DEHŞET VERİCİ HATIRALAR

 

DEHŞET VERİCİ HATIRALAR

Münim Mustafa isimli bir yedek subayımız, Kanal Seferi ve Çanakkale Cephelerinde çarpışmış, günlüğünü tutmuş ve bu günlük “Cepheden Cepheye” ismiyle yayınlanmıştır. Şimdi de,  siper savaşları konusunu Munim Mustafa yedek subayımızın anılarından okuyoruz:
“Cephede bizim için hiç eşine tesadüf edilmeyen bambaşka bir hayat başlamıştı. Geceleri hiç birimiz uyumuyorduk. Bir taraftan düşmanla ateş teati edilir-ken, diğer taraftan da siperlerde toprak kazmakla, tahkimat ile meşgul oluyorduk. Zeminlikler yapılı-yor, siperler tanzim olunuyordu. Düşmanın naza-rından saklı kalmak için her şey gece yapılıyordu. Bizim gecelerimiz adeta gündüzdü. Ah biraz ışık! Karanlıktaki bu mübareze (düşmanla düello) ye alışmak ne tahammül edilmez bir işti. Fakat insanlar her şeye alışıyor. Sabahın nasıl olduğunu bile-miyorduk.
Gündüzleri nöbetçilerden başka zabit, asker hepimiz top-raktan iki üç metre derinliğinde siperler içinde, bü-yücek bir mezara benzeyen zeminlikte, toprak ko-vuklarına sığınarak oturmak veya uyumakla vakit geçirirdik. Fakat düşman rahat bırakır mı? Cep-heye ve geriye doğru giden yollarımıza doğru aç-tığı topçu ateşiyle bize baş kaldırtmaz, bizi bir da-kika rahat bırakmazdı.
Siperleri teslim aldığımız ikinci günü, kumandanla birlikte düşmanın keşfedemeyeceği bir yerde, müdafaa hattında inşa edilmiş olan alayın tarassut ma-halline gitmiştik. Üstü kapalı araziye benzetilmiş, ancak gözle görülebilmesi için tulani (boyuna) de-liği olan gözetleme yerinden cepheyi, düşman mü-dafaa hattını tetkike başlayınca müthiş bir manzara ile karşılaştım. Bizden evvelki harplerde iki tarafın zayiatı… İşte ortada düşmanla bizim müda-faa hattı arasındaki sahada yatıyorlar! Ayağında yeni postal, sırtında yeni elbise, elinde az kullanıl-mış süngü takılı tüfeğini iki eliyle kavramış, cepheye yeni gelmiş askerler yüz üstü yatıyor. Başla-rından göğüslerinden aldıkları yaralardan akan kanla elbiseleri, bulundukları mevki, kıpkırmızı bo-yanmış. Takriben iki kilometre uzunluğundaki saha dahilinde arazi toprak görülmeyecek kadar insan cesetleri ile dolu. Orada bulut halinde bir sinek or-dusu kaynaşıyor, fena kokular geliyor…
Dürbünle bunları tetkik ederken, birden bire gözüme ili-şen bu hazin manzaranın üzüntüsünden dürbün elimden düşmüş ve boynuma asılı olan kayışa asıl-mış. Donmuş kalmıştım.
O ne feci manzara idi. İşte orada bütün hayatın, beşeri ih-tirasların (İnsani hırsların) bir hiçten ibaret oldu-ğunu anlamıştım.
Ne karşımızdaki düşman, ne de bizimkiler buna el uza-tamıyorlar. Hiç sesimiz çıkmadan dürbünle tetkikata devam ediyorduk. Cephemize doğru atılan kur-şunlardan biri biraz sağa kaçsa tam alnımızın or-tasına yiyecektik. Saatlerce orada durduk. Alay ku-mandanı her tarafı tekrar tekrar gözden geçirdi.
Düşmanla aramızdaki mesafenin en uzak yeri yüz yirmi ve en yakın kısmı da on beş metre kadardı. Siper-lerimizin bazı yakın mıntıkalarında yüksek sesle konuşmak, sigara içmek ve hatta  kuvvetli adımlarla yürümek imkansızdı. Çünkü düşman işitirdi. Ve bir kere de hissetti mi arkasından ardı arkası ke-silmeyen bomba yağmuru başlardı. Kumandanlar buraya geldiği vakit sessizce ve süratle geçmeleri rica olunurdu.
……
18 Temmuz 1331(31 Temmuz 1915) cumartesi günü… Bugün cephede çılgınca bir ateş düellosu vardı. Muhtelif noktalarda gene bombalar durmadan pat-lıyor, tüfek, makinalı tüfek, top ateşi olanca şiddetiyle devam ediyordu. Sanki bütün cephe bir cehennemdi. Ayağından bir bomba, başından bir şarapnel yarası alanlar, birer birer sargı mahalline götü-rülüyor; Zığındere’sinden geriye giden yoldan mü-temadiyen kafile kafile yaralılar geçiyordu.
Acaba düşman taarruz mu edecek? Bu kadar şiddetli harpten düşmanın netice ve maksadı ne olabilirdi? Akşam üstüne doğru her şey anlaşıldı:
Düşmanın maksadı daha önce hazırladığı lağımı patlatmakmış!
Saat dört buçuktu. Düşmanın topçu ateşinden kurtulmak için zeminliklere sığınmıştık. Baş ucumuzda hadsiz hesapsız patlayan şarapnelleri gözümüzle takip ediyorken birden bire toprağın içinden sanki tazyik ediliyormuş gibi bir hareket, bir inilti duydum.
Bir saniye geçmeden toprak göğe kalkıyormuş gibi bir infilak sesiyle sersemledim. Ne olduğunun farkında değilim. İnsanları aptallaştıracak bir şey olmuştu.
Kulaklarımdan acı acı patlayan bir gürültünün uğultuları geçmemişti. Sersem gibiydim. Bu sırada zeminlikten başımı dışarıya çıkardım, bir de ne göreyim:
Bol güneşli bir yaz günü olmasına rağmen, güneşle ara-mızdaki topraktan bulut gibi bir tabaka hasıl ol-muş, sema ve güneş görülemiyor! Havadan yerlere mütemadiyen taş, toprak yağıyor ve bu meyanda parçalanmış insanların muhtelif uzuvları, kol, ba-cak, kemik semadan düşüyor.
- Aman Ya Rabbi bu nedir? dedim.
Alay kumandanı gözleri evinden fırlamış bir halde zeminlikten kendini dışarı fırlatmış bana;
- Ne oluyoruz? diye soruyordu.
- Git; vaziyet hakkında malumat al ne oluyoruz!? diyordu. Bu bir dakika içinde olmuştu. Bulunduğumuz yeri bunaltıcı siyah bir duman kaplamış göz gözü görmüyor. Boğucu bir hava yaratan dinamit koku-su, bize nefes aldırmıyordu. Çukurlarda, dere içle-rinde tahammül edilemeyecek derecede yakıcı bir gaz kokusu vardı. Herkesin boğazı yanıyor, bazıları baygın bir halde yatıyordu. Üstümüz başımız isli, kurumlu bacalardan çıkan insanlar gibi kararmış olduğumuz için tanınmayacak bir hale gelmiştik. Gene soruyorduk:
- Ne oluyoruz?
Fırladım. İleri hatta cepheyi inleten bir piyade ateşi var-dı. Düşmanın birinci hattı, müdafaanın sağ cena-hındaki Aytepe’yi altından lağım atmak suretiyle ortadan yok etmiş! Oralarda bulunanlardan eser yok. Her vakit düşman bombalarının bombardıma-nına en ziyade maruz olan Aytepe’yi arıyorum ve göremiyorum. Aytepe’nin yerinde şimdi bir çukur hasıl olmuş ve düşman açılan bu boşluğa hücum etmiş, almış…
Yer yüzündeki silahlar, denizlerdeki zırhlılar, havalardaki tayyareler yetişmiyormuş gibi şimdi bir de toprakların altını, lağımları da hesaba katmak gerekecekti.
Toprak yağmuru durmuştu. Siperlerin içi, o civar, hattı müdafaa, havadan düşen topraklarla geçilemeyecek kadar olmuştu. Acele siperlerden topraklar kal-dırılmaya başlandı. Şimdi toprağın altından sün-güsünü ileriye doğru uzatmış, elindeki silahını iki eliyle kavrayan nöbetçilerimizi, birer birer çıkarı-yorduk.
Onları göz evinden dışarıya doğru fırlayan iri gözlerini açmış bir halde toprağın altında buluyorduk. İz-mir’in yiğitlik, kahramanlık yaratan, temiz hava-sında büyümüş, asil yürekli, askerlerimizin son ne-feslerini verirken bile duruşlarında şecaat vardı…
Toprağın altından çıkarılanların hiç birinin elinden silah düşmemiş, hepsinde düşman hücumunu bekleyen ateşli bir bakış vardı.
Düşman topçusunun şarapnel sağınağı başlamıştı! Bu a-teşiyle siperleri temizlememize mani olmak isti-yordu. Gece olmuştu. Düşmana karşı mukabil bir lağım yapılmasına karar verildiğinden, bu işin ya-pılması için iki istihkam zabiti cepheye gelmişti.” 76
Lağım tuzaklarını bundan daha iyi anlatan satırlar bulunabilir mi?
Bazen bu lağımlar, karşı tarafı değil kazan tarafı da vurabiliyorlardı. Patlayıcılar iyi yerleştirilip, arkası kafi miktarda tı-kanmamışsa geri teperek çok kişinin zayi olmasına da sebep olabiliyordu. İşte bunlardan bir tanesi:
“6 Ocak’ı 7’sine bağlayan gece bir taarruz yapıldı. Şunu üzüntüyle haber aldık ki; istihkam bölüğü tarafından kazılan lağım, tamamıyla düşman siperlerinin altında patlamıyor, kısmen geri teperek bizim as-kere de zayiat verdiriyor. Hatta ihtiyat zabit vekillerinden İzmit Mutasarrıfının oğlu da bu arada ölüyor. Bir kısım askerler İngiliz siperlerine giri-yorlarsa da istenen netice hasıl olmuyor.” 77
Tabii ki bu kadar değil. Bu tünellerde başka şeyler de olu-yordu:

TOP