepsini mahvedebiliriz, fırsat bu fırsattır.
Fatih Sultan Mehmed Han tarihlere bir ibret ve feraset örneği olan şu cevabı vermiştir:
-Bu ordu Türk ve Müslüman olan bir ordudur. Biz kardeş kavgasına gelmedik. Uzun Hasan’a hak ettiği cevabı verdik, bu bize yeter. Fazlası caiz olmaz. Biz bir an önce batıya gidip cihadımıza devam etmeliyiz…
Böylece Şiilerin çoğunlukta yaşadığı İran gibi topraklarda, Sünni bir hanedan olan Akkoyunluların yıkılmayıp varlıklarını devam ettirmelerine, ama Osmanlı’nın karşısına bir daha çıkmayacak şekilde devam ettirmelerine fırsat vermiş oluyordu.  Bütün tarihçiler bu centilmenliği takdir ile övmek durumunda olmuşlardır.
Bu zafer Osmanlı aleyhine ittifak etmiş bulunan doğu ve batı çemberinin, doğu kısmını çözmüş ve tehlikeyi uzaklaştırmış oluyordu. Böylece batıda da kazanılacak zaferlerde, doğudan bir engelleme olması mümkün olmayacaktı. Fatih’in istediği de buydu.
Bu sonucu aldığına son derece memnun olan Fatih Sultan Mehmed Han, Akkoyunlu ordusundan alınmış olan bütün esirlerin serbest bırakılmasını emretmiştir. Bütün bu adilane ve centilmen davranışı, Akkoyunlular içinde ve tüm İslam dünyasında yankılanıyor, Osmanlı’nın İslam’a hadim bir devlet olduğunu herkese bir defa daha göstermiş oluyordu.
Akkoyunlu Devleti ile Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere ittifak eden batılı haçlılara gelince:
Venedik, Papalık, Napoli, Kıbrıs, Rodos güçleri ve diğer müttefikler darmadağın oldular. Topladıkları deniz donanması herkes kendi ülkesine gitmek üzere kendiliğinden yok oldu. Sıranın kendilerine geleceğini bildiklerinden hepsi ayrı ayrı sulh ve anlaşma talepleri ile Fatih’e başvurmak zorunda kaldılar. Otlukbelinden sonra daha 6 yıl savaş devam etmiş sayıldığından, Fatih Sultan Mehmed Han, batılı bu düşmanlarının bir kısmıyla sulh yapmıştır. Ama, istediği şartları dikte ettirerek yapmıştır. Çünkü artık Asya tarafından sınırlarına bir tehdit kalmayan Osmanlı’nın, batı cephesinde istediği gibi bu devletleri ezebileceğini kendileri çok iyi anlamışlardı.
Otlukbeli zaferinden sonra dünyadaki en önemli güçlü devletler şunlardı:
Osmanlı Devleti, Memluk Devleti, Akkoyunlular, Hind Delhi Sultanlığı, Hindistan Behmeni Devleti, Çinliler, Timurlu Devleti, Fas Sultanlığı, Venedikliler, Almanya, Macarlar, Lehistan, Fransa, İngiltere, Napoli, Aragon, Kastilya.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed Mirza, Osmanlı’ya iltica edecek, Fatih Sultan Mehmed’in kızı Gevherhan Sultan ile evlenecektir. Daha sonra Paşa ünvanıyla Osmanlı ordusuna hizmetlerde bulunacaktır. Ayrıca Fatih bu damadını Beylerbeyi yapacaktır. Akkoyunlu Devleti ise yediği bu darbeden kısa bir süre sonra tarihe intikal edecek 20-25 sene sonra ise bu topraklarda Şah İsmail’in liderliğinde Safevi Devleti yükselmeye başlayacaktır.
Artık batıda fetihlerin önü açılıyor, Osmanlı ordusu Roma’nın kalbine doğru, emin adımlarla yol alıyordu.
Batılılar güçlü müttefikleri Uzun Hasan’ın kesin mağlubiyetinden sonra artık, Osmanlı’yla bir savaşın kazanılmasını imkansız olarak görmeye başlayacak, moralleri ve ümitleri sıfıra inecektir.
Otoranto’ya kadar ilerleyen Fatih Sultan Mehmed Han’ın ordusu Roma’ya bir adım kala, Fatih’in, Allah’ın takdir ettiği ömrünün dolması üzerine Otoranto’dan geri çekilmek zorunda kaldığını görüyoruz.
 İstanbul’u fethetmek suretiyle Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bulunan Fatih Sultan Mehmed Han’ın ömrü kifayet etseydi, Roma fethinin de övgüsünü kazanabileceğini tahmin etmek zor değildir.
Fatih Sultan Mehmed Han!
İstanbul Fatihi…
Hep bu kadarını biliriz. Başka neler yaptı, pek bilmeyiz, merak dahi etmeyiz. Ama sadece başlıklarını bile saymak sayfalar tutuyor. Tarihe öyle kayıtlar düşmüş ki, her biri İstanbul fethi kadar olmasa bile, derin izler bırakmış kayıtlar. Gelin bir başlık halinde yapmış olduğu fetih ve icraatları sıralamaya çalışalım:
 

NELER YAPTI

Onu birçoğumuz sadece İstanbul fatihi olarak biliriz. Ama bu bilgi doğru olmakla birlikte çok noksandır. Adeta at sırtından hiç inmeyen bir mücahit kumandan, ilim ve alimin dayanağı ve hamisi, günümüzde bile hala hayranlıkla seyredilen eserlerin banisi, medeniyetin öncüsü, çağları değiştirecek bir kaşif ve mucit, Osmanlı topraklarını katlayarak genişletmiş bir Padişah’tır.
17 devleti haritadan silen, 200’den fazla şehir ve kaleyi fethetmiş bir Fatih, ayrıca her gönülde hala yaşayan ve yaşayacak olan bir gönül adamı ve şairdir.
Tarihçilerin ittifakla yaptığı değerlendirmeler, gelmiş geçmiş tüm komutanlardan daha güçlü bir komutan, daha usta bir siyasetçi ve emsaline rastlamanın mümkün olmadığı bir liderdir.
Yaptığı ilmi keşif ve icatlarla da, en büyük mucitler içinde yer alan bir ilim adamıdır. Onun muhayyilesine göre dünyada İslam Dini hakim olmalı, tek bir Osmanlı Devleti, tek bir Padişah bulunmalı ve başşehri de İstanbul olmalıdır. Bunu söylerken diğer dinlere hayat hakkı tanımadığı şeklinde bir düşünce asla varit değildir. Tarihin şahitliği ile sabittir ki, o istese Hıristiyanlığı ve Yahudiliği yeryüzünden kaldırabilirdi.  O İslam dini tek din olmalıdır derken, doğru olan İslam Dini’nin insanların kabulüne eğiterek sunulmasını kasdetmiş olmalıdır. Diğer dinlerin yaşaması, yayılması, önderlerinin seçilmesi ve mensuplarının dinlerini yaşamaları için kanunnameler çıkarmış ve din hürriyetini tam manasıyla sağlamıştır.
Miladi 1432 yılında doğdu.
1444 yılında 13 yaşının sınırında babası Sultan 2. Murad Han’ın tahttan feragati ile birinci defa tahta geçti. Hemen arkasından Haçlıların toplanıp saldırıya geçmeleri üzerine, kendi isteği ve devlet adamlarının teklifi ile babası tekrar tahta geçti.  Varna ve 2.Kosova zaferleri ile Haçlılar tepelendi. Babasının yaptığı bazı savaşlara kendisi de babasının yanında katılmış ve tecrübe kazanmıştır.
1451 yılında babasının vefatı ile ikinci defa tahta çıktığında henüz 19 yaşında idi.
İlk icraatı, Anadolu’da huzursuzluk çıkaran ve İstanbul’un fethine mani olabilecek beyliklere haddini bildirmek oldu. Karaman Beyliği’ni yola getirerek onlarla anlaşma imzaladı.
İstanbul’un fethi hazırlıklarına başladı. Anadolu Hisarı’nı yeniden elden geçirdi, modernize etti. Rumeli Hisarı’nı kısa sürede yaptı. Çanakkale Boğazı’nın emniyetini sağlamak için hisarlar inşa etti. Gelibolu tersanesinde bir yıl içinde yüzlerce gemi yaptırdı. İstanbul surlarını yıkacak ve fethi gerçekleştirecek yeni ve ağır silahlar icat edip yaptırttı.
Marmara’da irili ufaklı adaları Osmanlı topraklarına kattı.
1453 yılında 54 günlük muhasaradan sonra İstanbul’u fethetti, böylece yeniçağın başlangıcını işaret etti. Ayasofya kilisesini devletten satın aldı, camiye çevirdi, cami olarak kullanılması şartıyla millete vakfetti.
Aynı yıl Cenevizlilere ait olan Galata ve hemen sonra da Enez’i Osmanlı sınırları içine aldı. Taşoz Adası da bundan sonra fethedildi. 1454 yılında ise Kırım Kefe Liman şehri Osmanlı donanmasınca muhasara edilecek, şehrin sahibi Venedikliler Osmanlı’ya vergi vermeye mecbur tutulacaklardı.
1455 yılında iki defa sefer düzenlediği Sırbistan’ın bazı kesimlerini fethetti. Aynı yıl Arnavutluk’u fethetti. Rodos’a sefer düzenledi.
1456 ve1457’de Ege adalarından İmroz ve Semendirek’i fethetti. Sırbistan’a bir sefer daha gerçekleştirdi.
1458 tarihinde Mora yarımadasına sefer düzenledi, Belgrad ve Sırbistan’ı fethetti. Atina, Osmanlı sınırlarına katıldı. Eyüp Sultan Camii, türbesi ve külliyesi inşa edildi. Ertesi yıl Mora yarımadasına bir sefer daha düzenledi. Mora topraklarının birçok yerlerini fethetti.
1461 yılında ise önce Amasra, arkasından Çandaroğlu Beyliği ile Sinop’un da fethedildiğini görüyoruz. Yine bu yıl çok önemli bir olay olan Trabzon Pontus Devleti, tarihe intikal ile toprakları Osmanlı Devleti’ne katıldı. Bu yılın sonunda Karadeniz’in güney kıyıları tamamen Osmanlı hakimiyetine geçmişti. Aynı yıl Ege Denizi’nde Midilli Adası’nın fethedildiğini, böylece Ege’nin büyük ölçüde Osmanlı iç denizi haline gelmeye başladığını görüyoruz. Batıda da çok önemli olan ve tarihe damgasını vuran fetihler aynı yıl vuku bulmuştur:
Bosna Krallığı’nın fethedilmesi, Hersek’in Osmanlı topraklarına katılması suretiyle günümüzde de halen Müslümanlık özelliğini koruyan Bosna-Hersek’in, Osmanlı idaresine katıldığını biliyoruz. Uzun yıllar sürecek olan Osmanlı-Venedik savaşı da bu yıl başlamıştı. Aslında buna Osmanlı-Venedik savaşı denmez. Venedik Devleti’nin saflarında tam irili ufaklı 25 devlet ittifak ederek Osmanlı’ya savaş açmışlardı. Bu devletleri şöyle sıralamak mümkündür:
Venedik
Macaristan
Almanya
Lehistan
Aragon
Kastilya
Napoli
İran
Kıbrıs
Rodos
Papalık
Floransa
Milano
Savoie
Ferrara
Modena
Siena
Lucca
Pisa
Mantau
Trento
Burgonya
Ceneviz
Karaman
Gürcistan 
Bu savaş tam 18 yıl sürecektir. Fatih Sultan Mehmed Han ile Uzun Hasan’ın Otlukbeli’de savaşması ve Osmanlı zaferinden önce tehlike arz eden bu uzun savaş, bu zaferden sonra artık, Osmanlı’nın üstünlüğü ile geçmiş, bu devletlerden pek çok yerler fethedilmiş veya tavizler alınmıştır. Denilebilir ki, Fatih Sultan Mehmed Han tam 25 devlet ile aynı anda savaşa tutuşmuş ve her birini mağlup etmeyi başarmıştır. Bu birleşik cephenin tahakkukunda Papa’nın rolünü anlatmaya gerek yoktur. Bu bir Haçlı ittifakıdır ama, Akkoyunlu ve Karaman gibi Türk ve Müslüman devletlerin de bu ittifaka girdiklerini görüyoruz. Ortak düşman olarak Osmanlı’yı görmeleri elbet bu hatayı işlemelerinin sebebiydi.
Bu ittifakı sağlamış bulunan Papa 2. Pius, umduğu zaferi göremeyince kısa süre sonra kederinden ölecektir.
Tarihte meşhur Kazıklı Voyvoda da denilen Voyvoda 3.Vlad Tepes tarafından savunulan Eflak, bu yıl fethedilmiş, Voyvoda Macaristan’a kaçarak canını kurtarmış, bu gün Romanya diye adlandırılan Eflak Osmanlı’nın eline geçmiştir.
Bu yıllarda Fatih Sultan Mehmed Han, donanmayı daha da güçlendirerek açık denizlerde söz sahibi olmayı amaçlamış, bu maksatla Haliç Tersanesi’ni inşa ettirmişti.
Karamanoğullarının tekrar tecavüze yeltenmeleri üzerine, 1466 yılında İç Anadolu’ya geçen Fatih, Konya ve çevresini fethederek Karaman ilinin Osmanlı’ya bağlanmasını sağlamıştır. Karamanoğlu Mehmet Bey de Osmanlı Devleti’ne Sadrazam olmuştur.
1470 yılında ise, Eğriboz Adası fethedilmiştir. İnşaatı devam etmekte olan Fatih Camii ibadete açılmış, Fatih Camii’nin külliyesi olan tesislerde Fatih Üniversitesi kurulmuştur. Böylece ilk Osmanlı Üniversitesi kurulmuş oluyordu. Bugün İstanbul Üniversitesi’nin kuruluş yılı olarak kabul edilen yıllar işte o yıllardır.
Ertesi yıllarda güneye inen Osmanlı kuvvetleri, Silifke Niğde ve Alanya taraflarını fethetmişlerdir. Bu şekilde Karamanoğlu Devleti fiilen sona ermiş oluyordu.
Topkapı Sarayı da bu yıllarda yapılmıştır. O Topkapı Sarayı ki, asırlarca dünyaya merkezlik yapmış bir saray. O saray ki, halen Mukaddes Emanetleri bünyesinde barındırması itibariyle tüm Müslümanların Hilafet merkezi olarak gördükleri saray.
1472 yılında Uzun Hasan’ın İç Anadolu’yu vurmakla görevlendirdiği ordusu, Şehzade Mustafa kumandasındaki Osmanlı ordusuna Kıreli denen yerde mağlup olarak geri çekilmişti.
1473 yılı ise Otlukbeli’nde Akkoyunlu Devleti ve onun mağrur hükümdarı Uzun Hasan’ın mağlup edilerek, doğu sınırlarının güvenceye kavuşturulması, ayrıca zafer sonucu olarak da Osmanlı Devleti’ni kıskaca alarak yıkmak isteyen Akkoyunlu ve Haçlı ittifakının parçalanarak büyük bir badirenin aşılması.
Arkasından da Batılı devletlerle sulh yapılırken her birinden tavizler alınması. Bugünkü Moldavya, o günkü ismiyle Boğdan’ın fethi gibi parlak neticeli zaferlerin kazanılması gerçekleşmiştir.
1475 yılında ise çok çok önemli bir olay daha gerçekleşti. Karadeniz’deki Osmanlı üstünlüğünü ve zaferlerini takip eden Kırım Hanlığı, Osmanlı donanmasını kendileri davet ettiler. Fatih Sultan Mehmed Han, donanma kumandanı Gedik Ahmet Paşa’yı 183 savaş ve bir o kadar da yük gemisiyle Kırım’a gönderdi. Donanmada ayrıca 100’den fazla ufak çaplı gemi de at ve levazımatı ile yüklüydü. Bu kadar güçlü bir donanma o güne kadar o sularda görünmemişti.
Kırım çok geniş toprakları ile bu şekilde Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Yüzyıllar boyu da Osmanlı olarak kalmıştır.
1478-1479 yıllarında ise fetihler devam etmiştir. Başta Leş şehri ve İşkodra bu yıllarda fethedilmiştir. Bilhassa İşkodra’nın fethi çok önemlidir. Sarp kayalık ve yalçın tepeler arasında bulunan İşkodra’nın muhasarası için buraya top yanaştırmak mümkün olmamıştır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın emriyle bu tepelere bir top döküm atölyesi kurulmuş, kısa sürede İstanbul muhasarasında kullanılan toplardan daha büyükleri bu tepelerin başında dökülmüş ve kale muhasarası başlamıştır. Bu Osmanlı’nın top dökümünde nerelere gelmiş olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Yeni inşa edilen ve 11 adet olduğu yazılan bu dev toplar günde 170’den fazla dev gülleleriyle İşkodra kalesini dövmeye başlamıştır. Yine ilk defa olmak üzere top güllelerinde bir yenilik yapıldı. Zeytinyağı, yün, güherçile ve benzeri maddelerle atıldığı yerde yangınlar çıkaran gülleler icad edilerek kullanılmıştır. İşkodra’dan sonra bölgede Akçahisar denilen şehir de fethedilmiştir. İşkodra’nın fethi esnasında Osmanlı’nın savaş sanatını görenler nasıl bir teknolojik devrim geçirilmiş olduğunu hayret ve gıptayla müşahade etmişlerdir. Anılan bu dev toplar ve güllelerden başka, yanmaz balonlar, havan topları, yangın füzeleri gibi yeni icad silahlar başarıyla kullanılmıştır.
İstanbul’un fethinden sonra yine bir Peygamber müjdesi olan Roma’nın fethine de teşebbüs edilmiş, bu maksatla önce İyonya adaları fethedilmiş, arkasından Adriyatik Denizi’nin karşı kıyısında bulunan Otoranto’ya donanma gönderilmiştir. Bu donanma kısa sürede Otorantoyu fethetmeye muvaffak olarak, Roma yolunu açmıştır.

VEFATI

 Fatih Sultan Mehmed Han, 1481 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştuğunda 49 yaşının içinde bulunuyordu.
 Koca Sultan’ın vefatı hakkında çok şey söylenmiştir. Biz de bu söylenenleri özet halinde buraya alacağız.
 Tarihler 25 Nisan 1481’i göstermektedir. Osmanlı’nın muzaffer ordusu, İstanbul Maltepe ile Kocaeli Gebze arasında bulunan Sultan (Hünkar) Çayırı mevkiinde toplanmıştır. Nereye gidilecek, hangi fetih gerçekleşecek, neler yapılacaktır? Bunu bilen sadece Fatih Sultan Mehmed Han’dır. O Sultan ki, sırlarını çok iyi saklayıp, birileri tarafından duyulmasını engellemektedir. Meşhurdur:
-Sırlarımı şu sakalımın teli bile bilecek olsa, onu koparır atarım!
Demiştir.
Yine meşhurdur, bir seferin başlangıcında ordu yola çıkmıştır ama, nereye gidileceğini yalnız Fatih Sultan Mehmed Han bilmektedir. Vezirlerinden birisi cüret edip sorar ve aralarında şu konuşma geçer:
-Hünkarım bu seferiniz ne tarafa ve kimin üzerinedir?
-Sen sır tutmasını bilir misin?
Kendisine bir sır verileceğini ve bunu tutmasının isteneceğini zanneden, kendi kendine gururlanan vezir, baş eğerek derhal cevap verir:
-Elbette Sultanım! Sır tutmasını çok lüzumlu görür ve çok iyi bilirim.
Sultan Fatih vezirin hevesini kursağında bırakan şu cevabı verir:
-İyi öyleyse. Ben de çok iyi bilirim!
İşte yine bir sefere çıkılmaktadır. Ama bunu da yalnız Hünkar bilmektedir. Doğuya mı gidilecek, batıya mı, daha sonra belli olacaktır. Kuvvetli bir ihtimaldir ki, Fatih Sultan Mehmed Han bu seferini Roma üzerine yapacaktı.
49 yaşının içindedir ve çok sağlıklıdır.
25 Nisan’da Üsküdar’a geçen Fatih Sultan Mehmed Han, süratle ordusunun bulunduğu Sultan Çayırı’na ulaşmıştır. Ordusu ile son kez görüştüğü sonradan anlaşılacaktır. Aniden şiddetli bir sancı tutar. Doktorların müdahalesi netice vermez. 3 Mayıs 1481 günü öğleden sonra saat 16 civarında da ruhunu teslim eder. Tarihlere baktığımızda Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin, babası Ertuğrul Gazi’nin aynı gün ölümü üzerine, Kayı Aşireti’ne bey olduğu 1281 tarihli günün 200. yıldönümüdür.
Ölüm sebebi olarak tarihçiler iki ayrı görüş üzerinde dururlar:
Birinci görüşe göre:
Venedikliler Osmanlı sarayına casus olarak bir doktoru sokmuşlardır. Bir Yahudi olan bu doktorun adı Maestro Iacopo olup, güya ihtida etmiş ve adını Yakup olarak değiştirmiş, Yakup Paşa adıyla Padişah’ın özel doktoru olmuştur. Gizli görevi Fatih Sultan Mehmed Han’ı zehirlemektir. Bu iş karşılığı Venedik Devleti tarafından kendisine bugünkü rayiçle 87 milyon dolar değerinde para verilecek, Venedik’in imtiyazlı vatandaşı olacak, kendisine ve sülalesine her türlü konfor sağlanacağı gibi vergi de alınmayacaktır.
İşte bu Yakup Paşa, Padişah Üsküdar’a geçtiğinde, hafif rahatsızlanması üzerine kendisine ilaç diye zehir vermiştir. Padişah’ın sancısı arttıkça zehrin de dozu arttırılarak verilmiş, ciğerleri parçalanan Hünkar, kan kusmaya başlamış ve daha fazla dayanamayarak 8 gün sonra vefat etmiştir. Hemen yakalanan Yakup Paşa parçalanarak linç edilmiştir.
İkinci görüşe göre:
Osmanlı sülalesinde kalıtım yoluyla nesilden nesile geçen bir hastalık vardır. Nikris hastalığı. Bir çok padişah bu hastalık sebebiyle erken yaşlarda vefat etmiştir.
Nikris (gut), vücuttaki ürik asit fazlalığından oluşur. Ürik asit sağlıklı kişilerin kanında da çeşitli kimyasal işlemler sonucunda bir yıkım ürünü olarak bulunur. Ancak ürik asitin fazlalığı; ya ürik asitin yapım fazlalığından, ya böbreklerden atımının az olmasından, ya da vücutta ürik asit haline dönüşen pürinlerin bazı yiyeceklerle fazla miktarda alınmasından kaynaklanır. Kırmızı et, deniz ürünleri ve bakliyat pürin açısından zengindir. Gut (nikris) hastalığı kalıtım yoluyla geçebilmektedir. Bu hastalık kişiye anne babasından ya da büyükanne ve dedelerinden geçiş yapabilir. Ancak çevresel faktörler de rol oynayabilir. Ayrıca ailenin her bireyinde gut atakları görülmez. Eklemlerin iltihaplanması ve beyne zarar vermesi sonucu, şiddetli ağrılarla birlikte tedavi edilmediği takdirde kişiyi ölüme sürüklemektedir.
Fatih Sultan Mehmed Han, vefatından bir iki gün önce Sultan Çayırı’na gelmiş, nikris hastalığı nüksettiğinden yatağa düşmüş, doktorların tüm müdahalesine rağmen hastalık tedavi edilemeyip vefat etmiştir. Rivayetlere göre ayağından muzdaripti. Kan almak suretiyle ve ilaç içirerek tedaviye çalıştılar. Bu da eklemlere musallat olan nikris hastalığını işaret etmektedir.
Vefatın duyulması üzerine İstanbul’da bulunan Venedik büyükelçisi “Büyük Kartal Öldü” adını koydukları haberi, süratle memleketine özel bir haberci ile ulaştırdı. Haber kısa süre sonra Avrupa’nın her tarafında duyuldu. Bütün Avrupa’da toplar atılıp şenlikler yapılmış, kiliselerde özel şükür ayinleri düzenlenmiş 3 gün 3 gece şenlikler yapılmıştır.
Peygamber övgüsünü kazanmış, cihaddan cihada koşup adeta at sırtından inmemiş, birçok keşif ve yeniliğe imza atmış, Ulu Çınar’ın dallarını Avrupa’nın ve Asya’nın kalbine doğru yönlendirmiş büyük kumandan, büyük sultan, velhasıl büyük insan 49 yaşında vefat etmiştir. Türbesi İstanbul’da kendi yaptırdığı Fatih Camii’nin haziresindedir.
Ruhu şad olsun.

TOP