BANA NELER OLUYOR BÖYLE?

Ben bir Milli Görüşçüydüm. 

Rahmetli Erbakan Hocamızı çok severdim.
Başıma gelenlerden dolayı son derece şaşkınım.
On yıldan fazla oluyor, beni şaşırtan serüvenim başlayalı.
O zaman dedilerdi ki:
“Erbakan Hoca yaşlandı. Modern çağın gereklerini idrak edemiyor. Bakın bu genç ekip yeni partiyi kurdular. Kurar kurmaz da hemen iktidar oldular. Bunlar Hoca gibi değiller. Cin gibi zekiler ve dünyayı da iyi tanıyorlar. Karda yürüyüp izlerini belli etmiyorlar. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deyip, güçlenip sonra da Hoca’nın 40 yıldır yapamadıklarını şıp diye yapacaklar. Akıllı ol, sen de gel!”
Bir seçimdeydik ve ben Saadet Partisi adına sandık görevlisiydim. Bu davete uyarak partime oy vermedim ve onlara katıldım.
Bıraktığım kardeşlerimin de benim gibi yapması için bütün gücümle Saadet Partisi yetkililerine karşı kampanya yürütmeye başladım. Açıktan olmasa bile Erbakan Hoca için de, yaşlılığından ve koltuk hırsından başlayarak, kulaktan kulağa karalama kampanyaları yapmaya başladım. Çünkü mensup olduğum hareketin yöneticileri de böyle yapıyorlardı.
Erbakan Hoca vefat etti. Yöneticilerimizin söylemlerinde büyük değişiklik oldu. Dediklerine göre Erbakan Hocamızın feraseti, dirayeti ve görüşleri isabetli idi. Ama Saadet’in yeni yaşlı yöneticileri onun yolundan sapmışlardı. Erbakan ölmeseydi, o da bize hak verip bir çizgide olurdu.
Yıllarca bu söylemi dillendirdim. Veryansın ettim eski arkadaşlara. Yaşlı, köhne, gözünün önünü göremeyen, Milli Görüş hareketini küçültüp yok etmekte olan bir ekip diye.
Bu arada bizim harekette de akıl almaz şeyler oluyordu. Her kötü gidişin ardından “aldatıldık, kandırıldık” mazeretleri dillendiriliyordu. Bizler bunları “dürüstlük” ve “kendi kusurlarını bile itiraf eden kaliteli devlet adamlığı” kavramları ile izah ediyorduk. Bizimkilerin desteği ile İslam ülkelerini işgal eden ABD ve Batılılar katliam yaptıkça ve yaptırdıkça, biz hep, “biz olmasak belki 100 milyon Müslümanı öldüreceklerdi, içlerinde biz olduğumuz için, fren görevi yapıyor, bu büyük katliamları önlüyoruz” söylemini dillendirerek İslam dünyası için ne kadar değerli olduğumuzu kabul ettirmeye çalışıyorduk. Biraz daha sabretmeliydik. Her şey birden bire olamazdı ki. Başörtüsü sorununu bu sabır sayesinde çözmedik mi? Daha neleri neleri çözecektik. Şu yüzde birlik Saadet Partisi bizi kıyasıya eleştiriyordu. Buna çok kızıyorduk. Cahildi bunlar. Geri kafalıydı bunlar. Eset’ciydi bunlar. Ergenekoncuydu bunlar.  CHP kafalıydı bunlar. Arkamızda basın desteği de olduğu için bu söylemlerimizle yer gök inliyor, onlara oy kaybettirdikçe keyfimiz artıyordu.
Dikkatlerden kaçmayan şey ise, her seçim öncesi bizim yöneticilerimiz, Türkiye’nin ve İslam dünyasının kurtuluşunun önümüzdeki seçimleri kazanmamıza bağlı olduğunu dillendirmeleri idi. Her seçime girişimizde bize verilen bu söze istinaden oy verir, Saadetlileri de şiddetle silkeleyerek oy vermelerini isterdik. Ölüm kalım meselesi olarak gösterirdik. Ama seçimleri kazandığımız halde kurtuluş hep başka seçimlerin kazanılmasından sonraya erteleniyordu. Bir sürü bahane icat edilirdi. 
Birkaç yıl önce de tek adam yönetiminin mucizelerinden bahsedildi. Ülkemizin ve İslam aleminin kurtuluşu bu tek adam yönetiminin kabul edilmesine bağlandı. Biz de evet demek için büyük bir kampanya başlattık. Saadetli kardeşlerimiz ise CHP gibi hayır dedikleri için neredeyse onların boğazını sıkacak kadar öfkelenmiştik.
Evet de çıktı, başka bahane kalmadı. Kısa süre sonra ekonomi büyük bir bunalıma düştü. Yöneticilerimiz ise bunu dış güçlere bağladılar ve bilhassa ABD’ye veryansın ettiler. Ama o da ne, bir gece papazı serbest bırakıverdiler. Davayı temyize götürmeyi bile engelleyerek.
Şimdi zam üstüne zam yiyoruz. Ödediklerini sandığımız borçlar rekor seviyelere ulaşmış. Çoğumuz işsiz kaldık. En basit sanayi mamülü olan kağıdı dahi üretemez duruma düşürüldük. Silah fabrikalarımız bile özelleştiriliyor. Ülkemizin beka sorunu gündeme geldi. Yöneticilerimiz ise yıkıp yok ettikleri fabrikaları yeniden kurmaktan söz etmeye başladılar. İslam dünyası perişan.
Ben ve benim gibiler şimdi infial halindeyiz. Demek ki hep kandırılmışız. Seçim kazanmak için bize hep yalan vaatlerde bulunmuşlar. Bunlara bir ders vermenin zamanının geldiğini konuşur olduk. Seçtiklerimiz şimdi “seçimi kaybedersek bizi kazığa oturturlar” gibi panik sözler sarfediyorlar. Biz bu sefer bunlara bir ders verelim diye karar verdik. Bundan dolayı arkadaşlar oylarımızı CHP’ye mi verelim, İYİ Parti’ye mi verelim, tartışması yapmaktalar. 
Ben de onlar gibi düşünüyordum ki, kafamda şimşekler çaktı:
“Yahu biz Milli Görüşçüydük. Bunlara sırf Milli Görüş’ün hedeflerini başka metotlarla gerçekleştirecekler diye oy verdik, teşkilatlarına girdik. Bizim CHP veya İYİ Parti gibi bir düşüncemiz olabilir mi? Nasıl oldu da böyle düşünür duruma getirildik? Bizi bu hale nasıl getirdiler? Bize neler oluyor böyle? Bana neler oluyor? Süphanellah, ben bu hale nasıl geldim? Hep Saadeti suçladık ama şimdi anlıyorum ki kusurlu olan bizmişiz. Kandırılan bizmişiz. Milli Görüşçü isek aslımıza dönmek tek kurtuluş yolu değil mi? Bizi aldatanlara ders vermeyi düşünüyoruz ama yarına kadar ömrümüzün olduğunu nasıl garanti edeceğiz? Allah’a nasıl hesap vereceğiz? O halde bugünden tezi yok, aslımıza, Miili Görüş’e, Saadet Partisi’ne dönmemiz gerekir.”
Muhterem okuyucularımız, empatik bir düşünce ile bunları yazdık. Ama yazdıklarımız bir gerçek. Biz gerçekleri dile getirmeye çalıştık!
 
O BİR DEVİRDİ
 
Diyordu ki:
Ben bu ülkeyi uçururum!
Görüyoruz ki:
Yolunun ucu uçurum! 
 

Ekrem Şama

TOP