SULTAN VAHİDETTİN HAN VE RÜYASI

 
ONU TANIYALIM

Osmanlı Hanedanı’nın son sultanı Vahidettin Han 1861 yılında doğdu. Babası Abdülmecit Han uzun sayılabilecek saltanat yıllarının sonuncusunu yaşıyordu. Dördüncü erkek evladıydı. Murad, Abdülhamid, Reşat ve Vahidettin. Hepsi de sırayla tahta geçeceklerdir. Doğumundan kısa süre sonra annesi ve babası vefat etti. Çocuk yaşında hem öksüz hem yetim kaldı. Ağabeyleri peşpeşe tahta çıktılar. Bilhassa ortanca ağabeyi 2.Abdülhamid Han kendisiyle yakından ilgilendi. Onun tahsili, terbiyesi ve yetişmesi için büyük gayretler sarfetti ve büyük imkanlar sundu.
Şehzade Vahidettin, Üsküdar sırtlarında kendisi için inşa edilen müştemilatlı bir köşkte ikamet etti. Devrinin en iyi hocaları elinden dersler gördü. Kuran ilimlerinde, bilhassa fıkıh konusunda derinlemesine ilim sahibi oldu. Vücutça zayıf olmasına rağmen binicilik, atıcılık gibi ata sporlarında kendini yetiştirdi. Atlarla haşır neşir olurdu. Köşkünün etrafında yarış atları yetiştirir ve binicilik eğitimleri yapardı. Atları ve onlarla ilgili sporları çok severdi.
Şehzadelerin en küçüğü ve en çelimsizi idi. Bir gün taht sırasının kendisine gelme ihtimali hemen hemen yok gibiydi. Bu bakımdan padişahlığı aklının ucundan bile geçirmemişti. Ama hiç düşünmediği taht, ona 1918’de teslim edildiğinde, yangının ortasında kurulmuş tahta oturmuş gibiydi. Büyük bir şaşkınlık ve çaresizlik içine düşmüştü. Bu durumunu Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’ye şöyle ifade eder:
“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi.  Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makama intizar da değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti. Bu ağır vazifeyi deruhte eyledim. Şaşmış bir haldeyim. Bana dua ediniz!..”
Tahta çıktığındaki ruh halini bundan güzel ifade eden söz olabilir mi? Elbette “layıkıyla tahsil edemedim” sözü tevazu ile ifade edilmiş bir cümledir. Çünkü çok iyi bir tahsil ve terbiye gördüğünü herkes bilir ve kabul eder.
Nakşıbendi tarikatına müntesipti. Gümüşhaneli dergahına devam ediyordu. Şeriat ve tarikat dersleri alırdı. Kendisine manevi dersler veren şeyhi de, Ömer Ziyaeddin Dağıstani isimli bir hocaefendi idi.
Bir gün Şehzade Vahidettin Efendi’yi karşısına alıp dedi ki:
“Sen ileride bir gün Osmanlı tahtına oturacaksın. Memleketin düşmanlar tarafından istila edilecek. Tahtın ve payitaht ecnebi hükmü altına girecek. Sonra da bir kişi bu durumdan çıkış hareketinde bulunacak. Milletin önüne düşecek. Düşmanları perişan edecek. Vatanı ecnebi istilasından kurtaracak. Fakat ecnebilerle birlikte sen de vatandan çıkarılacaksın. Tacından, tahtından ve vatanından ayrı düşeceksin. Ama bu ayrılık çok uzun sürmeyecek. Yine vatanına dönecek, saltanatına, tahtına tacına kavuşacaksın…” 
Bunu söylediği zaman Vahidettin Efendi’nin veliahtlığı bile yoktu. Tahta geçme ihtimali hiç yoktu.  Enteresandır, çok daha sonra aynı haberi o da bizzat rüyasında görecektir. Bu habere dikkatle bakıldığında, son cümle hariç olmak üzere, haber verilenler sırayla bir bir gerçek olmuştur. Şimdi bu haberleri kendisine “keramet” olmak üzere veren şeyh efendiyi tanıyalım:

Ömer Ziyaeddin Dağıstani:

Son devir Osmanlı alim ve velilerinden olan Ömer Ziyaeddin Dağıstani, 1849 senesinde Dağıstan’da Çerka’ya bağlı Miatlı köyünde doğdu. 1921 senesinde 72 yaşında iken vefat etti. Kabri, İstanbul’da Süleymaniye Camii haziresindedir. Babası ulemadan Abdullah Efendi olup, Avar Türklerindendir. Gençliğinde Şeyh Şamil’in ve onun oğlu Gazi Mehmed Paşa’nın maiyetinde Ruslara karşı senelerce cihad etmiştir. Sonra İstanbul’a gelip tahsil hayatını sürdürmüştür. Hocası Mürşid Şeyh Ziyaeddin Gümüşhanevi hazretleridir ki, ilmiyle, irşadiyle hem Osmanlı Sarayı’nda bulunanlardan birçoklarını yetiştirmiş, hem de ışığını her tarafa yansıtmıştır. İşte Ömer Ziyaeddin de bu ışıktan istifade edip, o halkaya dahil olanlardandır. İcazetini de ondan almıştır.
Hocası ona Hafız Ömer diye hitab ederdi. Hafızası çok kuvvetliydi. Altı ayda Kuranı Kerim’i ezberlemiş olması meşhurdur. Ayrıca birçok hadisi şerifi ezberden okuyabilirdi. Örneğin Zübdet ül Buhari ve diğer bazı hadisi şerif kitaplarını ezberlemişti.
İlim tahsilini tamamlayıp, icazet aldıktan sonra, 1880 senesinde, Edirne’de ikinci ordu alay müftülüğüne tayin edildi. On altı sene bu vazifeyi yaptı. Sonra on üç sene Malkara ve iki buçuk sene Tekirdağ kadılığı yaptı.
İkinci meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a, burada bir müddet kaldıktan sonra da Medine’ye gitti. Orada Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa ile tanışıp onun daveti üzerine Mısır’a gitti. Bu sırada Birinci Dünya Harbi devam ediyordu. Bir ara Mısır’da İngilizler tarafından hapsedildi. Sonra İstanbul’a döndü. Darülhilafe Medreset ül Mütehassısin’de mezhebler ve hadis ilmi dersleri verdi. Bu vazifesinden sonra da Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi hazretlerinin dergahında, üçüncü halifesi olarak irşad vazifesini üstlendi. Ayrıca Ramuz ül Ehadis kitabını da okuttu.
Şeyhülislamlık teklif edildiyse de kabul etmedi.
Arapça, Farsça, Rusça ve Orta Asya Türk şivelerini bilirdi.
Eserleri:
Buhari Şerif’ten Süneni Akvali Nebeviyye
Mevlidi Şerif (Lezgi dilinde)
Kıraati Aşere
Kısası Enbiya (Lezgi dilinde)
Fetevai Ömeriyye
Hadisi Erbain (Kırk Hadis)
Usuli İlmi Hadis
Zevaidi Zebidi
Adabı Kıraatı Kuranı Kerim
Miftah ül Kuran
Miratı Kanuni Esasi
Tercemei Zübdet ül Buhari
Mucizat ül Enbiya

İşte Şehzade Vahidettin Efendi de, onun dergahına intisap etmiş, aydınlanmış ve ilim tahsil etmiştir. Bilhassa Kuran ve Fıkıh hakkında bilgilerini bu hocadan öğrenmiştir.
Sultan Vahidettin Han’ı tanımaya devam ediyoruz:
Gençliğinden itibaren İttihat Terakki Cemiyeti’ni ve mensuplarını hiç sevememiştir. Yaptıklarını beğenmemektedir. 
O ittihatçılar ki, kendisine babası gibi bakan ve yetiştiren 2.Abdülhamid Han’ı tahttan indirmişlerdi. Trablusgarp’da ortaya koydukları icraatla, orduyu o bölgeden çekmişler, bu vatan parçasını İtalyanların kucağına itmişlerdi. Safiyane ve cahilane politikaları yüzünden Balkanlardaki bozgunla çok geniş ve stratejik İslam yurtları, düşmanın eline düşmüştü. Düşman İstanbul kapılarına kadar dayanmıştı. Ordu yüzbinlerce mensubunu esir olarak düşmana bırakmış, topu, tüfeği teçhizatı Bulgarların, Yunanlıların, Sırpların ve diğer düşmanların eline geçmiş, Osmanlı, Türk-İslam imajı alay konusu haline getirilmişti. Yanlış uygulamaları yüzünden orduda tecrübeli subay bırakmamışlar, rütbelerini sökerek, ya da emekliye sevkederek gençleştirme yapmışlar, bu yüzden eğitimin aksamasına ve ordumuzun kumandasının İngiliz, Fransız ve Alman general ve subaylarına geçmesiyle sonradan büyük felaketlere sebep olmuşlardı. O ittihatçılar ki, İngiliz dostluğunu kazanabilmek için Kuveyt ve civarındaki petrol sahalarını, tek imza ile feda etmişlerdi. Girit gibi stratejik Osmanlı yurtlarını terk etmişlerdi.
O ittihatçılar ki, Osmanlı’yı geçerli bir sebep yokken ve hiç savaşa hazır değilken, birinci dünya savaşında, yanlış devletlerin safında savaşa sokmuşlar, felaket üstüne felaket yaşattıkları gibi, milyonlarca vatan evladının şehit, kayıp, yaralı, yoksul veya hasta şeklinde zayi olmasına sebep olmuşlardı. O ittihatçılar ki, macera uğruna bilgisizce Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlamışlardı. O ittihatçılar ki, Anadolu’da tüten baca bırakmamışlar, neslimizi tehlikeye sokmuşlardı.
Vahidettin Efendi, gençlik yılları boyunca bu elim manzaraları görür ve ittihatçılara karşı büyük bir kin ve nefret beslerdi. Bu yüzdendir ki, kızlarını evlendirirken bile, damat adaylarının İttihatçı olmayanlar arasından seçilmesine özen göstermişti.

TAHTA ÇIKIYOR

4 Temmuz 1918 günü, Sultan Reşat Han’ın vefatı üzerine, hocasının kendisine önceden söylediği gibi, tahta çıkmıştı. Taht sırasının kendisine geldiğini arz etmek üzere, Sadrazam Talat Paşa, Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili Enver Paşa ve Şeyhülislam Hayri Efendi huzuruna çıkmışlardı. Onları dinledikten sonra hemen gözü kapalı kabul etmemiş, düşünmek için vakit verilmesini istemiştir. O gece ibadet ve taat ile meşgul olmuştur. Abdestli olarak yatmış ve istihare yapmıştır. Çıkan sonucu yine nefsiyle baş başa uzun uzun tefekkür ettikten sonra şu kanaate varmıştır:
“Bu ateşten gömlek sayılan, mesuliyetli Halifelik ve Padişahlık görevini kabul etmemek büyük bir vebal olacaktır. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun kabul etmesi gerekecektir.”
İşte bundan sonra tahta çıkmayı kabul etmiştir.
Hatırlatmakta fayda vardır ki, Sultan 2. Abdülhamid Han, Şehzade Vahidettin’i çok severdi. Onun yetişmesi için her türlü imkanı da hazırlamıştır. 31 Mart düzmece vakası ile tahttan indirildikten sonra şu sözü söylemiştir:
-Vahidettin Efendi bu işi yapar. Devleti iyi idare eder. Yaparsa bu işi ancak o yapar. Şayet ona da mani olurlarsa bizim hanedan yok olur dağılır.
Maalesef bu sözleri keramet gibi aynen çıkmıştır.
Tahta çıktığında, Filistin cephesinden Adana yakınlarına kadar çekilmiş bulunan Yıldırım Orduları Kumandanı bulunan Mustafa Kemal Paşa da, yeni Padişah’a Mabeyn katibi Lütfi Simavi Bey eliyle şu kutlama telgrafını çekmiştir:
“Efendimizin tahta cülusları, bendenizde vatanımızın saadet ve selameti noktai nazarından fevkalade ümitler tevlit etti. Sultanı Merhum’un (Mehmet Reşat’ın)  ziyai ebedisinden müteessir olmakla beraber, vatanın, milletin, ordunun, baziçe (oyuncak) olmaktan halas edileceği(kurtarılacağı) kanaati tammesi teessüri vakiyi (ölümünün üzüntüsünü) tadil eylemiştir.
Beş on güne kadar İstanbul’a avdet etmek tasavvurundayım. Ubudiyet (kulluk) ve tazimatı çakaranemin Zatı Şahane’ye arzını rica ederim.”
İlk icraatı İttihatçıların en önde geleni, Savunma Bakanı ve Padişah’tan aldığı yetkiyle Başkumandan Vekili olan Enver Paşa’nın, “Başkumandanlık” yetkisini elinden almak olmuştur. Bu hareketini yakınlarına:
-Bugün ittihatçılara ilk rahne(gedik)yi açtım!.
Şeklinde ifade etmiştir.
Böylece kaybedildiği artık ayan beyan ortada olan büyük savaşın son aylarında, başkumandan bir ittihatçı paşa değil, bizzat Padişah’ın kendisidir. Yine ittihatçıların ikinci adamı olan Talat Paşa, Sadrazam’dır. Sultan Vahidettin Han gelir gelmez ittihatçı hükümeti görevden almayı ya da istifalarını istemeyi uygun bulmamıştır. Çünkü devletin bütün mekanizmaları ellerindedir. Her türlü iş beklenebilir. Hayatına bile kastedebilirlerdi. Ama sırasıyla ve kısa zaman sonra ittihatçıların yetkileri bir bir ellerinden alınacaktır.
Tarık Mümtaz Göztepe’nin yazdığına göre, bir gün ikinci mabeyn yetkilisi olan Salim Bey’i huzuruna çağıran Sultan Vahidettin Han;
-Sen şu perdenin arkasına gizlen! Bak o Enver’e neler diyeceğim, kulaklarınla dinle de şahit ol!
Dedi. Arkasından Enver Paşa huzura girdi. Padişah:
-Yazıklar olsun size! Memleketi batırdığınız gibi, hanedanımızın şeref ve haysiyetini de ayaklar altına alıp çiğnettiniz. Ne yüzle karşıma çıkıyorsunuz! Derhal istifa ediniz! Çekiliniz milletin başından artık! İllallah elinizden!
Diye haykırarak hıncını dile getirmişti.
İttihatçıların yetkileri ellerinden alınacaktır ama, elde de ülke ve müessese namına pek bir şeyin bırakılmadığı günler yaşanmaktadır.
Sultan Vahidettin Han, 5.Mehmet Reşat Han’dan önce tahta çıkmış olsaydı, belki de gidişat tamamen değişecek, bu haller devletin başına gelmeyecekti.
Tarihçilerin çoğu bu şekilde düşünmektedirler. Onu tedbir, ileri görüşlülük ve dirayet bakımından, ağabeyi 2.Abdülhamid Han’a benzetirler. Bir kısım tarihçiler ise, sakal bırakmamış olması dolayısıyle, yine sakal bırakmamış olan büyük Sultan Yavuz Sultan Selim Han’a benzetirler.
Bu arada bütün cephelerden bozgun haberleri bomba gibi İstanbul’a düşerken, aylardan beri zaman zaman yaptıkları gibi, 18 Ekim 1918 günü İstanbul, İngiliz uçak filoları tarafından gün boyu bombardımana tabi tutulmuştur. Bunun anlamı, düşman Osmanlı’ya mağlubiyeti kabul ettirmeye çalışmaktadır. Tam da bu günlerde ateşkes için temaslar aranmasına başlanacak ve nihayet 30 Ekim 1918’de  Mondros ateşkes anlaşması imzalanacak, hemen bir iki gün sonra da, ittihatçıların ileri gelenleri Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa üçlüsü bir Alman denizaltısı ile yurdu terk edeceklerdir. Hükümet yetkililerine şu mektubu bırakmış oldukları görülmüştür:
“Biz firar etmek niyetinde değildik. Fakat düşman donanması İstanbul’a geldiği zaman burada bulunmak istemedik. Arkamızdan söylenen ve söylenecek olan iftiralara ileride cevap vereceğiz. Zamanı gelince memlekete döner ve icap eden cevaplarla millet huzurunda hesap veririz.”
Yaklaşık 10 yıllık iktidarlarında, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla neticelenen icraatların sorumlusu olan bu paşaların, yurda bir daha dönmeleri mümkün olmamış, Talat Paşa ve Cemal Paşa kısa aralıklarla yurt dışında suikastlara uğrayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Enver Paşa ise kurtuluş savaşı sırasında yurda dönmek istemişse de, Mustafa Kemal Paşa tarafından bu isteği reddedildikten sonra, Türkistan taraflarına gitmiş, orada girdiği çatışmalarda hayatını kaybetmiştir.
Böylece yurda dönmeleri mümkün olmamış, millete hesap verme sözleri de gerçekleşememiştir.
Mondros mütarekesinin arkasından ülkemiz süratli bir işgal hareketine uğramıştır. Artık mütarekenin hükümlerini istedikleri gibi yorumlayan İtilaf Devletleri, ülkenin stratejik her noktasını işgal etmeye başlamışlardır. Başkent İstanbul’da ise hem hükümet, hem de padişah baskı altına alınmış, namluların çevrildiği saray artık açıktan açığa düşmanın defedilmesi için açıktan bir hareketin içine giremez duruma gelmişti.
Mondros mütarekesinin üzerinden az bir zaman geçip de, düşman zırhlı gemileri Dolmabahçe Sarayı’nın önüne gelip toplarını saraya çevirmeleri, Padişah’a baskı üstüne baskı yapmaya çalışmaları üzerine Sultan Vahidettin, mabeyn başkatibi A.Fuat Türkgeldi’ye bir gün şu sözleri söylemiştir:
“Ecnebiler pek biaman (amansız)! Gece gündüz ne çektiğimi bir Allah bilir bir ben bilirim. Meclisi Mebusan’ı dağıttırdılar. Fikirlerini ihsas değil, adeta açıktan açığa izhar ediyorlar. Ben meşruti bir hükümdar olduğum halde, güya mutlak bir hükümdar imişim gibi muamelede bulunuyorlar ve doğrudan doğruya bana müracaat ediyorlar. Meşrutiyetten bahsedince de, hangi meşrutiyet diye mukabele ediyorlar. Karşımızda müracaat edecek kuvvet olarak yalnız sizi tanırız ve sizi pak addederiz diyorlar. Yani sözlerimizi dinlemezseniz sizi de tanımayız demek istiyorlar. İstiklalimizi kurtarmak için zaruri olarak bu hallere tahammül ediliyor. Diğer taraftan bir şey için kendilerine müracaat edilince, henüz siyasi münasebetlerimiz başlamadı. Buradaki memurlarımız askeri memurlardır, diye cevap veriyorlar. Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum. Saltanat tahtının kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor. Millete de malumat verilemiyor. Elbette tarih bir gün bu hakikatleri yazar. Siz benim eminim olduğunuz için bu şeyleri, mahramane olarak yalnız size söylüyorum. Vakıa merhum biraderim (Sultan Mehmet Reşat) de dahili bir galip kuvvetin tazyiki altında idi. Lakin ben onun kat kat fevkinde olarak diretnotlarla (zırhlı gemiler) mücehhez bir kuvvet karşısında bulunuyorum. Eğer akilane, bigarazane ve bitarafane idarei umur edecek bir halefim olsaydı, ömrümün son devrinde bu baı azimi, vallahi, billahi ve tallahi kabul etmezdim. Saltanat tahtı ile teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim. Siz de gözünüzle gördünüz, bir tarafta taht, bir tarafta tabut duruyordu.”
Gerçekler bu kadar nettir.
Bu arada Sultan Vahidettin Han’ın bu işgaller karşısındaki ruh halini ortaya koyması bakımından şu küçük olayı zikretmek yeterlidir:
İstanbul’u işgal eden düşman, karargah olarak kullanmak üzere bazı saltanat saraylarının boşaltılmasını istemiştir. Herkes telaş içindedir, ağlayanlar, ah edenler vardır. Çünkü bu hareket asırlarca şerefle gelmiş bir saltanat zincirinin son halkasının düşürülmek istendiği aşağılayıcı durumu göstermektedir. Sultan Vahidettin herkesi susturduktan sonra şu ifadeyi kullanmıştır:
-Bence düşman Osmanlı topraklarına girmiştir. Böylece ha sınırda bir kulübeye girmiş, ha saltanatın saraylarına girmiş, ne farkı vardır?
Onun çabalarının kendi saltanatını kurtarmaya yönelik olduğunu utanmadan sıkılmadan söylemeye kalkışanlara işte bu sözleri tokat gibi bir cevaptır.
Ayrıca, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne kadar gelen düşman donanması, adeta toplarını sarayın penceresinden içeri sokarcasına yaklaşmışlardır. İçlerinde Yunan savaş gemileri de vardır. Bu çok can sıkıcı bir görüntüdür. Sultan Vahidettin Han bu durumda Dolmabahçe Sarayı’nı terkederek Yıldız Sarayı’na geçmiştir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       
Şimdi çare arayıp bulma zamanıdır. Başta Padişah olmak üzere, hükümet yetkilileri, ilim adamları, ateşkes anlaşmasından sonra cephelerden İstanbul’a gelmiş olan yüksek rütbeli askerler, gerek birlikte, gerek ayrı ayrı olmak üzere toplantılar yapıyor, ülkenin içine düşürüldüğü bu durumdan nasıl kurtarılabileceğini müzakere ediyorlardı. Görünürde tek yol olduğu anlaşılıyordu:
“Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle donatılıp gönderilecek bir liderin, asker ve sivil olmak üzere tüm halkı teşkilatlandırıp, bir kurtuluş hareketinin başlatılması…”
Bunun da açıktan yapılması söz konusu olamazdı. Çünkü işgal güçleri böyle bir olaya fırsat ve meydan vermezlerdi. O zaman Anadolu’ya kim gönderilmeliydi? Uzun müzakereler yapıldı. Bu müzakerelerin en önemlilerinden biri de Anadolu yakasında, Erenköy’de paşaların yaptığı gizli toplantıdaki müzakerelerdir. Bu toplantıda Anadolu’ya Nuri Paşa’nın gönderilmesi ve halkın bir kurtuluş hareketi için teşkilatlandırmasının uygun olacağı kararı çıkmıştı. Bu kararı hem Padişah’a hem de hükümet yetkililerine tavsiye etme kararı herkes tarafından benimsenmişken, toplantıya bu tesbitten sonra katılmış bulunan Refet Paşa, ortaya Mustafa Kemal Paşa ismini atmış, müzakereler yeniden başlamıştır. Bu defa toplantıdan çıkan karar değişmiş, Nuri Paşa yerine Mustafa Kemal Paşa’nın tavsiye edilmesi kararlaştırılmış ve gerekli yerlere bildirilmiştir.
Yer yer işgale uğramış olan Anadolu’da, halkın heyecanını yatıştırmak ve merkezden gelecek talimatlara uymalarını sağlamak için bir Nasihat Heyeti gönderilmesinin uygun olacağını düşünen Sultan Vahidettin Han, hemen bir heyet oluşturarak Anadolu’ya göndermiştir. Bu heyetin başkanlığına Osmanlı hanedanından, 2.Abdülhamid Han’ın oğlu Şehzade Abdürrahim Efendi getirilmiştir. Heyete yüksek rütbeli askerler, sevilen devlet adamları, ilim adamları ve halkın sözünü dinleyeceği alimlerden kişilerin seçilmesine özen gösterilmiştir. Bunların içinde Ali Rıza, Mahmut Hayret, Süleyman Şefik Paşalar ile müftilerden, Ömer Fevzi ve Halil Fehmi de bulunmaktadır.
Heyet vapurla Mudanya’ya çıkmış, oradan da Anadolu’nun muhtelif merkezlerini dolaşarak, galeyanın yatışmasına, halkın fevri hareketlerinin önlenmesine, Osmanlı unsurlarının aralarında bir sorun çıkmamasına dair nasihatler edilmiş, Padişah ve Halifei Müslimin’in selamları halka iletilmiştir. Bu heyetin çalışması bir bakıma, Anadolu’da halkı kurtuluş savaşına hazırlamak için gönderilecek olan liderin çalışması için, bir alt yapı olarak bakmak mümkündür. Bu heyet, Mudanya, Bursa, Balıkesir, İzmir, Konya ve Ankara başta olmak üzere bir çok merkezi dolaşarak görevlerini yapmışlardır.
Nasihat heyetinin İzmir’e geliş ve karşılanışını anlatan Tarık Mümtaz Göztepe, şunları yazmaktadır:
“Her tarafta galeyan içinde yüzen halk, Padişah tarafından gönderilen bu heyeti bir kurtarıcı gibi kucaklıyor, ilahi bir kerametin zuhuruna inanmak istiyordu. Bu heyete karşı İzmirlilerin gösterdiği tezahürat emsalsiz bir milli nümayiş halini almış ve heyetin 26 Nisan 1919 cumartesi günü saat 12’de, Menemen istasyonunda, İzmir toprağına ayak basmasıyla bütün İzmir’i yerinden sarsan görülmemiş bir ana baba günü başlamıştı. Saat bir buçukta Menemen’den Karşıyaka istasyonuna inilmiş, halılar ve çiçeklerle kaplanmış ve sımsıkı bir vatandaş mahşeriyle örülmüş caddelerden sonsuz;
-Yaşa!..
Sesleri arasından geçilmişti.
Fakat İzmirlilerin bu heyetin karşılanmasını vesile ederek gösterdikleri taşkın heyecan, Milli ve muazzam bir nümayiş halini alınca, bütün politika mülahazaları altüst olmuştu.
Heyet Karşıyaka’dan hükümet konağına kadar sokaklara dökülen halk yığınlarını sökmeye çalışarak, ağır ağır ve adım adım gitmiş ve hükümet binasına ulaşınca, Osmanlı Hanedanı’na mahsus sancak dalgalanmaya başlamıştı. Bu bayrak milli bayrağımızın renginde idi. Tam orta yerinde beyaz bir güneş taşıyordu.”
Böylece nasihat heyeti, her uğradıkları merkezde benzer tezahüratlarla karşılanmış, Padişah’ın mesajı okunmuş ve halka tebliğ edilmişti.
Sultan Vahidettin Han, başka bir heyet daha hazırlamış, başlarına yeğeni Şehzade Cemalettin Efendi’yi geçirerek, bunları da benzer bir görevle Rumeli halkına göndermiştir. Bu heyette de, Çanakkale Kahramanı Cevat (Çobanlı)  Paşa ile, Fevzi (Çakmak) Paşa da bulunuyordu. Bu heyetin Edirne ziyaretini anlatan Tarık Mümtaz Göztepe şunları kaydediyor:
“Edirnelilerin heyecanı son dereceyi bulmuş ve bu heyecanın hazin bir ifadesi olmak üzere Türk kızları, saçlarını keserek Selimiye Camii’nin büyük bir resmini bu ipek tellerle işleyip, büyük Sinan’a şanlı bir nazire yapmışlar, ayrıca mücevherlerle de süsleyip zenginleştirdikleri bu paha biçilmez millet armağanını Rumeli Nasihat Heyeti’ne Edirne’yi ziyaret hatırası olarak vermişlerdir.”
Nasihat heyetleri, halkı bir mücadeleye hazırlamak ve bundan sonra görev yapacak olan kurtuluş savaşı liderlerine de bir moral altyapısı hazırlamak açısından önemli bir olay olarak tarihteki yerini almıştır.
İstanbul’da ise halk galeyan halinde, yer yer mitingler ve nümayişler yapıyor, heyecanlı hatipler ve hatibeler mücadele ruhunu şahlandırıyordu. Padişah da bunlardan son derece memnun oluyor, halk temsilcilerini kabul ediyor, onlara iltifatlar yağdırarak halkın diri olmasından son derece umuda kapılıyordu.
Bunun yanı sıra Saltanat Şuraları toplanıyor, hareket tarzları müzakere ediliyor ve fikirler dinleniyordu.
Bütün bu faaliyetlerin ortasına bomba gibi bir haber düştü:
15 Mayıs’ta İzmir Yunanlılarca işgal edilmişti.
Sultan Vahidettin Han, şeyhinin kendisine söylediği hususlardan birincisinin tahakkuku ile Osmanlı tahtına çıkmıştı. İkincisi olan, memleketin düşman istilasına uğrayacağı ise, adım adım tahakkuk ediyordu. İşte İzmir’in işgali bunlardan en önemlilerinin başlangıcı idi. Şimdi de bu keramet sayılabilecek haberin ayrı bir safhasına geçiliyordu:
 
MUSTAFA KEMAL’İ GÖREVLENDİRİŞİ

Sultan Vahidettin Han, Anadolu’da bir kurtuluş hareketi başlatmak üzere göndermesi için kendisine teklif edilen Mustafa Kemal Paşa ismini memnuniyetle onaylamıştı. Aslında kendisini öteden beri Fahri Yaver olarak kabul etmişti. Bu sıfatıyla çok önceleri veliahtlığı döneminde 1917 yılında Almanya ve Avusturya’ya yapmış olduğu seyahatte, Mustafa Kemal Paşa’yı yanında bulundurmuştu. Onun fikirlerini bizzat dinlemiş ve kendisinin İttihat ve Terakki’ye muhalif olduğunu, Hilafet ve Saltanat’a bağlı olduğunu, yaptırdığı istihbaratla anlamıştı. Bu kanaatlerini pekiştirmek ve Paşa ile yakından dost olmak için, seyahat esnasında yanlarında bulunan damadı Ömer Faruk Bey’e şu talimatı vermişti:
“Bu Mustafa Kemal Paşa, Enver’in ve ittihatçıların şiddetle aleyhinde bulunuyor. Bu fikirlerinde samimi olup olmadığını merak ediyorum. Kendisi çok içki içermiş. Oğlum!.. Bilirsin ki sarhoşlar sır saklayamazlar. Ona içirerek gerçek fikirlerini öğrenmeye çalış. İttihatçı aleyhtarlığında samimi midir, Hilafet ve Saltanat makamına bağlılığı ne durumdadır. Öğren ve gelip bana şifahi bir rapor ver.”
Ömer Faruk Efendi de, bu emri yerine getirmiş, verdiği raporda Mustafa Kemal’in ittihatçıların aleyhinde olduğunu, Hilafet ve Saltanat’a samimi olarak bağlı bulunduğunu bildirmiştir.
İşte Sultan Vahidettin Han’ın Anadolu’ya göndermek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı tercih etmesinin en büyük sebebi bu olaydır.
Öte yandan başta Refet Paşa ve Çanakkale kahramanı Cevat Paşa gibi birçok asker ve devlet adamı da, Mustafa Kemal Paşa ismini kendisine teklif ve tavsiye ediyorlardı.
Fevzi (Çakmak) Paşa’nın, Mustafa Kemal Paşa’nın bu göreve nasıl seçildiği ile ilgili bir anısı vardır.
Araştırmacı yazar Vehbi Vakkasoğlu,  Son Bozgun adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ağzından, Sultan Vahidettin Han’ın Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu’ya milli mücadeleyi başlatması için gönderdiğini yazar. Hatta Mareşal’in bu olayı uzun yıllar sır gibi sakladığını söyler.
Kitapta yer aldığına göre Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım’a:
-Fitnat! Öyle birşey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değildi. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeye…
Fevzi Paşa’nın Fitnat Hanım’a anlattıkları şöyle yer alır söz konusu kitapta:
-Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahidettin beni huzuruna kabul etti..
“Paşa, durumu görüyorsunuz. Bu işler ancak Anadolu'da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek paşaların bir listesini yapıp getirin!”
Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra aramızda şu konuşma geçti. Padişah yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşuyordu:
-Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?
-Haşa Padişahım.
-Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?
-Haşa Padişahım.
-Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?
-Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir.
-O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?..
Hiç düşünmeden cevap verdim:
-Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır.
Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:
-Paşa, Paşa!.. Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor! Bu memleket kurtulsun da, isterse Cumhuriyet olsun!.. Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa’yı göreceğim!..
Mustafa Kemal Paşa ismi kesinleşmişti. Ama Anadolu’ya gönderilmesi için bir sebep bulmak gerekiyordu. Bu da bulundu. İstanbul’da bulunan İngilizler, Osmanlı hükümetinden şu talepte bulunmuşlardı:
“Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı ordularının tamamı silahtan tecrit ettirilip terhis edilmesi gerekiyordu. Halbuki Samsun çevresinde bulunan 9.Ordu askerlerinin bir kısmı silahlarını hala bırakmamışlardır. Bu silahlı askerler çevrede bulunan Rum ahaliye tacizde bulunmaktadırlar. Bu askerlerin elinden silahlarını alıp onları dağıtacak bir yetkili gönderilmelidir.”
Aslında olay şu idi. Samsun ve havalisinde bulunan Rumlar, Pontus Devleti’ni kurup Doğu Karadeniz sahillerini ele geçirmek istiyor, fakat elinde silah bulunan halk ise buna imkan vermiyordu. İngilizler de, Rumları himaye etmekte olduklarından, önlerindeki bu silahlı direnişin yok edilmesini istiyorlardı. Böylece Pontus hayalleri de canlanmış olacaktı.
İşte hükümet ve Padişah, İngilizlerin bu isteğini fırsat bilip, bu göreve Mustafa Kemal Paşa’yı tayin ederek, Samsun’a göndermeye karar verdiler. Görünüşte Samsun ve civarında bulunan askerlerimizin silah bırakmalarını sağlamak için, 9.Ordu müfettişliğine görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa, gerçekte Anadolu halkını Milli bir mücadeleye hazırlayacaktı. Böylece İngilizlere karşı bir aldatmaca yapılmış olacaktı.
Mustafa Kemal Paşa’nın verilen görevi yapabilmesi için emrine harcanmak üzere paralar verilecek, kendisine yeterli miktarda kadrolar tahsis edilecek ve sivil, asker ya da resmi her kişi ve makama emir verebilecek bir yetkiyle de donatılacaktı.
Padişah böylece, daha şehzadeliğinde şeyhinin kendisine anlattığı rüyalarındaki “Bir adam milletin önüne geçecek memleketi düşmandan kurtaracak…” kısmının gerçekleşmesi için Mustafa Kemal Paşa’yı seçmiş ve Anadolu’ya gitmesi ve verilen görevleri yapması için gerekli şartları hazırlamış bulunuyordu. Bu şartlar arasında kendisine verilmek üzere 25 bin lira para hazırlanmış ve Bandırma vapurunda, hareket etmek üzere iken verilmiştir. Ankara Hükümeti’nin Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’in verdiği bilgiye göre:
“...İstanbul’dan ayrıldığı sıralarda Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Paris’te çıkarttığı La Republique Enchené adlı gazetesinde, 9.Ordu Kıtaları Müffetişi’ne verdiği 25 bin liraya ait makbuzun klişesini yayınlamıştır. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya götürdüğü para budur.”
Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında emniyet şube müdürlerinden Radi Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a götürecek vapurun hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Radi Bey yazmıştır. Daha sonra, Mustafa Kemal Paşa, Amasya’dan görüştüğü Salih Paşa’dan “Donanmayı Hümayun Cemiyetinde bulunan 400 bin liranın da gönderilmesini talep etmiş” bu para da gönderilmiştir.
Sultan Vahidettin Han, Mustafa Kemal Paşa’ya bir de Hattı Hümayun (Padişah iradesi) vermiştir.  Bizzat Vahidettin Han tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya verilen Hattı Hümayun’un metni şudur:
“Yaveranı Şehriyarimden Erkanı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa’ya:
Harbi Umuminin müttefikin hesabına zıyaı üzerine tahassül eden vaziyeti siyasiye, ecdadı izamımın mülkünü ve Makamı Hilafet ve Saltanat’ımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, Hükümeti Seniyemin kararı veçhile tayin olunduğunuz mıntıkada asayişi temin ve merzi şahaneme mugayir ahvalin hudusunu men ile, cümleten defi saile bezlü cehdü gayret ederek milletimin masuniyetini teyid ve mülkümün eyadı mütearrizinden tahlisi için yekvücut olarak hareket edilmesini selamıı şahanemle asker ve memurine ve ehaliye tebliğini irade ettim. Askere, memura ve halka irademdir”
 Bugünkü Türkçe ile:
“Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa’ya:
Genel Savaşın müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve Hilafet ve Saltanat makamını çetin ve korkulu bir yere sürüklediğinden, hükümetimin kararıyla atandığınız mıntıkada, asayişi sağlamak ve padişaha ait dileğimle rıza ve dileğime aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekün korkulu şeylerin define cehd ve gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçekleştirmek ve memleketimin saldırgan ellerden kurtulmasını sağlamak için, tek vücut halinde davranılmasını, padişaha ait selamımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere irade ettim!”
Bu İradei Seniyye’ye dikkat edilecek olursa, Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin isteği doğrultusunda, Samsun ve havalisinde bulunan henüz silah bırakmamış askerlerin silahlarının bıraktırılmasını sağlamak üzere değil, topyekün bir kurtuluş hareketini başlatmak üzere, Sultan Vahidettin Han tarafından, memurlara, askerlere ve halka önderlik yapacağı düşünülüp planlanarak gönderilmiştir.
Sultan Vahidettin Han’ın, Mustafa Kemal Paşa ile hareketinden önceki günler içinde bir görüşmesi de vardır.
Falih Rıfkı Atay’ın yazdığına göre, Samsun’a hareketinden kısa bir süre önce, Mustafa Kemal Paşa’yı saraya çağırtmıştır. Görüşme Mustafa Kemal Paşa’nın anlatımıyla şöyle olmuştur:
 “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahidettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun boğaziçine açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu:
Birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahidettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:
-Paşa paşa!.. Şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir.
Elini bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:
-Tarihe geçmiştir.
O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunetle dinliyordum:
-Bunları unutun!.. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir!.. Paşa, paşa!.. Devleti kurtarabilirsiniz!..”
Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya da bir ziyaret yapan Mustafa Kemal Paşa bu görüşmeyi şöyle anlatır:
“Sadaret makamında altın gözlüklü, bakışları sevinçten parlayan Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etti. İtimadının ne kadar derin olduğunu, benden çok şeyler beklediğini, söyledi. Tatmin edici cevaplar verdim. Bana mutlak selahiyetler vermiş olduğunu ima eder sözler sarfetti. Veda ederken:
-Her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz.
Diyordu. Bunun çok faydalı olacağını söyleyerek derin teşekkürlerimi tekrar ettim. Sadaret makamından çıktım.”
İzmir’in işgali haberi Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesi işini hızlandırıyordu.
Denizyolları vapurlarından Bandırma, Mustafa Kemal Paşa ve 9.Ordu karargahını Samsun’a götürmek üzere hazırlanırken, karargah görevlileri de belirleniyordu.
Tarık Mümtaz Göztepe’nin kaydettiğine göre, Mustafa Kemal Paşa ile beraber Samsun’a gidecek olan 9.Ordu karargah görevlileri şunlardı:
Miralay Refet Bey
Kazım Bey (Manastırlı, Kazım Dirik)
Mehmet Arif Bey (Ayıcı Arif)
Hüsrev Bey (Hüsrev Gerede)
Binbaşı Kemal Bey
Binbaşı İbrahim Tali Bey (Doktor)
Binbaşı Refik Bey (Doktor Refik Saydam)
Yüzbaşı Cevat Bey (Cevat Abbas)
Yüzbaşı Mümtaz Bey
Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey
Yüzbaşı Ali Şevket Bey
Mülazımı Sani Muzaffer Bey
Mülazımı Evvel Hayati Bey
Mülazımı Evvel Abdullah Bey
Mülazımı Evvel Hikmet Bey
Katip Faik Bey
Katip Memduh Bey

16 Mayıs 1919 tarihinde demir alan Bandırma Vapuru, İstanbul Boğazı’ndan çıkacağı sırada İngiliz, Fransız ve İtalyan zabitleri tarafından durdurulup didik didik aranmıştı. Ayrıca Bandırma, Samsun’a varana kadar, bir İngiliz savaş gemisi tarafından takip edilmiştir. Bunun nedeni ise meçhuldür. İzmir’in Yunanlılarca işgal edilmeye başlandığı haberi, hareketinden önce Mustafa Kemal Paşa’ya bilgi olarak verilmişti.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkar çıkmaz, Padişah’ın kendisine verdiği görevleri yapmaya başlayacaktır. Havza ve Amasya’da önemli adımlar atılırken, İngilizler olayın farkına vararak, Mustafa Kemal Paşa’nın geri çağrılması için hükümete ve Padişah’a baskı yapmaya başlayacaktır. Bu baskılar zamanla tehdit, ültimatom gibi şekillere bürünecek, buna mukabil hükümet ve Padişah da, bu baskıları savuşturmak için oyalama icraatlarına başlayacaktır. Düşman güçlerini oyalayıp, bir paratöner gibi tepkilerini üzerlerine çekmek pek kolay değildir. Bir taraftan el altından Anadolu’daki faaliyetler desteklenecek, lakin bunu örtmek için de bu faaliyetleri önlemeye çalışıyor görüntüsü verilecek.
Düşmanı oyalamak ve ikna etmek için bu göstermelik önleme çabalarının, bazen inandırıcı olması için gerçek boyutlara yaklaşması gerekecektir. Mesela Mustafa Kemal Paşa hakkında tutuklama kararı çıkarmak, gıyabında idama mahkum etmek, üzerlerine askeri kuvvet hazırlayıp göndermek, Anadolu’daki mücadelenin gayrı meşru olduğunu konu edinen fetvalar yazdırıp yayınlatmak gibi…
Ama bütün bunların Anadolu’daki mücadeleye zarar vermemesi için de el altından mukabil tedbirler alınıyordu. Elbette cambazlık gerektirecek çok hassas politikalar üretip tatbik etmek gerekmiştir.
Bu arada 1920 yılının Ocak ayında İstanbul’da çalışmalara başlayan yeni Meclisi Mebusan, yaptığı gizli oturumda “Misakı Milli” adıyla bir Milli Yemin metnini kabul etmiştir. Bu metnin Mustafa Kemal Paşa’nın teklif ve tavsiyeleri ile kabul edildiği ifade edilmektedir. Misakı Milli, yapılacak bir barış anlaşmasında Millet’in kabul edebileceği asgari şartları tesbit eden bir belgedir. Özetle şu hükümleri içermektedir.
1-30 Ekim 1918’de Mondros mütarekenamesi ile ortaya çıkan Türk ve İslam çoğunluğu bulunan yerlerin tümü, ülkemizin ayrılmaz bir bütünüdür.
2-Arap memleketlerinin durumunun, halkın serbestçe ve hür iradeleri ile verecekleri kararlara göre tespit edilmesi gereklidir.
3-Batı Trakya’nın durumu halkın özgürce kullanacakları oyları ile belirlenmelidir.
4-Kendi istekleriyle ana vatana katılmış olan Kars, Ardahan ve Artvin için, gerekirse halkoyuna başvurulmalıdır.
5-Osmanlı Devleti’nin başkenti ve Hilafet merkezi olan İstanbul’un ve Marmara Denizi’nin güvenliği sağlanmalıdır. Bu esas doğrultusunda Boğazların, diğer ilgili devletlerle birlikte verilecek kararlarla dünya ticaretine ve ulaşımına açılması sağlanacaktır.
6-Azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkı da aynı haktan yararlanmaları şartıyla kabul edilecektir.
7-Milli ve iktisadi gelişmemiz için siyasi, hukuki ve mali sınırlamalar (kapütülasyonlar) kaldırılmalıdır.
 Böylece Osmanlı parlementosunca kabul edilen bu yemin, Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisi genel kurulunda da, aynen kabul edilip dünyaya ilan edilecektir. Bu şekilde, yapılacak bir barış anlaşmasında asgari hangi şartların bulunması gerektiği karara bağlanmıştır. Bu da anlaşmadan sonra devletimizin sınırlarının kaba taslak olarak ortaya konulması anlamına gelmekteydi. Bir bakıma İstiklal Beyannamesi sayılıyordu.
İstanbul’da çalışmalarını sürdüren Meclisi Mebusan, işgal güçlerinin tasallutuna uğramaya başlamıştı. Meclis’in basılması, bazı mebusların tevkifi gibi şiddetlenen bu baskılar karşısında artık, İstanbul’da çalışılamayacağı konusunda bir karar alan Meclis, faaliyetlerini durduracak ve Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi’ne iltihak etmek üzere dağılacaktır.
Böylece bir çok mebus Ankara’ya gelecek ve İstanbul’daki meclisin son gündemindeki müzakerelerin devamı, Ankara’da Millet Meclisi’nde yapılamaya başlanacaktır.
Sultan Vahidettin Han, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılır açılmaz, Fevzi (Çakmak) Paşa’yı Ankara’ya göndermiş ve İstanbul’daki düşman baskısı ile alınan kararlar ve yapılan uygulamaların iç yüzünü mebuslara izah ettirmiştir. Fevzi Paşa’nın Sultan Vahidettin’in isteği ile yapmış olduğu bu konuşma özetin özeti olarak şu konuları içeriyordu:
 “Halifei Müslimin ve Padişah, İstanbul’da düşman güçlerin baskısı altında eli kolu bağlı bir durumdadır.
Açıktan açığa bir icraat yapmaktan mahrum bulunan Padişah, hükümet içinde işbirliği yaptığı kimselere Ankara ile hep temasta bulunmalarını emretmekte, alınan haberlerin de hemen kendisine arzını istemektedir.
Anadolu Kuvayı Milliye aleyhine yazılan ve neşredilen fetva, İngilizlerin şiddetli baskıları ile hazırlanmak zorunda kalınmıştır. Bu fetvaya bakıp Padişah’ın ve hükümetin Kuvayı Milliye’ye düşman olduğu sonucu çıkarılamaz. Şeyhülislam Dürrizade, İngiliz baskısının daha da artıp Anadolu’daki mücadeleye fiili müdahalelerini önlemek için son çare olarak bu fetvayı hazırlamıştır.
Düman güçler her vesile ile Anadolu’da faaliyette bulunan Kuvayı Milliye’nin kötülenmesini istemekte, bunun için baskı yapmaktadırlar. Padişah ve hükümete baskı yaparak Kuvayı Milliye aleyhine beyanat ve emir vermelerini sağlayarak, Millet’le Halifei Müslimin ve Padişah’ın aralarını açmak istemektedirler. Böylece bu makamın Millet’in gözünden düşmesini sağlamayı amaçlamaktadırlar.”
Bu izahları alkışlarla ve gözyaşları ile karşılayan mebuslar, mukabilinde Halifei Müslimin ve Padişah’a bir telgraf yazılmasına, Anadolu’daki mücadelenin anlatılmasına, Hilafet’e ve Saltanat’a bağlılıklarının dile getirilmesine karar vermişlerdir. Gerek Fevzi Paşa’nın 27 Nisan 1920 tarihli Ankara Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yaptığı bu tarihi konuşma ve gerekse bu konuşmadan sonra Padişah’a çekilen telgraflar bu ikili politik oyunu en güzel şekilde ispat etmektedir.
Düşman güçlerinin Padişah ve hükümete şimdiye kadar yaptıkları “Kuvvayı Milliye’yi kötüleyiniz!” şeklindeki notası bir adım daha öne çıkmış, bu sefer, “Kuvvayı Milliye’yi güç kullanarak dağıtınız!..” şekline dönünce ortalık karışmıştı. Padişah beyninden vurulmuşa döndü. Bu nota nasıl atlatılırdı. Düşman yetkililerini oyalamak artık mümkün değildi. Daha ileri adımlar atıyormuş gibi yapmak, ama fiilen de bunu göstermek gerekiyordu.
Yeni taktik şu oldu:
Kuvayı İnzibatiye diye bir askeri birlik hazırlandı. Depolarda kalmış eski çürük çarık silahlarla donatıldı. Bu birlik gemilere doldurulup İzmit Körfezi’nden karaya çıkarılıp Ankara üzerine gideceklermiş gibi senaryolar hazırlandı. Tamamen muvazaalı olarak hazırlanıp sevkedilen bu askeri birlik, hiçbir zaman Adapazarı Geyve Boğazı’nı ileri geçip, Ankara üzerine yürümemiştir. Neticede de bu birlik, İzmit’te silahlardan arındırılmış ve bu mavazaa böylece sona ermiştir. İstanbul hükümeti bir taraftan Anadolu Kuvayı Milliyesi’ni dağıtmak için, Kuvayı İnzbatiye’yi teşkil ederken, el altından da Rumeli Kuvayı Milliyesi’ne yardımcı oluyordu. Olayın muvazaa olduğu her halinden bellidir.
Kıymetli alim ve yazar merhum Hüseyin Hilmi Işık, Saadeti Ebediyye adlı eserinde anlatıyor:
“Sultan Vahidettin, vatanın düşman çizmesi altında kalan İstanbul’dan kurtarılmasının mümkün olmadığını anladı. Güvendiği Paşaları Anadolu’ya gönderip, İstiklal Harbi’ni hazırladı. Anadolu’ya subay, para, silah ve cephane kaçırdı. Kuvayı İnzibatiyye adı altında hazırladığı birlikleri de açıkça gönderip kumandanlarına, Anadolu’daki kuvvetlere katılınız! Diye gizli emir verdi. İstanbul’daki işgal ordularına sezdirmeden, Kuvvayı Milliye’yi kurdu ve kuvvetlendirdi. Bütün Müslümanları cihada davet etti.
Büyük alim merhum Abdülhakim Arvasi buyurdu ki: Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından kibar bir bey inip:
-Sultan’ın sana selamı var! Seni iftara çağırıyor!
Dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul’un seçilmiş imamları ve vaizleri çağırılmış idi. Mükellef bir yemekten sonra sermusahip geldi:
-Sultan’ın size selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu’da kafirlerle çarpışan Kuvayı Milliye’nin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu’daki mücahitlere para mal ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu’ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.”
Kuvayı İnzibatiye’nin iç yüzü işte budur.
Benzer bir girişim de Anzavur olayıdır. 
Söz buraya gelmişken, Sultan Vahidettin Han ve Mustafa Kemal Paşa ilişkileri konusunda alışılmışın dışında değişik bir iddiayı da buraya almakta fayda vardır. Bu iddia Eski Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye aittir. 1929 yılında Gümülcine’de çıkardığı “Yarın” isimli gazetenin 54. nüshasında şunları söylemektedir:
“Esasen Mustafa Kemal’i Anadolu’ya hususi bir sıfat ve mahiyette gönderen Padişah’ın, hiçbir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek, İngilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve Mustafa Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada, İngilizler de aynı adamla Padişah’a Makamı Hilafet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harbi Umumi neticesinde, İzmir’i velev muvakkaten olsun, İstanbul’daki Hilafet Hükümeti’nin elinden alarak, Yunanlılara veren ve sonra bunu Ankara’nın laik hükümetine iade eden İngilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilafeti, bu alış veriş içinde Alemi İslam’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”
Aynı gazetenin 54.ncü sayısında ise bu iddia devam ettirilmiştir:
İslam dünyası Mustafa Kemal’i Hilafet’in kurtarıcısı olarak gördükleri, kimsenin Hilafet’i yıkacağını hatır ve hayaline dahi getirmedikleri bir gerçektir. İşte bu güvenden yararlanarak İngilizler Mustafa Kemal’e Hilafeti yıktırmışlardır. Bu, Hilafet’e İngilizlerin Mustafa Kemal eliyle yaptıkları bir suikasttır.
 
ÇOKLU TİYATRO OYUNU

Bütün bu açıklamalara bakarak şöyle bir tablo çizmek mümkündür:
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayıp, Eylül 1922’de düşmanın Anadolu’dan kovulması ile biten süreçte sahnede bulunan taraflar, adeta bir tiyatro oyunu oynamışlardır. Asıl maksatlarını gizleyip tiyatro oyuncusu gibi rol yapan tarafların durumu şöyle anlatılabilir.
İngilizler:
Asıl maksatları; Hilafet ve Saltanat’ı kısa sürede yok edemeyeceklerini anlamışlardır. Çünkü Türk Milleti ve dünya Müslümanları Hilafet ve Saltanat’ın kaldırılmasını kesin olarak arzulamamaktadırlar. Bu bakıomdan Hilafet ve Saltanatı baskı yoluyla kaldırmak çözüm değildir. Bunu şu anda yapsalar bile ilerde başları ağrımaya devam edecektir. O halde Hilafet ve Saltanat sevgisini yok edecek siyasetler geliştirmeleri ve bu işi kontrol edebilecekleri kişiler eliyle zamana yayarak gerçekleştirmeleri daha akıllıca olacaktır. Bunun da yolu milletin kalbindeki İslam’a olan bağları azaltarak, kendi kontrollerinde bir devletin kurulmasını el altından destekleyerek, kontrollerini sürekli hale getirmek politikasını benimseyeceklerdir. Böylece bilhassa Hilafet belasından kurtularak, bölgenin zenginlik kaynakları üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmış olacaklardır. Ayrıca da böyle yaparak müttefiklerini atlatmış, aslan payını dolaylı olarak kapmış olacaklardır. İşte İngilizlerin asıl gayesi budur.
Oynadıkları rol ise; Hilafet ve Saltanat’ı himaye ediyor gözükerek, Kuvayı Milliye’yi yok etmesi için İstanbul hükümeti ile Padişah ve Halife’ye baskı yapıyor gözükmek. Bu fırsattan istifade ile Millet’iyle Padişah’ın arasını açmak… Hilafet makamını Millet’in gözünden düşürmek, kavga ettirmek. Halife’ye Milletin kalbine yer etmiş İslami kaidelere aykırı kararlar aldırarak ve bunu ilan ettirerek Hilafetten soğutma politikalarını uygulamak.
Padişah Sultan Vahidettin Han:
Asıl maksadı; İstanbul’daki işgal güçlerini oyalamak, onların baskılarını paratoner gibi kendine çekmek, Anadolu’daki mücadeleye elinden gelebilecek her türlü desteği vererek ve himaye ederek vatanın kurtulması için tüm gücünü harcamak.
Oynadığı rol ise; işgal güçlerinden gelen talimatlara uyuyor gözükmek, Kuvayı Milliye’yi bastırmaya ve Anadolu’daki mücadeleyi yok etmeye çalışmak. Mustafa Kemal Paşa’yı asi ilan ederek onunla mücadele ediyor gözükmek.
Mustafa Kemal Paşa:
Asıl maksadı; Milli mücadeleyi kazanmak, Cumhuriyet’i kurmak, Hilafet ve Saltanat’ı kaldırmak, Osmanlı’yı tarih sahnesinden silmek.
Oynadığı rolü ise; Padişah’tan emir alıyor, Hilafet ve Saltanat’ı kurtarmaya çalışıyor gözükmek. Milleti mücadeleye hazırlarken ve mücadele ederken bu güçlerden yararlanarak kurtuluş savaşını kazanmak.
Böylece çoklu bir tiyatro oynanmaktaydı. Bu tiyatro oyununun bir kısmı Lozan barış görüşmelerinin başlamasına, diğer kısmı ise kesintiye uğramasına kadar devam etmiştir.
Bu tiyatro oyununda maksat ve oynanan rolleri iyi bilirsek, yapılan her hareketin anlamını kavrayabiliriz…
Biz konumuza dönelim:                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        
Sultan Vahidettin Han, Anadolu Hareketi’ne ait zafer ve muvaffakiyet haberleri geldikçe, saadetinden ne yapacağını bilemezdi. Nitekim Dumlupınar zaferinde, selamlık resmi, Padişah’ın emriyle, Yıldız Camii yerine Sultan Selim Camii’nde ve ihtişam içinde yapıldı. Dualar edildi, şehitlerin ruhuna Fatihalar okundu.
Bazı geri çekilme ve arazi kaybetme haberlerini aldıkça o kadar üzülürdü ki, duyduğu acıyı belirtmek kabil değil... Sakarya savunma ve geri çekilmesi sırasında üzüntüsü son haddine varmış ve Ankara’nın düşmesi ihtimaline karşı korkusu, onu çılgına çevirmişti.
Anadolu’da Milli mücadeledeki en küçük olumsuzluklar onu nasıl kahredip yaralıyorsa, en küçük başarı da mutluluktan uçacak hale getiriyordu. Sultan Vahidettin Han, Kuvayı Milliyecilere karşı olmak veya lanet okumak şöyle dursun, en büyük korku ve ıstırabını onların mücadeleyi kaybetme ihtimalini düşündükçe yaşıyordu...
 Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidettin Han ile ilgili yazdığı eserinde şu olayı naklediyor:
 “Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından ve Terrakiperver Fırka’nın kurucularından Refet Paşa ile Eskişehir Garı’nda sohbet ediyorduk. Refet Paşa, şöyle konuştu:
-Şu, İtalya’da sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranamamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum.”
Yine Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidettin Han ile ilgili kitabında şöyle bir olay anlatır:
 Refet Paşa ile Kısakürek, ilk buluşmalarından 30 yıl sonra, Ankara Palas’ta yeniden bir araya gelirler. Refet Paşa, yaşlanmıştır. Kısakürek’in, kendisine hatıralarını yazması ve Sultan Vahidettin Han konusunu işlemesi önerisine, şöyle cevap verir:
“Necip Fazıl!.. Benim bir ayağım çukurda... Değer mi ömrümün son günlerinde gençlere mahsus bir davaya kıyam edip örselenmeye... Sen açtığın ve bayrağını taşıdığın yolda devam et! Ama benden bir şey bekleme! Tezini ve 1951 Büyük Doğularında neşre başladığın Meclis zabıtlarını biliyorum. Benim bu bahiste sözüm tek cümleden ibarettir ve şudur:
Sultan Vahidettin, 1.Dünya Savaşı’ndan sonraki felaketi, millettin hiçbir ferdinin hissedemeyeceği mikyasta derinden duymuş, vatanın kurtarılması yolunda genç kumandanları Anadolu’ya dağıtmış ve bu işin başına geçmesi için de maddi ve manevi her türlü fedakarlığı göstererek Mustafa Kemal’i seçmiş ve onu Anadolu’ya göndermiş olan insandır.
 Tarih, ilahi adaleti hadiseler üzerinde o türlü tecelli ettiren bir ilimdir ki, günü geldiği zaman, benim gibi insanların hatıra defterlerinden kefenlerine kadar her şeylerini sorguya çekerek, hakikaki tesbit etmeyi bilir. Şimdilik bizi bırakın da mezarımıza kavgasız ve davasız gidelim.”
 
ANADOLU’DA OLANLAR

Sultan Vahidettin Han, İstanbul’da işgal kuvvetleri ile köşe kapmaca oynaya dursun, ülkedeki olaylar hızla gelişiyordu.
Kısa başlıklar halinde ifade edelim:
15 Mayıs 1919 günü, İngilizlerin kararıyla Yunan birlikleri yaklaşık yirmi bin kişilik bir kuvvetle İzmir’de karaya çıktı. İzmir’i işgal etmeye başlayan düşmana ilk direniş de halk tarafından başlatıldı.
16 Mayıs 1919 tarihinde, Bandırma vapuru ile İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a ayak bastılar.
 12 Haziran 1919 da, Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, burada Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay beylerle birlikte yaptıkları çalışmalar sonunda, Amasya Genelgesi’ni yayınladılar. Artık fiilen Anadolu’da mücadele başlatılmış oluyordu.  Anadolu’da başlatılan bu mücadelenin ne olduğu ve amaçları, başta padişah olmak üzere, İstanbul Hükümeti’ne, askeri birliklere, memurlara, halka ve İslam dünyasına gönderilen mektup ve telgraflarla bildirildi.
Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a geldi. İstanbul hükümeti 7 Temmuz 1919’da düşman baskısı ile aldığı bir karar neticesi, Mustafa Kemal’i görevinden azletti.
Mustafa Kemal bunu haber alır almaz, 3.Ordu müfettişliğinden ve askerlikten istifa etti. Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplandı. 7 Ağustos’a kadar sürdü.
Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da toplandı. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi’nin kararlarını aynen kabul etti, ama bunları bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsayacak biçimde genişletti. 
Özetle şu kararlar alınmıştı:
1. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet topyekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
4. Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve Milli İrade’yi hakim kılmak temel esastır.
5. Manda ve himaye kabul olunamaz.
6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclisi Mebusan’ın derhal toplanması mecburidir.
7. Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti" adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.
8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından bir Temsil Heyeti seçilmiştir.
31 Ekim 1919, Maraş halkı Sütçü İmam’ın teşvikiyle Fransız işgal kuvvetlerine karşı mücadele başlattı.
Aralık 1919 ayında seçimler yapıldı. Mebuslar İstanbul’a hareket ettiler. 12 Ocak 1920’de Meclisi Mebusan İstanbul’da toplandı. Misakı Milli kabul edildi.
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul resmen işgal edildi.
11 Nisan 1920 tarihinde Osmanlı Mebusan Meclisi, son toplantısını yaparak çalışmalarına ara verdi. Çünkü İngilizler, Meclisi de basmışlar ve bazı milletvekillerini alıp götürmüşlerdi. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden seçilmiş bulunan Mebusan Meclisi’nin Anadolu’ya geçen birçok üyesinin katıldığı Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da toplandı. Mustafa kemal Paşa Meclis Başkanlığı’na seçildi.
26 Nisan 1920 tarihinde Fevzi Paşa, Padişah tarafından İstanbul’dan Ankara’ya gönderildi. İstanbul ile Ankara ilişkileri konusunda ayrıntılı bilgi verdi. Büyük Millet Meclisi Hilafet ve Saltanat’a bağlılığını Padişah’a bildirdi.
Büyük Millet Meclisi orduları doğuda, güneyde ve batıda olmak üzere üç cepheden çarpışmak zorunda kalmış, ayrıca Rum Pontus çetelerine karşı da bir merkez ordusu bulundurulması zorunlu olmuştu. Kafkasya’nın Ermenistan diye bilinen bölgesiyle, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Rusya’ya bırakılan Kars ve dolaylarında bağımsız bir Ermenistan devleti kurulmuştu. Ermeniler, o bölgedeki Türkleri kitle halinde öldürüyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa Erzurum’daki 15.Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Kumandanlığı’na tayin etti. 28 Eylül 1920’de saldırıya geçen Kazım Karabekir Paşa kuvvetleri, Sarıkamış, Kars ve Gümrü’yü geri aldı. 3 Aralık 1920’de, Ermenistan’la Büyük Millet Meclisi’nin taraf olduğu ilk milletlerarası antlaşma olan, “Gümrü barış antlaşması” imzalandı. Bu anlaşma 16 Mart 1921’de Moskova’da aynen kabul edilecektir.
 22 Temmuz 1920’de, Osmanlı’ya Sevr anlaşması dikte ettirildi. Antlaşma 10 Ağustos 1920’de heyetlerce imzalandı. Büyük Millet Meclisi, Osmanlı Devleti’ne son veren ve Türk Milleti’nin ölüm fermanı olan bu antlaşmayı imza edenleri vatan haini ilan etti. 
Sultan Vahidettin Han da, anlaşmayı tasdik etmemek için her bahaneye başvuruyordu.
Bu antlaşmayı Türk Milleti’ne ancak zorla kabul ettirmekten başka çareleri olmadığını düşünen İtilaf Devletleri, Yunan kuvvetlerini tekrar saldırıya geçirttiler. Yunanlılar 6 Ocak 1921’de, Uşak üzerinden Afyon-Eskişehir yönüne, Bursa üzerinden de İnönü yönüne doğru ilerlemeye başladılar. Türk ordusu Yunan kuvvetlerini İnönü mevzilerinde karşıladı. Yunan kuvvetleri çekilmek zorunda kaldılar. Yunan yenilgisi üzerine Sevr antlaşmasını küçük iyileştirmelerle Ankara hükümetine bir kere daha uzlaşma yoluyla kabul ettirmeyi denemek istediler, ama umduklarını elde edemediler.
Diplomasi yoluyla Sevr’i dikte etmeyi başaramayınca tekrar silaha başvurdular. Yunan kuvvetlerini 23 Mart 1921’de tekrar saldırıya geçirttiler. İnönü mevzilerinde ikinci defa yapılan savaşta Yunanlılar yenildiler. Fakat kısa süre sonra da, ileri harekata başladılar. Türk ordusu Sakarya’nın doğusuna kadar çekildi. Ankara tehlikeye girmişti. Meclis’te ateşli ve heyecanlı müzakereler yapıldı. Başkentin Kayseri’ye nakledilmesi için gizli oturumda karar alındı, kısmen de taşındı. Meclis’te ve tüm yurtta heyecanlı tartışmalar yaşandı. Meclis’teki heyecanı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa yaptığı konuşmayla yatıştırdı. Yunan ordusu ile yakında hesaplaşılacağını ifade etti.
23 Ağustos 1921’de Sakarya Meydan Savaşı başladı. 22 gün 21 gece süren bu savaş sonunda Türk ordusu büyük bir zafer kazandı. 
Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra saldırı gücü tamamen kırılmış olarak Eskişehir, Kütahya, Afyon doğusundan geçen bir hatta çekilen ve orada kuvvetli savunma mevzileri kurmaya başlayan Yunan ordusunun, son bir saldırıyla kesin yenilgiye uğratılıp imha edilmesi için hazırlıklara başlandı. Milletimiz kadınıyla, erkeğiyle, askeriyle, siviliyle fedakarlıkların en büyüğünü yaparak; son ve kesin zafere hazırlık yaptı. Sakarya Zaferi ile Başkomutanlık Meydan Savaşı arasında geçen on bir aylık sürede artık son savaşa hazır hale gelinmişti.
 Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat komuta ettiği saldırı, 26 Ağustos 1922 günü, Türk ordusunun çok şiddetli ve etkili topçu ateşi ile başladı. 27, 28 ve 29 Ağustos günleri Yunan kuvvetlerini kuşatacak şekilde ilerleyen Türk Ordusu, 30 Ağustos 1922 tarihinde büyük zaferi kazandı. 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir kurtarıldı. 18 Eylül’de de son Yunan askeri yurdu terk etti. 14 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes antlaşması ile, Kurtuluş savaşının silahlı kısmı tamamlanmış oluyordu.
 
 YURT DIŞINA ÇIKIŞI
  
14 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Mütarekesi’nden sonra, Lozan Barış Konferansı için hazırlıklar başlayınca, Osmanlı Hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne bir telgraf çekerek konferansa katılacak heyetin belirlenmesini ve İstanbul’a gönderilmesini istedi.
Sadrazam Tevfik Paşa’nın bu telgrafı, Saltanat’ın kaldırılması için Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını harekete geçirdi. O tarihe kadar Hilafet ve Saltanat’a saygılı bir tavır takınan, saygıdan öte Anadolu’daki milli mücadelenin Hilafet ve Saltanat’ın kurtarılması için yapıldığını halka, İslam dünyasına ve İstanbul’daki yetkililere her fırsatta açıklayan Mustafa Kemal Paşa, artık gerçek niyetini açığa çıkarıp Saltanat’ı kaldırmak gayesiyle gerekli yasal değişiklikler için harekete geçti. Böylece Anadolu’ya geçişinden itibaren oynadığı rolü bitirmiş, gerçeklerin açığa vurulması zamanı gelmişti.
 Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşlarının ortak teklifi 30 Ekim 1922 günü Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmeye başlandı. Önergede Saltanat’ın kaldırıldığı belirtiliyordu. Saltanat’la birleşmiş olan "Hilafet" ise ondan ayrılacaktı.
Ateşli görüşmeler yaşandı. Meclis iki görüşe ayrılmıştı:
Birinci görüştekilerin tezi şöyle özetlenebilirdi:
“Saltanat, Hilafet’ten ayrılsın ve kaldırılsın. Halifeyi biz seçelim.”
Bunun aksi görüşte olanlar ise, özet olarak şöyle bir güşü savunuyorlardı:
“Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılamaz. Elinde ordu ve icra gücü olmayan bir hilafet düşünülemez. Böyle bir durum İslam hükümleri ile bağdaşamaz. Bu nedenle, eğer Saltanat kaldırılırsa, Halifelik de kalkmış olur ki, böyle bir durum düşünülemez. Milli Mücadele; Saltanat, Hilafet ve vatanın kurtarılması, bağımsızlığın elde edilmesi için yapılmıştır.”
Görülen manzara şuydu:
Başta Rauf (Orbay) ve Refet (Bele) Paşalar gibi, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşlarının bulunduğu bir grup, Halifeliğin Saltanat’tan ayrılamayacağını ve Saltanat’ın kaldırılamayacağını savunuyorlardı. Saltanat’ın kaldırılması hakkında kanun tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Karma Komisyonu’nda görüşülürken, Hilafet’le Saltanat’ın ayrılamayacağı düşüncesi ileri sürülüyordu. 
Mustafa Kemal Paşa söz alarak, yüksek sesle şunları söyledi:
“Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milleti’nin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve Saltanatı’nı isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, Millet’e Saltanatı’nı, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
Böylece rolün artık bittiği, gerçek niyetin ortaya konduğu bir konuşma yapılmış oluyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın bu çok önemli ve tarihi sözleri ve tehdidi sonunda, karma komisyonda, görüşülen teklif hemen kabul edilmiş ve ivedilikle Genel Kurul’da görüşülerek, 1 Kasım 1922’de, 308 numaralı karar olarak benimsenmiştir. Yeni Türkiye’nin yeni temellerinin de bir ifadesi olan bu karar ile, Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılmış, Saltanat kaldırılmıştır. Ertesi gün, Büyük Millet Meclisi, Osmanlı veliahdı Abdülmecid Efendi’yi Halife seçmiştir.
Böylece, Büyük Millet Meclisi’nin Saltanat’ı kaldırma kararı üzerine, İstanbul Hükümeti istifasını Padişah’a sundu. İşte bu şekilde, Osmanlı Devleti tarih sahnesinden fiilen çekilmiş oluyordu.
Saltanat’ın kaldırılma kararı üzerine, güçsüz ve ordusuz bir Hilafet makamının İslam’a uygun olmayacağını ifade eden Sultan Vahidettin Han, çeşitli tehditler almaya başlamıştır. Yurdu terk etmesi için adeta zorlanmaktadır. Sarayında çıkan yangınlar, suikast teşebbüsleri ve İzmit’ten Nurettin Paşa’nın linç ettireceğine dair tehditleri gibi, tehlikelerin artması üzerine etrafıyla yaptığı istişarede yurt dışına çıkmasının uygun olacağını kabul etmek zorunda kalmıştır. Böylece Saltanat taraftarları ile Cumhuriyet taraftarları arasında çıkması muhtemel bir çatışmayı, yani bir iç savaşı da önlemiş olacaktı.

GÖRDÜĞÜ RÜYA

Aldığı tehditler ve uğradığı zorlamalar devam ederken, kendisi de bir gece bir rüya görmüştür. Rüyasını etrafında bulunan güvendiği bir hocaefendiye tabir ettirmişti. Rüyanın tabiri şu idi:
“Sultan Vahidettin Han vatanından ayrılmak zorunda kalacaktı. Yurt dışına çıkacaktı. Fakat tekrar vatanına dönüp tahtına ve tacına sahip olacaktı.”
17 Kasım 1922’de Sultan Vahidettin Han, yeryüzünde sınırları içinde en çok Müslüman nüfus barındıran İngiltere’ye müracaat ederek, yurt dışına çıkışının sağlanmasını istedi. Tahsis edilen Malaya zırhlısına binerek ailesi, çocukları ve yakınlarıyla Malta’ya gitti.
Böylece şeyhinin kendisine şehzadeliği döneminde söylediği, ayrıca kendisinin de gördüğü rüya üzerine yapılan tabir doğrultusunda yurt dışına çıkarılma olayı tahakkuk etmiş oluyordu.
Yukarıda da değindiğimiz üzere Sultan Vahidettin Han, yurt dışına çıkmakla muhtemel bir iç savaşı önlemiş bulunuyordu.
Nitekim, 17 Kasım 1922 sabah saat 06,00’ da Malaya adlı savaş gemisiyle yola çıktıktan sonra, haber alıp Yıldız Sarayı’na gelen Ankara hükümeti temsilcisi Refet (Bele) Paşa’nın, o sırada ağlamakta olan Vahidettin’in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey'e:
-Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık?
Sözü, gerçeği aydınlatmaya yeter. Bir başka deyişle, eğer Halife Vahidettin Han gitmeyip sarayda kalmış olsaydı, Ankara’nın niyeti düpedüz onu idam etmekti.
Sultan 2.Abdülhamid Han’ın torunu Ertuğrul Osman, sonradan kendisiyle yapılmış bulunan bir röportajda, Vahidettin’in yaptığı fedakarlığın iç harp çıkmasını engellediğini ifade etmiştir. Sultan Vahidettin Han’ın Anadolu hareketine destek verdiğini belirten Osman şöyle konuşuyordu:
“Sultan Vahidettin, eğer fedakarlık yaparak yurtdışına çıkmasa idi iç harp çıkardı. İleriki safhalarda birtakım gelişmelerden sonra, içeride kalması halinde iç savaş çıkabileceği düşüncesi ile fedakarlık yaparak vatanından ayrılmayı tercih etti. Vahidettin, başından beri Mustafa Kemal Paşa'ya destek veriyordu. Mustafa Kemal, Sultan’ın bilgisi ve emirleri ile hareket ediyordu. İstanbul'daki işgal kuvvetlerine karşı, ‘Biz Anadolu'daki hareketi desteklemiyoruz’ demesine rağmen, sürekli olarak Anadolu'daki gelişmelerden haberdar oluyor, maddi ve manevi destek veriyordu. Hatta Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkabilmesi için, İngilizlerden ve Fransızlardan izin bile almıştı….”
Yurtdışında zor şartlarda hayat mücadelesi verirken, hiçbir şekilde Türkiye’deki yöneticiler aleyhinde bulunmamıştır. Bu hareketi onun yurdunu ne kadar sevdiğinin ve ülkede herhangi bir olaya sebebiyet vermekten çekindiğinin bir göstergesidir.
Sultan’ın damadı İsmail Hakkı Okday, bir söyleşide Sultan Vahidettin Han’ın, sürgünde iken etrafındakilerin Atatürk aleyhindeki sözlerine tepki gösterdiğini de bir örnek olayla şöyle nakleder:
 "Kızım Hümayra San Remo'da büyükbabası Sultan Vahidettin ile beraber oturuyordu ve yaşı 8 idi. Yanındaki saray kalfaları çocuğa, Mustafa Kemal Paşa aleyhinde bir şarkı öğretmişlerdi. Bunu Hümeyra günün birinde bahçede oynarken söylüyormuş. Büyükbabası Sultan Vahidettin pencereden bunu işitiyor ve Hümeyra'ya gel yukarı diyor. Hümeyra sevinerek koşuyor. Zannetti ki, büyükbabası onu taltif edecek. Çünkü Paşa’nın aleyhinde söylediği için aferin diyecek. Hoplaya zıplaya odasına giriyor. Gel buraya kızım. Sen bu şarkıyı bir daha söylersen dilini koparırım demiş. Mustafa Kemal Paşa büyük bir askerdir, memleketi kurtardı. Böyle şarkı olmaz. Bir daha söylemeyeceksin demiş.”
Türkiye’de karışıklık çıkarmak isteseydi, bunu ülkedeki sevdikleri ve sempatizanları vasıtasıyla çok rahat bir şekilde yapardı. Gittiği yerlerde de, Türkiye Devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu takdire değer bir tavırdır.
Peki, yurt dışına çıkarken ne götürdü?
Son Padişah hazineyi soyup gitmedi. Sultan Vahidettin isteseydi yurtdışına çok önemli ve paha biçilmeyen değerdeki, başta “Mukaddes Emanetler” olmak üzere hazineyi çıkarabilirdi. Nitekim kendisine bu yönde yapılan teklif ve tavsiyeleri elinin tersiyle itmiştir. Tarık Mümtaz Göztepe bu konuda şunları yazmaktadır:
“Sultan Vahidettin’in vatandan ayrılma hadisesinden bir müddet evvel, Topkapı muhafızlığına kademe kumandanı ve sabık kayınbirader Zeki Bey getirilmişti. Ömrü politika mücadelelerinde ve komitecilikte geçen bu netameli ve atılgan adam ile, kendisi gibi düşünen bazı kafadarları, Padişah giderken Hilafet’e ait mukaddes emanetleri birlikte götürmesi hususunda şiddetle ısrar gösteriyorlardı. Hatta İstanbul’da en yüksek rütbeli bir ecnebi zabıta kumandanı bulunan Kolonel (Albay) Maksivel bu emanetleri en emin bir vasıta ile hiçbir sızıltıya meydan vermeden memleket haricine çıkarabileceğini söylemiş ise de, bu nazik işe Sultan Vahidettin asla yanaşmamış, Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler ecdadımın Türk Milleti’ne armağanıdır, diyerek bu teklifleri reddetmiştir.”
Hatta yurdu terk ettiği aya mahsus özel maaşını da, bu ay çalışmadım ve hak etmedim diyerek almamıştır. Ayrıca el yazma ve paha biçilemeyecek kadar değerli bir Mushaf’ı da, tüm ısrarlara rağmen iade ettirmiş, yanında götürmemişti.
Ankara’da ise kraldan çok kralcı olan mebuslar vardı. İşi iyice ileri götürmüşlerdi. Osmanlı hanedanına mensup kadınlar ve çocuklar dahil, herkesi, hatta geçmişe doğru yürüterek ölenlerin kemiklerini bile yurt dışına atma gayretinde olanlar vardı.
7 Mart 1924 tarihli "Akşam" gazetesinde çıkan bir haberi aktarmanın sırasıdır:
"Dün, Meclis'teki en mühim hadise, Gazi Paşa'nın parti grubundaki teklifiydi. İsmet Paşa, Osmanlı Hanedanı’na mensup kadınların memleketten çıkarılmamasının Meclis ve Cumhuriyet için bir şefkat eseri olacağı hakkındaki onun bu teklifini bildirdi. O anda odanın içinde kasırgalar koptu. Mebuslar masaların üzerine çıkarak:
- Olamaz!
Diye bağrışıyorlar, bu teklife isyan ediyorlardı. Mebuslara hakim olan psikoloji, merhamete ve şefkate yer bırakmıyordu. İtirazlar gittikçe yükseliyor:
- Yalnız sağ olanları değil, ölenlerin kemiklerini bile memleketten atmalı!
Sesleri duyuluyordu. Bu durum karşısında Gazi Paşa teklifini geri almıştır."

VEFATI

Hacc ibadetini yerine getirdikten sonra, İtalya Kralı Victor Emmanuel’in davetiyle yakınları ile birlikte San Remo’ya yerleşmiştir. Yokluklar içinde sefalet sürmesine rağmen, Kral’ın türlü yardımlarını reddetmektedir. Sıla hasreti içinde ömür süren Sultan Vahidettin Han, 65 yaşının içindeyken,15 Mayıs 1926 günü San Remo’daki ikametgahında geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir.
Osmanlı sultanları içinde ölüm sebebi otopsi ile tespit edilen tek sultandır. Ölüm sebebi olarak aşırı sigara içmesinden dolayı kalp damarlarının tıkanması gösterilmiştir.
Ölüm gününü bir yakını şöyle anlatmıştır:
“Sultan Vahidettin, o gece akşam yemeğinden sonra bütün ev halkını ve özel hizmetlilerini odasında toplamış ve geç vakitlere kadar pek tatlı ve neşeli sohbetlere dalmışlardı. Bahisler dönüp dolaşıp İstanbul’a ve Çengelköyü’ndeki köşke geliyor, herkes bu geçmiş refaha ve gençlik hatıralarına ait tatlı bir hikaye anlatıyordu. Sultan Vahidettin, bu tatlı sohbetleri en hararetli yerinde keserek:
-Haydi yatsı namazınızı kılınız da geliniz. Sohbetimize yine devam ederiz.
Demiş ve herkes kalkıp namazlarını kılmak üzere dışarı çıkmışlardı. Bu esnada Sultan Vahidettin daima yanında bulunan ve hizmetlerine bakan son zevcesi Nevzad Hanım’a seslenerek:
-Biraz safram kabarıyor, bana bir tas getir.
Demiş. Derhal getirilen tasa az miktarda kustuktan sonra:
- Aman şu leğeni dök de şurada kokmasın.
Demesi üzerine Nevzad Hanım derhal leğeni musluğa dökmüş ve acele ile odaya döndüğü zaman Sultan Vahidettin’i uzandığı şezlongun üzerinde cansız bulmuştu .”
Sultan Vahidettin’e otopsi yapan Prof. Fava, Sultan’ın kemikleşmiş aort damarını göstererek:
-Bu, nikotinden tıkanmış, neredeyse kemikleşmiş…
Demiştir.
Demek ki üzüntülü günlerinde kendini sigaraya vermiş ve bu yüzden kalp krizi geçirmiştir.
Babası Vahidettin’in kederden öldüğünü anlatan Sabiha Sultan:
-Babamla, Mustafa Kemal arasında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı. Yegane gayeleri vatanın istiklali idi. Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa’nın kendisini ve Hanedanı’nı hain insanlar gibi göstermesinden çok müteessir olmuştur. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması hayattan kendisini ayırmıştır…
Diyor.
  Vahidettin’in ölüm haberi geldiğinde Adana’da bulunan Atatürk’ün sofrasında Hamdullah Suphi (Tanrıöver) de vardır. Atatürk:
-Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki…
Diye başlayan bir değerlendirme yapmıştır.
Bu sözleri Hamdullah Suphi, kuzeni Fethi Sami Baltalimanı’na aktarmıştı. Fethi Sami, Sultan Vahidettin Han’ın ablası Mediha Sultan'ın torunudur. 
Kalabalık maiyetiyle İstanbul’dan ayrılan Sultan Vahidettin Han; yokluk, zaruret ve vatan hasreti içinde San Remo’da can verdi. Alacaklıları tarafından haciz koydurulan naaşı, kızı Sabiha Sultan’ın tedarik ettiği para ile kaldırılmıştır. 
 
ONA DAİR BİRKAÇ NOT

  "İngilizlere sığındı" diye dile dolanan Sultan Vahidettin Han’ın, neden doğrudan doğruya İngiltere’ye (mesela Londra’ya) değil de, önce onların kontrolünde bulunan Malta Adası’na, sonra da İtalya’daki San Remo’ya gitmiş ve orada beş parasız ölmeyi göze almış olabilir? Eğer Vahidettin Han gerçekten de söylendiği gibi İngilizlere sığınmış ve hiç değilse onların cazip maddi tekliflerini değerlendirmiş ve yeni kurulmuş Türkiye aleyhine çalışmayı kabul etmiş olsaydı, herhalde bir şekilde ödüllendirilmesi gerekirdi. Bu durumda ise elbette tabutu bakkalın kasabın elinde rehin kalmazdı. Hacizli cenazesi defnedilemediği için, haftalarca ortada kalıp kokuşmazdı.
Sultan Vahidettin Han’ın İtalya Kralı’na da bir cevabı vardır ve öğrenilmesi gerekir:
Saraydan, kendine ait olmayan bir iğne dahi almadan ayrıldıktan sonra, çok zor günler geçiren Sultan Vahidettin Han, Mekke’de bir süre kaldıktan sonra, İtalya’nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada ikamet etti. Parasız ve imkansız kalmıştır. Muhtaç durumdadır. Şehzadelik günlerinde kendisini İstanbul’da ağırladığı devrin İtalya Kralı Viktor Emanuel, başyaveri vasıtasıyla, Sultan’a şu mesajı gönderir:
“Zatı Şahaneleri’nin memleketlerini bazı olaylar dolayısıyle terk ederek benim ülkeme misafir olarak gelmelerinden büyük bir sevinç duymaktayım. Kendileri İtalya toprağına ayak bastıklarından itibaren özel misafirimdirler. Zombardo’da bir şato, Floransa’da yine bir şato, Napoli’de de bir sarayım mevcuttur. Bunlardan hangisinde oturmak arzu ederlerse araba, ihtiyaç maddeleri ve tüm personeliyle emirlerine tahsis edilecektir.
Acaba hangisini arzu buyururlar?”
Sultan Vahidettin Han’ın etrafındakiler, yokluktan bunalmış vaziyette iken böyle bir haberin gelmiş olmasından büyük sevinç duymaktadırlar. Ağızları kulaklarındadır.
Nihayet artık yokluk yılları bitmiştir. Sultan’ın bunu reddetmeyeceğinden emindirler. Yüzler gülmektedir.
Sultan Vahidettin Han’ın cevabı ise şudur:
“Kral hazretlerine gösterdikleri misafirperverlikten dolayı müteşekkirim. Fakat bu davetlerini asla kabul edemem.  Memleketimdeki olaylar beni her ne kadar tac ve tahtımdan ayrı koydu ise de, üzerimde Halifelik sıfatı mevcuttur. Ben bütün Müslümanların reisiyim. Peygamber postunda oturmaktayım. Bu sıfatım, kendi dinimden olmayan bir zatın bu türlü tekliflerini kabulden beni meneder. İşte bundan dolayı Kral hazretlerine davetlerini kabul edemeyeceğimi bildiririm.”
Bu cevabı tercüme eden Tahir Bey söz alır:
-Efendimiz, bugün iyi kötü sayenizde yaşıyoruz. Fakat hazıra dağ dayanmaz, bunun yarını da var.
Diyerek yokluğu hatırlatır.
Sultan’ın cevabı şudur:
-Ne yapalım azizim Tahir Bey! Biz de soğan ekmek yeriz!..
Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu.
Buna benzer bir olay daha vardır. Sultan Vahidettin’in Halifei Müslimin sıfatını vurgulayan ve bu uğurda açlığı bile göze aldığını gösteren bir olay:
Hindistan Müslümanları, Sultan Vahidettin Han’ın Halife sıfatı üzerinde bulunduğu halde, Avrupa’da ne kadar maddi sıkıntı çektiğini izlemektedirler. Öteden beri Anadolu’daki istiklal mücadelesinin başarısı için dua ve niyazda bulunurken,  aralarında topladıkları paraları Anadolu’ya yardım için göndermekteydiler. Bu arada hatırlamakta fayda vardır. Anadolu’ya yardım konusunu o kadar ciddiye alırlar ki, kadınlar tüm takılarını ortaya koyarak dualarla yardım kampanyasına katılmaktadırlar. Bir kadının hiç takısı ve parası olmadığı için çocuğunu satılığa çıkarıp yardım etmeye kalkıştığını tarihler yazıyor.
İşte kısa bir süre sonra Avrupa’da sefalet içinde yaşayan Halifei Müslimin Vahidettin Han’a yardım için, aralarında külliyetli miktarda bir para toplamışlardır. Bu yardımı Halife’ye takdim etmek üzere de, Ağa Muhammed Nurettin Cafer isminde bir kişiyi görevlendirmişlerdir. Elçi paraları getirmiş Vahidettin Hana’a vermek istemiştir. Vahidettin Han bu parayı kabul etmemiş ve:
-Hamdolsun, şimdi ihtiyacım yoktur.
Demiştir.
Ağa Muhammed söz alarak:
-Efendimiz bu parayı Müslümanlar, Halife olduğunuz için ve bir hizmete sarf etmeniz için gönderdiler.
Diye cevap vermesi üzerine Vahidettin Han:
-Sizin ülkenizde Müslümanlara hizmet eden bir medrese veya müessese var mıdır?
Diye sormuştur.
Ağa Muhammed:
-Evet vardır. Sindi İslamiyye Medresesi bunlardan biridir. Başka müesseseler de vardır.
Vahidettin Han o zaman:
-Madem ki bu parayı benim İslami bir hizmete sarf etmem için getirdiniz, ben de Halife sıfatımla sizi naip tayin ettim. Bu parayı götürün, Sindi İslamiyye Medresesi’ne ve onun yanındaki diğer müesseselere Halife’nin namına sarf edin.
Diye cevaplamıştır.
Parayı götürmüş olanlar sonucu şöyle anlatırlar:
-Halifei Müslimin bu sözü söylediği zaman huzurunda ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Zira ihtiyacı olduğunu biliyorduk. Huzurundan mecburen ayrıldık. Bu paraları emrettiği yerlere sarf ettik. Geri döndükten kısa bir müddet sonra Halife Hazretleri’nin vefat haberi geldi.
Görüldüğü gibi Sultan Mehmed Vahidettin Han, bu durumda bile kendini düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye’de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı:
-Saray ve Saltanat yıkılmış ne çıkar, Vatan ve Millet kurtuldu ya…
Birgün etrafındakilere şu cümleyi ifade edecektir:
“Biz Devlet’i ve Millet’i koruyan bir paratönerdik. Bir gün geldi devletin ve milletin varlığına yıldırım düşecek oldu. Onu biz üzerimize çektikçe biz yandık, fakat Devlet ve Millet kurtuldu. Mühim olan da buydu. Ben neticeden yine de memnunum.”
Sultan Vahidettin Han, gurbet hayatı boyunca hep kulakları Türkiye’de, bir haber beklemiştir. O da Mustafa Kemal’in bir gün halkın karşısına geçip, kendisinin İstanbul’da daima düşmanın tazyik ve tesiri altında bulunduğu, Anadolu’daki harekatı hep desteklediği, bazı tehlikeleri de paratoner vazifesi görerek kendi üzerine çekmek amacıyla yaptığı yolunda açıklamalarda bulunsun diye. Kendisinin vatan haini olmadığı, Milli mücadelenin başarılması için üzerine düşenleri yaptığını açıklasın diye. Ama bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.
Sultan ve Halife ünvanlarını taşıyan Vahidettin Han’ın Hıristiyan toprağında defnedilip bırakılması uygun değildi. Türkiye’ye de defin söz konusu olamazdı. Müslüman bir memleket arandı. İşte tam o sırada, Manolya Villası’na icra memurları geldi. Esnaf, başta mahallenin bakkalı ile manavı olmak üzere, birikmiş alacaklarını tahsil edebilmek için tabuta haciz koydurdular ve tabutun başına iki polis diktirdiler.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           
Tabut tam 15 gün villada rehin kaldı ve haczin kaldırılmasına, hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın, elinde kalan tek serveti olan küpelerini satıp borçları ödemesinden sonra izin verildi. Hacze sebep olan borçların toplamı, bugünün parasıyla sadece 20 bin dolar civarındaydı. Artan parayla, cenaze tahnid ettirildi. O arada, Suriye’de bir manda idaresi kurmuş olan Fransa da, Padişah’ın Şam’a defnedilmesine izin verdi.
Sultan Vahidettin Han’ın Şam’da bulunan Süleymaniye Camii’ndeki kabri üzerindeki taşında şunlar yazar: 
"Baki olan sadece Allah'dır. Sultan oğlu Sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahidettin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"
Sultan Vahidettin Han, mezarı yurt dışında bulunan tek padişahtır. Zaman zaman bu mezarın yurda nakli konusunda yazılar yazılır, söylemler yapılır.
Sultan Vahidettin’in  torunu  Neslişah Sultan (Osmanoğlu) bir soru üzerine:
“Sultan’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi konusunda çok istediğimiz halde, belki memleket için iyi olmayan sonuçlara sebep olacağından dolayı şimdilik bunu istemiyoruz.
  Sultan Vahidettin’in ailesi, büyükbabalarının mezarının Suriye'den Türkiye'ye getirilmesine sıcak bakmıyorlar. Bunun çeşitli sebepleri vardır:
Aile, mezarın naklini her zaman istemiştir, ancak bu iş Türkiye'de huzursuzluk yaratacak bir gelişme olmamalıdır. Hayatında zaten çok çekmiş olan hükümdar, hiç olmazsa mezarında huzur içerisinde bırakılmalıdır.
Sultan Vahidettin’in son uykusunu uyuduğu Şam, hem Müslüman bir ülkenin toprağıdır, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş vilayetinin merkezidir. Dolayısıyla, Sultan’ın mezarı yabancı bir memlekette değil, o devirde başında bulunduğu devletin sınırları içerisindedir. Üstelik cedleri Kanuni Sultan Süleyman ile İkinci Selim tarafından yaptırılan bir camidedir ve bu camiin haziresinde, ailesinden 26 kişiyle bir arada yatmaktadır.”
Türkiye dışında bulunan bütün Türk mezarları, hiçbir ayırım yapılmadan memlekete getirilip getirilmemesi tartışılmalıdır ama, bazı çevrelerin bu mezarları birbirleriyle mukayese etmeleri kabul edilemez. "Şu kişinin mezarı getirilirse, Vahidettin Han da getirilmelidir" demek, padişahlarla şairleri emsal göstermek hoş bir şey değildir. Bu bir üstünlük değil, halkın ön kabulüdür.
Yasalara ve geleneklere göre, mezar nakli ancak cenazesi nakledilecek olan kişinin ailesinin izin vermesi halinde yapılabilir. Bu konuda öncelikle karar sahibi olan kişi, ölenin eşidir ve eşin hayatta olmaması durumunda varislerin onayı gerekir.
Sultan Vahidettin Han, İslam’a son derece bağlı, ülkesi ve insanlarını seven, mensubu bulunduğu Osmanoğlu sülalesinin geleneklerine bağlı, İlayı Kelimetullah’ı gaye edinmiş talihsiz bir Halife ve Sultan’dır. Osmanoğulları sülalesi için şunları söylemiştir:
 “Bizim hanedanımızdan her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu gelmiştir, zalimi gelmiştir, delisi gelmiştir, aptalı gelmiştir; fakat dinsizi gelmemiştir. İçimizde dine karşı en gevşeği olduğu zannedilen Sultan Abdülaziz Han bile, son nefesinde Kuran’a sarılarak öyle ruhunu teslim etmiştir. Şehit edildiği anda kanına bulanmış olan Mushafı Şerif’i Yıldız Sarayı kütüphanesindedir.”
Sultan Vahidettin Han’ı hain diye suçlayanlara halen tesadüf edilmektedir. Bir de onu dinlemek gerekmez mi? Bu sebeple, onun yurt dışında sürgünde iken, Hacc topraklarında yapmış olduğu bir açıklama ile olaylara bakışını görelim. Metnin orijinalini bozmadan sayfalarıma almak istiyorum:
“Şevketlu Sultan Mehmed Vahidettin Efendimiz Hazretlerinin Beyannamei Hümayunlarıdır:
Bismillahirrahmanirrahim
Bidayei iştialinde (alev almaya başlaması sırasında) devletimizin iştirakine katiyen rıza göstermediğim ve bütün müddeti devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle (her türlü vasıtayla) tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım (yıkımlarını ve zararlarını sınırlandırmaya çalıştığım) Harbi Umumi’nin (Birinci dünya savaşının) avakıbı vahimesi (feci sonuçları) tamamiyle kendini göstermeye başladığı bir zamanda, biraderimin vefatı müessifi (biraderim Mehmet Reşat’ın üzüntü verici vefatı) vukua gelerek, Kanuni Esasiyi Osmaniye’nin (Osmanlı Anayasası’nın) bahşeylediği hakka istinaden ve ehli hal ve aktin biatı umumiyesi (genel biatı) ile Makamı Hilafet ve Saltanat’a calis olmuştum (oturmuştum). O günler göz önüne getirilirse, Makamı Hükümdari’yi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilatın (zorlukların) derecei ehemmiyet ve azameti (önem derecesi ve büyüklüğü)  takdir olunur.
Bilahare cephelerimizin birbirini müteakip sükut etmesiyle sabit olduğu üzere, hiçbir ümidi galebeye makrun olmayan (galip olma ümidine yakın bulunmayan) harbi halin temadisi ve usuli meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikabı (örtüsü) altında 1908’den beri re’si idaremize (idaremizin başına) yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkanından müfrit ve müteneffiz (aşırı ve nüfuzlu) kısmının harpten bil istifade dahili memlekette revaç verdiği yağma, ihtikar ve anlaşılmaz maksatlarla yer yer ika ettikleri günagün yangınlar sebebiyle payitahttan müntehayı hududa kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve usarei hayatiyyesi (hayat özsuyu) hevlengiz (dehşetli) bir surette heder olup gitmekte idi.
Bu fecayi (facialar) karşısında tevcihi mesai (çalışma yönlendirilecek) hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin iadesinden başka bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terahi (erteleme) tecviz edilmemiş ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat harbin devamından müteneffi (faydalı) olmakla beraber, memleketimizde daima idarei hukuk ve selahiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile, yine o hükümeti mütehakkimenin (zorba hükümetin) etrafında tesis eylediği şebekei ihanet (ihanet örgütü) mesaimin semeredar (çalışmamın verimli) olmasına hail (engel) olarak münferiden müzakerei sulhiyeye (Tek başına barış görüşmelerine) girişmekle elde edilecek menafi ve şeraiti müsaideye (müsait şartlara) ve muhterem milletin huni mazlumini (mazlumların kanını) bilasebep (sebepsiz olarak) heder olmaktan vikayeye (korumaya) imkanı vusul (ulaşma imkanı) bırakmadı. Ve harp bütün dehşeti tahripkaranesiyle (dehşetli bir şekilde harap etmesiyle) meş’um Mondros Mütarekenamesi’ni imza mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların elyevm (bugün) Ankara’daki Hey’eti Vekile Reisi Rauf Bey’in tahtı riyasetinde (başkanlığında) ve o zaman memleketin en mühim kuvvei askeriyesinin de şimdiki Ankara Meclisi Reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatırı nişanıdır (hafızasında yer etmiştir).
Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selahiyyetini düveli itilafiyeye (itilaf devletlerine) bahşeden maddei mahsusasıyla (özel maddesiyle) Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri ki, sonraki bütün felaketlerin menşe ve mastarı bulunan mezkur mütarekenamenin akd ve imzası mağlubiyet ve mecburiyeti ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde, bilahere İzmir işgali dolayısıyla beni ittihama (suçlamaya) cüret edenlerin noktai nazarına göre, mezkur işgallere istinatgah olan Mondros Mütarekenamesi’ni akte bil fiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyeti askeriyesi ile devleti böyle bir mecburiyeti elimeye düşürmekte cidden zimethal bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı milliyenin (Milli başkanların) mesul ve müttehem (sorumlu ve itham edilen) olması lazım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasından ve gerek ondan sonraki bütün mesailde  (her meselede) Kanuni Esasi (anayasa) mucibince mesuliyetten müstesna olan Makamı Hükümdari için hükümeti mesulenin (sorumlu hükümetin) maruzatını tasdik lüzumu gibi gayrı kabili itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imla ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felaketlere karşı, bilahere muhalefetten ön ayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvvai mevcudesinin (mevcut kuvvetlerinin) kısmı küllisini esir vererek zilletle Toros eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayrı kabili ictinap (kaçınılması mümkün olmayan) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayanı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte tahtı Osmaniye’ye cülusumdan (Osmanlı tahtına oturuşumdan) sonra ilk mühim hatvei siyasiyeyi (siyasi adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.
Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise, geri alınması mümkün olmayacak bir hatve (adım) atmaktan ihtiraz (çekinme) ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil islahat ve icraata germi (gayret) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsatı şahsiyeye (kişisel girişimlere) devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayzı umuminin (yaygın kızgınlığın) bertaraf olacağı müsait zamanlara intizar edebilmek için vakit kazanmaktan ibaret idi.
İzmir işgali hadisesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düveli salisei muazzamanın (üç büyük devletin) kati ve nagihani (kesin ve ani) kararına istinat etmekte olduğu gibi, bu vakanın bize tebliği de doğrudan doğruya düveli salisei müşarün ileyha (sözü geçen üç devlet) tarafından vuku bulduğu cihetle, mesele düveli muazzama meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahvili, Yunanistan’daki vaziyeti siyasiyenin tebdili ile düveli muazzamai müşarün ileyhanın ittifakına halel tari (arız) olduktan sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bu kararı katinin, tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle, hakkımızdaki gayzı umuminin zevaline intizaren (yok olmasını bekleyerek)  teşebbüsatı siyasiye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da, mesleki mezkurü müeyyed (güçlendirir) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra, harpte mağlup olmamak şartıyla mukavemete hem de taraftar idim. Ve nitekim bu his ile Kuvayı Milliye’ye mütemayil bir takım kabineleri de mevkii iktidara getirdim. Şu kadar ki, o devirlerde Mustafa Kemal devleti metbuasına (tabi olduğu devlete) itaat dairesinden huruç etmiş, Anadolu’da bir çok aksakallı müftülere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vezaifi Milliye (Milli vazifeler) hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir bela kesilmiş idi.
Tıpkı İzmir hadisesi gibi,  Sevr Muahedesine ait teklifi düveli (devletlerin teklifi) de Yunanistan’da vaziyeti siyasiyyenin tebeddülünden (siyasi durumun değişmesinden) ve devletlerin aleyhimizdeki ittifakı şedidine halel tari olmadan (güçlü ittifaklarına halel gelmeden) mukaddem (evvel) olarak ve hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek, 24 saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı (baskı ve tehditleri) ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben Sevr Muahedesini kesbi katiyyet etmiş (kesinlik kazanmış) addolunacak şekilde tasdik etmedim. Meselenin katiyyet kesbetmesi, Meclisi Mebusan’ın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf olduğunu ve hakk ve adaletle telif olunamayacak surette gayrı tabii olan böyle bir muahedenin devam ve takarrur edemeyeceğini bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hulülüne (gelmesine) kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile muahedenin hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.
Mondros Mütarekesi, İzmir hadisesi, Sevr Muahedesi gibi müstesna bir noktai nazarla telakki ettiğim vekayiden (olaylardan) gelen mesailde (meselelerde) daima icabatı meşrutiyete tevfiki hareket eyledim (hareketlerimi meşrutiyetin gereklerine uydurdum). Bu sebeple muhtelif kabinelerin, muhtelif, belki de mütehalif ictihatlarına (farklı yorumlarına) riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilahere devleti metbuasını (tabi olduğu devleti) tanımadığı cihetle tenkili (yola getirilmesi) için kuvvei askeriye sevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda hükümeti mesule ile Makamı Hükümdari’nin münasebeti mütekabilesine (karşılıklı ilişkilerine) ait, icabatı meşrutiyetten (meşrutiyetin gereklerinden) ayrılmamak arzusu ve bazı esbabı zaruriyeyi siyasiye (zaruri siyasi sebepleri) amil olmuştur. Bundan maade gerek kabine tebeddülatında (değişikliğinde) gerek icraatı sairede (başka icraatlarda) nazımı harekatım, efkar ve hissiyatı şahsiyemden ziyade daima efkarı umumiye veyahut gayrı kabili mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en ziyade delili son Tevfik Paşa kabinesini sırf aleyhinde efkarı umumiye tezahüratını meşhud olmadığı için, şahsım ve makamım hakkında sui niyetleri zahir olan kemalcilerin İstanbul’da tesisi nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevkii iktidarda tutmaklığımda görülebilir.
Ankara ile İstanbul’un arasında ikiliğin izalesi emrinde (giderilmesi işinde) bu gibi fedakarlıklardan geri durmamakla beraber, Hilafet’in Saltanat’tan tefriki ve payitahtın İstanbul’dan Ankara’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi ülemayı İslam’ın malumu olduğu vechile şeri şerife katiyyen mugayir (Şerefli Şeriat hükümlerine kesin olarak aykırı) ve müvekkilim (vekili olduğum) Fahrül Mürselin (Peygamber) Efendimiz Hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla; benim için selahiyet ve imkan haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, Hilafet’i İstanbul gibi siyasi ve tarihi bir istinatgahtan mahrum eylemek demek olduğu cihetle,  katiyen gayrı kabili kabul (kabul edilmesi mümkün olmayan) idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularına tebaiyet etmediğim (tabi olmadığım) için bana hiyaneti vataniye (vatan hainliği) azvu isnat (yakıştıran ve isnat) edenlerle beraber her akıl ve izan sahibinin bilmesi lazım gelir ki, dünyanın en büyük cah ve mansıbı olan (yer ve mevkii olan) Hilafet ve Saltanat makamını fiilen ve bil irsi vel istihkak (veraset ve hak etme ile) haiz bir hükümdarı, hiyaneti vataniye gibi bir cürmü şen’i ye (alçak bir suça) sevkedecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların, resmen Hilafet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muavakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile gözüme aldırdım. Bu müfarakatim (ayrılığım) bilhassa harbi umumiden sonra kendi efalinin (yaptıklarının) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı efalimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tabi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakkı kelamdan (söz hakkından) memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emri ilahinin ve aklı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinap eylemek (kaçınmak) ve hem de Elfiraru mimma la yutak min sünen il mürselin (takat getirilemeyecek güçlüklerden kaçınmak peygamberlerin sünnetlerindendir) fehvayı şerifi üzere müvekkili zişanımın (beni vekil eden şanlı Peygamberim’in) Hicreti Nebeviyelerine ait olan sünneti seniyyeye ittiba etmekten (uymaktan) ibarettir.
Müdafaayı vatan gibi müstahsen (güzel) gayelerle hiçbir münasebeti olmadığı halde Ankara Meclisi’nin ittihaz ettiği mukarreratı ahire (son kararları) üzerine muarızlarımızla aramızda tahaddüs eden (meydana gelen) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyeti ahireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:
Ceddim Osman Gazi’den Selimi Evvel’e (Yavuz Sultan Selim’e) kadar Devlet i Osmaniye namıyla Türk saltanatı var idi. Selimi Evvel’den sonra ise, bu saltanat Hilafet’in inzimamı ile Saltanatı Muhammediye heline gelmişti.
Şimdi bana bigayrı hakkın (haksız bir şekilde) ihaneti vataniye isnat edenler, Hilafet’i hukuk ve nüfuzundan tecrit ve tatil ederek bu Saltanatı Muhammediye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün Alemi İslam’a ihanet etmişlerdir. Ben devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harbi umumiye iştirakımızdaki ifratların acısını tattıktan sonra, siyaseti hariciyede muarızlarımın tabiri vechile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim. Daha doğrusu vakit kazanmak için icap eder ise, kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında muarızlarımın müfrit ve herçibadabad (ne olursa olsun) mesleği müntici isabet ve muvaffakiyet (doğru ve başarılı netice veren metod) olur ise, şahsen ben kaybedeceğim, fakat devlet kazanacaktı. Halbuki onlar Devlet’e, Saltanatı İslamiyesi’ni kaybettirdiler.
Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrip ve tağyirine bazı müstesna şahsiyetlerden maade bütün vükela ve ülema ve ukela ve ricali memleket tarafından ses çıkarılamayacağını ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikar suretlerde yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdendir. Ben devletin hayat ve mematıyla herkesten ziyade alakadar olan münevveranı milletimin (milletimin aydınlarının) bu derece sui istimal etmeyecekleri hakkındaki hüsnü zannıma ait olan hatamı itiraf ederim.
Neticei kelam olarak şurasını beyan ederim ki, Hilafet meselesinin halli dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlud (karışık) askeriden ve sunufi vesaireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şerzemmei kalile (az sayıda kötü kişiler) kısmen mükrih (zorlayan) ve mücbir, kısmen ahvalin ledünniyatından (iç yüzünden) bihaber olarak muğfil (iğfal eden) halinde bulunan beş altı milyonluk Türk kavminin selahiyeti dahilinde olmayıp, bu üçyüz milyonluk Alemi İslam’ın tamamına taalluk edecek bir meseleyi uzmadır (büyük bir meseledir). Binaenaleyh şimdi ben, Hilafet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzuli ve cebri hükmü katiyyen kabul etmeyerek hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları) isnat edenlere kemali nefretle red ve iade ederek, memleketin bila tefriki cins ve mezhep (ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın) bütün ahalisinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan ve adl ü itidalin hakim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlup edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar, haki ıtırnakinin (mübarek toprağının) ezelden müştakı (arzu edeni) olduğum Haremeyni Şerifeyn’de ve şimdilik civarı Beytullah’da imrarı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).
Beni Beldetullah’a isal eden (Allah’ın beldesine gönderen) şu muhaceratı mucibi mefharet ile (iftihar edilmeyi gerekli kılan muhaceret ile) Hilafet’in Saltanat’tan tecridi teklifine sebat ve mücahedem nasibei hestimi ve zahrı ahiretimi teşkil edecektir. (Şahsi nasibimi ve ahiret azığımı teşkil edecektir.)  Misafir olduğum Biladı Mukaddesei Arabiyye’nin hükümdarı ali tebarı ile (yüce hükümdarı ile) ahaliyi necibesi tarafından gerek benim hakkımda ve gerek vatancüda diğer hemşehrilerim haklarında gösterilen asarı mihman ü vaziyi (misafirperverliği) şükür ve mehmedetle yadettiğim gibi, haiz oldukları asaleti mümtaze ve mutahharaya (seçkin ve temiz asalete) muvafık bir suretle hareket eden müşarunileyh Celalet ül Melik hazretleriyle aileyi muhteremeleri erkanının tealiyi şan ve şereflerini ve bu sayede Biladı Mukaddesei Arabiye’nin ve sekenei necibiyyesinin (temiz sakinlerinin) tarihe zinet veren mazileriyle layık oldukları inkişafı mesude mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.
İstanbul’dan mufarakatimden sonra bu ilk beyannamemdir.
Vesselamu ala men ittebealhüda! (Selam Hüda’ya tabi olanlara olsun).
Mehmed Vahideddin bin Sultan Abdülmecid Han”
 
  RÜYASININ GERÇEKLEŞMESİ

Önceki sayfalarımızda bahsettik. Sultan Vahidettin Han’ın tahta geçme ihtimali hiç olmayan şehzadeliği yıllarında, şeyhi Ziyaeddin Dağıstani’nin rüya olarak görüp kendisine anlattığı, gelecekle ilgili yorumlar vardı. Buna göre Şehzade Vahidettin bir gün Osmanlı tahtına geçecekti. Lakin Osmanlı o günlerde düşman istilasına uğramış olacaktı. Bir gayretli kişi çıkacak, öncülük edecek, düşman yurttan çıkarılacaktı. Ancak kendisi de yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kalacaktı. Lakin yurt dışında vatanından ayrı kalması olayı da bir gün sona erecek ve yurduna dönüp tekrar taht ve tacının sahibi olacaktı.
Aynı içerikli bir rüyayı kendisi de saltanatın kaldırıldığı günlerde görmüştü. Her iki rüyaya göre de Sultan Vahidettin Han, yurt dışına çıkışından sonra tekrar geri ülkesine dönecek tac ve tahtını yeniden elde edecekti.
Gerçekten de yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, rüyaların doğrultusunda o, Osmanlı tahtına, ama yangın yeri olmuş bir ülkenin tahtına oturmuştur. Rüyanın ilk bölümü böylece gerçekleşmişti.
Dahası yangın çok kısa bir süre sonra payitahtı da saracaktı. Düşman çok kısa bir süre sonra payitaht İstanbul dahil olmak üzere yurdun çok büyük bir bölümünü işgal ve istila etmişti. Rüyanın bu bölümü de aynen gerçekleşmiştir.
Bizzat kendisinin görevlendirmesiyle Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’yi önder olarak başlatmış ve zafer kazanılmıştır. Rüyanın bu kısmı da gerçekleşmiştir.
Ankara’da Millet Meclisi’nin aldığı bir kararla, Osmanlı Saltanatı kaldırılmış ve Sultan Vahidettin Han yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kalmıştır. Rüyaların bu kısmı da aynen gerçekleşmiştir.
Rüyaların, gurbette fazla kalmayıp, tekrar geri döneceği, tac ve tahtına tekrar sahip olacağı kısmına gelince:
Gerçekten Sultan Vahidettin Han, bu kısmın da aynen gerçekleşeceğinden emindi. Beklentisi hep o yöndeydi. Bunu yurt dışında bulunduğu her zaman ve mekanda etrafındakilere ifade ettiği gibi, kızı Sabiha Sultan’a yazdığı mektubunda da ifade ediyordu.  İnanıyordu ki, geleceğe ait beş safhası olan bir rüyanın, dört safhası gerçekleşmişse, beşinci safhası da mutlaka gerçekleşecek ve yurduna geri dönecekti. Bu beklenti içindeyken önceki sayfalarda anlatıldığı gibi, San Remo’da vefat etti. Böylece vefat etmesiyle rüyanın bu kısmı gerçekleşmemiştir. Bu ilk bakışta böyledir.
Ancak hal ilminden anlayan ve rüya konusunda bilgisi olan bir çok ilim adamı, beş bölümden oluşan bu rüyaların dört bölümü aynen gerçekleşmiş olduğuna göre, son bölümü de mutlaka gerçekleşecektir. Belki Sultan Vahidettin Han’ın cismaniyeti geri gelememiştir ama, onun temsil ettiği Osmanlı ruhaniyeti, yani onların 622 yıl yürürlükte tuttukları ilayı kelimetullah ruhu bir gün yurda dönecektir. Osmanlı ruhu bu ülkede tekrar hükümran olacaktır. Bu rüya bunun delilidir. Kısa sürede dönmesi gerçek olacaktır. İnsanların ömründeki süreler, belki senelerle mukayyettir ve kısa olabilir ama, ülkelerin ve milletlerin ömründeki süreler, insan ömrünü aşabilen sürelerdir. Bunlar da ülkeler ve milletler için kısa sayılabilir.

TOP