ABDULLAH BİN ÜBEY BİN SELÜL

 
Kendini bilge kral sanırdı, taçlı-kuşaklı,
Daim münafıklık etti, aklı da kuş aklı!

 

Bundan önce anlattığımız küfrün kör gözleri, Müşriklerin en azılı zalimleri, gurur kibir abideleri, Hazreti Peygamber’in ve İslam’ın Mekke’deki düşmanlarıydı.
Hazreti Peygamber Medine’ye hicret edince, bu şehirde de Peygamber düşmanları türedi. Bunlar Medineli Münafıklardan ve Medine’de oturan Yahudilerden oluşmaktaydı. Peygamber Efendimize ve Müslümanlara çok çektirdiler, çok zulmettiler, çok aldattılar, çok entrikalar çevirdiler. Yüze gülüp arkadan olanca güçleri ile düşmanlık ettiler. Bunların her birinin hayatları, akıbetleri ve ölümleri âleme ibrettir.
Bu kitapta bunlardan Münafıkların başı olan Abdullah Bin Übey Bin Selül ile Yahudilerin başlarından olan Huyey Bin Ahtap ve Ka’b Bin Eşref hakkında bilgiler vereceğiz.
Önce Abdullah Bin Übey Bin Selül’ü konu edineceğiz.

KİMLİĞİ
Künyesi: Ebü'l-Hubâb Abdullāh Bin Übey Bin Mâlik Bin Hâris’dir.
Hazreti Peygamber devrinde Medine’de yaşayan Müşriklerin başkanı. Babaannesine nispetle İbnü Selûl diye de anılan Abdullah, Hazrec kabilesinin reisi olup, Medine’nin idaresi kendisine verilmek üzere iken, Hazreti Peygamber’in hicret edip Yesrib (Medine)’e gelmesi sebebiyle bundan vazgeçilmiştir. Bu sebeple, Bedir Gazvesi’nden hemen sonra Müslüman olmuş görünmesine rağmen, Hazreti Peygamber’e ve onun tebliğ ettiği dine karşı beslediği kin ve düşmanlık duygularından hiç bir zaman kurtulamamıştır.
Müslüman olmuş gibi gözükmesine rağmen, hayatının sonuna kadar iman etmek kendisine nasip olmamış, azılı düşmanlık sebebiyle Münafıklık etmekten geri durmamıştır.

HAYATINDAN KESİTLER
İslamiyetten önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Tarih içindeki yerini ancak sebep olduğu hadislerle tesbit etmek mümkün olmaktadır.
Müslüman olmadan önce, zaman zaman edebe aykırı bazı sözler söylediği ve yakışıksız davranışlarda bulunduğu hadis kaynaklarında yer almıştır. Bunlardan bir tanesine şahit olan Üsâme bin Zeyd’in anlattığına göre, Peygamberimiz, evinde hasta yatmakta olan Sa‘d bin Ubâde’nin ziyaretine giderken, aralarında Abdullah Bin Übey’in de bulunduğu Müslüman, Müşrik ve Yahudilerden oluşan bir toplulukla karşılaşmıştı. Onlara yaklaştığı sırada Abdullah kaftanıyla burnunu kapatarak:
-Benden uzak dur! Senin merkebinin kokusundan rahatsız oluyorum, dedi. Ensârdan bir zât:
-Allah’a yemîn ederim ki, O’nun merkebinin kokusu, senin kokundan daha güzeldir, diyerek onu susturdu.
Bununla beraber Hazreti Peygamber bineğinden inerek onlara selâm vermiş, Kur’an okumuş ve Müslüman olmayanları İslâm’a davet etmiştir. Bundan rahatsız olan Abdullah, Hazreti Peygamber’e; söylediklerinin doğru ve güzel olduğunu, ancak kendilerini rahatsız etmemesini, tebligatını sadece kendisini ziyarete gelenlere yapmasını söylemiştir. Onun bu kaba ve çirkin davranışlarına sert tepkiler gösterilmek üzere iken, Peygamberimiz bunları önlemiş, sonra da Sa‘d Bin Ubâde’nin evine giderek olanları anlatmıştır.
Kaynakların kaydettiğine göre, Sa‘d Bin Ubade, Hazreti Peygamber’e, Yesrib halkının Abdullah’a taç giydirmek üzere iken kendisinin Medine’ye hicret etmesiyle, bunun gerçekleşemediğini hatırlatarak, onun bu tür davranışlarının bundan kaynaklandığını söylemiş ve onu mâzur görmesini rica etmiştir.
Abdullah bin Übey’in Hazreti Peygamber’e karşı beslediği düşmanlık hislerinin Mekkeli Müşrikler tarafından tahrik edildiğini de söylemek gerekir. Ebû Dâvûd’un naklettiği bir habere göre, hicretten birkaç gün sonra Kureyş ileri gelenleri Abdullah’a bir mektup göndererek, himayelerine aldıkları Peygamber’i öldürmelerini veya Medine’den çıkarmalarını istemişler, aksi takdirde bütün güçleriyle üzerlerine yürüyeceklerini bildirmişlerdir. Abdullah bin Übey’in konuyu taraftarlarıyla müzakere etmekte olduğu haberi Peygamberimize ulaşmış, O da Abdullah’ı ziyaret ederek Kureyş Müşriklerinin isteklerini dikkate almamasını, aksi takdirde kendilerinin bu çarpışma ve çatışmalardan zararlı çıkacaklarını ona hatırlatmıştır. O sırada Medine’nin büyük çoğunluğu Müslüman olduğu için Abdullah Peygamberimize karşı harekete geçmeye cesaret edememiştir.
Abdullah Bin Übey’in göstermelik de olsa Müslüman oluş sebebini, Bedir Gazvesi’nin Müslümanlar lehine sonuçlanmasında aramak lâzımdır. Bedir Gazvesi’nde Müşriklerin galip geleceğine inanan Abdullah’ın, taç giyme ümidi yeniden kuvvetlenmiş, fakat Müslümanların zafer kazanması, onu hayal kırıklığına uğrattığı gibi, Medine’de Müşrik olarak yaşama imkânını da zora sokmuştur. Bu sebeple istemeyerek de olsa, Müslüman görünmeyi tercih etmek zorunda kalmıştır. Münafıklık hayatı böyle başlamıştır.
Abdullah Bin Übey’in iş birliği yaptığı gruplardan biri Medine’deki Yahudilerdi. Hazrec kabilesi eskiden beri Nadîroğulları Yahudilerinin müttefiki olduğu için Abdullah, onların İslâm aleyhtârı faaliyetlerine katılabiliyordu. Müslümanların Bedir zaferini hazmedemeyen ve bundan kendi kötü âkıbetlerinin işaretini gören Kaynukāoğlu Yahudileri bazı taşkınlıklarda bulunmuşlardı. On beş gün süren kuşatma sonucunda Yahudilerin Hazreti Peygamber’in hükmüne razı olarak teslim oldukları bir sırada, Abdullah onların imdadına koşmuş ve Hazreti Peygamber’e Hazrec kabilesinin Yahudilerle antlaşma yapmış olduğunu ileri sürmüştür. Bu hadiseden sonra Müslümanların, Yahudilerle Hıristiyanları dost edinmelerini yasaklayan âyet nâzil olmuştur. Şimdi o ayete göz atalım.
Maide suresi:
51- Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Tefsiri:
İki şeyin, aralarına yabancının giremeyeceği kadar, birbirine yakınlığını ifade eden velâ kökünden türemiş olan velî (çoğulu evliyâ) terimi “dost, arkadaş, yardımcı, destekçi ve yakın” anlamlarında kullanılmaktadır. Aynı kökten olup “sevgi, dostluk, yetki ve yardım” anlamlarına gelen velâyet terimi ise, başkaları adına onların rızâları alınmaksızın hukukî işlemde bulunacak kadar yakın ve yetkili olma durmunu ifade eder. Bu yetkiyi taşıyan kimseye de velî denir. Velî terimi Kur’an’da tekil ve çoğul (evliyâ) olarak seksen yedi âyette yer almıştır. Bunlardan kırk altısında Allah’ın insanlara dostluğu, üçünde insanların Allah’a dostlukları, on âyette insanlarla şeytan arasındaki dostluk, diğerlerinde ise iyi veya kötüler arasındaki dostluk için kullanılmıştır. Mevlâ ve velî terimleri de Kur’an’da aynı anlamda geçmekte olup velî, hem Allah, hem de kul için kullanılırken, mevlâ ancak Allah için kullanılmıştır.
Bu âyetlerin çoğunda insanların gerçek dostunun Allah olduğu, O’nun insanlara, Müminlere ve peygambere yardımcı olacak, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak ve irşad edecek olan gerçek dost olduğu belirtilerek, insanların O’na inanmaları, dayanıp güvenmeleri gerektiği; ayrıca kâfirlerin, zalimlerin Yahudi ve Hıristiyanların ancak birbirlerinin ve şeytanın dostları olabilecekleri bildirilerek dinî ve ahlâkî inanç ve anlayışların sosyal ilişkiler üzerindeki etkileri vurgulanmış, dostlukların tesisinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerektiği bildirilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’e göre dostun, sevdiği kişi için bir yardımcı olması, onu koruyup kollaması, maddî ve mânevî sıkıntılardan kurtarması, yüceltmesi, iyiliğe yöneltmesi, bu suretle dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret edilmiştir. Nitekim en büyük dost olan Allah, bu dostluğunun birer belirtisi olarak insanlar için koruyucu, yardımcı, bağışlayıcı, merhametli, aydınlatıcıdır. “Allah’ın ahlâkıyla bezenme”yi emreden hadis uyarınca Müslümanlar arasındaki dostlukların da bu olumlu meyveleri vermesi gerekir. Müminlerin kardeş olduklarını, bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır.
İslâm’dan önce Medine’de Araplar’la birlikte Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları adında üç Yahudi kabilesi mevcut olup, Araplar’la aralarında dostluk antlaşması vardı. Araplar İslâm’dan sonra da bu dostluğu devam ettirmek istediler; fakat Yahudilerle Münafıklar görünüşte dost gibi davransalar da, her fırsatta Müslümanların aleyhine çaba harcıyorlar, özellikle Hazreti Peygamber’in askerî planları hakkında Müslüman dostlarından edindikleri bilgileri Müşriklere ulaştırıyorlardı. Yahudi ve Hıristiyanlarla kurulacak dostluğun faydadan çok zarar getireceği, Müslümanlara açıklandıktan sonra bu âyette, Müminlerin bu gibi Yahudi ve Hıristiyanlardan samimi dostlar edinmeleri yasaklanmıştır.
Müslümanların Medine’ye göç ettikleri dönemde, burada Hıristiyanların bulunmaması veya yok denecek kadar az olması sebebiyle, Müslümanlar, Yahudilerden gördükleri sıkıntıların benzerini onlardan görmemişlerdir. Hatta Kur’ân-ı Kerîm, Hıristiyanların Müslümanlara karşı Yahudilerden daha iyi davrandıklarını bildirmektedir. Ancak Kur’an’a ve Hazreti Peygamber’e iman etmedikleri için, Hıristiyanların da Müslümanların kendileriyle kuracakları dostluğu kötüye kullanmaları ihtimal dahilindedir. Nitekim Bakara sûresinin 120. âyetinde Hazreti Peygamber’e hitaben, “Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır” buyurulmuştur. “Onlar birbirlerinin velileridir” meâlindeki kısmını müfessirler şöyle yorumlamışlardır:
Bu iki toplumun her biri gerçek dostluğu yalnızca kendi mensupları için yani Yahudiler Yahudiler için, Hıristiyanlar da Hıristiyanlar için kabul ederler. Bu sebeple onlardan Müslümanlara gerçek bir dostlukla yaklaşmaları beklenemez.
Âyetin ifadesine göre Yahudileri veya Hıristiyanları dost edinenler onlardan sayılır, yani onlara benzer, onların huyunu kapar, gerçeğe değil onlar gibi hevâ ve heveslerine uyarlar, böylece zalimlerden olurlar. Allah zalimleri hidayete erdirmeyeceği için kurtuluşa ve mutluluğa eremezler. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre gayri müslimlerle samimi dostluk kuran kimse küfre rızâ göstermedikçe dinden çıkmış olmaz. Ancak kimi dost edineceği konusunda hataya düşmüş olur. Kur’ân-ı Kerîm, burada olduğu gibi birçok âyette Müminleri uyararak kendilerinin dışındakilerin ister dinsiz olsun, isterse Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi Ehl-i kitap olsun, Müslümanların hayatî önem taşıyan sırlarını öğrenecek, muhtaç olduklarında kendilerini koruyacak derecede dostları olamayacağını ifade buyurmuştur. Ancak Mümin olmayanları dost edinme yasağı, onlarla iyi geçinmemek anlamına gelmez. Toplum ve devletin emniyet ve selâmeti bakımından devlet sırlarını onlara verecek derecede kendileriyle samimi olmak veya devletin sırlarını yahut menfaatlerini alâkadar eden önemli görevleri onlara teslim etmek yanlış olmakla birlikte, onlarla beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesinde bir sakınca yoktur. Kur’an Müslümanlara karşı düşmanca tavır almayan gayri müslimlerle beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranılmasını tavsiye etmekte, böyle yapanları yüce Allah’ın sevdiğini bildirmektedir. Müslümanların menfaatine olduğu müddetçe onlarla uluslararası dostluk antlaşmaları imzalamakta da bir sakınca yoktur. Nitekim Hazreti Peygamber Medine’deki Yahudilerle vatandaşlık antlaşması yaptığı gibi, Müşrik kabilelerle de ittifak antlaşması yapmıştır. Samimi dost edinilmeleri yasaklananlar ancak İslâm’a ve Müslümanlara karşı düşmanca tavır alanlar, onlarla savaşmak ve onları yurtlarından çıkarmak için birbirlerine destek verenlerdir. Yüce Allah bu tür gayri müslimlerle dostluk bağları kuranları zalimler olarak nitelemiştir.
Hemen arkasından gelen âyette de Abdullah Bin Übey ve taraftarları kastedilerek, “Kalblerinde hastalık bulunanların, bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz, diyerek onların arasında koşuştuklarını görürsün” buyrulmaktadır. Uhud Gazvesi’nde Hazreti Peygamber, düşmanı Medine’de karşılamak düşüncesindeyken, bazı genç sahâbîlerin ısrarı üzerine, 700 kişilik bir kuvvetle Uhud’a doğru yola çıkmıştı. Abdullah Bin Übey de Medine’den dışarı çıkılmasına taraftar değilken, Hazreti Peygamber’in çıktığını görünce 300 kişilik bir kuvvetle ona katılmış, ancak yolda Medine’den ayrılmamak hususundaki görüşüne itibar edilmediğini ileri sürerek ve “Sizin savaşacağınızı bilmiyordum” diyerek savaşa katılmaktan vazgeçmiş, kendisine bağlı olan 300 kişilik kuvvetle Medine’ye geri dönmüştür. Şimdi de o ayeti aktaralım.
Maide suresi:
52- Kalplerinde hastalık bulunanların "Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Belki de Allah Müminlere katından bir fetih veya başka bir başarı getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.
Açıklaması:
“Kalplerinde hastalık bulunanlar”dan maksat inanmadıkları halde Müslüman görünen Münafıklar olup, âyette bunların Yahudilerle ve Hıristiyanlarla olan ilişkilerine değinilmektedir. Câhiliye döneminde Arabistan’daki Yahudiler ve Hıristiyanlar ekonomik bakımdan putperest Araplar’dan daha ileri seviyede bulunuyorlardı. Medine’de Yahudiler en verimli topraklara sahip oldukları gibi, ticarete de hâkimdiler. Bu sebeple halkın üzerinde güçlü bir ekonomik baskı oluşturmuşlardı. Bu durum siyasette de ağırlığını hissettiriyordu. Yarımadanın diğer bölgelerinde, özellikle Yemen’de bulunan Hıristiyanlar da ekonomik bakımdan diğerlerinden daha iyi durumda idiler. Hicretin ilk yıllarında Müslümanlar Hazreti Peygamber’in liderliğinde devlet kurmuş olmakla birlikte, putperestlere ve diğer güçlere karşı verdikleri mücadele henüz kesin bir sonuca ulaşmadığı için Medine’deki Münafıklar durumlarını netleştirmemişlerdi. Bunlar Müslümanların içinde yer almışlardı. Ancak Peygamberimizin Mekke Müşrikleri ile mücadelesi Müslümanların yenilgisiyle sonuçlanacak olursa Yahudilere ve Hıristiyanlara sığınabilmek için ilişkilerini sürdürme konusunda birbirleriyle yarışıyorlardı.
“Kalplerinde hastalık bulunanların, ‘Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz!’ diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün” meâlindeki cümlede, Münafıkların ikili oynadıkları ifade edilmektedir. Ancak Abdullah Bin Übey gibi Münafıklar, Allah’ın Hazreti Peygamber’e yardım edeceğini, ona zaferler, fetihler nasip edebileceğini veya düşmanlarının başına bir felâket getirip de onları yok edebileceğini, bu takdirde ikili oyunlarından pişmanlık duyacaklarını hesaba katmamışlardı. Nitekim Münafıkların hesabı tutmadı, yüce Allah vaadini yerine getirerek peygamberine fetihler ve başarılar nasip etti. Böylece Münafıklar hayal kırıklığına uğradılar.
Nisa suresi:
138-Münafıklara haber ver ki, onlar için acı bir azap vardır!
139-Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.
Tefsirleri:
Münafığın “ikiyüzlü, inananların arasında onlardan gözüken kimse” mânasına geldiği bilinmektedir. Âyette Münafıkların acı âkıbeti haber verildikten sonra, iki özelliklerinden daha söz ediliyor:
Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmek, güçlü ve şerefli olabilmek için onların himayesine sığınmak, beraberliklerini tercih etmek. Bu iki niteliğin özellikle zikredilmesinde Müminler için bir işaret sezinlememek mümkün değildir. Müminlerin asıl güvenecekleri, dayanacakları, kader birliği yapacakları kimseler iman kardeşleridir. Başka din ve ideoloji mensuplarına bu ölçüde güvenmek doğru değildir. Eşyanın tabiatına göre onlara bel bağlamak risklidir. Bunun da ötesinde “Mümini bırakıp kâfiri dost ve veli edinen” kimsenin imanında, Müminlerle ilişkilerinde bir ârıza bulunması, imanının nifaka yakın olması ihtimali vardır. Aynı şekilde güçlü ve saygın olmak için Müminleri bırakıp kâfirlere sarılan, onların himayelerine sığınan kimselerde de aşağılık duygusu, özgüven eksikliği ve iman zayıflığı bulunması ihtimali kuvvetlidir. Mutlak güç ve üstünlük Allah’a aittir. Başka hiçbir kimse Allah’a dayanan ve güvenen Mümin kadar güçlü ve şerefli olamaz. Müminler de Allah’a güvendikleri, O’na sığındıkları, şerefi ve saygınlığı O’na kul olmakta aradıkları ve buldukları için mânevî bakımdan güçlü ve şereflidirler. Maddî bakımdan da güçlü olmamaları için bir sebep yoktur. Buna rağmen onları bırakıp kâfirlerle beraber olmakta şeref ve güç arayanların imanlarında zaaf, kendilerinde Münafıklıktan bir iz bulunduğu anlaşılmaktadır.
Abdullah Bin Übey Bin Selül en büyük dönekliğini Uhud savaşı öncesi yapmıştı. Çok kritik bir savaşa yani Uhud’a gitmekte olan Peygamber ordusunu, kendine bağlı birlikleri ayırarak geri dönmek suretiyle parçalaması yani ihanet etmesi olayıdır. Kur’an’dan konuyu takip edelim.
Ali İmran suresi:
121-Hani sen sabah erkenden ailenden ayrılmıştın, savaşmak için Müminleri mevzilere yerleştiriyordun. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir.
122- O zaman sizden iki bölük, Allah onların velîsi olduğu halde bozulup çekilmeye yüz tutmuştu; Müminler yalnız Allah’a güvensinler.
Tefsirleri:
Bu âyetler, Uhud Savaşı’yla ilgili olup, savaş günlerinde cereyan eden bazı önemli olayları hatırlatmaktadır.
Uhud, Medine’nin yaklaşık 7,5 km. kuzeyindeki meşhur dağın ismi olup, savaş bu dağın eteklerinde meydana geldiği için bu adı almıştır. Uhud Savaşı, hicretin 3. yılında ve Bedir savaşından yaklaşık on beş ay sonra, meydana gelmiştir. Kureyşliler Bedir savaşındaki yenilginin ve kaybettikleri yakınlarının intikamını almak maksadıyla, Ebû Süfyân’ın kumandasında, çeşitli Arap kabilelerinden oluşan 3 bin kişilik bir orduyla Medine üzerine yürüyerek şehrin kuzeyindeki Uhud dağı yakınlarında bir yerde mevzilendiler. Durumu haber alan Hazreti Peygamber arkadaşlarını toplayıp şehrin içinde kalarak savunma savaşı veya dışarı çıkarak meydan muharebesi yapma konusunda onlarla istişare etti. Hazreti Peygamber ve tecrübeli sahâbîler Medine içinde kalıp savunma savaşı yapma taraftarıydılar. Münafıkların reisi AbdullahBin Übey Bin Selül de aynı kanaatte idi. Bu görüşü benimseyenler, Medine’nin tabii durumunun savunmaya elverişli olduğunu, şehir içerisinde düşmanı kuşatmanın daha kolay olacağını ve böyle bir savaşta kadın ve çocukların da yardım edebileceklerini söyleyerek tezlerini savundular. Fakat özellikle Bedir savaşına katılmamış olan genç sahâbîler, düşmanı Medine dışında karşılamak ve meydan savaşı yapmak istediler. Bunların ısrarlı istekleri üzerine Hazreti Peygamber şehrin dışına çıkmaya karar verdi. Bin kişilik bir ordu hazırladı, zırhını giyerek ordusunun başına geçti. Durumun ciddiyetini sonradan kavramış olan gençler, Hazreti Peygamber’in ictihadına aykırı bir görüşte ısrar edip onu istemediği bir işe razı ettikleri için pişman oldular. Bu durumu Hazreti Peygamber’e arzettilerse de Resûlullah:
-Bir peygamber zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanı arasında hükmünü verinceye kadar savaşmadan onu çıkarması doğru değildir, buyurdu.
Hazreti Peygamber ordusuyla düşmanı karşılamak üzere Medine dışına çıktı, Şavt denilen yere geldiklerinde Münafıkların reisi Abdullah Bin Übey:
-Muhammed bizi dinlemedi, çoluk çocuğu dinledi, bizim görüşümüz bu değildi!
Diyerek 300 kişilik taraftarıyla birlikte ordu saflarından çekildi. Bu durum Müslümanlar üzerinde olumsuz etkisini gösterdi, karışıklıklara sebep oldu. Nerede ise Harîseoğulları ile Selemeoğulları da bunların etkisinde kalıp ordu saflarını terkedeceklerdi. Ancak Allah’ın yardımı ve sahâbenin kararlılığı sayesinde bu düşünceden vazgeçtiler. (122. âyette bozulup çekilmeye yüz tuttuğu bildirilen iki bölük bunlardır). Hazreti Peygamber kalan 700 kişi ile yoluna devam etti. Uhud’a vardığında dağı arkalarına, düşmanı karşılarına alacak şekilde ordusunu düzenledi. Ancak burada düşmanın sızabileceği bir geçit daha vardı, oraya da Abdullah Bin Cübeyr komutasında elli kişilik bir okçu birliğini yerleştirdi ve onlara şu tâlimatı verdi:
-Oklarınızla bizi savunun, sakın arkamızdan gelmelerine izin vermeyiniz, yensek de yenilsek de hiçbir şekilde yerinizden ayrılmayınız. Kuşların etlerimizi gagaladığını görseniz bile, sakın yerinizi terk etmeyiniz!
Müslümanlar, gerek savaşçı sayısı, gerekse silâh gücü bakımından kendilerinden kat kat üstün olan düşman ordusuyla savaşa tutuştular. Başlangıçta İslâm ordusu üstün duruma geçti ve düşmanı bozguna uğrattı. Ancak bu başarıyı kesin zafere ulaşıncaya kadar devam ettirmeleri gerekirken, askerler savaş sonuçlanmadan ganimet toplamaya başladılar. Hazreti Peygamber’in geçidi korumakla görevlendirdiği okçular da, arkadaşlarının kaçan düşmanın bıraktığı ganimeti topladıklarını görünce, kumandanları Abdullah Bin Cübeyr’in ısrarlı uyarılarına ve Hazreti Peygamber’in kesin emrini hatırlatmasına rağmen, ganimet toplayanlara katılmak üzere yerlerini terkettiler. Kumandanın yanında sadece birkaç kişi kalmıştı. Böyle bir fırsatı yakalamak için pusuda bekleyen düşman süvarilerinin kumandanı Hâlit Bin Velît, derhal harekete geçip dağın çevresini dolaşarak bu geçitten saldırıya başladı, kendisine karşı geçidi savunmakta olan Abdullah Bin Cübeyr’i yanındaki birkaç okçu ile birlikte kılıçtan geçirerek, İslâm ordusuna arkadan saldırdı. İki kuvvet arasında kalan İslâm ordusu şaşırıp neye uğradığını bilemedi. Müminler Hazreti Peygamber’in çevresinden dağılıp kaçmaya başladılar. Bu arada dağılmış olan Mekke ordusu toparlandı ve geri dönerek saldırıya geçti. Hazreti Peygamber’in yanında düşmana karşı cesaretle savaşan çok az Müslüman kalmıştı.
Bu durum savaşın Müslümanların aleyhine dönmesine sebep oldu. Hazreti Peygamber’in yanındaki Müslümanlar, onun hayatını korumak için her şeyi göze alıp ölüm kalım savaşı vermelerine rağmen, Hazreti Peygamber alnından ve yanağından yaralanmış, daha önce düşman tarafından kazılmış olan bir çukura düşmüş, bu arada dişi de kırılmıştı. Resûlullah yüzünden akan kanları silmeye çalışırken şöyle diyordu:
-Peygamberlerini yaralayan bir kavim nasıl iflâh olur?
Bununla beraber o, düşmanlarını lânetlemiyor, aksine onların hidayete ermeleri için dua ediyordu. Tam bu esnada Resûlullah’ın şehit olduğu söylentisi yayılmaya başladı. Sahâbe bu söylentiden o derece etkilendi ki, Hazreti Peygamber’i kahramanca savunanlar bile cesaretlerini yitirdiler ve onun yanında sadece birkaç fedakâr Müslüman kaldı. Sahâbeden Ka’b Bin Malik Hazreti Peygamber’in sağ olduğunu görünce:
-İşte Allah’ın resulü burada!
Diye bağırmaya başladı. Hazreti Peygamber’in yaşamakta olduğunu haber alan Müslümanlar, tekrar onun etrafında toplandılar ve dağın emin bir yerine çekildiler.
Ebû Süfyân kumandasındaki Kureyş ordusu Hazreti Peygamber’in öldürüldüğü haberine aldanıp, işin bittiğini zannettiği için bu fırsatı değerlendirerek Müslümanları takip etmeyi düşünememişti. Düşmanın bu durumunu farketmiş olan Hazreti Peygamber bunu, düşmanın kendisinden uzaklaştırılması için Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir fırsat olarak değerlendirmiş ve kendisinin sağ olduğunu Müslümanlara duyurmak isteyen Kâ‘b Bin Mâlik’i susturmuş, böylece düşmanın yeni bir saldırıya geçmesini önlemişti. Gerçekten Müslümanlar perişan bir şekilde dağılmışlar, Kureyşliler’in önlerine çıkacak hiçbir engel kalmamıştı. Kazandıkları zaferi sonuna kadar götürebilirlerdi. Fakat Allah peygamberini ve Müslümanları korumuştu.
Ali İmran suresi:
166-İki ordunun karşılaştığı (Uhud) günde başınıza gelenler, Allah’ın emriyle ve Müminleri ayırt etmesi içindi.
167-Bir de Münafıkları ortaya çıkarması için... Onlara, "Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun" denildi. Onlar, "Savaş olacağını bilsek elbette size katılırız" dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Gizlediklerini Allah onlardan daha iyi bilir.
Tefsirleri:
Uhud savaşında iki ordunun karşılaştığı gün Müminlerin başına gelenler kendi kusurlu davranışları sebebiyle olmakla birlikte, yine de Allah’ın izniyle gerçekleşmiştir. Kul bir işi yapmak isteyince Allah ona izin ve güç verir. Burada niyet ve istek kula ait olduğu için sorumluluk da ona aittir. Allah Müşriklere izin vermeseydi elbette Müminlere galip gelemezlerdi. Ama Allah sebep sonuç ilişkisine bağladığı kanunları gereği rızâsı olmasa bile, Müşriklere bu izni vermiştir. Çünkü O’nun kanununa göre savaşta tedbirli olanlar, sabır ve sebatla gayret gösterenler ve Allah’ın bu husustaki yasalarına uyanlar başarılı olurlar. Bununla birlikte Müminlerin yenilmesinde başka hikmetler de bulunabilir. Yüce Allah’ın, savaşta sabır ve sebat gösteren Müminlerle ikiyüzlü davranan Münafıkları birbirinden ayırt etmesi ve insanların bunları tanımasını sağlaması bu hikmetlerdendir.
Abdullah Bin Übey Bin Selül’ün başını çektiği 300 kişilik bir grup Münafık, savaş alanına varmadan yoldan geri dönerken, Müslümanlar onları ikna edip kendileriyle birlikte kalarak Allah yolunda cihad etmelerini ve müşterek vatanlarını düşmana karşı savunmalarını istemişler; Münafıklar ise:
-Bugün bir savaş olacağını sanmıyoruz. Bu sebeple geri dönüyoruz. Eğer savaş olacağını tahmin etsek, elbette sizinle birlikte geliriz, diyerek savaşa katılmamalarına bahane göstermişlerdir.
Oysa savaş olacağını çok iyi biliyorlardı. Çünkü Müşriklerin Bedir Savaşı’nın intikamını almak için her türlü savaş hazırlığını yapıp Medine’ye kadar geldiklerini görüyorlardı. Öte yandan meydan savaşı isteyen Müslümanlar bu isteklerinden vazgeçtiklerini bildirdiklerinde, Hazreti Peygamber’in:
-Bir peygamber zırhını giydikten sonra artık savaşmadan onu çıkarmaz!
Buyurduğunu da biliyorlardı. Ancak 167. âyette de buyurulduğu gibi onlar samimi olarak iman etmedikleri için böyle davranıyorlardı. Oysa Allah onların gizlediklerini de açıkladıklarını da herkesten iyi bilmektedir.
Ali İmran suresi:
154- Sonra o kederin ardından Allah size bir güven, bir grubunuzu kendinden geçiren uyuklama hali verdi; bir grup da kendi canlarının derdine düşmüşler, Allah hakkında haksız yere Câhiliye düşüncelerine kapılarak, "Bu işten bize ne?" diyorlardı. De ki: "İşin tamamı Allah’a aittir." Sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar: "Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi. Bu, Allah’ın içinizde olanı ortaya çıkarması ve kalplerinizdeki şüpheyi gidermesi içindir. Allah kalplerde olanı bilir."
Tefsiri:
Uhud Savaşı’ndaki bozgunun ardından yüce Allah Müslümanları büyük kederlere uğrattıktan sonra, cesaret ve metanetini yitirmeden, eninde sonunda Hazreti Peygamber’in zafere kavuşacağına inanan ve onunla birlikte düşmana karşı var gücüyle vuruşan bir gruba hafif bir uyuklama hali vererek, dinlenmelerini ve heyecanlarının yatışmasını sağlamıştı. Almış oldukları yaralardan dolayı acılar içerisinde olmalarına rağmen, kendilerini güvende hissetmişler, kılıçları ellerinden düşecek derecede uyuklamışlardı. Nitekim olayı bizzat yaşamış olan Ebû Talha, kendileri savaş alanında iken bu uyku sebebiyle kılıcının birkaç defa elinden düştüğünü ve tekrar aldığını ifade etmiştir. Oysa şiddetli korku içindeki insanı uyku tutmaz, uykusuzluk devam ettikçe de perişanlık artar ve insanın mânevî gücü çöker. Uhud Savaşı’ndaki ortam böyle bir neticenin doğması için son derece müsait idi. Çünkü Müşrikler savaş alanından ayrılırken yine geleceklerini söyleyerek Müslümanları tehdit etmişlerdi. Bu sebeple Müslümanlar düşmanın dönüp tekrar saldırmasından ve kendilerini imha etmesinden veya Medine’ye saldırarak yağmalamasından endişe ediyorlardı. İşte böyle bir ortamda yüce Allah’ın bir lutfu olarak Müslümanları tatlı bir uyku basıp, korkuyu unutturmuş, gergin olan sinirlerini dinlendirmiş, böylece huzur ve güvene kavuşarak yepyeni bir güç kazanmışlar. Düşman çekildikten sonra da onları Hamrâülesed’e kadar takip etmişlerdir. Daha önce Bedir olayında da savaştan önce böyle bir güven uykusu gelmişti. Uhud’da ise savaş esnasında veya savaştan hemen sonra daha savaş alanında iken Müslümanlar böyle bir ilâhî lutfa mazhar oldular.
Savaşa katılanlardan bir grup ise canlarının derdine düşüp kendilerinden başka bir şey düşünmüyorlardı. Bunlar, her ne kadar Mümin görünüyorlarsa da, gerçekte inanmamış oldukları için, dini ve Hazreti Peygamber’i savunmak gibi bir kaygıları bulunmayan Münafıklardı. Savaşa sırf ganimet almak veya fitne çıkarmak maksadıyla katılmışlar, ancak büyük bir kısmı daha savaş başlamadan Abdullah Bin Übey ile birlikte geri dönüp gitmiş; gidemeyenler ise Müminlerin içinde kalmışlardı. Ancak Müminleri huzura kavuşturan uyku bunları sarmamış, dolayısıyla korkuları arttıkça artmıştı. Savaşın seyri Müminlerin aleyhine döndüğü için onlardan intikam alırcasına duygularını ortaya koyuyor ve Câhiliye kafasıyla haksız yere Allah hakkında kötü şeyler düşünüyor ve Hazreti Muhammed’in peygamberliği hakkında tereddüt uyandıracak sözler söylüyorlardı.
Münafıkların “Bu işten bize ne?” sorusundan anlaşıldığına göre onlar, düşmanla meydan savaşı yapma hususunda alınan kararın hatalı olduğuna, bu kararda kendilerinin sorumluluğu bulunmadığına, savaşın planlanmasında görüşlerine uyulmadığına, dolayısıyla elde edilen bu sonuçtan sorumlu olmadıklarına, sorumluluğun meydan savaşını isteyen Müminlere ve onların sözünü dinleyen Hazreti Peygamber’e ait olduğuna işaret etmek istemişlerdir. Nitekim Münafık Muattib Bin Kuşeyr’in, Hazreti Peygamber’in yanında açığa vurmayıp Münafıkların arasında söylediği:
-Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik, ifadesinden de bu anlaşılmaktadır.
Oysa Hazreti Peygamber, Münafıkların reisi Abdullah Bin Übey’i istişareye çağırmış, kendisi de onun görüşü doğrultusunda görüş beyan etmişti. Ancak gençler, düşmanı Medine dışında karşılamayı uygun gördükleri için karar onların görüşü doğrultusunda alınmıştı. Bu sebeple Münafıkların böyle bir bahane ile Hazreti Peygamber’e karşı itiraz hakları olmadığı gibi, onu istibdat ile de suçlayamazlardı.
Başka bir görüşe göre âyetin ilgili kısmı şöyle yorumlanmıştır: Münafıklar Hazreti Peygamber’e:
-Bu işten bize bir yarar var mı? Diyerek bu savaşta kendileri için herhangi bir çıkar bulunmadığını vurgulamak istemişler; kendi aralarında da “Bu işten bizim bir çıkarımız olsaydı burada öldürülmezdik” demişlerdir
Münafıkların bu tutumlarına karşılık yüce Allah, “De ki: İşin tamamı Allah’a aittir” buyurarak emir ve iradenin kendisine mahsus olduğunu, galibiyet veya mağlûbiyetin ezelde takdir ettiği ilâhî kanunlarına uygun olarak meydana geldiğini ve geleceğini vurgulamakta; ölenlerin de yine Allah tarafından takdir edilmiş ecelleriyle öldüklerini, eceli gelenlerin evlerinden çıkmasalar bile ölümden kurtulamayacaklarını, her insanın ölümü nerede takdir edilmişse gidip orada öleceğini bildirmektedir. Ayrıca âyette bu olayların bir hikmete binaen cereyan ettiği, bunlarla Müminlerin denendiği ve kalplerinde olan kötü düşüncelerin temizlendiği ifade buyurulmuştur. Şüphe yok ki insanların gerçek şahsiyetleri güç olaylar karşısında ortaya çıkar. Nitekim Uhud Savaşı’nda da böyle olmuş, bu imtihan neticesinde insanların gerçek yüzleri ortaya çıkarılmıştır. Kalplerdeki sırları dahi bilen yüce Allah’ın insanları imtihan etmesi, onların iç yüzlerini bilmediğinden değildir. Savaşlarda alınan yenilgiler, yaşanan acılar, insanların kendilerini sorgulamalarına, hatalarını görmelerine ve durumlarını düzeltmelerine yardımcı olur. Bu sebeple âyette Allah’ın Uhud’da olup bitenlerle Müminleri deneyip kalplerindeki yanlış düşünce ve duyguları temizlemeyi murat ettiğine işaret edilmektedir.
Her şeyin yüce Allah’ın takdiriyle cereyan etmiş olması, bizim sebeplere sarılmayı ihmal etmemizi gerektirmez. Çünkü kazâ ve kaderin nasıl olduğunu, nerede, ne zaman ve ne şekilde tecelli edeceğini bilemeyiz. Biz olayı ancak meydana geldikten sonra bilebiliriz. Biz çalışmakla ve sebeplere sarılmakla görevliyiz. Bütün gayretlerimize rağmen istediğimizi elde edemediysek o zaman Allah’ın takdirinin bizim isteğimize aykırı olduğuna inanır ve ona teslim oluruz. Bu durumda da sorumlu olmayız.
Uhud savaşında önce mağlup, sonra galip gelen Müşrik ordusu, Cenabı Allah’ın kalplerine düşürdüğü korku sebebiyle, bu galibiyetten yararlanamadan Mekke dönüş yoluna koyulmuşlardı. Peygamberimiz de almış olduğu istihbaratla, Müşriklerin geri dönüp Medine’yi basma ihitmaline karşı, Uhud dönüşü ordusuna silah ve elbise çıkarmadan Müşrük ordusunu takip etme emri vermişti. Bu sefere de Hamraül Esed seferi adı verilmiştir.
Abdullah Bin Übey Peygamberimize gelerek bu takibe katılmak istedi. Bu istek Efendimiz tarafından reddedildi. Yaralı bereli de olsa Uhud gazilerinin bu takibe katılması emredildi.
Abdullah Bin Übey, Benî Mustaliḳ Gazvesi’nden dönerken de eskiden beri sürdürdüğü bozguncu hareketlerine devam ederek, muhacirler aleyhine çirkin sözler söylemiş, fakat öldürülmesine yol açacak muhtemel sert tepkileri bizzat Hazreti Peygamber engellemiştir. Yine bu sırada Hazreti Âişe hakkında “ifk olayı” da denen uydurulan iftiranın baş tertipçisi ve yayıcısı da o olmuştur. Kur’an’da Abdullah Bin Übey hakkında ayetler bu olaylara vurgular yapmak, yaşayan Müslümanlara da öğütler ve ibretler olmak üzere nazil olmuştur.
Nur suresi:
11-O iftirayı atanlar içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, aksine bu hakkınızda hayırlıdır. Onların her biri işlediği günahı yüklenecektir. İçlerinden günahın büyüğünü üstlenen için ise büyük bir azap vardır.
12-Bunu işittiğiniz zaman Mümin erkekler ve kadınların birbiri hakkında hüsnü zan beslemeleri ve "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?
13-Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların ta kendileridir.
14-Eğer dünyada ve âhirette Allah’ın lutfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı, içine daldığınız günah yüzünden size büyük bir azap gelecekti.
15-Çünkü siz, iftirayı dilden dile yayıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızla söylüyorsunuz; bunu da önemsiz sanıyorsunuz; halbuki Allah katında o büyük bir şeydir.
16-O kulağınıza geldiğinde "Bunu konuşmak bize yakışmaz, fesübhânallah, bu apaçık bir iftiradır" deseydiniz ya!
17-Eğer gerçek Müminlerseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor.
18-Allah size âyetleri açıklıyor; Allah ilim ve hikmet sahibidir.
19-Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
20-Ya Allah’ın size lutfu ve rahmeti ulaşmasaydı, ya Allah çok şefkatli, çok merhametli olmasaydı!
Tefsirleri:
Hem Hazreti Peygamber’in aile hayatını ve yakınlarıyla ilişkilerini daha iyi anlayıp kavramamızı sağlamak, hem de aile hayatına, iffet ve namusa değer veren topluluklarda çokça rastlanan iftira olayı karşısında Müminlerin nasıl bir tavır ve yaklaşım içinde olmaları gerektiği konusunda yol göstermek için indirilmiş olan bu âyetler, Hazreti Âişe’nin de katıldığı bir yolculuk olayına ve bazı Münafıkların bunu fırsat bilerek onun hakkında uydurdukları bir düzmeceye atıfta bulunmaktadır. Özet olarak olay şudur:
Hazreti Peygamber hicretin 5. yılında (Benî Müstalik diye de anılan) Müreysî seferine çıkarken, her zaman yaptığı gibi eşlerinden birini, bu defa da Hazreti Âişe’yi yanına almıştı. Daha önce Peygamber eşlerinin başkalarıyla ancak perde arkasından görüşüp konuşmalarıyla ilgili emir gelmiş bulunduğundan, Hazreti Âişe, deve üzerine kurulmuş çadır benzeri bir yerde, hevdec denilen mahfelde seyahat ediyordu. Dönüşte Medine’ye yaklaşıldığında bir yerde istirahat edilmiş ve gece hareket emri verilmişti. Bu sırada Hazreti Âişe ihtiyacını gidermek için biraz uzaklaşmış, yerine geldiğinde değerli bir kolyesinin düşmüş olduğunu farketmiş, aramak için tekrar gitmiş, epeyce aradıktan sonra bulup dönmüştü. Bu arada görevliler Hazreti Âişe’nin kapalı mahfelini kaldırıp deveye yüklemişler, onun mahfenin içinde olmadığını anlayamamışlardı. Hazreti Âişe dönüp de kafilenin gitmiş olduğunu görünce, “Farkettiklerinde beni burada ararlar veya arkayı toparlayarak gelen kişi beni burada bulur” diyerek olduğu yerde oturmuş, beklemeye koyulmuş, beklerken uyku bastığı için de uyuyakalmıştı. Birliğin arkasını emniyete almak ve toparlamak üzere görevlendirilmiş bulunan Safvân isimli sahâbî konaklama yerinden geçerken bir karartı görmüş, yakınına geldiğinde onun Hazreti Âişe olduğunu anlayınca “innâ lillâh...” diye seslenerek uyandırmış, devesini çökertip kendisi biraz uzaklaşmış, Hazreti Âişe deveye binmiş, yola koyulmuşlar ve öğle üzeri istirahat etmekte olan kafileye yetişmişlerdi.
Hadise bundan ibaret olduğu halde, başta meşhur Münafık Abdullah Bin Übey olmak üzere küçük bir grup olayı kötü yorumlayarak, çirkin bir iftira ürettiler. Hazreti Âişe ile Safvân arasında iffete aykırı bir olay yaşandığını söylediler ve bunu halk içinde yaymaya başladılar. Hazreti Âişe Medine’ye gelince hastalanmış, bir ay kadar yatmıştı. Dedikodudan haberdar olamadı. Nihayet bir vesile ile iftira onun da kulağına geldi. Beyninden vurulmuşa dönen Hazreti Âişe, üzüntüsü yüzünden yeniden hastalandı. Meseleyi ailesinden öğrenmek maksadıyla Hazreti Peygamber’den izin alıp baba evine gitti. Annesi, eşi tarafından sevilen, kumaları bulunan her güzel kadın için böyle dedikoduların yapılabileceğini söyleyerek, kızını teselli etmeye çalıştıysa da Hazreti Âişe günlerce ağladı.
Bu arada Hazreti Peygamber yakınları ile istişarede bulundu, hepsi Hazreti Âişe’nin lehinde konuştular. Hazreti Ali de aleyhinde bir şey söylememekle beraber “kadın kıtlığının bulunmadığını” ifade etti ve evin hizmetçisinden tahkik etmesini tavsiye etti. Hizmetçi Hazreti Âişe’yi savundu. Yeterince araştırma, soruşturma yaptıktan sonra Hazreti Peygamber mescide geldi, minbere çıkarak hem eşi hem de Safvân hakkındaki müsbet kanaatini ifade etti. Baş iftiracıdan şikâyette bulundu. Cemaatin görüşüne başvurdu. İftiracıyı cezalandırma konusunda, İslâm öncesinden kalma kabilecilik gayretiyle ileri geri sözler söylendiği için, konuşmayı bu noktada kesti. İftira atılalı bir ay geçmiş olmasına rağmen, konu hakkında bir vahiy gelmemiş, âdeta bu büyük imtihanın süresi kasıtlı ve hikmetli olarak uzatılmıştı. Bir ayın hitamında Hazreti Peygamber eşini görmek üzere kayınpederi Ebû Bekir’in evine geldi, burada aile arasında şu konuşma geçti:
Hazreti Peygamber:
-Ya Âişe, senin hakkında bana şunları, şunları söylediler. Eğer sen mâsum isen Allah bunu ortaya çıkaracak, seni bu iftiradan arındıracaktır. Eğer bir günaha bulaştıysan Allah’tan af dile, tövbe et; çünkü kulu suçunu itiraf ederek Allah’a tövbe ederse O bağışlar.
Bu sözleri işitince kendine gelen ve göz yaşları kesilen Hazreti Âişe, önce babasının, sonra annesinin cevap vermelerini istedi, onlar:
-Biz Resûlullah’a karşı ne diyebiliriz? Deyince kendisi şöyle konuştu:
-Öyle anlaşılıyor ki siz bunları işittiniz ve inandınız. Allah benim suçsuz ve günahsız olduğumu biliyor, ancak ben size ‘yapmadım’ desem inanmayacaksınız, ‘yaptım’ desem inanacaksınız. Durumumuz Hazreti Yûsuf’un babasının durumuna benziyor, o şöyle demişti: “Artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Anlattığınız karşısında, yardım edecek olan ancak Allah’tır”
Hazreti Âişe bunları söyledikten sonra kırgın olarak yatağına uzandı, arkasını dönüp örtüsünü başına çekti. İşte tam bu sırada vahiy işaretleri belirdi, durumu açıklığa kavuşturan, iftiracıların yüzünü karartan yukarıdaki on âyet nâzil oldu.
“İftira kandan çetindir” diye bir atasözü vardır. Toplum hayatını dinamitleyen, dostlukları bitiren, aile facialarına yol açan, cinayetlere sebep teşkil eden bu ahlâksızca davranışı engellemek ve Müminleri eğitmek üzere söz konusu edilen meşhur iftira olayında büyük ders ve ibretler vardır. Bu âyetlerle; iftira edenlere, iftiraya uğrayanlara, iftirayı duyanlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda ders ve öğütler verilmiş, İslâm ahlâkının önemli ilkeleri bu vesile ile bir daha hatırlatılmıştır. Bu arada Müslümanların içine sızmış bulunan bazı Münafıkların perdeleri düşmüş, kötü duygularına mağlûp olan veya dedikoduya kapılan birkaç Mümin de büyük bir imtihan geçirmiş, sonra tövbe ederek temizlenmişlerdir. Bazı rivayetlere göre bunlara iftira cezası da uygulanmıştır. Sonuç olarak iftira olayı derin üzüntülere sebep olsa da mânevî getirisi bakımından Müminlerin hakkında hayırlı olmuştur.
19. âyette söz konusu edilen “ahlâksızlığın yaygınlaşması” ifadesi, hem fiilen ahlâka aykırı davranışları, hem de bunların dedikodusunun, sohbetinin yapılmasını, tabii bir olaymış gibi kınamadan konuşulmasını kapsamaktadır. Topluluk içinde birçok kötülük, buna karşı zamanında ve yeterli tepki gösterilmemesi sebebiyle yayılmakta ve yerleşmektedir. Erdemli bir toplulukta ancak erdeme uygun davranışlar açıkça ve takdir edilerek konuşulur, sohbet konusu olur. Çirkin ve kötü olaylar ise yalnızca gerektiği kadar dile getirilir ve erdem ölçülerine göre değerlendirilir, mahkûm edilir, ıslah çareleri üzerinde durulur. Topluluk içinde erdemsizliğin yaygın hale gelmesi öncelikle yasaklar ve cezalarla değil, toplumun erdem ve erdemsizlik karşısında takındığı tavırla engellenebilir.
Hazreti Peygamber kendisini çok üzen bu hadiseden dolayı da Abdullah Bin Übey’i cezalandırmamış ve ona karşı daima müsamahalı davranılmasını istemiştir.
Kur’an’da Abdullah Bin Übey Bin Selül ve Münafıklar konusunda, ismi de Münafıkun, yani Münafıklar anlamına gelen bir sure vardır. Bu surenin konumuzla ilgili ayetlerine bir göz atmamız faydalı olur.
Münafıkun suresi:
1- Münafıklar sana geldiklerinde, "Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin" derler. Senin hiç kuşkusuz kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki Münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler.
2-Onlar yeminlerini kalkan edinip Allah yolundan yan çizmişlerdir. Onların yaptıkları ne kadar çirkin!
3-Şöyle ki, onlar sözde inandılar ama gerçekte inkâr ettiler; bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık anlayıp kavrayamazlar.
4-Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir (böyle güvendeymiş gibi görünürler). Ama her gürültüyü de kendilerine yönelik sanırlar. Asıl düşman onlardır, onlardan korun! Allah kahretsin onları! Nasıl da Hakk’tan yüz çeviriyorlar!
5-Onlara "Gelin, Allah’ın resulü sizin için bağışlama dilesin" dendiğinde başlarını çevirirler ve büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.
6-Bağışlanmaları için Allah’a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez.
7-Onlar, "Resûlullah’ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin ki etrafından dağılıp gitsinler" diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır; ama Münafıklar anlamıyorlar!
8-Şöyle diyorlar: "Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak!" Halbuki asıl güç ve izzet Allah’ındır, Resulünündür, Müminlerindir; fakat Münafıklar bunu bilmezler!
Bu ayetlerin tefsirleri:
Sözlükte münâfık “tükenme, saklanma, köstebeğin veya Arap tavşanının deliğine girmesi veya çıkması” gibi anlamlar taşıyan “nfk” kökünden türetilmiş olup, Kur’an’da “gerçekte iman etmediği halde öyle görünen, inanç ve davranışlarında iki yüzlü olan” kişiler için kullanılır. Bu durumda olmaya nifak denir. “Çıkar ve itibar sağlama amacıyla kendisine dindar süsü verme” anlamına gelen riyâ ise, hem bazı Müminlerin ahlâkî bir zaafını, hem de gerçekte iman etmemiş olan Münafıkların Müslüman, hatta dindar görünmek için sergiledikleri sahte davranışları ifade etmek üzere kullanılabilen bir kavramdır. Münafıklar Müslüman kabul edilmelerinin avantajlarını kullandıklarından, Müslümanlar için açıktan düşmanlık edenlere göre daha tehlikeli olmuşlardır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde Münafıkların özellikleri ve verebilecekleri zararlar üzerinde geniş olarak durulmuş, bu konuda daha dikkatli olmaları için Müminler uyarılmıştır.
Resûlullah’ın hicretinden önce Medine’deki (o günkü adıyla Yesrib şehrindeki) Evs ve Hazrec adlı iki meşhur Arap kabilesi arasında derin ihtilâflar yaşanmıştı. Esasen aynı isimleri taşıyan iki kardeşin soyundan gelen bu kabileler, Yemen tarafından buraya göç edip yerleştiklerinde uzun bir süre oradaki Yahudilerin hâkimiyeti altında yaşamışlar, yaklaşık 492 yılında bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Yahudilerin kışkırtmalarıyla birbirlerine düşüp, Arap tarihinde benzerine rastlanmayan bir çekişme ve savaş süreci içine girmişlerdi. Bu savaşların en şiddetlisi de Hazreti Peygamber’in hicretinden beş yıl kadar önce yapılan ünlü Buâs savaşıydı. Bu savaşın ardından bir durulma süreci başlamış ve Medine’de siyasî bir birlik oluşturulması ve başına Hazrec kabilesinin reisi Abdullah Bin Übey Bin Selûl’ün getirilmesi hususunda bir mutabakat oluşmuştu. Hatta Resûlullah’ın gelişinden kısa bir süre önce Abdullah’a takılacak kraliyet tacının yapımı için Medineli sanatkârlara sipariş bile verilmişti.
Hazreti Peygamber’in buraya hicret edip yerleşmesi, bu projenin sonuçsuz kalmasına yol açtığı için, Abdullah Bin Übey’in Resûlullah’a ve Müslümanlara duyduğu kin ve husumet hiçbir zaman dinmemiştir. Abdullah, Müşrik olarak kalması halinde Müslüman birliğine zarar veremeyeceğini anladığından, Bedir Savaşı’nın ardından Müslüman olduğunu açıklamış, ama her fırsatta bir taraftan anılan iki kabile arasındaki ezelî rekabeti alevlendirmeye ve yeni kardeş kavgaları çıkarmaya çalışmış, diğer taraftan da Mekke Müşrikleriyle, Medine ve civarındaki Yahudi kabileleriyle gizli temaslar kurup Müslümanlar aleyhine türlü entrikalar çevirmiştir. Kur’an’da Münafıkların, tabii ki onların başı olarak Abdullah Bin Übey’in, yürüttüğü yıkıcı ve bölücü faaliyetlerden bazılarına, isim verilmeden, yapılmış özel atıflar vardır. Uhud Savaşı’na çıkarken yaptığı döneklik, Hazreti Âişe hakkındaki çirkin iftirayı tertip edip yayması, Tebük Seferi öncesinde, sefer sırasında ve sonrasında Müslümanların mâneviyatını sarsmaya çalışması, bunların başlıcalarıdır. Bütün bunlara rağmen Abdullah Bin Übey öldüğünde, oğlunun onun cenazesiyle ilgilenmesi ricası karşısında Hazreti Peygamber’in sergilediği tavır ancak, onun “bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olması” ile izah edilebilecek bir hoşgörü ve zarafet içermekteydi. Şu var ki Abdullah’ın inançsız olduğu objektif delillerle ortaya çıktığı gibi, ayrıca Allah tarafından Resûlullah’a da bildirilmişti. Onun için kendisinden bu gibilerin cenaze namazını kılmamak suretiyle artık onlara karşı açık bir tavır ortaya koyması istendi. Hâkim kanaate göre bu sûre Müreysî‘ seferi (diğer adıyla Benî Mustalik seferi) esnasında meydana gelen şu olay üzerine inmiştir. Bu seferden dönüleceği sıralarda biri Muhacir diğeri Ensar yanlısı iki adam arasında su yüzünden bir kavga çıktı. Bir rivayete göre; Muhacir tarafından olan Hazreti Ömer’in ücretlisi Cehcâh Bin Saîd adlı bedevî, Ensar tarafından olan ise Abdullah Bin Übey’in kabilesiyle aralarında antlaşma bulunan Cühenîler’den Sinân Bin Yezid idi. Biri “Ey Ensar, yetişin!” diye, diğeri de “Ey Muhacir, yetişin!” diye kendi taraflarını yardıma çağırdılar. Resûlullah bunu işitince, onları yatıştırdı; yaptığı etkili konuşmada bu tür bölücü sloganlardan hoşnut olmadığını ve bunun câhiliye geleneği olduğunu da belirtti. Olay Abdullah Bin Übey’in kulağına gidince hemen bunu fırsat bilip Müslümanlar arasında tefrika çıkarmaya yeltendi. Kendi kavminden olanlara şöyle dedi:
-Bu Muhacirler bizim beldemizde bize kafa tutuyor, üstünlük taslıyorlar. Onlarla bizim durumumuz ‘Köpeğini semirt, seni yesin’ sözündekine döndü. Hele Medine’ye varalım, göreceksiniz ki güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! Aslında bunu kendiniz yaptınız, onlara beldenizde yer verip imkânlarınızı paylaştınız. Muhammed’in yanındakilere yardım etmeyin ki dağılıp gitsinler!
Bu sözleri işiten ve o sırada henüz çok genç olan Zeyd Bin Erkam, yapılan konuşmadan dolayı rahatsızlığını dile getirip tepki gösterince, Abdullah onu azarladı. Zeyd durumu amcasına, o da Hazreti Peygamber’e aktardı. Hazreti Ömer Abdullah’ın boynunun vurulmasını önerdi. Resûlullah bunu kabul etmedi ve henüz normal hareket vakti gelmediği halde hemen yola koyulma tâlimatı verdi. Uzun bir süre mola vermedi; mola verdiğinde herkes yorgunluktan uyuyakaldı. Böylece söylentilerin artıp işin alevlenmesini önledi. O arada Abdullah Bin Übey’i çağırtıp:
-Bana şöyle şöyle bir söz ulaştı; bu sözün sahibi sen misin? Diye sordu. Abdullah Bin Übey:
-Sana kitabı indiren Allah’a yemin ederim ki böyle şeyler söylemedim, dedi.
Bunun üzerine Resûlullah onun hakkında bir işlem yapmadı. Zeyd ise yalancı konumuna düştüğü için çok üzülmüştü. Medine’ye dönünce Allah Teâlâ Münâfikûn sûresini indirdi. Hazreti Peygamber Zeyd’in kulağını tutup:
-Allah seni doğruladı ve bu kulağın hakkını verdi, diye ona iltifat etti.
Burada hatırlatalım, bu olayla ilgili bir rivayet de şöyledir:
Abdullah bin Übey bin Selûl, bu olay üzerine Peygamber efendimize giderek, Zeyd Bin Erkam’ın naklettiklerini, kendisinin söylemediğine dâir yemîn etti. Bu sırada Münâfikûn sûresi nazil olup, İbnü Selûl’un nifakı ortaya serildi.
İbnü Selûl’un oğlu Abdullah, samîmi mü’min olup, Sahâbe-i kiramdan idi. Bu olayın cereyan ettiği sırada Medine’ye girişte babasının atının dizginini tutup:
-Vallahi, Resûlullah’ın şerefli, münafıkların şerefsiz olduğunu söylemedikçe seni Medine’ye sokmayacağım, dedi. İbnü Selûl bu sözleri söyledikten sonra Medine’ye girebildi.
Oğlu Abdullah, babasının öldürüleceği şeklinde bir teklif olduğunu haber alınca, Resûlullah efendimize giderek:
-Yâ Resûlallah! Eğer babamın öldürülmesini emredeceksen bana emret. Zira Hazrec kabilesi içinde ebeveynine benden daha hürmetli kimse yoktur. Eğer onu başkası öldürür; sonra da ortalıkta, Abdullah Bin Übey Bin Selûl’ü öldüren kişi olarak dolaşırsa, nefsim bana galip gelebilir. Ben de intikam için onu öldürürsem, bir kâfirin uğruna bir Müslümanı öldürmekten çekiniyorum” dedi. Fakat Peygamber efendimiz:
-Hayır, biz ona merhametli davranacağız. O bizimle iyi geçindiği müddetçe, onunla iyi geçinmeğe devam edeceğiz, buyurdu.
Tefsirlere devam edelim:
Bazı kimseler Abdullah’a kendisi hakkında sert ifadeler içeren âyetler indiğini söyleyerek, Resûlullah’a gidip Allah’tan kendisi için bağışlama dilemesi için ricada bulunmasını önerdiler. O ise başını çevirip:
-İman et dediniz ettim, zekât ver dediniz verdim, geriye bir tek Muhammed’e secde etmediğim kaldı, diyerek itiraz etti.
Tefsir, hadis ve siyer kitaplarında bazı ayrıntı farklarıyla ve değişik rivayetler halinde aktarılan bu olay, bütünü itibariyle Münafıkların o günkü şartlarda sahip oldukları toplumsal konuma uygun düşmektedir. Ancak “Gelin, Allah’ın resulü sizin için bağışlama dilesin, dendiğinde başlarını çevirirler ve onların büyüklük taslar bir eda ile uzaklaştıklarını görürsün” anlamında bir âyet indikten sonra Abdullah Bin Übey’in belirtilen sözü söylemesi ve tavrı takınması mâkul durmadığı için, bazı yazarlar rivayetlerin bu kısmını şöyle izah ederler: Âyetlerin nüzûlünden önce Abdullah’tan Peygamber’e gidip özür dilemesi ve bağışlanması için dua etmesi istenmiş, âyetler de bundan sonra inip hem onun tavrına, hem de genel olarak Münafıkların hallerine gönderme yapmış olabilir. Öte yandan, yine bu sefer dönüşünde ve yine Abdullah Bin Übey’in tertibiyle Hazreti Âişe’ye iftira olayının meydana gelmiş olması da oldukça dikkat çekicidir. (Bu konuyu Nur suresinin 11-20 ayetlerinin tefsiri içinde verdik).
Bu iki tecrübeyle birlikte Müslümanlar önemli psikolojik sıkıntılar yaşamakla beraber, Resûlullah’ın sabırlı ve sağ duyulu davranmasıyla Münafıkların ve onların başı Abdullah Bin Übey’in, Medine toplumu nezdindeki itibarı da hemen hemen sıfırlanmış oluyordu. Nitekim yukarıda belirtilen olayı aktaran bazı kaynaklarda kaydedildiğine göre, işin hakikati ortaya çıktıktan sonra, Resûl-i Ekrem, başlangıçta sertlik yanlısı davranan Hazreti Ömer’e bu gelişmeleri hatırlatıp izlediği yöntemin doğruluğunu ona da onaylatmıştır ki, ikinci halife olarak uzun bir süre Müslümanların yönetim sorumluluğunu üstlenecek olan Hazreti Ömer için bu oldukça önemli bir tecrübeydi. İlk dört âyette, Münafıklar iman ettiklerini söylerken veya Resûlullah ve Müslümanlar aleyhine dediklerini ve yaptıklarını inkâr ederken bu beyanlarını yeminlerle teyit etmeye çalışsalar da, Allah katındaki değerlendirme açısından bunların kendilerini aldatmaktan öte bir anlam taşımadığı, ama bu açıklamalarını ve yeminlerini siper edinerek bir süre Müslüman muamelesi görmüş olacakları bildirilmektedir.
Özleriyle sözlerinin bir olmadığını davranışlarıyla ortaya koyan, iradelerini o yönde kullanan bu kimseler, artık gönüllerini ve gözlerini imanın ışığına kendi elleriyle kapatmışlar, böylece Allah tarafından kalplerinin mühürlenmesi sonucunu hak etmişlerdir. Artık yaptıkları işin mahiyetini kavrama, vicdan muhasebesi yapma, Allah’ın insana verdiği en büyük nimet olan akıl yeteneği ve buna bağlı donanımlarını kullanıp davranışlarını ahlâkî açıdan değerlendirme yetilerini yitirmişlerdir.
O sebeple 4. âyette bunların, ancak dış görünüşüyle ilgi çeken ama insanî değerlerden yoksun bulunan varlıklar olduklarına ilişkin ağır bir benzetme yapılmıştır. 2. âyette yer alan ve “Allah yolundan yan çizmişlerdir” şeklinde çevrilen cümleyi “Allah yolundan saptırmışlardır” şeklinde de anlamak mümkündür. Bu takdirde Münafıkların iman etmek isteyenleri imandan alıkoyan veya henüz imanı güçlü olmayan bazı Müslümanları hak yoldan saptıran faaliyetlerine işaret edilmiş olur. 3. âyetteki lafız olarak “onlar önce iman edip ardından inkâr ettiler” mânasına gelen ifade daha çok mecazi anlamda düşünülerek “İnanmış göründükleri halde içlerinden inkâr ettiler” şeklinde açıklanmıştır. Başka bir yoruma göre burada, bazılarının iman etmeye çok yaklaşmış oldukları ama yine de inkâr yolunu tercih ettikleri anlatılmaktadır. Bununla birlikte bu ifadeyi hakikat mânasında kabul edip şu şekilde anlamak da mümkündür:
Münafıklar iman konusunda hep aynı durumda değillerdi; kimi önce Kur’an’dan ve nübüvvet nurundan etkilenerek iman etmiş, ama iman kalbine iyice yerleşmediğinden, içine düşen kuşkular veya çevresinden gelen kınamalar sebebiyle inkârcılığa dönmüştü. Münafıklardan iken daha sonra içtenlikle tövbe edip iyi birer Müslüman haline gelenlerin bu gruptan olmaları muhtemeldir.
4. âyetteki ifadeler daha çok bu konudaki tarihî bilgiler ışığında şu şekilde açıklanmıştır:
Abdulah Bin Übey ve yandaşları olan Münafıklar giyim kuşamlarındaki ihtişamla dikkat çeken, kalıpları yerinde, ifadeleri düzgün kimselerdi. “Ey Allah’ın Resulü” diye hitap ederek saygılı oldukları izlenimini veren tumturaklı sözlerle Hazreti Peygamber’in ve Müminlerin kendilerini dinlemelerini sağlarlardı. Ama dinleme sırası kendilerine geldiğinde bilinçsiz, ruhsuz varlıklar gibi, verilen bütün mesajlara kulaklarını tıkarlar, gözlerini kapatır, iyi niyetle dinlemeye ve gelişmeye kapalı bir halde dururlar, dinler gibi davranırlardı. Akılları fikirleri hıyanetlerini ortaya çıkaracak, maskelerini düşürecek bir açıklama yapılması veya kendilerine dışarıdan âni bir saldırı gelmesi ihtimaline takılıydı. Bir konuda ilân yapılması gibi dışarıdan yüksek bir ses gelse tedirgin olurlar ve telâşlanırlardı. “Onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir” şeklinde bir benzetme yapılarak akıl ve idraklerini söylenenlere tıkamış oldukları, “Her gürültüyü kendilerine yönelik sanırlar” ifadesiyle de haince düşünce ve eylemlerinin kendilerini iyice evhamlı hale getirdiği belirtilmektedir.
Hasan Basri Çantay bazı lugat ve hadis kaynaklarından deliller de göstererek, “Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir” meâlindeki cümlede geçen “müsennede” kelimesine “(çubuklu Yemen kumaşı) giydirilmiş” anlamını vermiştir. Bu yaklaşıma göre cümleyi, “Onlar sanki şık elbiseler giydirilmiş kütükler gibidir” şeklinde çevirmek mümkündür. Kuşkusuz bilinen somut olaylar âyetlerin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır; fakat ifadelere soyut bir anlatım üslûbunun hâkim olması, Müminlerin bütün zamanlarda ve her yerde bu tiplerin benzerleriyle karşılaşabilecekleri ve bunlara karşı çok dikkatli olunması gerektiği mesajı verilmektedir.
Münafıklar için bağışlanma kapısının kapanmış olduğunu belirten 6. âyetteki ifadeyi, 5. âyetin ışığında yorumlamak ve bu sonucun orada açıklandığı üzere kendi bağnazlıklarından ve ısrarlı tercihlerinden kaynaklandığına dikkat etmek gerekir. Nitekim Münafıkların cehennemin en derinlerine atılacağını bildiren âyetlerde dahi istisna yapılmış, bunlardan tövbe edip kendini düzelten ve gönülden teslimiyet içine girenlerin Allah’ın büyük mükâfatlara layık gördüğü Müminlerle beraber olacakları bildirilmiştir.
7. âyette yer verilen “Resûlullah’ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyiniz ki dağılıp gitsinler” şeklindeki sözün, yukarıda özetlenen olay sırasında Münafıkların başı Abdullah Bin Übey tarafından söylenen küstahça ifadelerden biri olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte âyette, o olayla ve kişiyle sınırlı olmaksızın, her yerde ve her dönemde bulunan Münafıkların zihniyetine ve fırsatını bulduklarında başvurdukları bir yola dikkat çekme mânası taşıdığı da açıktır. Çünkü kendilerini güçlü konumda hissedenlerin, kendi inanç ve düşüncelerine boyun eğdirmek istedikleri kişi ve topluluklara karşı uyguladıkları bu ekonomik baskı yöntemini kısa bir süre önce Mekke Müşrikleri de Müslümanlara karşı çok ağır bir biçimde uygulamışlardı. Âyette belirtildiği üzere münafıklar da aynı yöntemi uygulamayı denediler. Şöyle ki, ensarın Mekke’den hicret eden iman kardeşleriyle hemen bütün imkânlarını paylaşmaları, onların kısa bir süre içinde kendi geçim düzenlerini kurmalarını sağlamıştı. Bunun yanı sıra, Kur’an’ın ve Hazreti Peygamber’in infakla ilgili teşvikleri neticesinde oluşan güzel bir yardımlaşma düzeni sayesinde, başta Mescid-i Nebevî’nin bir eğitim ünitesi gibi faaliyet gösteren Suffe öğrencileri olmak üzere, diğer yoksul Müslümanlar da maişetlerini karşılıyorlardı. Münafıklar da Müslüman göründükleri ve Müslüman muamelesi gördükleri için içtenlikle olmasa da, bu düzene katkı sağlıyorlardı. Yine Müslüman sayıldıkları için Abdullah Bin Übey ve yandaşları kendi akrabaları ve has hemşehrileri olan Ensar’ı etkilemekten geri durmuyorlardı. Âyette onların rasyonel bir tedbir olarak düşündükleri bu yolun her zaman aynı sonucu vermeyeceği, yerin ve göklerin mutlak sahibi ve mâliki olan Allah dilerse nice mahrumiyetleri geniş imkânlara dönüştürebileceği bildirilmekte, Müminlerin maneviyatı yükseltilmektedir. Tabii ki bu maneviyat yükseltici ifade, konuya ilişkin başka âyetler ve Resûlullah’ın tatbikatı ışığında değerlendirildiğinde, Müslümanlara dünya hayatıyla ilgili olarak verilmiş bir güvence anlamı içermemekte, aksine onlara dinin ve aklın icaplarını kavrama çabasını sürdürmeleri, sağlam bir imanla Kur’an’ın gösterdiği doğrultuda çalışmaya devam etmeleri ödevini dolaylı olarak hatırlatmaktadır. 7 ve 8. âyetlerin son cümlelerinde Münafıkların bu hakikati kavrayamadıklarına, bilmediklerine vurgu yapılması da bu mânayı destekler niteliktedir.
8. âyette geçen izzet kelimesi sözlükte “güçlü ve üstün olmak, yenmek, saygın olmak” gibi mânalara gelen izz kökünden türetilmiş bir isim olup, bu anlamların yanında bir kimsenin başkaları karşısında bedenî, psikolojik, ekonomik, sosyal statü ve benzeri yönlerden güçlü, etkin ve saygın olmasını, baskı altına alınamaz bir konumda bulunmasını da ifade eder ve “âcizlik, alçaklık” mânasındaki “zillet”in karşıtı olarak kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de izzet kelimesi Allah, Resulü ve Müminler hakkında olumlu bir anlam ifade ederken, inkârcı ve Münafıklar hakkında onların İslâm, Kur’an ve gerçekler karşısında bilinçsizce kapıldıkları kibir, gurur, inat ve öfke duygularını, bu duyguların etkisiyle işledikleri kötülükleri sürdürmelerini anlatır. Nitekim konumuz olan âyette de “izzet” ve “zillet” ile aynı kökten olup “güçlü olan” ve “zayıf olan” diye çevrilen kelimeler Münafıkların sırf kaba kuvvete dayalı olarak düşündükleri bir üstünlüğü ifade etmekte; Allah’a, resulüne ve Müminlere nisbetle kullanılan “izzet” kelimesi ise gerçek, kesintisiz ve sonsuz saygınlığı belirtmektedir.
Bakara suresi:
8-İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah’a ve âhiret gününe inandık" derler.
Tefsiri:
Bakara suresinin başından itibaren, Hak dine inananlarla bunu açıkça inkâr edenlerden sonra, üçüncü bir inanç ve davranış grubu olarak Münafıklara geçilmiştir. Münafık “gönülden inanmadığı halde Allah’ı, Peygamber’i ve onun bildirdiği diğer iman ilkelerini benimsediğini söyleyen, Müslümanmış gibi görünen kimse” demektir. Bu grubun en belirgin özelliği ikiyüzlü oluşlarıdır. İnanmadıkları halde inanır görünmeleri ve akıllarınca Müminleri kandırmalarıdır. Açık inkârcılardan ve bilinen İslâm düşmanlarından, gizli olanlar daha tehlikeli oldukları ve bunların doğru yolu bulma ihtimalleri daha zayıf bulunduğu için, kâfirlerin en aşağı tabakada olanları bunlardır. Münafıkların ebedî âlemdeki cezaları da diğer inkârcılardan daha ağır olacaktır.
Her ümmet, cemaat ve topluluk içinde, inancı farklı olduğu halde bunu açığa vurmayan, inanmış görünerek durumu idare eden ve amacına ulaşmayı hedefleyen insanlar vardır. Nifak denilen bu davranış biçiminin sebebi ya kişinin ve grubun zayıf olması veya bir taktik ve yöntem olarak bunu tercih etmesidir. Hazreti Peygamber ve Müslümanlar Mekke döneminde Müşriklerle mücadele etmişlerdi. Medine’ye göç edince Müşriklere iki sınıf inkârcı daha katıldı:
Yahudiler ve Münafıklar. Müslümanlar Medine’ye gelmeden önce oradaki ahaliye üstünlük sağlamış bulunan ve onları sömüren Yahudiler, Hazreti Peygamber ve ashabının oraya intikalinden sonra üstünlüklerini kaybedip giderek tâbi bir azınlık haline gelmişlerdir. Bu statüyü kendileri veya menfaatleri için uygun bulmayan bir kısım Yahudiler, sözle Müslüman olduklarını ifade etmiş, İslâm cemaatinin içine girmiş, cemaate zarar vermek ve onu içeriden çökertmek için ellerinden geleni de geri koymamışlardır. Resûlullah’ın Medine’ye geldiği sıralarda buranın yöneticiliğine hazırlanan Abdullah Bin Übey de, benzer bir beklenti içerisine girmiş, ancak bu beklentisi gerçekleşmeyince Hazreti Peygamber’e ve Müslümanlara kin beslemiş, fakat inkârcı olarak kalması halinde onlara fazla zarar veremeyeceğini anlayıp, Bedir Savaşı’nı takiben Müslüman olduğunu açıklamıştır. Hicri 9. Yılda vuku bulan ölümüne kadar nifak hareketinin başını çeken Abdullah Bin Übey Müslümanlar aleyhine türlü entrikalar çevirmiştir. Münafıkun suresinin ilk ayetlerinde bunu izah ettik. Allah Teâlâ Hazreti Peygamber’e Münafıkları bildirdiği halde, bunlar görünürde Müslüman oldukları, çevre onları Müslüman bildiği için Hazreti Peygamber, “Muhammed arkadaşlarını da öldürüyor” şeklinde bir propagandanın yayılmasını önlemek için Münafıkları teşhir etmemiş ve belli suçları sabit olmadıkça cezalandırmamıştır.
İman yönünden münafıklık yanında bir de ahlâk bakımından münafıklık vardır ve Hazreti Peygamber Müminlerin bundan da sakınmalarını istemiştir:
“Münafığın üç belirtisi vardır: Haber ve bilgi verdiğinde yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez ve kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” meâlindeki hadis de bu konuda yapılmış önemli bir uyarıdır. Bakara suresi 8. ayetten itibaren 20. ayete kadar Münafıkların çeşitli vasıfları ve Allah tarafından çarptırılacakları cezalar zikredilmiştir. Okuyucularımızın Münafıklık hakkında daha fazla bilgi edİnebilmeleri için bu ayetlere ve izahlarına müracaat etmelerini öneririz.
Enfal suresi:
55-Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir;
56-Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında Allah’tan korkmadan yaptıkları antlaşmayı bozanlardır.
57-Savaş esnasında eline düşerlerse onlara yaptığınla geridekileri korkut ki, belki akıllarını başlarına devşirirler.
Tefsirleri:
Allah’a göre, fiilleri iyi veya kötü olarak değerlendirilebilen canlıların en kötüsü, en âdi ve aşağılık olanı, inkâr eden, bu şekilde yaşayan ve bir türlü imana gelmeyen, yaptıkları antlaşmaya, verdikleri söze sadık kalmayan, hiçbir şeyden çekinmeyerek her defasında sözünden dönen kimselerdir.
Müşrik, Münafık ve Yahudilerden bazı grup ve kabileler Hazreti Peygamber’le saldırmazlık, hak ve hukuka saygı, düşmanla iş birliği yapmama gibi konularda antlaşmalar yapıyor, sonra da bunu bozuyorlardı. Meselâ Yahudilerden Kaynukaoğulları, antlaşmaya aykırı olarak, bölgelerinde alışveriş yapmaya gelen bir Müslüman kadına tacizde bulunmuşlar, kadın yere düşüp mahrem yerleri açılınca da gülüşüp eğlenmişlerdi. Orada bulunan bir Müslüman sataşan Yahudiyi öldürdü, diğerleri de Müslümanı öldürdüler. Bedir’le Uhud savaşları arasında meydana gelen bu olay üzerine Müslümanlar, Kaynukaoğullarına karşı harekete geçtiler. Yine Münafıkların reisi Abdullah Bin Übey adamlarıyla beraber Uhud Harbi’nde Müslümanların safında yer almış, sonra askerlerin üçte birini teşkil eden gücünü geri çekerek Müslümanlara zarar vermişti. Allah’tan korkmayanları cezalandırmak ve geride kalanlar için de caydırıcı bir örnek oluşturmak üzere sert tedbirler alınmış, savaşta yakalanmaları halinde aman verilmemesi istenmiştir.
Hazreti Peygamber’in Nadîroğulları Yahudilerinin Medine’yi terketmelerini istemesi üzerine, Abdullah Bin Übey Yahudilere haber göndererek yerlerinden ayrılmamalarını ve Peygamber’e karşı gelmelerini istemişti. Yahudiler de buna güvenerek kalelerine kapanmış ve mukavemete teşebbüs etmişlerse de Münafıkların vaad ettiği yardım gelmeyince Müslümanların şartlarını kabul etmek zorunda kalmışlardı. Kur’ân-ı Kerîm bu hadiseye işaret ederek Münafıkların yalancılığını bir defa daha ortaya koymuştur.
Olay Kur’an’da yer almaktadır.
Haşr suresi:
11- Şu Münafıklık edenleri görüyor musun? Ehl-i kitap’tan inkârcı yandaşlarına, "Şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız, sizin hakkınızda (aleyhinizde) kimseye asla itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız" diyorlar. Allah şahittir ki onlar düpedüz yalancıdırlar.
12-Oysa çıkarılsalar asla onlarla beraber çıkmazlar, onlara savaş açılsa asla yardımlarına koşmazlar; yardım etmeye kalksalar da, muhakkak arkalarını dönüp kaçarlar. Ve sonunda onlar yardımsız kalırlar.
13-Şu bir gerçek ki, yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah’a karşı duyduklarından daha şiddetlidir. Çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur!
14- Onların topu birden sizinle, ancak müstahkem yerlerde ve siperler ardında olduklarında savaşırlar. Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir: Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir.
15-Kendilerinden az öncekilerin durumu gibi: Onlar yaptıklarının cezasını tatmışlardı ve onları elem veren bir azap beklemektedir.
16-Tıpkı şeytanın durumu gibi: Hani o insana "inkâr et" der; o inkâr edince de, "Bilesin ki benim seninle ilgim yok, ben Alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım" der.
17- Ama ikisinin de âkıbeti, içinde ebedî kalacakları ateşe girmek olacaktır! İşte zalimlerin cezası budur!
Bu ayetlerin tefsirleri:
Nadîroğulları ile gizli gizli haberleşip Hazreti Peygamber ve ashabına karşı direnmeleri için onlara yardım vaadinde bulunan Münafıkların, sonuçsuz kalan girişimlerine ve bu iki grubun zaaflarına değinilerek Hazreti Peygamber’in ve Müslümanların mâneviyatı yükseltilmekte; aynı zamanda dolaylı bir üslûpla Müminler, karakter bozukluğuna yol açan bu tür davranışlardan sakındırılmaktadır. Sûrenin başından bu kümenin sonuna kadarki kısmının Nadiroğullarının sürgün edilmesi olayının bitiminden sonra nâzil olduğu anlaşılmaktadır. Burada şimdiki veya geniş zaman kipinin kullanılmış olması Kur’an’da benzerlerine rastlanan bir üslûp olup bu âyetlerin olaydan önce inmiş olduğunu göstermez. Bununla birlikte bu kısmın Münafıkların gizli haberleşmelerini Resûlullah’a bildirmek üzere olay sırasında inmiş olması da ihtimal dışı değildir. Elmalılı, özellikle şimdiki zaman kullanılmasından hareketle, bu ihtimali tercih etmektedir.
Öte yandan, özellikle 11 ve 12. âyetlerde yer alan şart cümleleri dolayısıyla hatıra gelebilecek sorulara cevap olmak üzere, birçok müfessirin belirttiği üzere, burada bire bir muayyen bir olayın tasvirinden çok, Münafıkların ve sözlerine sadakat göstermeyen Yahudilerin karakter yapılarıyla ilgili genel bir anlatımın söz konusu olduğu da göz ardı edilmemelidir. “Yandaşlar” diye çevirilen 11. âyetteki ihvân (kardeşler) kelimesinin “inkâr eden” sıfatıyla birlikte kullanılmış olması, Münafıklarla Yahudilerin bazı inançlarda kesiştiklerini göstermektedir. Buna göre “Ehl-i kitap’tan inkârcı yandaşları” diye çevrilen ifade, bu iki kesimin, Hazreti Muhammed’in peygamberliğini inkâr hususunda birleştiklerini belirtmektedir. 12. âyetin son cümlesinden 15. âyetin sonuna kadar özne ve tümleç olarak yer alan “onlar” zamirleriyle Yahudilerin ve bunlarla iş birliği yapmaya kalkışan Münafıkların birlikte kastedilmiş olması muhtemeldir. Fakat bu kısımdaki tasvir Yahudilerin durumuna daha uygun düşmektedir. 13. âyette onların Allah’tan çok Müslümanlardan korktuğu belirtilirken “yüreklerinde” kaydının konması, bazı müfessirlerce, bu konuda da iki yüzlü davrandıklarına delâlet bulunduğu şeklinde yorumlanmıştır. Buna göre anlam şöyle olmaktadır:
Onlar derin bir Allah korkusu taşıdıkları izlenimi verirler, halbuki gerçekte sizden korkmaktadırlar. Fakat bu cümleyi “Onlar kendilerine cesur görüntüsü veren kimseler oldukları için size karşı taşıdıkları korkuları gizlerler; ama yüreklerinde size karşı büyük bir korku taşımaktadırlar” şeklinde yorumlamak da mümkündür. Âyetin sonunda “anlayışı kıt bir topluluk oldukları”nın ifade edildiği göz önüne alınırsa, asıl maksadın söz konusu kimselerin Allah’tan çok insanlardan korktuklarını hatırlatıp, Müminlerden kısa vadede gelebilecek zararı hesap ettikleri halde, ileride Allah’ın kendilerine vereceği cezayı göz ardı etme basiretsizliklerini eleştirmek olduğu söylenebilir. 14. âyetin “Onların topu birden sizinle, ancak müstahkem yerlerde ve siperler ardında olduklarında savaşırlar” diye çevrilen kısmını, ilgili yorumlar ışığında şu iki şekilde açıklamak mümkündür:
a) Onlar toplu haldeyken bile sizinle, müstahkem yerlerde ve siperler ardında olmaksızın savaşa girmezler.
b) Onlar ittifak edip sizinle birlikte savaşmazlar, her bir grup kendi kalesinde, güvenli bölgesinde savaşabilir.
Burada geçen ve “topu birden” diye tercüme edilen cemîan kelimesi ve cümle içindeki rolü hakkında yapılan farklı yorumlardan çıkan ortak sonuç şudur:
Müslümanlar Münafıkların ve ahidlerini bozan Yahudilerin blöflerine aldırış etmemelidir; zira onlar bütün şartlarda savaşı göze alacak cesaret ve özveri duygusuna ve müşterek bir gaye uğruna canlarını feda edebilecek imana ve ruha sahip değildirler. Böyle bir birlik ruhu içinde değil, sadece kendilerini sağlama alabildikleri durumlarda veya bulundukları mevzide kendilerini korumak üzere savaşırlar. Yine bu âyette geçen be’s kelimesi “güç, azap, sıkıntı, kuvvetli muharebe ve çekişme” gibi mânalara gelmektedir ve âyetin, “Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir” diye çevrilen kısmı için buradaki bağlama göre değişik açıklamalar yapılmıştır, bunların başlıcaları şunlardır:
a) Aralarında gönül bağı yoktur, birlik beraberlik ruhundan yoksundurlar, gerçekte birbirlerine düşmandırlar. Âyetin devamı bu mânayı destekler niteliktedir.
b) Onların güç ve cesaretleri birbirlerine karşıdır; Müminlere karşı savaşacak olsalar aynı kuvvet ve cesareti koruyamazlar.
c) Onlar kendi aralarında savaş konusunu hararetli biçimde tartışırlar, güçlü olduklarından söz ederler ama bu sözden öteye geçmez; iş ciddiye binince siperlerin arkasına siner kalırlar.
Bu âyette, bir toplumun birlik ve beraberlik ruhu içinde olmaması durumunun “aklını iyi kullanmamaları” gerekçesiyle açıklanması, toplumsal dayanışmanın sırf duygu bağları temeline değil, aynı zamanda rasyonel esaslar üzerine dayalı olabileceğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Nitekim Hazreti Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde oradaki muhtelif sosyal gruplarla karşılıklı hak ve vecîbeleri düzenleyen bir hukukî metin hazırlayıp ilgililere imzalatmış, bu taahhütlere uyulduğu sürece, farklı inanç gruplarından oluşmasına rağmen, Medine toplumu huzur ve güven içinde olabilmişti.
Bazı müfessirler 15. âyette geçen “kendilerinden az öncekiler” anlamındaki ifadeyle, Bedir Savaşı’nda perişan olan Müşriklerin durumuna atıfta bulunulduğu kanaatindedirler. Fakat bu savaş sonrasında ahidlerini bozmaları sebebiyle Medine’den sürgün edilen Benu Kaynuka Yahudilerinin durumunun kastedilmiş olması ihtimali daha kuvvetli görünmektedir. Şöyle ki:
Bedir Savaşı sonrasında Kaynukalılar Müslümanları çekemedikleri için, Hazreti Peygamber’le aralarındaki antlaşmayı ihlâl edici konuşmalar yapmaya başlamışlar ve bu tavırları sebebiyle Resûlullah tarafından uyarılmışlar, ama onlar Hazreti Peygamber’e küstahça bir cevap vermişlerdi. Nihayet bir gün Medine çarşısında kuyumculuk yapan bu kabileye mensup bir esnafın Müslümanlardan bir hanımın iffetine dokunan ve onu aşağılayan eylemi bardağı taşıran damla oldu. O esnaf oradan geçen bir Müslüman tarafından öldürülünce antlaşmayı feshettiklerini açıkça ilân edip, kalelerine kapandılar ve savaş haline girdiler. Müslümanlar tarafından yapılan kuşatma sonunda teslim oldular ve sürgün edildiler. Burada Münafıkların ve geçmiş ümmetlerdeki benzerlerinin kastedildiği yorumu da yapılmıştır. Ancak İbnü Atıyye bunun mâkul bir yorum olabilmesi için Hazreti Mûsâ dönemi gibi nisbeten yakın bir zaman olarak düşünülmesi veya “az önce”yi “tatma”nın zarfı olarak kabul edip bu cümleye, “Onların durumu kendilerinden az önce cezalarını tadanların durumu gibidir” şeklinde mâna verilmesi gerektiğini belirtir.
16. âyette iki yüzlülük ederek insanları kandıran Münafıkların bu yöntemi, şeytanın insanı doğru yoldan saptırırken uyguladığı taktiğe benzetilmiştir. Ama 17. âyette belirtildiği üzere bu ilişkide kendisine uyulan gibi uyanın da sonu ateştir; çünkü kendisine verilen irade gücünü doğru istikamette kullanmamıştır. Şu halde, burada söz konusu edilen olayda, başta Abdullah Bin Übey olmak üzere Münafıklar yaptıkları tahriklerin karşılığını görmeye, aynı şekilde Yahudiler de Münafıklara uymanın sonuçlarına katlanmaya mahkûmdurlar. Benzer durumlar da buna göre düşünülmelidir.
Hendek savaşı öncesi, savaş sırası ve sonrasında Abdullah Bin Übey Bin Selül’ün münafıklığa devam ettiğini görüyoruz. Yine konuyu Kur’an’dan Ahzab suresinin ilgili ayetlerinden takip ediyoruz.
Ahzab suresi:
12-Yine o zaman Münafıklar ve kalplerinde bozukluk bulunanlar, "Allah ve Resulünün vaadleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!" demişlerdi.
13- Onlardan bir grup, "Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün" diyorlardı. Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde, "Evlerimiz açıkta ve korumasız" diyerek Peygamber’den izin istiyorlardı; bunların istediği kaçmaktan başka bir şey değildi.
14- Medine’nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi (evlerini düşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı.
15-Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allah’a söz vermişlerdi ve Allah’a verilen sözün yerine getirilmesi gerekirdi.
16-Onlara şunu söyle: "Ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir. Kaçıp kurtulmanız halinde de bundan çok az faydalanabileceksiniz."
17-Şunu da söyle: "Allah sizin için bir kötülük dilese Allah’a karşı sizi kim koruyabilecektir? Veya hakkınızda bir rahmet murat etse (kim engelleyecektir)?" Bu durumda Allah’tan başka kendilerine ne bir velî ne de bir yardımcı bulabileceklerdir.
18-19-İçinizden engelleyicileri ve size karşı nekeslik içinde arkadaşlarına, "Bize katılın" diyenleri Allah çok iyi bilmektedir. Zaten bunların pek azı savaşa gelir. Tehlike yaklaştığında ölümden dolayı kendinden geçip gözü kaymış kimse gibi sana baktıklarını görürsün, tehlike geçince de hayra karşı nekeslik içinde size sivri dillerini uzatırlar. Bunlar gerçekte iman etmemişlerdir, Allah da onların yaptıklarını geçersiz saymıştır. Bunu yapmak Allah için çok kolaydır.
20-Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler. Düşman bir daha geldiğinde ise size ait haberleri uzaktan almak üzere çöllerde dağınık yaşayan bedevîlerin arasında bulunmayı arzularlar. Zaten aranızda da bulunsalardı savaşa çok az katılırlardı.
Tefsirleri:
Hicretin 5.Yılında Müşrik ve Yahudilerin birleşik ordularına karşı Medine’nin savunması için hendek kazılırken, büyük bir kayaya rastlanmıştı. Kayayı sökmeyi veya kırmayı başaramayan askerler Peygamberimiz’e başvurdular. O, üst giysisini çıkardı, kazmayı eline aldı ve üç vuruşta kayayı parçaladı. Her vuruşta “Allahü ekber” diyor ve “İran, Suriye, Yemen” gibi yerleri zikrederek ileride Müslümanların gerçekleştirecekleri fetihleri bir bir müjdeliyordu. Bu müjdeyi işiten Yahudiler ve Münafıklar ise “Biz korkudan helâya gidemezken, O bize İran ve Bizans’ın hazinelerini müjdeliyor, bu aldatmadan başka bir şey değil” demişlerdi. Bu gruptaki âyetlerde Münafıkların ortak karakteri, sözlerinden ve davranışlarından örnekler verilerek açıklanmaktadır:
Bunlar söz verirler ama yerine getirmezler; fitne fesat fırsatı çıkınca ev bark, aile düşünmeyip o fırsatı değerlendirmeye koşarlar. Hizmet gerektiğinde ise türlü bahaneler ileri sürerek izin almak isterler; sûret-i haktan görünerek Müslümanların moralini bozarlar. Çoluk çocuklarının, evlerinin tehlikede olduğunu hatırlatarak savaş alanından çekilmeyi tavsiye ederler. Korkunun ölüme faydası olmadığı halde inançsızlıkları sebebiyle savaşmaktan ve ölümden fazlaca korkarlar. Korku ortamı geçip zafer kazanılınca da bu sonuçta kendilerinin de payı varmış gibi konuşmaya ve hak talep etmeye kalkışırlar.
Abdullah Bin Übey Bin Selül’ün başka bir bozgunculuğu:
Hicretin dokuzuncu senesinde, Peygamber Efendimiz Bizans Rumlarının, bâzı hıristiyan Arab kabilelerini de yanlarına alarak Müslümanlarla savaşmak üzere Filistin hududunda kuvvet topladıklarını haber aldı. Bunun üzerine Müslümanları Tebük seferi için cihâda davet etti. Bâzı kimseler, mazeretleri olmadığı hâlde, Resûlullah’a gelerek mazeret beyân ettiler. Allahü teâlâ onların mazeretlerini kabul buyurmadı.
Münafıkların reisi Abdullah Bin Übey Bin Selûl de, adamlarıyla birlikte harbe gitmek üzere yola çıktı. Bu sırada, İbnü Selûl ve adamları, Müslümanları etkileyip, harbe gitmekten caydırmağa calışıyorlardı. Bu seferki bozgunculuk söylemleri de şöyleydi:
-Rumlarla çarpışmayı, Arabların birbirleriyle çarpışması gibi mi sanıyorsunuz? Vallahi, biz sizi, bir sabah iplere ikişer ikişer bağlanmış olarak görür gibi oluyoruz, diyorlardı. Hattâ:
-Vallahi! Eğer Muhammed, peygamberlik dâvasında sâdık ise, biz eşekten daha kötüyüz, diyerek küfürlerini açıkça îlân ediyorlardı.
Abdullah Bin Übey, Uhud günü yapmış olduğu gibi, yine kendine bağlı olan kimselerle yola çıkmış olmasına rağmen, harbe gitmeyerek Medine’ye geri döndü. Samîmi Mü’minler ise, bütün dedikodulara rağmen savaşmak üzere Tebük’e gittiler. Bu konuda vahiy gecikmedi.
Tevbe suresi:
42- Kolay elde edilecek bir kazanç ve kısa bir yolculuk olsaydı mutlaka peşinden gelirlerdi; fakat o meşakkatli yol onlara uzun geldi. Bir de kalkıp, "Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık" diye Allah’ın adına yemin edecek, böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerini elbette biliyor.
İzahı:
Bu âyetlerde ve ilerideki birçok âyette, Münafıkların Resûlullah’ın Tebük Seferi ile ilgili kararı karşısındaki tavırlarına, onlardan bu sefere katılmamak için mazeret ileri sürenlerin ve bazı art niyetlerle sefere katılanların gerçek yüzlerine geniş bir biçimde temas edilmekte, kendilerini mümin olarak gösteren bu iki yüzlü insanlarla birlikte yaşamak zorunda kalan Müslümanlar, onlara karşı dikkatli ve uyanık olmaya çağrılmaktadır. Bu sûredeki ve özellikle bu âyetlerdeki ifadelerden anlaşıldığına göre, hicretin 9. yılına gelindiğinde, artık münafıkların Hazreti Peygamber’i ve Müslümanları hafife alan ve yaptıkları her türlü çıkışa ve saygısızlığa katlanılması gerektiğini düşünen bir grup olmaktan uzaklaşıp, kendilerini de Medine toplumunun sadece hak sahibi değil aynı zamanda vecîbeleri olan bir öğesi olarak görmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Ama Münafıklıklarını da icra etmekten geri durmadıkları da bir gerçektir.
Aynı surenin devamındaki ayetlerde de enteresan bilgiler mevcuttur. İlgilenen okuyucularımıza o ayetleri ve tefsirlerini tetkik etmelerini öneririz.

ÖLÜMÜ
Abdullah Bin Übey Bin Selül hicretin dokuzuncu yılı şevval ayının sonlarına doğru, yani Mekke’nin fethinden bir müddet sonra hastalandı. Yirmi gün süren bu hastalıktan sonra da öldü. Sağlam bir Müslüman olan oğlu Abdullah, babasını kefenlemek için Peygamberimizden gömleğini istedi, cenaze namazını kıldırmasını da rica etti. Hazreti Peygamber gömleğini verdi, fakat namazını kıldırmak için harekete geçtiği sırada Hazreti Ömer’in ısrarlı itirazlarıyla karşılaştı. Hazreti Ömer, Tevbe sûresinin sekseninci âyetine dayanarak, Münafıkların affı için dua edilemeyeceğini ileri sürüyordu. Nihayet aynı sûrenin nâzil olan 84. âyeti, Hazreti Ömer’i tasdik eder mahiyette, Münafıklara dua etmeyi ve kabirlerini ziyareti kesinlikle yasakladı. İşte o ayetler.
Tevbe suresi:
80-Onların bağışlanması için Allah’a ister dua et, ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen, Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü onlar Allah ve resulünü inkâr etmişlerdir. Allah günaha batmış kimseleri doğru yola iletmez.
Tefsiri:
Hazreti Peygamber Münafıkların bağışlanması için yetmiş defa yalvarsa da, Allah’ın onları bağışlamayacağının bildirilmesi değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Hâkim kanaate göre belirtilen sayı çokluktan kinaye olup bununla, Resûlullah ne kadar dua ederse etsin, artık âyette işaret edilen Münafıklar için bağışlanma ümidi taşımadığı kasdedilmiştir. Münafıklardan Hazreti Peygamber’e gelip özür dileyenler için onun Allah’a yalvarması, onların samimi olabilecekleri ihtimaline dayanıyordu. Âyet ise onların dürüst ve samimi davranmadıklarını haber vermiş olmaktadır. Tefsirlerde, Münafıkların başı Abdullah Bin Übey’in ölümü ve iyi bir Mümin olan oğlunun ricası üzerine, Hazreti Peygamber’in onun cenaze namazını kılmasına Hazreti Ömer’in itiraz ettiği, Resûlullah’ın bu âyete dayanarak istiğfar sayısını arttırma hakkını kullandığını söylediği, bunun üzerine de 84. âyetin nâzil olduğu yönünde rivayet vardır.
Bu ve benzeri rivayetlerde geçen ifadelerle ilgili tartışmalardan çok, âyetten kolayca anlaşılan şu iki hususun üzerinde durulması, âyetin sağlıklı anlaşılması bakımından daha önemli görünmektedir:
a) Resûlullah’ın, yıllarca gösterdiği engin hoşgörü ve iyi niyete, türlü entrikalarla karşılık veren, kuyusunu kazmak için her fırsatı değerlendiren Münafıklar hakkında dahi ümidini yitirmemeye ve kendisinin herkes için rahmet olduğu hitabının gerektirdiği biçimde davranmaya çalışmasıdır. Münafıkların cehennemin en derinlerine atılacağını bildiren âyetlerde dahi istisna yapıldığını, bunlardan tövbe edip kendini düzelten ve gönülden teslimiyet içine girenlerin Allah’ın büyük mükâfatlara lâyık gördüğü Müminlerle beraber olacaklarının Nisa suresi 146 ve 147. ayetlerde bildirildiğini dikkate alan Hazreti Peygamber’in bu tutumu, Müslümanlara asıl erdemlilik, güçlü olduğu halde yanlış yoldaki insanları dışlama yönüne gitmeyip, onların ıslahı ve kazanılması için çaba harcamalıdır, mesajını vermektedir.
b) Bahsi geçen Münafıkların affedilme şanslarını tamamen yitirmiş olduklarıdır. Bunun gerekçesi âyette şöyle açıklanmıştır: “Çünkü onlar Allah ve resulünü inkâr etmişlerdir. Allah (böylesine) kötülüğe saplanmış kimseleri doğru yola iletmez.” Öyle görünüyor ki bu istisnaî bir durumdur. Zira âyette işaret edilen kimselerin, Hazreti Peygamber’in Medine’de dış düşmanlara karşı verdiği mücadelede ne büyük bir kambur oluşturduğu herkes tarafından biliniyor, onlar da İlâhî vahyi insanlara tebliğ eden Resûlullah’ın hak Peygamber olduğunu ayan beyan görüyorlardı. Böylesine büyük bir imkânı değerlendirmeyen ve gönüllerini ve gözlerini imana bütünüyle kapatmış olan bu kimselerin durumu, Allah tarafından Hazreti Peygamber’e haber verilmekte ve artık dış görüntülerine göre muamele gören bu kesime karşı, açık bir tavır ortaya konması istenmektedir.
Tevbe suresi:
84- Onların arasından ölen birinin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah ve resulünü inkâr ettiler ve yoldan sapmış olarak öldüler.
85-Onların malları ve evlâtları seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünyada bütün bunlarla eziyet vermeyi ve canlarının da inkârcı olarak çıkmasını murat ediyor.
Tüm bu ayetlerin açık ve net olarakortaya koyduğu şudur:
Abdullah Bin Übey Bin Selül özelinde tüm Münafıklar için cenaze namazı kılınmayacağı gibi, mezarları başında da durulup dua edilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Onlar öldüklerinde bir peygamber elbisesi ile kefenlenseler dahi, bu onların cehenneme gitmelerine asla mani olamayacaktır. Ayrıca onların dünyada mal ve evlat bakımından zengin olmaları halinde, bunlara da imrenmemek gerektiği, çünkü bu mal ve evlatların, dünyada onlara çileli bir hayat yaşatılması ve inkarcı olarak ölmelerine sebep olacağı açıklanmıştır. Ayrıca da Münafık olarak ölenlerin kafirlerden daha aşağı bir derecede oldukları diğer ayetlerle de sabittir.